📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Vaiz Fatma Bayram ile Elmalılı Tefsiri: Yasin Suresi I 5. Bölüm

Fatma Bayram ile Sohbetler 59:20

Transcription

Hayırlı günler arkadaşlar. Yasin suresinin Elmalılı Hamdi Yazır merhum tarafından yapılan tefsirini okumaya devam ediyoruz. Bugün 5. buluşmamız ve 20. ayet-i kerimeye geldik. Elhamdülillahi rabbil alemin ve Salatü vesselamü ala rasulina Muhammedin ve alihi. Cenab-ı Hak'tan, içinde bulunduğumuz bu kıymetli günlerin her dakikasını, her saniyesini biz değerlendiremiyoruz ama işte yapabildiğimiz güzel bir iki şey varsa, onlar hürmetine hepsini hanemize hayır olarak yazmasını temenni ederek, dileyerek başlayalım. Rabbimizin rahmetine, affına sığınıyoruz.

Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden azad olarak nitelendiriliyor hadis-i şeriflerde Ramazan ayı. Dolayısıyla ilk on günde rahmet dilemeyi, ikinci on günde mağfiret dilemeyi, son 10 günde de cehennemden azap dilemeyi biraz yoğunlaştırmamız lazım. Efendim, diye düşünüyorum dualarımızda ve birbirimize de. Çünkü müminlerin birbirine yaptığı dualar asla reddolunmaz. Tanıdıklarımıza, çocuklarımızın arkadaşlarına, kendi arkadaşlarımıza. Çünkü çevremizde; düşün senize bir insanın görüştüğü, oturup kalktığı insanlar rahmete mazhar olan insanlar olsa veya işte en yakınınızda 10 kişi varsa bunlardan 4 tanesi, 3 tanesi rahmete mazhar olsa, hayatımız nasıl değişir, gidişatımız nasıl etkilenir? Efendim, o rahmet bize ne kadar bulaşır bir düşünün. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin bir gemide seyahat eden yolculara benzettiğini insanın ilişkilerini ve yahut da efendim bir adama gidip gelenle bir demirciye gidip gelen insana benzettiğini. Dolayısıyla etkileşimin kaçınılmaz olduğunu hatırlatan hadis-i şerifleri ışığında; yani sadece kendimize değil, komşularımıza, bulunduğumuz mahalleye, efendim iş arkadaşlarımıza, beraber çalıştığımız insanlara, dostlarımıza, onların çocuklarına, isimleriyle dua etmemiz lazım. Bazen hatta söylerdim. Eskiden yüz yüze, boğazlarda çok söylediğim bir şeydi bu da benim sünnetim olsun diye. Çünkü sünnet takip edilen yol, hani nasıl diyelim, hayat tarzı, alışkanlıklar demektir. Aklınıza biri gelir mesela durup dururken; şimdi bu dua edelim eşimize, eşimize, dostumuza, onların çoluk çocuğuna dedim ya. Mesela benim şu anda aklıma bir isim geldi. Efendim, bu böyle irademiz dışında, gayri ihtiyari çağrışımla aklımıza gelen ismin o anda duaya ihtiyacı olduğunu, bu yüzden bize hatırlatıldığını düşünmeyi tavsiye ediyorum ben ve dua etmeyi de. Böyle çok formel, işte bir takım ritüelleri olan, illa abdestli olacaksın, oturacaksın seccadede, kıbleye döneceksin veya işte o bilen biri dua edeceksen amin diyeceksin böyle bir şey olmadığını bilin. Günlük hayatta her anımızda biz cenab-ı Hakk'a dua edebiliriz. Onlar otururlarken, yatarlarken, yanları üzerine yatarlarken Allah’ı zikrederler ayetlerini hatırlayın. Dolayısıyla mesela ben de şimdi o isim, aklımdaki isim için, ifşa etmeden dua etmiş olayım. Efendim, Cenabı Hak mesela o kardeşimizin, bence öyle düşünüyorum işte kalbine yumuşaklık ve sekinet versin, işlerine kolaylık versin, hayatın zorlukları karşısında mukavemetini arttırsın. Bak oldu bitti yani ben ne yapmış oldum? Bir dua etmiş oldum. O an için aklıma gelen kişiye. Siz de böyle yapın rahmetine. Çünkü şöyle düşünün; ben başkasına dua ettiğimde o rahmete nail olacaksa, o da bana dua ettiğinde ben rahmete nail olacaksam ve bu kesinse. Çünkü başkası için, gıyabında, hiç bildirmeden, çünkü çok ihlaslı bir şey, haberi yok senin bundan, bir menfaatin yok, bir çıkarın yok, hiç kimse bilmeden gıyabında ona dua olsun bunu kabul eder diyor Allah Teala. Efendimiz o da bana yaptığında kabul olacaksa, hepimizin kendimize dua etmemizden çok daha mantıklı bir yol yani duaların kabul olması açısından. Efendim, hem de aynı zamanda başkalarına dua etmek arkadaşlar. Kalbimizdeki hasedi sizde yoktur da hep başkalarında vardır. Hadi o başkalarındaki diyelim, başkalarının kalplerindeki tırnak içinde ünlem efendim hasedi, çekememezliği böyle dillendirmesek de, böyle ifade etmesek de işte bize hüzün veren, bize böyle elimizdekileri yetersiz gösteren o rekabeti, o kötülük duygularını, her ne varsa onların hepsini yok eden, kırgınlıkları bile tedavi eden. Yani sizi gıyabında birine dua etmeye başlayın, bakın ona karşı hisleriniz nasıl değişecek. Efendim, böylece bütün toplumu iyileştiren bir özellik ve yine efendimizin bir müjdesi var buyuruyor ki bir hadis-i şerifinde; bir Müslüman Müslüman kardeşine dua etmeye başladığında gıyabında melekler, aynısı sana da olsun, aynısı sana da olsun diye onun duasına bu şekilde amin derler diyor. Hani minibüslerde yazar böyle bir söz vardır, minibüs edebiyatında severim, çok hikmetler içerir yeri geldiğinde. Orada diyor ki; benim için ne düşünüyorsan kimisi sana olsun diyor. İşte bu dualar için tam uygun bir sözdür. Yani siz başkası için ne dua ediyorsanız, melekler aynı duayı sizin için ediyor. Böyle de bir katlanarak artan bir bereket var gıyabında yapılan dualarda. Efendim, bunu da hatırlatmış olalım.

