📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

İSLAMCILIĞIN KURUCU BABASI CEMALEDDİN AFGANİ KİMDİR?

Prof. Dr. İsrafil BALCI26:28

Transcription

Merhabalar. Hepinizi sevgiyle selamlıyorum. Bugün sizlere fikirleri ve mücadelesiyle 19. yüzyılda İslam dünyasına damga vuran, İslami uyanışa büyük katkı sağlayan ve bu uğurda derin iz bırakmış olan Cemaleddin Afgani'den bahsedeceğim ve biraz onu sizlere tanıtmaya çalışacağım.

Cemaleddin Afgani deyince hemen herkes bir şekilde ismini duymuştur. Hakkında birtakım bilgiler vardır. Bir takım iddialar vardır ve gerçekten de önemli bir simadır. Bir dönem fikirleri ve mücadelesiyle hem Osmanlı döneminde hem Cumhuriyet döneminden sonraki süreçte de bir şekilde etkili olmuş ve Türkiye'de bu isim az buçuk da olsa biliniyor. Onu ana hatlarıyla sizlere tanıtma ihtiyacı hissettim. Gündem dışı bir konu gelebilir size. Kendi alanımla alakalı olduğu için ve dikkate değer bulduğum için bu ismi sizlere tanıtma ihtiyacı hissettim. Yoksa özel bir nedeni yoktur.

Biraz onun tarihçeyi, hayatından bahsedeceğim. Biraz da mücadelesi ve fikirlerinden söz edeceğim ve Türkiye'de nasıl bir etki bıraktığına dair birtakım tespitlerimi sizlerle paylaşacağım.

Cemaleddin Afgani 1838'de doğmuş. 1897 yılında da 59 yaşlarındayken vefat etmişti. Erken sayılabilecek bir yaşta ölmüş ama etkisi uzun yıllar devam etmiştir. Yaşadığı dönemdeki mücadelesi ve fikirleriyle sonraki döneme de önemli ölçüde tesir etmiş bir isimdir.

Onun kökeni ile ilgili birtakım tartışmalar vardır. Kimisi İranlı yani Farslı olduğunu söyler. Özellikle İranlılar Fars kökenli olduğunu söyler. İsmiinden de anlaşılacağı üzere Afganlılar onu Afgan olarak nitelerler. Azerbaycanlı Türkler ise onun Türk olduğunu iddia etmişlerdir.

İranlı olduğu iddiası yeğeni olarak tanıtılan Mirza Lütfullah tarafından dile getirilmiştir. Onun iddiasına göre Esedabat'ta doğmuştur. Farsçayı iyi biliyordur. İran'a büyük önem vermiştir. Bu nedenle İranlıdır gibi bir iddia ortaya atmış. Ancak bu şahsa isnat edilen kitabın uydurma olduğu yönünde de birtakım iddialar vardır ki zaten ileride bu İranlı meselesine yine değineceğim.

Her ne kadar İranlılar onu Fars kökenli olarak niteleseler de aslında Afganistanlı olduğunu anlıyoruz. Hatta Kabil yakınlarındaki Esedabat köyünde doğduğuna dair birtakım iddialar vardır. Hakkında hem araştırma yapanlar hem öğrencileri de onun Afgan kökenli olduğunu ve aynı zamanda Sünni olduğunu dile getirmişlerdir. Çünkü İranlı olsa Şii olması gerekir.

Aynı zamanda babası tüccar olduğu için bir ara Meraga şehrinde bulunmuş ve Türkiye'ye de hakim olduğu için Azerbaycanlılar tarafından da muhtemelen bu nedenle Türk olduğu iddia edilmiş. Ancak sonuç itibariyle Afgan kökenli olduğunu anlıyoruz.

18 yaşlarına kadar Kabil'de kalıyor. Babası Safter tüccarlığın yanında aynı zamanda ilimle de meşgul olan birisidir. Dolayısıyla da ilk hocası konumundadır. Gençliğinde dil, tarih, din felsefesi, matematik, tıp, siyaset gibi konularla ilgilenmiş. Daha sonradan da babası onu Hindistan'a göndermiş. Eğitim için bir süre burada kalmıştır ki takriben 2 yıl kadar kaldığı söylenir.

