Transcription
Bir ateş topu Anadolu ve orada ciddi bir çekişme var. Oradan alacağız. Sonra gerilere giderek ta Hazreti Peygamber dönemine kadar olayı getireceğiz. Sizden de eee dinlemeyi çok arzu ediyoruz diyelim ve böyle başlayalım. Evet. Bizi dinleyenlere iyi akşamlar dileyerek programa başlayalım.
Şimdi 1400 yıldır İslam dünyasında bir fitne kazanı var. Bu fitne kazanı 1400 sene hem Müslümanları bölmüş hem de gözyaşı ve kana sebep olmuştur. Bu İslam ümmetini de mezhepler kanalıyla bölmüş ve karşı karşıya getirmiştir. Her mezhep kendi gözünde bir gözlük var. Hadiselere o gözlükle bakmışlar, taraf olmuşlar. Ve bu hala da devam ediyor. Zaman zaman iç politikada bile günümüzde politika malzemesi de yapılıyor. Bu İslam dünyasının dış işlerinde de ülkelerin birbiriyle ilgilerinde de sıkıntılara sebep oluyor. Hala İslam dünyası bunu aşamadı. Bunun temelleri ta 1400 yıl evveline gidiyor.
Şimdi son işte bir köprü meselesine Yavuz Sultan Selim'in adının verilmesiyle Türkiye'de tekrar bu konu gündeme geldi. Televizyonlarda programlar yapıldı. Siyasiler demeçler verdiler. Açık oturumlar düzenlendi. Dergilerde, gazetelerde yazılar yazıldı. şu edildi, bu edildi ve gene herkes kendi penceresinden, kendi açısından baktı konuya. Bu dergiden böyle bir talep gelince ben de bir yazı yazdım. Dergi o cümle, yazının içerisindeki bir cümleyi manşet yaptı, başlık yaptı ve birinci sayfaya da şey etti. Bu konunun aslında mayınlı bir tarla bu. Evet. Yani daha önce gerek Cemel vakası, gerek Sıffin vakası, gerek Kerbela vakasına girenler hep böyle yani aman oraya dokunulmasın, buraya dokunulmasın şeyiyle yuvarlak laflarla genelde geçiştirmeye çalıştılar. Bu konuyla ilgili bir kronoloji takip edelim. Bu gece bütün hepsini masaya yatıralım. Herkes eteğindeki taşları döksün. Eee, bir cümle söyleyerek geçeyim. O dergideki o başlık Şah İsmail Türktür ama Türk tarihinde yeri yoktur anlamı bir tespittir. Şunu demek istiyorum orada. Lefter Rumdur ama Yunan futbol tarihinde yeri yoktur. Hadise budur. Bir tespittir. Bir hakaret yok. Bu işte bir şey yok. zaten yazının içerisinde de o izah ediliyor ve eee Sünni Selçuklu Osmanlı geleneği eee bunu Anadolu Türk tarihi içerisine almamakla da bir eksiklik yapmışlardır. Yani bir eksiklik yapmışlardır. Yoksa Safevi Devleti de bir Türk devletidir. Şah İsmail Azerbaycan Türklüğü içerisinde büyük bir kahramandır. Hele özellikle Türk edebiyatına yapmış olduğu katkılar takdirin çok ötesindedir. Hı hı. Birçok açıdan da Osmanlı padişahlarının çoğundan daha kabiliyetli bir insandır. Yavuzluğ onun meselesinin perde arkasında yatan şeyleri kronolojiyi takip ettiğimizde oraya geler geleceğiz. Uzun uzun anlatacağım. Konu iyice anlaşılsın. Bu fitne nasıl oldu, nasıl gelişti? Çünkü konu hiç doğru anlatılmadı bugüne kadar. Ne ders kitaplarında, ne bilimsel araştırmalarda, ne televizyon programlarında.