Ondan sonra kaldığımız ayet-i kerimeden devam edeceğiz. Şimdi ilk kez başlayanlar için; Yasin suresinde ne anlatıldığı, efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin inzar etmek üzere gönderildiği, insanları intizar etmek üzere gönderildiği anlatıldı. Fakat insanların çoğuna, çoğunun bu inzarda kulak asmayacağı, insanların çoğunun efendim azabı hak ettiği anlatıldı. Fakat bu inzar boşa mı gidecek? Hayır. Sen, senin uyarabileceğin, bu inzarın fayda edeceği insanlar var dendi. Mesela 11. ayette; kim onlar? Zikre tabi olan ve görmediği halde Rahmandan korkan, yani kalbinde Allah korkusu olan ve Kur'an'ı, Allah'tan gelen vahyi, bilgiyi dikkate alan kişilere senin inzarının faydası olacaktır dendi. Özet geçiriyorum. Daha sonra da bir örnek verildi. Yani cenab-ı diye başlayan sayfada, ikinci sayfada, Yasin-i şerifte; biz Peygamber Efendimize sen onlara şu misali anlat diye bir şehir halkını bize örnek olarak anlatmasını, kıyamete kadar örnek olarak anlatmasını söyledi. Bu şehrin, bu şehrin özelliği onlara peş peşe 3 peygamber gönderilmesi ve o peygamberlerin onları Hakk'a davet etmesine karşın o şehir halkının; siz bize sadece uğursuzluk getirdiniz diye o peygamberleri kovmak istemesi ve çok hani onlara karşı çıkması, mücadele etmesi anlatıldı. Ve şimdi geldiğimiz 20. ayette ve emin Aksal Medine'de buyuruyor Rabbimiz, öyle başlıyor. Şehrin en aşağı tarafında ben yine de mealden okuyayım da şehrin öbür ucunda, şehrin öbür ucundan Medine'nin aksasından birer racül. Er diye çevirmesi ne kadar anlamlı değil mi? Hem erkek olduğunu racül ifadesinden bu kişinin erkek olduğunu anlıyoruz ama erkekliğin erlikle ifade edilmesi, biyolojik olarak erkek olan herkesin tırnak içinde eğer olamayacağını da bize zımnen hatırlatıyor. Bilhassa bunu çocuklarımızı yetiştirirken çok iyi düşünmemiz ve dikkatle bu erliği, tırnak içindeki er olmayı arkadaşlar dikkatle inşa etmemiz gerekiyor. Bir böyle nadide bir el işi yapar gibi, hakeza tabi hanım olmayı da, bir hanımefendi olmayı da inşa etmemiz gerekiyor. Fakat herhangi bir ekole, gruba telmihte bulunmuyorum, acizane benim gözlerimin yanılıyorumdur inşallah. Efendim ve bu konuda yazılıp çizilenlere de baktığımızda giderek zayıflatılan ve eğer olmaktan uzaklaşan bir erkeklik hakim olmaya başlıyor dünyada. Bütün dünyanın problemi bu. Batılılar bile işte bitik erkekler diye bir kitap var mesela, batılıların yazdığı, batılılar bile bu konuda aklı başında insanlar bu konudan tedirgin oluyorlar. Yani erkeklik rolünün tabi biz hani onun makamda,lık ve böyle işte efendim şiddet, tahakküm içeren tarafından muzdarip olduğumuz için hani buna sarkaç etkisi deniyor, bir aşırılıktan öbür aşırılığa doğru gidiyoruz. Neyse, çok fazla zülfü yare dokunmadan konuyu kapatalım ama hani böyle kendisine güvenebileceğiniz, yanında o yanınızda olduğunda kendinizi emniyette hissedeceğiniz, gerçi biz bunu da Allah'a dayanırız ama yine de Allah onu vesile etmiştir mesela. Efendim, böyle sözünün eri, işinin eri, bir işin üstlendiğinde bir size mesela tamam dediğinde artık o işle ilgili zihninizde hiçbir kaygının kalmayacağı, bu iş görülmüştür kesin. Çünkü bana tamam dedi diyeceğiniz. Efendim, böyle zayıf da olsa, tek başına da olsa, bu kıssada anlatıldığı gibi Hakk'a, haklının sahip çıkacak. Efendim, işte tırnak içinde eğer yani mecazi’nün o esnada Medine'nin aksasından birer, bu eğer bu kahraman, fedai, bu büyük mücahit, bu güzel vaiz. Çünkü şimdi kıssanın devamından anlıyoruz bu nitelikleri doğru cennete giden ve Allah Teala'nın bilhassa ikramına mazhar olan bu sevgili şehit. Bu konu konuşuluyor, böyle anlaşılıyor. Bu Medine'de, Antakya'dır diyorlar ve o zaman büyük ve geniş bir şehir olduğunu söylüyorlar. Tabi bu sadece bir yorum arkadaşlar, mamafih bununla beraber Medine'nin aksasından demek, yani şehrin en uç noktasından demek. O memleket ricalinin en ileri gelenlerinden bir zat manasını da andırır. Yani coğrafi olarak mekan olarak şehrin ucundan değil de şehrin zirvesinden, yani en tepede yer alan eşrafından, o şehrin ileri gelenlerinden manasına da gelir. Aksal Medine'de bu da olabilir diyor. Şimdi burada da bir iki söz söylemek icap eder diye düşünüyorum arkadaşlar. İnsanın toplumdaki mevkii yükseldikçe böyle bir çekingenlik, daha bir özen, daha bir dikkat, daha bir işte makamına yakışır söz söylemek, yakışır iş yapmak kaygısı hakim oluyor tabi olarak. Böyle olması gerekir. Taclanan baş akıllanır, çok sevdiğim bir söz. Yani insanın mevki yükseldikçe daha önce böyle mangalda kül bırakmayarak ileri geri birtakım sözler edenler bir mevkiye geldiklerinde daha dikkatli davranmaya başlarlar. Ama çok yine çok sevdiğim bir söz; bir şey haddini aşınca zıttına inkılabe der diyor ya. İslam denge dinidir diyor Muhammed Hamidullah. Ben de bütün kalbimle katılıyorum buna. İslam'ı tek kelimeyle tarif edin deseler, dengeyle tarif ederdim. Bu denge yani her şeyin ortasında olmak, uçlara savrulmamak arkadaşlar. İşte haddi aşmamakla mümkün. Mesela işte bulunduğunuz mevkiye yakışır davranmak konusundaki hassasiyetiniz haddi aştığı zaman korkaklığa, namertliğe, efendim hatta yeri geldikçe münafıklığa sebep olabiliyor. Bilmem