Niçin? Hindistan biraz tartışılabilir ama o döneme baktığınız zaman Hindistan'da birkaç akım vardı. Mesela bu Dihlevi önderliğinde ıslahatçılar var Hindistan'da. Yine Seyit Ahmet Han önderliğinde ortaya çıkmış olan modernistler vardır. Bunun yanında bugünkü Talibanın kökenlerine kadar dayanan gelenekçiler vardır. Dolayısıyla böyle bir zemindir Hindistan ve buraya gidiyor. Bir süre burada kalıyor. Özellikle de bu ıslahatçılar İngiliz sömürüsüne karşı bir direniş başlatmışlardır ve burada devam ettiriyorlardır. Bu sözünü ettiğim oluşumların her biri bu anlamda bir uyanışı tetikleyen unsurlar olarak nitelendirilebilir. Burada kalıyor. Fikirleri yavaş yavaş şekillenmeye başlıyor. Mücadele fikri doğuyor.

Daha sonra buradan hac için Mekke'ye geliyor. Harameyn merkezli bir İslam birliği fikrini yavaş yavaş benimsemeye başlıyor veya böyle bir fikir uyanmaya başlıyor onda. Sonradan Afganistan'a dönüyor. Devlet idaresinde görev alıyor. Hatta başvezir oluyor. Fakat İngilizlerin Afganistan'a müdahalesi üzerine tüccar kılığında Hindistan'a gizlice kaçıyor. Burada faaliyetlere başlıyor. Ancak İngilizlere karşı halkı bilinçlendirmeye çalışınca bu sefer buradan da kovulacaktır. Manidar bir sözü vardır. Hintli Müslümanlara diyor ki, "Şayet siz sinek olsaydınız vızıltınızdan İngilizleri buradan kovardınız" gibi söylemlerle direnişi hareketlendirmeye çalışıyor.

İngiliz yönetimi onun faaliyetlerinden rahatsız olduğu için baskılar üzerine Hindistan'ı terk etmek zorunda kalıyor ve 1870'lerde Mısır'a sürülüyor. Burada Muhammed Abduh ile tanışıyor. Bundan sonraki süreçte Afgani ile birlikte birtakım faaliyetlerde bulunacaktır.

Mısır'da bulunduğu zaman padişah Abdülaziz onu İstanbul'a davet ediyor. İstanbul'a geliyor. Burada görkemli bir törenle karşılanıyor. Başta Sadrazam Ali Paşa olmak üzere devlet ricali önemli isimler onu karşılıyorlar. Onu ziyaret ediyorlar. Burada Darülfünun'un açılışına katılıyor. Birtakım konferanslar veriyor. Genç Osmanlılar gibi kimi çevreler onun fikirlerinden ve söyleminden etkileniyorlar. Giderek ünü artınca biraz biraz ona karşı tepkiler de başlıyor. Özellikle kimi görüşleri nedeniyle medrese uleması hemen karşısında yer alıyor, konumlanıyor. Ayrıca dönemin Şeyhülislamı Hasan Fehmi Efendi de Afgani'ye karşı olduğu için onun sözlerini çarpıtacak ve hakkında bir karalama kampanyası başlatacaktır.

Nitekim bir konferansında hikmet veya ilim emekle kazanılır. Önceleri hikmet Müslümanlarda idi ama koruyamadılar. Şimdi batının eline geçti. Şayet Müslümanlar mücadele ederse tekrar eski mertebeye erişirler gibi sözler sarf ediyor. Devamında da Resule gelen vahiy ise hikmet gibi değildir. Yani kespedilerek, kazanılarak elde edilemez şeklinde birtakım açıklamalar yapıyor. Özeti bu. Fakat dönemin Şeyhülislamı Hasan Fehmi bu sözleri çarpıtarak "Afgani adında bir zındık ortaya çıktı. Peygamberlik bir sanattır. Çalışarak elde edilebilir" şeklinde cümleler sarf etti diye onu zındıklıkla suçluyor. Hakkında bir bildiri hazırlıyor. Bu bildiriyi Anadolu'daki hemen hemen bütün medreselere yayıyor. Keza vaizler, hocalar, medrese hocaları hakkında birçok tezvirata başlıyorlar. Neticede Afgani'yi bugünkü anlamıyla adeta lince tabi tutuyorlar. Padişah bu gelişmelerden rahatsız olunca onu tekrar Mısır'a gönderecektir. Ve böylece Afgani Mısır'a sürülecek.