Şimdi malumunuz olduğu üzere Hzreti Peygamber Mekke'den Medine'ye hicret ettiğinde o bir peygamberdi. Bir devlet kurma, siyasi bir teşkilat oluşturma gibi bir düşüncesi zaten yoktu. Fakat Medine'ye geldiği zaman bir zaruret doğdu. Medine'de sadece Müslümanlar yaşamıyordu. İki tane kabile vardı Araplardan. Evs ve Hazreç kabilesi. Bunların ikisinden de bir kısmı Müslüman olmuştu. Üç tane de büyük Yahudi kabilesi vardı Medine'de. Oranın ekonomisine özellikle sahiptiler bunlar. İşte Nadiroğulları, Kureyzulğulları. Şimdi buraya geldikleri zaman putperestler var. Putperest Araplar. Müslüman Araplar var. Bu Müslüman Araplar da bir kısmı Medineli, bir kısmı Mekkeli. Bir de Yahudiler var. Bu şehirde beraber yaşayacaklar. Bunun için ilk defa bir anayasa oluşturdular. Bizim Medine vesikası ve anayasası dediğimiz şey yani çokluğun birlikte yaşama şeyi açısından son derece de gerek dini, gerek kültürel, gerek siyasi, gerek ekonomik açıdan gerekse güvenlik açısından şehirde ortaklaşa bir irade meydana getirdiler.
Şimdi Hazreti Peygamber bir dini lider olmanın ötesinde böyle bir oluşum içerisinde birisinin devlet başkanı olması, peygamberin ikinci dereceye düşmesi zaten aklın alacağı bir şey değildi. Hadiselerin oluşumu Hazreti Peygamberi aynı zamanda devlet başkanı haline getirdi. Hem camide namaz kıldırıyor, hem peygamber hem de Müslümanları ve şehri yönetiyor. Şehirde herhangi bir dava olduğunda ona getiriyorlar. Çözmesi için herhangi bir sorun olduğunda ona getiriliyor. Şehrin dışındaki kabilelerle şununla bunlarla ilgili diplomatik bir ilişki olduğu zaman gene peygamberin önüne geliyor. Nihayet 10 yıllık Medine hayatı içerisinde hiçbir problem yok. Peygamber devlet başkanı hem de peygamber. Hı hı. Peygamberin ani bir beklenmedik vefatı gerçekleşiyor. Yani Medine halkı adeta şok olmuş durumda. Daha yaşı genç yani bizim eee şeyimize göre işte 63 yaşında. Miladi takvime göre aslında 62 yaşında. Yani çok genç bugün kabul edersek o şeyi. Tabii herkes şokta. Mesela Hazreti Ömer için söylenen bir şey var. kendisini kaybediyor. Kılıcını çekiyor. "Kim Muhammed öldü derse kellesini koparırım." Yani bayılmış. O nasıl ölebilir, nasıl şey edebilir? Böyle bir şeydeler. Evinde Hz. Ali başta olmak üzere amcasının çocukları, Abbas'ın çocukları falan orada cenazenin başındalar. Hz. Ebubekir de orada, Ömer de oradalar. Yani peygamberin gasledilmesi ve defnedilmesi için düşünüyorlar, görüşüyorlar. Nereye defnedilecek, nasıl şey edilecek diye. O sırada Medine'de bugün Mescid-i Nebevi'ye 500 metre uzaklıkta Beni Saide gölgeliği, Saidoğullarının gölgeliği birkaç ağacın olduğu bir meydan. Oralarda toplanıp konuşuyorlar. Medineli ensar dediğimiz Medine kökenli Müslümanlar orada toplanmışlar. Ya peygamber öldü. E e kim yönetecek bu devleti diyorlar. Kendi aralarında konuşuyorlar. Gerek Esten gerek Hazreç'ten hakim fikir şu. Bu muhacirler Mekkeliler. Tamam Hz. Muhammed peygamberdi. Onun başkan olması, şehri yönetmesi kadar tabi şey yoktu. Ama artık o öldüğüne göre yani bu şehrin yönetimi, bu şehrin biz sahipleriyiz, yerlileriyiz. Bu göçmenler 10 sene önce