anlatabiliyor muyum? İnşallah anlatabiliyorumdur. Yanlış anlaşılmak hiç anlaşılmamaktan daha büyük bir felakettir anlatan kişi için. Yani aman işte biz bir söz söyleriz, yanlış anlaşılır. Aman işte biz dikkatli olmalıyız falan diye böyle bazı mevki sahiplerini görüyorum bütün ömrüm boyunca. Yani bu işte illa iktidar ve siyasi mevki veya kamusal mevki anlamında değil. Yani toplum içindeki mevki, mesela önde gelen bir insan işte ekonomik anlamda veya da kültürel anlamda toplum öncülerinden dikkatli olacağım diye diye diye işlevsiz olabiliyor. Tamamen işlevsiz hale getirebiliyor kendisine. Biz vaizler mesela bu da çok önemli yani bir konu var, toplumun derdi işte aman kimseyi kırmayacağım, üzmeyeceğim, yanlış bir şey yapmayacağım derken hiçbir şey söylemeden, toplumun en çok derdi olan bir konuda hiçbir şey söylemeden böyle çok güzel suya sabuna dokunmayan, çok güzel konular var. Birbirimizi sevelim, affedelim işte merhametli olalım, bütün mahlûkata şefkatli olalım. Asla küçümsemiyorum ama bu konuları arkadaşlar demir perde ülkelerinde de anlatabilirsiniz, kapitalizmin efendim zirvesi olan yerlerde de anlatabilirsiniz, her yerde geçerliliği olan sözler bunlar işte. Tamamen münkir, inkarcı bir topluma da anlatabilirsiniz, her yerde geçerliliği olan sözler. Ve bazen saatlerce konuşup gerçek bir soruna hiç temas etmeden çok büyük hayranlıklar toplayarak konuşmanızı tamamlayabilirsiniz ama o konu içerisinde hiçbir gerçek probleme temas edilmemiş olabilir. İşte buna karşı dikkatimizi, başta kendim olmak üzere dikkatimizi çekmek istiyorum arkadaşlar. Peki gerçek bir problem hakkında konuştuğunuzda veya bir tavır aldığınızda bir bu tavır, yani tavır almak darılmak, uzaklaşmak anlamında değil. Yani işte bu konuda şunu öneriyorum diye bir çığır açtığınızda veya bir çığırda olduğunuzda, bir yönteme arkadaşlar kaçınılmaz olarak muarız olacaktır. Çok yine çok sevdiğim bir söz; hiç eleştirilmeyenler hiçbir şey yapmayanlardır. Hiçbir şey yapmazsanız hiç eleştirilmezsiniz de. Çok denedim ben bunu yani hayatımın çoğunluğu arkadaşlar maalesef. Bak bu kadar kalabalıkların önünde itiraf etmiş oluyorum, hayatımın çoğunluğu hiçbir şey yapmayarak geçti yani tırnak içinde. Görünürde bir şeyler yapıyorum da aslında gerçek hiçbir soruna temas etmeden geçti. Bu biraz da kişiliğimle alakalı ama farkındayım yani farkındayım. Ne zaman ki bazı konularda tavır alırsınız, en yakın dostlarınızdan yeri gelir şiddetli tepkiler görürsünüz. İşte bu hikayede, bu olayda diyelim artık kıssada olduğu gibi öldürülebilirsiniz bile. Yani o şehrin aksasından olan, hadi ikinci yorumu kabul edelim, şehrin eşrafından önde gelenlerinden olan bu zat neydi? Yani onu rahatsız eden ve hiç karışmayabilir de ya da sadece işte çok kibar bir şekilde sakin olun lütfen falan diyebilirdi, kimseyi böyle incitmemeye çalışarak hiç suya sabuna dokunmadan yaklaşabilirdi konuya. Ne yapmış bakın arkadaşlar; rasullere suikast edilmek üzere bulunduğunu haber alıp. Yani bu resuller öldürüleceğini, öldürülmesinin konuşulduğunu haber alıp bu zat geldi arkadaşlar. Hallesi yani cümlenin failinin o anda içinde bulunduğu durumu anlatıyor cümlenin faili kim? Bu adam eğer yani tırnak içinde Allah bu ümmete arkadaşlar yani bütün kalbimle temenni ediyorum bunu hepimizin ailesine, yakınlarına, efendim iş dünyamıza, ilim dünyamıza erler nasip etsin. Böyle yüzlerce binlerce ilim insanı var, kimsenin çıkıp hakikati açık ve net bir şekilde söyleyemediği, söylemediği efendim yüzlerce binlerce iş adamımız, tüccarımız var, kimsenin çıkıp elini tehlikeli, riskli bir taşın altına atmadığı bir ümmetten hiçbir şey zuhur etmeyeceğini düşünüyorum arkadaşlar. Neyse Ramazan günü buraya geçelim. Ne durumda bu kişi? Nasıl bir halde gelmiş? Bakın bu koşmayı meallere baktığımızda koşarak deniyor. Çünkü kelimenin anlamı o ve işte şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. Ne anlıyorsunuz buradan? Hani gerçekten fiili anlamda koşa koşa böyle nefes nefese geldiğini anlıyorsunuz. Koşarak geldi yani ehli imana numune olmak, irşad etmek için bütün cehdiyle çalışıyordu diyor Elmalılı Hamdi Yazır. Bu adamın, bu adam, öyle bir adam ki içinde gayret içinde yani böyle kişisel hayatına dönmüş, işte zevklerine dönmüş böyle olayları dışarıdan seyreden biri değil. Ehli imana, irşad etmek için bütün cehdiyle çalışan bir adam. Bakınız kısaca ne güzel nasihat etti. Önce nasihat ediyor. Daha doğrusu sadece nasihat ediyor, nasihat ediyor ama o kadar böyle hiç dolaylı konuşmuyor. Arkadaşlar bu dolaylı konuşma meselesi bilhassa edebiyatta çok kıymet veriliyor. Ben de işte onun dersini almaya çalışıyorum yani sağdan soldan böyle yararlanmaya çalışıyorum. İşte ne kadar dolaylı, ne kadar demeyelim de bir hakikati dolaylı anlattığınızda o sanat oluyor ve daha evrensel oluyor, daha herkese hitap ediyor. Hani doğrudan anlattığınızda vaaz oluyor ve o vaaz biraz da nasıl diyelim yetersiz bulunuyor. Ve küçümsemiyorum arkadaşlar fakat tebliğde doğrudan anlatım esastır. Elbette güzel bir şekilde, elbette nazik bir şekilde, elbette güzel ifadelerle. Ama mesela efendimizin hadislerini düşünün arkadaşlar. İyi budur, kötü budur