8 yıl kadar Mısır'da kalacak. Abduh ile beraber burada birtakım dersler verecek. Mısır'da o dönemde birtakım localar yaygındır. Bakıyor ki bu localar oldukça etkin ve halk nezdinde veya idare tabaka bunlarla temas halinde. Burada bir İskoç mason locasına giriyor. Fakat bu locanın art niyetli olduğunu görünce buradan ayrılıyor. Kendisi bir loca kuruyor ve birtakım şubeler açılıyor. Şubelerin hemen her birisi bir bakanlığı veya bir idari birimi takip etmekle görevlendiriliyor ve bir süre sonra da bunlar idareyi eleştirmeye başlayınca bundan İngiliz hükümeti rahatsız oluyor. Faaliyetlerinden rahatsız olduğu için de Mısır'dan sürülmek zorunda kalıyor ve bu sefer tekrar Hindistan'a dönüyor. Burada da yine faaliyetlerine devam ediyor. Hilafet çatısı altında bir İslam birliği fikrini savunuyor. Hatta Ürvetül Vüska adlı bir cemiyet kuruyor ki daha sonradan bu Paris'te dergi olarak yayınlanacaktır.

Fakat burada halkı idareye karşı kışkırttığı düşüncesiyle yine sınır dışı ediliyor ve Paris'e gidiyor. Burada az önce ismini zikrettiğim cemiyet adı altında dergi çıkarmaya başlıyor. Dostu Muhammed Abduh'u da Paris'e davet ediyor ve derginin başyazarlığını ona veriyor. Böylece Abduh ile Afgani Müslümanların uyanması, sömürgeden kurtulmaları, gerekli ıslahatların yapılarak Müslümanların kendilerine gelmesi ve bu anlamda İslam dünyasında uyanışın sağlanması gibi konularda yayınlar yapıyorlar. Hem cemiyet hem de derginin etkisi her geçen gün giderek artınca İngilizlerin baskısıyla henüz 18. sayısı yayımlanmışken dergi kapanacaktır. Dergi kapanınca da Abduh Mısır'dan Beyrut'a sürülmüştü. Zaten buradaydı. Abduh Beyrut'a dönecek. Afgani bir süre daha Paris'te kalacaktır.

Tabii bu dönemde şöhreti iyice arttığı için İran şahı Şah Nasırüddin onu İran'a davet edecek. Hatta özel müşaviri yapacak. Harbiye nezareti ile ilgili gelişmeleri izlemesini söyleyecek ve böylece Afgani bir süre İran'da idarede görev alacaktır. Ancak bir süre sonra burada da yönetimle ters düşecektir. Çünkü halkın yönetime katılmasını telkin ediyor. Şah ile bu nedenle ters düşüyor. Buradan ayrılıp 3 yıl kadar Rusya'da kalıyor. Burada bulunduğu zaman da İngilizlerin Hindistan'dan çıkarılması için Rusları teşvik ediyor. Fakat buradaki faaliyetleri çarı rahatsız ediyor ve Rusya'dan sürülmek zorunda kalıyor veya ayrılmak zorunda kalıyor. Münih'e geçiyor yine Paris'e gitmek üzere.

İddialara göre bu safahatta Şah onu ikinci kez İran'a davet ediyor. Sınır dışı edildiği İran'a dönüyor. Bir süre sonra yine yönetimle ters düşünce Basra üzerinden Londra'ya gidiyor. Birtakım İngiliz gazetelerinde yazılar yazıyor. İran şahını eleştirmeye başlıyor. Şii ulemaya mektuplar yazıyor ve şahın halledilmesini istiyor. Ve daha sonradan Şah öldürülünce de bu cinayetle ilintili olduğu gibi hakkında birtakım suçlamalar yapılıyor.

Neticede Afgani bu safahattan sonra II. Abdülhamit'e yanaşmak istiyor. Londra sefiri Rüstem Paşa aracılığıyla İstanbul'a davet ediliyor. İstanbul'a gelince kısa zamanda yeni bir çevre ediniyor. Alimler, edipler, siyasiler, idareciler onun sohbet halkasına katılıyorlar. Abdülhamit'in isteği üzerine bu İttihad-ı İslam, İslam birliğini gerçekleştirmek için rapor hazırlıyor. Özellikle de Şii ve Sünni ulemanın yaklaşması için ve tevhidin sağlanması için birtakım görüşler ileri sürüyor. Bir yandan da Müslüman idarecilere İttihad-ı İslam'ı teşvik eden mektuplar yazıyor ve bu şekilde faaliyetlerde bulunuyor.