geldiler buraya. Yani bunlar bu şehri yönetmesinler. Şehir artık bizim şeyimiz. Ve aralarında şöyle sözü dinlenir. Peygambere de çok yakın bir sahabi olan Saad ibn Ubade üzerinde de anlaşıyorlar. Onu emir yapalım. Yani bizim halife dediğimiz emir yapalım. Birisi bunu duyuyor Mekkelilerden. Orada koşa koşa şeye geliyor. Hazreti Peygamberin evine geliyor. Onun naşı yerde etrafında oturmuşlar. Hz. Ömer'in kulağına diyor ki, "Böyle böyle Medineliler halife seçiyorlar. Olur." Hz. Ömer de Ebubekir'e dürtüyor. Kalk diyor çabuk. Bu üçü beraber oraya geliyorlar. Hazreti Ali. Onlar ise Hz. Peygamberin naşıyla ilgileniyorlar. Haberleri bile olmadı. Bunlar niye kalkıp gittiler? O adam geldi ne söyledi? zaten acıları kendilerine yetiyor. Onun şeyindeler. Oraya geldiklerinde nedir diyorlar. Onlar da biraz önce söylediğim şeyi anlatıyorlar. Hazreti Peygamber vefat etti. Yani bu şehre bir idareci lazım. Biz bir idareci seçeceğiz. Seç seçtik. Hatta karar verdik diyorlar. Hz. Ebubekir onlara orada bir konuşma yapıyor. Bu konuşma bütün kaynaklarda var. diyor ki, "Biz Mekke'de yaşasaydık, çıkmasaydık o şehirden bizi öldürürlerdi, yok ederlerdi ve İslam olmazdı. Kimse bize kucak açmadığı zaman siz Medineliler bize kucak açtınız. Şehrinizi tehlikeye attınız. Kureyş karşısında, diğer Araplar karşısında buraya geldik. Evlerimiz yoktu, sofralarımız yoktu. Evlerinizi bizimle paylaştınız. Sofralarınızdaki lokmaları bizimle paylaştınız. Sonra Kureyş Medine üzerine yürüdü. Siz Bedir'de, Uhud'ta, Hendek'te çocuklarınızı önümüzde saf yaptınız. Onlar canları pahasına bizi korudular ve şehit düştüler. Eğer siz gerçekten olmasaydınız bugün Arap Yarımadası'a İslam diye bir şey olmayacaktı. Bu nedenle İslam'a hizmetinizden daha fazladır. Kat kattır. Ancak diyor, İslamiyet henüz Arap Yarımadası'nın her tarafına tam oturmadı. Bir kısım kabileler Mekke'de fethedildi. Bunlar görünüşte Müslüman oldular ama bence sadece itaat ediyorlar. Şu anda İslam henüz onların içlerine, beyinlerine, ruhlarına nüfuz etmemiş. Hı hı. O cahiliye modu hala sağlam onlarda. Eğer sizlerden birisi devlet başkanı olursa bu kabileler tekrar putperestliğe dönebilirler. Kopuşlar başlar. Kopuşlar başlar. Halbuki diyor cahiliye döneminde de bütün Arap kabileleri üzerinde Kureyş'in bir ağırlığı var. Mekke oluşu, Kabe'nin orada oluşu, işte her sene 4 ay süren hac şeyi, fuar, muar, şu bu falan. Kureyş'in sözü her zaman dinlenir. Bu geçiş sürecinde halifenin Kureyş'ten olması bütün bu tehlikeleri önler. Sadece bunun için istiyorum ben Kureyş'ten olsun bu geçiş döneminde. Yoksa siz dediklerinizde haklısınız. O arada ufak bir müşavere yapıyorlar ve diyorlar ki Ebubekir haklı. Yani Esliler ve Hazreşliler bu iddialarından vazgeçiyorlar. Ebubekir hemen diyor ki işte diyor Kureyş'ten birisi yanımda diyor Ömer diyor buna biat edelim. Hz. Ömer diyor ki, "Hayır, ilk Müslümanlardan olan sensin." Hı. Peygamberin hicret ederken mağara arkadaşlığını yapan sensin. Peygamber hastayken namaz kıldırması için seni görevlendirirdi. Sen bu işe daha layıksın. Ben sana biat ediyorum." deyince oradaki halk da biat etti.