der, doğru budur, yanlış budur. Tabi benzetmeler yapar. Az önce örneklerini verdim ama böyle herkesin, böyle herkesin hoşuna gidecek ve hani kafirlerin de, münafıkların da böyle hoşuna gidecek, içinde doğrudan bir tanım barındırmayan konuşmalar yapmaz efendimiz. Acizane kanaatim yani ben bir defa böyle biraz dolaylı konuşayım dedim. Öyle bir tecrübem oldu arkadaşlar, çok anlatırım o örneği, şimdi de paylaşayım. Bir yere çağırıldım ve çok tembih aldım. Dediler ki; ama bunlar işte İslam'a çok uzak, ne olur hani uzaklaştırmadan konuşalım falan. Bu arkadaşlar aslında tartışmalı bir konu ve burada böyle kısaca geçmek tehlikeli çünkü zihinlerde yanlış anlaşılmalara da sebep olabilir ama bir tartışma konusu başlığı olarak hatırlatmış olayım. Ben sevdirmek konusunda sınırlarımızın çok net olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sevdirme çabası bir süre sonra mesaja yeniden şekil vermek, mesajı yani aktaracağınız mesajın orasını burasını düzeltmeye kalkmak gibi bir hadsizliğe yol açtığını düşünüyorum ve bizim görevimizin acizane kanaatim yani arkadaşlar ki gerçekten olabilecek en çekimser ve yumuşak ve korkak hatta insanlardan biriyimdir tebliğ konusunda ben kendimi öyle görüyorum, duanıza muhtacım. Efendim öyle sevdirmek diye bir görevimizin de olmadığını, bir numaralı görevimizin olmadığını, asıl görevimizin mesajı seçmeden eğip bükmeden, tabii ki bir sıralama içinde, bir sistematik içerisinde tebliğ etmek olduğunu düşünüyorum. Beşiği ram ve nebiira elbette müjdeleme ve inzari bir denge içerisinde yine denge. Burada da anahtar kavram bir denge içerisinde koruyarak. Çünkü mesaj benim değil ki düzenleyim, onu yeniden arkadaşlar benim, benim derdim değil yani anlatabiliyor muyum burayı bilmiyorum. Hani benim bir problemim var, o konuda sizi ikna etmem gerekiyor çünkü o problemini siz çözeceksiniz. Dolayısıyla ben o size bu derdimi anlatırken bana yardımcı olmanızı sağlamak için anlatmıyorum ki ben. Yani ben neyi anlatıyorum arkadaşlar? Allah'ın kitabını, resulünün sünnetini anlatıyorum. Bu benim kişisel problemim mi? Yani ben buradan bir kar elde edeceğim, bir zarar elde değil hayır arkadaşlar. Benim tek bir sorumluluğum var, bunu olduğu gibi aktarmam. Yani buraya odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Şimdi şöyle oldu bana böyle dediler ya ben de biraz etkisinde kaldım aman sevdirelim falan diye. Ben dedim ki kendi kendime işte bugün edebiyatın da bize yaptırmaya çalıştığı benim anladığım kadarıyla dedim ki ya ben öyle bir anlatayım ki hiç ben suçlayıcı veya ek onların eksikliklerine işaret eden hiçbir şey söylemeyeyim, onlar kendileri desinler ki bizim çok eksiklerimiz var, kendileri ifade etsinler bunu. Yani ben onlara hiçbir tespit veya itham diyelim cümlesi kullanmayayım arkadaşlar, dozunu kaçırmışım. Demek ki sonunda ne dediler biliyor musunuz? Ben konuştum, anlattım, bitti. Sonunda dediler ki; çok şükür biz çok iyiyiz, biz çok iyiyiz, çok iyi insanlarız dediler. Arkadaşlar bir eksik düşünmedikleri gibi kendileriyle ilgili tam tersine onaylanmış hissettiler. Yani onlar o hayatı onaylanmış hissettiler. Dolayısıyla nasihatte de bakın adamın, bu er kişinin, Habibi Neccar denilen bu zatın, bu şehidin, efendim bu peygamber destekçisi, Allah yolunda mübelliği bakın bir de çok ilginç, çok ilginç. Arkadaşlar şöyle tekrar kontrol edeyim. Bu ayetlerde yukarıdan beri o 3 peygamberin neler söylediği anlatılmıyor, onların resulü olduğu söyleniyor, birtakım tebliğ mesajlarıyla geldikleri söyleniyor ama onların hikayesi yok, bu adamın hikayesi var ve bu adamın neler söylediği anlatılıyor. Çok ilginç. Buna da dikkatinizi çekiyorum. Yani Allahualem bilmiyorum. Tabii ben sebebini ve bu aslında ilk defa da şimdi bu anda aklıma geldi. Arkadaşlar elbette insanlar içinde en üstün olan peygamberlerdir ama peygamber onunla görevlendirildi. Yani onun başka seçeneği yok. Peygamber Efendimize mesela ihtar eden ayetleri hatırlayın. Bir şeyi gizlersen işte ne yaparız falan diye. Dolayısıyla peygamberin yani ben yapamayacağım bu görevi. Mesela bir kişi denedi bunu, peygamberlerden başına gelenleri biliyorsunuz değil mi? Hz. Yunus Aleyhisselam; ben bunu yapamayacağım diyemez yani peygamberler. Dolayısıyla onlar kesbi değil vehbidir peygamberlik ve zorunludur yani seçenekli falan değildir. Yani peygamberleri müdafaa etmek için öldürülmeyi kendisi tercih ediyor, Allah tarafından ona yüklenen bir zorunluluk değil. Ne kadar kıymetli bir mevki yani asla ama peygamberden üstün demiyorum kesinlikle. Bu yüzden belki de ona bu kadar yer verildi. Çünkü bize örnek oluyor. Bu kısaca ne güzel nasihat etti bakın diyor. Böyle dedi ki; ya kavmim, ey benim kavmim, ey hemşehrilerim, burada birine hitap ederken aramızdaki ortak bağı vurgulamanın iletişimdeki kıymetini belirtip kısaca birdenbire konunun seviyesi düştü. Efendim geçelim ne dedi gitti Birol Nursel'in; ey kavmim, bu peygamberlere el-el olduğu için bu bildiğimiz peygamberlere tabi olun, uyun o gönderilen resullere, uyun dedikleri yola gidin demek. Evvela hemşerilik şefakatini ileri sürerek nasihatı takdim ve onların resul olduklarını ihbar ile imanını ısrar eyledi. Bir defa