Fakat bir süre sonra Afgani'nin Jön Türklerle temasının olduğu, hakkında birtakım jurnallerin yapıldığı, özellikle de İran şahının öldürülmesinde parmağı olduğu, Abdülhamit'in de Şiilikle itham edilmesi gibi sebeplerle Afgani sıkı bir göz hapsinde tutuluyor. İstanbul dışına çıkmak istiyor. Ona da izin verilmiyor. Ve neticede 1897'de kansere yakalanıyor. İstanbul'da vefat ediyor. 59 yaşında. Maçka'da Şeyhler Mezarlığı'na defnediliyor. 1944 yılında da mezarı açılarak kemikleri ana yurdu olan Afganistan'a götürülüyor. Tarihçe-i hayatıyla ilgili ana hatlar bunlar.

Gelelim inancı, görüşleri ve etkisine. Afgani'nin faaliyette bulunduğu dönemde veya ortaya çıktığı dönemde dikkat edilirse Osmanlı Devleti hayli zayıflamış, İslam dünyasında birlik kaybolmuş, çoğu İslam ülkesi sömürge konumuna düşmüş. Bilim ve teknoloji yerlerde sürünüyor. Ekonomik zayıflık hat safhada. Diğer yandan cehalet, bidatlar, hurafeler bu dönemlerde çok yaygın. Afgani böyle bir dönemde Müslümanların uyanışını sağlamak için birtakım faaliyetlerde bulunuyor. Dinle ve siyaset konularıyla yakından ilgileniyor. İslam ülkelerinin sorunlarının çözümü için birtakım arayış içerisine giriyor. Mesela ortak problem olarak görüyor Müslümanların sorununu. Dinin çağın gereklerine göre yorumlanması gerektiğini savunuyor. Bunun için de Kur'an ve sünnete dönülmesi gerektiğini söylüyor. Eğitim öğretime vurgu yapıyor. Eğitim öğretimin yaygınlaştırılmasını istiyor. Halkın yönetime katılması gerektiğini söylüyor ki bu dönemde bunları söylemek önemli bir açılım. Diğer yandan istibdada ve sömürgeye karşı halkı bilinçlendirmeye çalışıyor. Müslümanlar arasında birlik beraberliğinin sağlanması gibi söylemler kullanıyor.

Yine ona göre ilim, ahlak ve medeniyette ileri seviyeleri yakalamanın birkaç yolu vardır. Bunlardan birisi bir kere akla vurgu yapmak gerekir ki dikkat ederseniz akılcı yanı olan insanlar onu benimserken rivayetçi ve hurafeci kesim onu bu yönüyle asla sevmez. Zaten Şeyhülislam'ın ve medrese ulemasının onu sevmemesinin nedeni de budur. Sonuç itibariyle akla önem verip hurafelerden arınmak gerektiğini azmederek gelişmiş ülkeler nasıl başarıyı yakalamışsa Müslümanların da bu şekilde başarıyı yakalayabileceğini söylüyor. Bilgi ve inancın sağlam ve kesin temeller delillere dayanması gerektiğini söylüyor. Yani hurafelerden arınmak gerektiğinden bahsediyor. Özetle eğitimin şart olduğunu söylüyor.

Afg tabii Müslümanların geri kalmışlığını klasik kader anlayışıyla da irtibatlandırmış ve teslimiyetçi anlayışı şiddetle reddetmiştir. Zaten aksiyon bir adamdır. Mesela kaza ve kader yanlış yorumlandığı dönemlerde Müslümanların geri kaldığını, İslam medeniyetinin bundan olumsuz yönde etkilendiğini, içtihat kapısı kapandı açıldı gibi tartışmalar vardır. İçtihat kapısının açık olduğunu dolayısıyla da yeniliklere yeni görüşlere açık olmak gerektiğini söylüyor. Hatta riba, faiz veya cihat gibi konularda kendisine özgü yorumlar yapıyor.