böyle tehlikeli bir dönemde işte şehir halkı tarafından siz bize uğursuzluk getirdiniz. Kim bilir o arada ne olaylar oldu. Demek ki bir takım terslikler oldu ki o olan terslikleri de Hz. Musa'ya da aynı şeyi söylemişlerdi hatırlayın. Efendim o olan terslikleri de siz geldikten sonra bak ne imtihanlar, ne afetler oldu. Demek ki siz uğursuz insanlarsınız demişlerdi peygamberlere böyle ve öldürmek istemişlerdi. Yani çok eski bir dönemden bahsediyoruz. Ortadoğu'daki o inançları hatırlayın yani Hazreti Yunus'un denize atılmasının sebebi neydi? Bir gemi fırtınaya yakalandığında içinde lanetli birisi var, onun denize atılması gerekiyor. Yani böyle bir uğursuzluk inancı ve uğursuz görülen kişilerden kurtulduğunuzda efendim o bölgenin veya işte o geminin o uğursuzluktan korunacağı inancı var. Kendisini nasıl riske atıyor yani o peygamberlere iman ettiğini, onların hak yolda olduklarını, söylediklerinin doğru olduğunu topluma bir defa açıklıyor. Ama hani şefkatle bakın ben de sizdenim. Efendim beni biliyorsunuz, hemşeriyiz. Tabii Kur'an-ı Kerim bir konuyu anlatırken, bir olayı anlatırken arkadaşlar sadece ana fikirleri anlatır, ana olayları anlatır. Onun boşlukları vardır, o boşlukları siz ve biz ister istemez hayal gücümüzle doldururuz, tahmin ederiz veya işte tahmin etmeye çalışırız öyle diyelim. Ama biliriz ki bu bizim hayal gücümüzdür yani yoksa kesin değildir fakat tahmin ediyoruz. Yani bu üç peygamber, üç kere bir defa 3 tane peygamber gönderiliyor. Demek ki ne kadar uzun bir süre o tebliğ ve mücadele devam etmiş. Bu peygamberler dediğim gibi uğursuzluk getirmekle suçlanıyor. Demek ki o arada ne olaylar olmuş ve bu kadar ayyuka çıkmış ve peygamberlerin öldürülmesi yani bu uğursuzluklardan kurtulmak için bu peygamber, bu kişileri peygamber demiyorlar tabi öldürelim dedikleri bir sırada böyle önemli bir kişi öne çıkıp bir dakika yapmayın bakın bunlar peygamberlerdir, onlara tabi olun demesi kendisini nasıl bir riske atması ve nasıl bakın hiç dolaylı bir ifade yok yani imanını ishal eyledi, esbab-ı mucizesini de şu tekid ile izah eyledi. Yani neden iman etti ve neden iman etmeleri gerekiyor şehir halkının da bunu da şu tehdit ile tekrar tabi olun ifadesini tekrar ederek bu tevhid oluyor izah eyledi. İtte bir omen layese yani birinin peygamber olduğunu nereden biliriz? Arkadaşlar bu Kur'an-ı Kerim'de kıssaların peş peşe anlatıldığı surelerde, Hud suresinde, Araf suresinde de geçer, oralarda çok okuyanlar bilir. Peygamberlerin hepsi kavimlerine ilk gönderildiğinde ben sizden hiçbir ücret istemiyorum derler, hiçbir karşılık beklemiyorum. Yani ücreti illa biz bugün ücret deyince para gibi düşünüyoruz. Ecr yani karşılık, bir makam, bir mevki, bir muhabbet işte şöhret yani herhangi bir şey, bir yardım, beni çok sevmeniz böyle bir şey ben sizden istemiyorum, hiçbir karşılık beklemiyorum sizden demektir. Peygamberlerin ortak özelliğidir. Yani bütün peygamberler toplumlarına gönderildiğinde hiçbir karşılık beklemediklerine vurgulamışlardır. Burada peygamber mesleği yapan bizlerin de yani biz tabii onun en alt kademesiyiz. Ciddi söylüyorum biz vaizler yani nasıl diyeyim şey gibi düşünün evet balığı arılar yapıyor arkadaşlar. İhsan fazla oğlu hocanın da bir videosunda izlemiştim işte ilim üreten insanları üçe ayırıyor; karınca, örümcek ve arı diye. Üreten demeyelim de ilimle meşgul olan insanları. Bunların bir kısmı karınca gibidir, sadece depolarlar, oradan bir şey üretmezler diyor. Bir kısmı örümcek gibidir, bir ağ kurar orada pusuya yatar, birinin o ağa düşmesini bekler fırsat kollar. Ama bir kısmı da, küçük bir kısmı da arı gibidir, onlar işte bütün çiçekleri dolaşır, bütün bilgileri süzer toplar ve oradan bir bal üretir diyor. Efendim şimdi arı balı üretir. Arkadaşlar şimdi biz vaizler neden en alt kademedeyiz? Efendim işte kovanlara, o arıcılık yapan kovanlara falan arıcı değil mi yani kendisini tehlikeye atarak giyinir işte o süzer usul lazım, bilgi lazım, onu işte doğru yerlerde o kovanları kurmak lazım. Bilmiyorum aracılığın birçok zorlukları var, süzer falan işte paketlenir falan biz kimimiz biliyor musunuz arkadaşlar? Biz bunları hazır dükkanında alan satan insanlarız veyahut da daha da aşağıya ineyim bir yere gittiğinizde sofranıza o balı koyan garsonsunuz yani öyle diyelim biz vaizler, ben öyle düşünüyorum şahsen kendi adıma söyleyeyim. Fakat sonuçta birinin onu size sunması gerekiyor. Yani en alt kademeden en üst kademeye kadar arkadaşlar biz vaizlerden daha yukarıya işte bütün bu ilimleri üreten insanlara kadar dini tebliğ etme görevi olan bütün ilim adamlarının görevi bu değildir, dini tebliğ etme görevi olan ve yahut da hayatında başka birçok meşgeleri var ama işte bir alanda da söz ona düşmüş orada bir tebliğde bulunması gerekiyor. İnsan mühendis olur, doktor olur, öğretmen olur, ev hanımı olur ama müslümandır ve orada bir şey konuşuluyordur, bulunduğu yerde yanlış bir şey vardır, onu anlatması gerekir, düzeltmesi gerekir, bildiği bir şey vardır, öğretmesi gerekir. İşte o anda arkadaşlar peygamber mesleği icra ediyorsunuz. Mesleği profesyonel meslek anlamında düşünmeyin, yoldan geliyor şimdi o yaptığımız işi yaparken arkadaşlar hiçbir karşılık beklememiz gerekir. Buradan şunu anlamayın yani karşılık almamamız gerekir değil yani daha sonra müteahhirin dönemi alimlere işte bunun bir maaşa bağlanabileceği konusunda falan fetva vermişler ama mütekadiyomun ona da fetva vermemiş. Beklememekle almamak aynı şey değil arkadaşlar. Yani bir insanın bu yaptığı işe karşılık devlet tarafından tahsis edilmiş bir maaşı olabilir ama mesela insanlardan işte sevgi beklemek, hürmet beklemek, şöhret beklemek, iltifat beklemek, efendim yardım beklemek, kendisine çeşitli şekillerde destek beklemek bunları bir yatırım için yapmak yani insanlara ben anlatayım öne çıkayım işte tanınayım, bilineyim de şöyle şöyle amaçlarımı gerçekleştirmekte bile bu saygınlığı, bu sevgiyi, bu itimadı kullanayım biliyorsunuz bunu çok acı örneklerini İslam tarihi boyunca ve en sonunda işte 15 Temmuz'da yaşadık. Ee hiçbir beklentisinin olmaması diyor ki; ipte bir o oyun o kimseye ki men laesi el-ukum ecram sizden bir ecr istemez, dünyevi bir garazü uvaz talep etmez, hiçbir amacı uvas hiçbir amacı, hiçbir garaz, hiçbir hedefi yoktur dünyevi ve hım ve kendileri de hidayete ermiş, doğru yolu tutmuşlar. Burada şöyle bir kıyas-ı rehbere uyması için iki mani tasavvuru olunabilir. Bir yolcunun bir rehbere uyması için iki mani tasavvuru olabilir; ya biçimsiz bir ücret istemesi yani o yaptığı işe hiç uygun olmayan fahiş bir ücret istemesi yahut ehliyetine ehliyet edilememesi, o yolu bilip bilmediğine güvenememesi. İşte öyle can damarından bir cümle kuruyor ki bu Habibi Neccar bu iki ihtimali de bertaraf ediyor. Bunlar hem bir ücret istemiyorlar hem hidayet sahibi zatlar. O halde bunlar resul olmasalar bile doğru ve hasbi olduklarından dolayı kendilerine ittiba etmemek için hiçbir sebep yoktur. Yani hem doğru yoldalar, doğruyu söylüyorlar. İşte bu putlarınızın batıl olduğunu söylüyorlar, doğru hem de buna karşılık sizden hiçbir şey beklemiyorlar. Yani ne gibi bir zararınız var bunlara tabi olduğunuzda diyor hidayetlerinin. Tabii burada arkadaşlar kurulu düzenli nasıl diyelim hidayet dışı, sapkın ve zalim topluluklarda arkadaşlar din, inanç o kurulan düzenin çok önemli bir öğesidir. Yani bir inanç üretir o düzeni kuranlar ve o inanç tuğlasını öyle bir yere yerleştirir ki bütün sistem onun üzerine kurulur. İlk aklıma gelen örneği söyleyeyim mesela çok büyük ekonomik farklılıkların olduğu, uçurumların olduğu bir toplumda insanları reenkarnasyona inandırırsanız, insanlar reenkarnasyona inanırsa hiç bir isyan çıkmadan herkes kendi toplumsal sınıfına razı olur. Çünkü reenkarnasyon ne demek? Yani ben bugün en alt tabakada dünyaya gelmişsem neden? Çünkü bir önceki hayatımda bir hata işledim. O yüzden bu tabakaya geldim. Bu tabakada şimdi benim çok itaatkar, çok munis, çok erdemli bir hayat yaşamam lazım. Söylenen her şeyi yapmam lazım ki bir sonraki hayatımda bir üst tabakaya geleyim. Böyle aşılmaz, katı ve adaletsiz, hakkaniyetsiz bir kast sistemi kurmuşsanız insanların bu sisteme isyan etmeden ömür boyu paryalar olarak çalışabilmesi ve sizin o üst tabakadaki konfor ve refahınızı sürdürebilmesi için efendim ne yapmanız lazım? Onları kendi durumlarından razı olacaklarını sağlayacak bir inanç sistemi üretmeniz lazım. Birisi gelip bir dakika bu yanlış, böyle bir şey yok, insan bu dünyaya bir kere gelir ve yaptıklarının karşılığını öbür dünyada verir ve bu dünyada adaletli bir hayat herkesin hakkıdır, herkes çalışmasının karşılığını efendim almalıdır dediğinizde bakın bu sadece evet ya doğru söylüyor adam denilecek basit bir şey değil, bütün o sistemi yıkan bir şeydir. Hz. Musa'nın Firavun'a gidip söylediğinde yani tek bir Allah inancına onu davet etti. Bir de ne dedi? İsrailoğullarını serbest bırak. Neden serbest bırakmıyor? Neden karşı çıkıyor? Halbuki yaptığı şey yanlış değil mi? Ama bunu yaparsa bütün o sistemini yıkmış olacak, anlatabiliyor muyum? Onun için yani bugün de öyle sistemin esasına yönelik bir eleştiri, hakka ne kadar uygun olursa olsun çok şiddetli bir muhalefet görecektir. Acizane kanaatim arkadaşlar, giderek bütün dünyanın tek yaşam tarzı haline gelen kapitalizmin yaşaması ve güçlenerek yani yukarıdaki o bu sistemden semiran kesimin işlerinin yolunda gitmesi için hepimizin mümkün olduğu kadar atomize bireyler haline gelmesi gerekir ki tüketim çarkına gönüllü efendim olarak hizmet edelim ve o büyük sistem karşısında tek başımıza

Ona ibadet etmeye davet ediyorlar. Bunun doğruluğu ise aşikardır. Ben sizi kendim gibi düşünüyorum; şimdi bana ne oluyor da ibadet etmeyecekmişim diyor ya Ben sizi kendim gibi düşünüyorum. Ben beni yaratana kulluk etmeyi borcum, vazifem bilirim. Çünkü beni yaratmıştır; ona karşı bu vazifemi yapmamak için hiçbir özürün, hiçbir mani'm yok. O halde siz, o sizi yaratan Rabbinize niye ibadet etmeyesiniz? Çünkü ve ileyhi Türkçe ol bakın ayetin başında "ben" dedi, burada "siz" diyor. Yani ben böyle yapıyorum, akıl bunu gerektiriyor. Efendim, bu işte işaretler, alametler, bu resullerin peygamber olduğunu gösteriyor bize, hakkı getirdiklerini gösteriyor. Ben ona tabi oluyorum ve ileyhi duracağım ve hepinizle döndürülüp onun huzuruna gideceksiniz.