Ayrıca Müslümanların gerilemesinde hilafetin saltanata dönüştürülmesi, birden fazla halifenin ortaya çıkması, din ve milliyet bağlarının zayıflaması, zındıkların ve batıl inançların yaygınlaşması, uydurma rivayetlerin kaynaklara sokuşturulması ve bunların dini referans olarak kullanılması, bunun yanında doğuda Moğol istilası, batıda Haçlı seferleri gibi birtakım amillerin, Müslümanların geri kalmışlığında etkili olduğunu söylüyor ve bunlar üzerine gidilmesi gerektiğine dair birtakım görüşler ortaya atıyor ve insanları bilinçlendirmeye çalışıyor ve bu girdaptan çıkmanın yolunun da İslam'a ve Kur'an'a dönüşle mümkün olabileceğini söylüyor.

Onun ıslahat programında İslam birliği fikri önemli yer tutar ki buna panislamizm veya İttihad-ı İslam denir. Dikkat edilirse II. Abdülhamit de bu düşünceyi benimsemiş zaten. Bu noktada rapor hazırlattırmıştır ve panislamizm fikri bu dönemlerde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Fakat tabii ki başarıya ulaşmayacaktır.

Afgani'ye göre İslam birliğinin sağlanması için iki temel dayanak vardır. Bunlardan birisi din bağı, birisi hac ve bir başkası dikkat edin hilafettir. Din bağı birleştirici unsurdur diyor. Bunun yanında ümmet birliği bu yolla sağlanabilir diyor ki ümmetçilik biliyorsunuz artık iflas etmiş bir bakış açısı ama bunu savunuyor.

Daha ilginç görüşleri var. Mesela Mekke ve Medine'yi İslam birliğinin manevi merkezi olarak görüyor ve Müslümanlar her hac mevsiminde burada toplanıp sorunlarını görüşmeli diyor. Fikir alışverişi ve iş bölümü yapmalı gibi söylemlerde bulunuyor ve Müslümanlar arasında siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel işbirliği için hilafetin merkezi bir rol oynadığını savunuyor. Bu son derece manidar. Gerçek hilafet örneğinin de ilk dört halife dönemindeki yönetim olduğunu söylüyor. Yani klasik hilafetçi ve ümmetçi anlayışı çözüm veya reçete olarak sunuyor. Oysa ilk dört halife dönemine baktığınız zaman ben her zaman söylemişimdir. Hele hele 1. ve 2. halife dönemi tamam yine buralarda sorun var ama ondan sonra gelen 3. ve 4. halife döneminde örnek alınacak neresi vardır? tartışılabilir. Çile, keder, gözyaşı, buhranlar, yönetim sorunları, iç savaşlar almış başını gidiyor. Bizimki hala burayı adres gösteriyor veya hilafeti adres gösteriyor ve bu şekilde bir yaklaşımı vardır.

Daha da ilginç ve aynı zamanda romantik yorumları vardır. Ona göre Osmanlı Balkanlar ve Avrupa yerine İslam dünyasına dönmeli. Hükümet merkezini dikkat edin Hicaz'da kurmalı. Böyle bir yapı kurulur. Resmi dilde Arapça olursa Müslümanlar güya bu çatı altında toplanırlar ve böylece birlik sağlanır gibi bir romantik yorumun peşindedir ki bunların asla kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Yani kısaca eyalet yönetimini teklif ediyor. Mesela Yemen, Hicaz, Ortadoğu, Anadolu, Balkanlar birer eyalet olsun. Buralarda eyalet yönetimleri olsun ve bu yönetimin merkezi de Hicaz olsun. Mekke Medine merkezli bir hilafet düşünüyor ve 10 kadar eyaletten oluşan bir İslam birliğinden söz ediyor ki bunu kabul edebilmek veya bunu savunabilmek mümkün değil. Kendine göre bir ütopya.

Neticede bu tarz fikirleriyle bir dönem İslam dünyasında etkili olmuş isimlerden birisidir. Ancak özellikle de son söylediklerimin kabul edilebilir bir tarafının olmadığını belirtmiş olalım. Zaten de olmamıştır. Neticede Afgani bu fikirleri savunmakla belli ölçüde insanları da etkilemiştir. Özellikle de bu tevhit, İslam birliği, Müslümanların sömürüden kurtulması konusundaki fikirleriyle öncülerden birisidir. Birçok siyaset ve fikir adamı ondan bu yönüyle etkilenmiştir. Gelenekçi ulemanın bir anlamda modernist görüşleriyle gözünü açmıştır. İslam birliği veya İttihad-ı İslam anlayışı Abdülhamit'i bile etkilemiştir. Birçok Osmanlı aydınını etkilemiştir. Yeni Osmanlılar, Jön Türkler ondan etkilenmişlerdir. Bunun yanında mesela Mehmet Emin Yurdakul gibi, Yusuf Akçura gibi Türkçüler, keza Mehmet Akif gibi, Babanzade Ahmet Naim gibi veya Ahmet Akseki gibi ya da Sadrazam Halil Paşa gibi isimler de veya İslamcı da denilebilir bunlara. Bunlar da ondan etkilenmişlerdi.

Ancak Osmanlı yıkılıyor. Peşinden Cumhuriyet kuruluyor. Afgani'nin bu fikirleri büyük oranda akamete uğruyor. Afgani'nin etkisi bir daha 1970'li yılların ikinci yarısından sonra dolaylı olarak yine ülkede etkili olduğunu görüyoruz veya etkisinden söz edilebilir. Ki bu dönemlerde 1976'larda bir düşünce dergisi çıkıyor. İşte tevhit, ıslah, ümmetin yeniden dirilmesi gibi söylemler dillendirilmeye başlıyor. Bu İslamcı söylem aynı zamanda tevhit ve hicret gibi dergilerle de devam ediyor. Bu uyanış fikri bir anlamda Afgani ile irtibatlandırılabilir ki ama epey geç dönemde ve dolaylı bir şekilde Afgani'nin bu yönde bir etkisi veya uyanışı tetiklediği veya fitillediğinden söz edilebilir. Ancak ne kadar etki etmişti bu tartışılabilir. Netice itibariyle İslami hareketin öncüsü kabul edilebilecek bir özelliktedir.

Fakat burada dikkatinizi çekmek istediğim bir başka nokta var. Ülkemiz dışındaki İslam ülkelerinde Afgani bir şekilde ıslahatçı, İslami uyanışın öncüsü olarak gözükürken ülkemizde nedense Afgan'ya karşı ciddi bir tepki vardır ki zaten konuşmamın bir bölümünde buna değindim. Özellikle de tekfir ediliyor, zındıklıkla suçlanıyor. Onunla ilgili sert eleştiriler dile getiriliyor veya hakkında sert eleştiriler yapılıyor. Az önce de belirttim. İşte mesela Şeyhülislam Hasan Fehmi onu zındıklıkla suçluyor. Reformist olarak niteliyor. Mason olarak niteliyor. Ki bir dönem zaten mason hocasına girmiş ama yani mason derken bilinen anlam çağrışmasın. Orayı bir çıkış yolu olarak görüyor, giriyor. Fakat daha sonradan oradan ayrılıyor. Kendisi loca kuruyor. Bu nedenle mason olduğu yönünde tezviratlar yapılıyor. Medrese hocaları, Şeyhülislam, hacı hoca takımı adeta lince tabi tutuyor.

Bu linç kampanyasına katılanlardan birisi birilerinin hala üstadı olan ancak çıkarı için kalemini satan Necip Fazıl'dır ki Afgani ile ilgili yenilir yutulur cinsten olmayan birtakım hezeyanlar dillendiriliyor. Mesela Cemaleddin Afgani ve Abduh için "iki palyaço gibi, iki çöplük fikircisi gibi, iki sapık gibi" iddialarda bulunuyor. Mezarı kazılıp kemikleri Afganistan'a götürüldüğü için "kemikleri bir çuvala doldurulup şimdi de Afgan topraklarını kirletmeye götürülüyor" gibi böyle bayağı adice alçakça birtakım hezeyanlar, tezviratlarda bulunuyor. Tabii onun peşine takılan hasta ruhlar zaten bu tür söyleme dünden razılar. Dolayısıyla hakkında bu tarz tezviratlar vardır.