Şimdi arkadaşlar, şu kısacık cümleler [Müzik] ona ibadet var ve ahiret inancı var; iman, ibadet, Allah'a vahdaniyetine iman, ona ibadet ve kulluk etme ve dirilip onun huzuruna gideceğimiz inancı, arkadaşlar, bütün itikadi ve ahlaki yapımızın temelini oluşturan en önemli esaslardır. Hep döndürülüp ona götürüleceksiniz. Şimdi yakınlarda bir kitap okuyorum, göstereyim size. Buralarda ise bulamadık. Ah! İslam'da ahlakın şartı kaç Instagram ekranının ters yansıttığını da buradan iyice pekiştirmiş olalım. Cafer Sadık yaran hocanın yazdığı bir kitap; orada bir şey söylüyor girişte, çok hoşuma gitti, çok açıklayıcı bir tespit diyor ki: "İnsanın varoluşsal yapısı, yani kaçınılmaz olarak kendiliğinden insanın aklı anlam arar, anlamayı ister. Affedersiniz, aklı anlamak ister; kalbi, manevi yapısı anlamlandırmak ister. Anlamakla anlamlandırmak aynı şey değildir, farkına temas edeceğim. Ve insanın nefsi, egosu, kişi nasıl diyeyim, kişiliği de yükselmek ister; yani kainatı ve olan biteni anlamak, kendi yaptıklarını bu anladığı sistem içerisinde anlamlı bir yere oturtmak, anlamlandırmak ve bu varoluş süresi içerisinde ne kadar kalacaksa burada yükselmek ister. İnsanın varoluşsal olarak kaçınılmaz olarak istediği şeylerdir. Bunlar: Aklın varsa anlamak istersin, kalbin varsa yaptığın her şeyin anlamlı olmasını istersin ve bir benliğin, bir kişiliğin varsa da yükselmek istersin." Anlamak için Allah'a muhtacız. Yani ne demek? Ben şöyle anlıyorum bunu: Denklemin içine Allah inancını katmadığınızda hiçbir olayı çözemezsiniz, anlayamazsınız. Anlamlandırmak için, yani kendi yaptıklarınızın anlamını bulabilme; ben niçin kırk senedir yemek yapıyorum ya her gün? Nedir bu boş bir iş değil mi? Mesela bunu anlamlandırabilmeniz için de veya bütün yaptıklarınızı ahirete inanmak zorundasınız. Ahiret yoksa, arkadaşlar, bugün yaptıklarımızın çoğunun hiçbir anlamı yok. O yüzden inancın yoksa aslında intihar etmen çok mantıklı yani. Anlatabiliyor muyum bilmiyorum. Varoluşçular intiharı bir erdem olarak, yani bu dünyaya biz saçma sapan bir sebeple geldik; buna verilecek en güzel cevap da intihar etmektir, diyorlar bazıları. Çünkü anlam yok; yani niye çekiyorum bu sıkıntıları, bu üzüntüleri? Niye? Hiç! Ahiret yok, Allah yoksa anlam yoktur. Ve üçüncüsü, yükselmek için de ahlaka muhtacız; ahlak yoksa yükselmede yok. İşte arkadaşlar, ve maliye la diye satar. Hani bana ne oluyor da beni yaratana kulluk etmeyecekmişim ve ileyhi türce onun? Üstelik hep beraber onun huzuruna döndürüleceğiz. Siz de döndürüleceksiniz, ben de. Yani Allah inancıyla ahiret inancı bir arada zikredilir Kur'an-ı Kerim'de, hadislerde hemen hemen her yerde. Acizane kanaatim, arkadaşlar, ahiret inancı olmadan bir Allah inancı fonksiyonel değildir. Bu tartışılabilir, benim kanaatim; kabul etmek zorunda değilsiniz. Ne demek fonksiyonel değildir? Eğer biz dirilmeyeceksek, Allah'ın huzuruna toplanmayacaksak, bir hesap, mükafat ve mücazat yoksa, bazıları bu mükafat ve mücazatı da önemsizleştirmeye çalışıyor; hepinizi uyanık olmaya davet ediyorum arkadaşlar. Ödül ve ceza önemsizleştirilemez. Çünkü insanların büyük çoğunluğu ödül ve ceza ile motive olur. Evet, ödül ve ceza ile motive olmak ikinci sınıf bir motivasyondur; birinci sınıf motivasyon sevgi, muhabbet ve bağlılıkla harekete geçmektir. Fakat insanların gerçekçi olduğunuzda, insanların ancak çok küçük bir kısmı sevgi, muhabbet ve bağlılıkla her zaman hakikate sadık kalır. Büyük bir kısmı ödül ve ceza ile hareket eder. Muhammed Hamidullah bakabilirsiniz, İslam'a Giriş kitabında bunu anlatır. İslam'ın hedef kitlesinin vasat insan olduğunu, yani ortalama insan olduğunu; bu yüzden yüzlerce ayette Kur'an-ı Kerim'de cennet ve cehennemin anlatıldığını ve eğer biz vasat insanı doğruda tutabilirsek bu toplumun çok büyük çoğunluğunun doğruda kalması demektir. Çünkü zaten o en tepedekiler her zaman iyidir; zaten ateist toplumlarda da onlar iyidirler yani dünya işlerinde, efendim. Ama toplumun büyük çoğunluğu bu vasat insan, özellikle uhrevi ödül ve ceza onlar için ciddi bir motivasyondur. Efendim, yoksa hesap yoksa, ödül ve ceza yoksa, Allah'ın huzuruna gitmeyeceksen, bu dünyada yaptıklarımın bir karşılığını görmeyeceksem öbür tarafta ve hani manevi bir şey de yoksa, yani bir sistem yoksa, ee Allah Teala, o zaman sadece "beni yarattığın için çok teşekkür ederim Tanrım" denilecek düzeye indirilmiştir ve hiçbir yaptırımı yoktur benim davranışlarım üzerinde diye düşünüyorum. 