Yine 1970'li yıllarda, 1969-1970'li yıllarda Nurettin Topçu'nun Hareket dergisinde Cemil Meriç Afgani'yi sert bir şekilde eleştiriyor. Hatta Hayrettin Karaman bu eleştirileri biraz yumuşatıyor vesaire vesaire. Sonuçta hem Mısır'da hem Suriye'de, İran'da, Hindistan'da ve İslam ülkelerinde Türkiye'de etkili olsa da diğerlerine göre Türkiye'de daha farklı bir şekilde konumlandırılmıştır. Ama bütün bunlarla beraber 19. yüzyılda İslami uyanışın hareketlenmesinde önemli etkisi olan isimlerden birisidir. Özellikle de istibdada ve sömürgeciliğe karşı çıkması ki mesela Mısır'da da bu yönde halkı uyandırmaya çalışıyor. Aynı şekilde Hindistan'da halkı uyandırmaya çalışıyor. İran'da bunu yapmaya çalışıyor. Bu nedenle de zaten kovuluyor. Bir yerden bir yere sürgün ediliyor. İstanbul'da da yine benzer şekilde göz hapsinde tutuluyor veya sürgün ediliyor. Mesela Mısır'da bu tarz söylemleri dile getirince İsmail Paşa'nın devrilmesinde etkili oluyor. Bir ara İran-Afganistan birliğini kurmaya çalışıyor. Diğer yandan Cezayir halkının Fransız sömürgesine karşı direnişini destekliyor.

Sonuç itibariyle Afgani'yi sevenler olduğu gibi onu yerenler ve ona şiddetle karşı olanlar da vardır. Özellikle ülkemizde sevilmemiştir. Akla vurgu yapması nedeniyle ve yenilikçi fikirleri nedeniyle şiddetle tepki gösterilmiş. Kimisi onu mason demiş, kimisi Babilerden saymış, kimisi fikirleri tutarsız bir maceracı olarak görmüş. Bunun yanında müceddit ve ıslahatçı olarak niteleyenler olmuş. Ama mücadeleci hayatının yanında birtakım eserler de vermiştir. Bunların arasında kaybolanlar da vardır. Dinsizlikle ve sapıklıkla suçlanmış ama hepsi bir tarafa.

Afgani'ye baktığınız zaman samimi bir Müslümandır. Biraz felsefi meşrepli, biraz tasavvuf meyilli, farzları edada titizlik gösteren, aynı zamanda Hanefi mezhebini benimsemiş, Şiilikle suçlanıyor ama Şii değildir. Bir kişilik olarak karşımıza çıkar ki böyle bir mezhebi angajmanlığının olmadığını da görüyoruz. Nitekim de şöyle bir ifadesinden söz edilir. "Ben mezhep imamlarını kendimden büyük görmüyorum ki birinin yolundan gideyim. Bir meselede onlardan birisinin görüşünü benimsiyorum. Bir başka meselede ise onlara muhalif kalabiliyorum" şeklinde bir açıklaması vardır. Yani herhangi bir angajmanlığının olmadığını ama samimi bir Müslüman olduğunu görüyoruz.

Benim de eleştirdiğim gibi birtakım fikirleri romantiktir. Hele hele bugünden geriye doğru baktığınız zaman hiçbir anlamı yoktur. Ama o dönemde bir çözüm önerisi olarak ortaya atmış. Taraflı tarafsız bir kısım insanları etkilemiş. Böyle bir isimden söz ediyoruz. Onun fikirleri daha çok Ürvetül Vüska dergisinde yayınlanan makalelerinden oluşur. Ki bunları büyük oranda Abduh yazmış ama onun fikirleri olarak yazmıştır ve Afgani'ye aittir. Kendisinden sonra da Muhammed Abduh ve Reşit Rıza onun en önemli takipçilerinden olmuşlardır diyebiliriz. Böylesine bir isimden söz ediyoruz. Belki Afgani'yi tanıtınca peşinden Reşit Rıza'yı da ileride sizlere tanıtırım.

Netice itibariyle 19. yüzyılda İslam dünyasından böyle bir aksiyon adam gelip geçmişti. Kimi fikirleri hakikaten dikkate değer. Ama bunun yanında birçok ütopik yorumlarının olduğunu da görüyoruz. Özellikle hilafet ve ümmetçilik ve Hicaz merkezli bir yönetim anlayışı, Arapça merkezli bir İslam birliği fikri, eyalet merkezli bir yapı. Bunları kabul edebilmek zaten mümkün değil ki. Kabul de görmemiştir. İşte bir dönem romantik bir şekilde İttihad-ı İslam fikriyle Osmanlı'yı ve özellikle de II. Abdülhamit'i de etkilediğini görüyoruz. Böyle bir isimden söz ettik. Umarım faydalı olmuştur. Az da olsa Afgani'yi tanıtabilmişsem ne mutlu. Dinlediğiniz için teşekkürler ediyorum. Bir başka videoda tekrar görüşmek dileğiyle. Kendinize iyi bakın. Hoşça kalın. Yeah.