23. ayette: "Ee tahiyyum minduiha hiç ben ondan başka ilahlar mı edinirim? Hiç ben böyle bir şey yapar mıyım? Allah'ı bırakıp da başka ilahlar edinir miyim?" Gene bak kendine yani başkalarına anlatırken aslında onlar niye hiç böyle yapıyorsunuz? Niye başka ilahlar? Aslında burada bize iletişimde çok önemli bir ilke olan "ben" dilini kullanmayı da öğretiyor. Hiç ben Allah'tan başka ilahlar mı edinirim? Başka mabutlar mı tutarım? Çünkü innuridir rahmani bir dursun; eğer o Rahman, Rahman isminin seçilmiş olması da çok anlamlıdır burada. Rahmetiyle beni yaratmış olan Allah, o Rahman. Ya beni bir dur ile bir sıkıntıyla sınamak isterse; yani ben Allah'tan başka ilahlar neden edineyim? Affedersiniz, aptal mıyım? Böyle bir şey hiç yapar mıyım? O yaratıcı varken ve o yaratıcı her şeyin sahibi ve efendim Rahman olan beni bu dünyaya getirmiş olan Allah beni bir sıkıntıyla imtihan etmek isterse, yani bana bir zarar vermek isterse, latûnianni şefaati; o ilahların, ondan başka tapılı, Allah'ı bırakıp da taptığınız şeylerin benden yana şefaatlerini ne gibi bir faydası olacak? Yani o putların, o sizin ürettiğiniz ilahların yaratıcıdan gelen bir zararı defetmede bana vereceği zararı defetmede bir faydası olabilir mi? Velaün ve beni kurtaramazlar; onlar hiçbir şekilde beni kurtaramazlar. Bakın nasıl akıllarına "Rahman" diyerek kalplerine böyle düşündürerek akıllarına aynı anda hitap ediyor. Hiçbiri mabut olamazlar. Innî şüphesiz ki o takdirde beni yaratan Rahman'dan başka mabutlar edindiğim surette apaçık bir dalal için değildir. Ben böyle bir şey yaparsam, inni amentü birabbi'm; fesme. Bu güzel nutkun hatimesi olan bu güzel hitabede birkaç mana var diyor; önce o 25. ayetin anlamına bakalım. Elmalı nasıl söylemiş diyor ki: "Haberiniz olsun ki ben Rabbinize iman getirdim, gelin dinleyin beni." Evet, tam bu esnada beni canlı olarak arıyorsunuz. Arkadaşlar, neden böyle bir şey yapıyorsunuz? Evet. Peki, son dakikalar zaten. Innî amentü birabbi kum: "Ben sizin Rabbinize iman ettim." Bak, kendi Rabbime de demiyor, o peygamberlerin Rabbine de demiyor. Yani siz ne kadar kabul etmeseniz de o sizin de Rabbiniz diyor. Facebook'un "gelin beni dinleyin, gelin bana kulak verin" diyor. Bu güzel nutkun hatimesi, son cümleleri olan bu güzel hitabede birkaç mana vardır. Evvela mürseline hitaptır; o peygamberlere, halkın öldürmek için hücumu üzerine onlara şöyle ikrar verip işat etmiştir: "Haberiniz olsun ey nursel!" Yani bu ifade peygamberlere hitap ediyorsa şu demek: "Ey nursel'in, ben sizin Rabbinize cidden iman ettim; şimdi beni duyun, sesime uyun, beni duyun da şahit olun yarın ahirette onun huzurunda benim için şehadet edin" anlamı var. İkincisi kavmine hitaptır; bu şöyle demek olur: "Haberiniz olsun, ben o sizi yaratan Rabbinize şüphesiz iman ettim. Ey kavmim, gelin dinleyin beni de; o resullere uyun, siz de iman edin." Üçüncü hitap da istikbalin insanları da dahil olmak üzere duyma kabiliyeti olan bütün umuma hitaptır. Yani bütün insanlığa veya kasem olarak: "Haberiniz olsun, ben iman getirdim Rabbiniz aşkına, bundan böyle dinleyin beni, benim nutkumu, macera ve menakıbımı, yaşadıklarımı işitin. Dinleyin ey duygusu olanlar, duymak kabiliyeti olanlar" diye bütün insanlığa hitaptır diyor. 26. ayette bakınız netice ne oldu: "Öyle de Halil cennete gir, cennete" denildi. Yani o aşamaları hiç anlatmıyor Cenab-ı Hak. Yani şehit edildi, doğrudan doğru cennete girmekle ikram olundu ki Allah yolunda şehit olanlar hep böyledir. Böyle denince kendisine ne dedi biliyor musunuz? Aile dedi ki: "Ya ay bu ne güzelmiş!" Böyle çeviriyor Elmalı. "Leyte kavmim de bilselerdi" neyi bilselerdi? "Bir mağara far Ali'yi Rabbi Rabbim bana ne büyük mağfiret buyurdu da vecai'nin beni böyle ikram edilen kullarından kıldı." Şimdi bakın kendisini öldürenler için temennide bulunuyor, tekrar güzel bir temennide bulunuyor kavmi hakkında; böyle temennide bulundu demek kavmini unutvermemiş, gayzü intikam da beslememiş; düşmanlarına bile merhamet eden evliya ruhuyla istemişti ki kendi erdiği saadeti bilseler de cinayetlerine, küfürlerine tevbe edip iman ve taat yolunu tutsalar, Allah yolunda fedailik etseler. Bununla beraber bu temenni bir mübahat manasından hali de değildir; bir iftihar, yani cennete gitmekle oradaki rızaya ermekle nasıl iftihar ettiğini de gösteriyor. Efendim, 28, 28. ayeti kerimeye geldik. İnşallah haftaya kaldığımız yerden devam etmek üzere hepinize efendim her dakikasından istifade edeceğiniz maddi, manevi, dünyevi, uhrevi bütün sorunlarınıza deva olacak bir Ramazan haftası temenni ediyorum. Allah'a emanet olunuz.