Sonra tabii bu duyuldu. Yani Hazreti Peygamberin aile efradı arasında, ehlibeyt arasında bu duyuldu ve bunlar müthiş bir kırgınlık yaşadılar. Şunu söylüyorlardı. Yahu yangından mal kaçırır gibi daha peygamberin naşı yerde soğumamış. Yani neden böyle yaptınız? Biz onun kan bağıyla da yakınlarıyız en azından. Bize bir sormalıydınız. Bizim fikrimizi alaydınız, geleydiniz hep beraber şu Hazreti Peygamberin cenazesini defnedeydik. Şu acımızı biraz dindireydik. Ondan sonra bu meseleyi konuşaydık. Ehlibeytin bu itirazı, kırgınlığı, duygusallığı sonuna kadar haklıdır. İnsani açıdan haklıdır. Gerçekten de yani o sırada Hzreti Peygamberin naşı yıkanıyor. Hz. Ali yıkıyor. Amcası Abbas'ın oğlu Abdullah da su döküyor. Hz. Ali o kadar duygusal ki o cenazenin yıkanmasında, hadis kitaplarında var. Çok sade yaşamıştı Hazreti Peygamber. Bütün vücudunda hasır izleri vardı. Hazreti Ali ağlıyor. Ey Allah'ın resulü diyor. Kainatı iki cihanı Cenabı Hak senin yüzün suyu hürmetine yarattı. İran Kisraları saraylarda atlas yorganlar altında kuş tüyü yastıklarda yatarken sen bir hasırın üzerinde yattın. Hayatını şey ettin. Roma kayzerleri onlar da böyle böyle yaşarken sen böyle ettin. Halbuki sen dileseydin Allah şu dağını sana altın yapardı. Şimdi bu acı, bu duygusallık içerisinde gerçekten bu insanlara sorulmaması hazmedilir, yutulur bir şey değil. Bu insani de değil. Ama kaynaklar diyorlar ki şartlar böyle gelişti, böyle oldu. Öyle de olsaydı benim kanaatim bu ehlibeyte sorulmalıydı. Ehlibeytin burada rızası alınmalıydı. Ehlibeytte haliyle bir kırgınlık. Bu kırgınlık en fazla da Hazreti Fatıma'da, Peygamberin kızında meydana geldi. Nihayet herkesten daha çok peygambere yakın olan o. Ve Hazreti Peygamberden babasının annesi Evet. lakabı var. Evet. peygamberden 6 ay sonra vefat ediyor. O 6 ay içerisinde ehlibeytten yani gerek Hazreti Ali ve gerekse Abbas'ın çocuklarından hiç kimse Ebubekir'e gidip biat etmiyor. Fatıma vefat ettikten sonra gidip biat ediyorlar. Yani herhalde Hz. Fatıma'nın duygusallığı biraz etkindi üzerinde. Onlar da baktılar ki olan olmuş, Müslümanlar arasında bir tefrika çıkmasın, etmesin diye gittiler şey ettiler.
Hzreti Ebubekir iki sene halifelik yaptı ve vefat etti. Hastalığı sırasında son günlerde Medineliler yine geldiler. Dediler ki bize birisini tavsiye et. İşte oğlunu h yerine veliaht olarak bırak. Hzreti Ebubekir Kur'an ayeti onlar işlerini aralarında müşavere ile görürler. Meşveret ayeti diyorlar buna. Ben kimseyi şey etmem. Siz kendiniz birisini seçin. Çok ısrarlı olunca o da diyor ki, "Peki o zaman aday göstereyim ben." Ve Hazreti Ömer'e aday gösteriyor. Bunun üzerine Medinelilerin bir kısmı da itiraz ediyorlar. Diyorlar ki, "O sert, tabiatlı bir adamdır. Kırar, geçirir. Bir de eline böyle yetki geçerse Hz. Ebubekir, "Hayır" diyor. Ben aslında ondan daha sertim. Yumuşak görünüyorum ama onun o sert yüzünün altında kalbi daha rakiktir diyor. Merak etmeyin. Bir de adaleti çok kuvvetlidir. Evet. Hz. Ömer halife seçiliyor. Onun halife seçiminde Hz. Ali'nin veya Ehlibeyt'in herhangi bir itirazı olmadı. Bu nasıl seçim eee ne şekilde oluyor? Belli bir Medine halkının tümü geliyor seni kabul ediyoruz diyorlar. El sıkışıyorlar. Buna biat deniyor. Tamam. 10 senede Hazreti Ömer'in şeyi böyle geçiyor. Dönemi geçiyor. Müslümanlar gayet memnunlar. Hz. Ömer döneminde bir yandan İran'daki Sasan İmparatorluğu yıkılmış. Bir yandan Roma İmparatorluğu Anadolu'nun ortalarına kadar bitmiş. Kuzey Afrika falan da Müslümanların eline geçmiş. Bir imparatorluk haline gelmiş ve zenginleşmişler müthiş şekilde de. Hz. Ömer Ebu Lüü isminde bir köle tarafından namaz sırasında camide zehirli bir hançerle vurularak öldürüldü. Yaralandı tabii önce ve yine Müslümanlar halife derdine düştüler. Hazreti Ömer'e yine teklif edildi. Oğlu moğlu hayır dedi. Onlar da Ebubekir gibi sen de aday göster dedi. Ona da hayır dedi. Ve dedi ki bu klasik İslam anlayışında aşere-i mübeşşere denen bir sınıf var. Hı hı. 10 kişi cennetle müjdelenen 10 kişi demek bu. Aşere-i mübeşşere Hz. Ömer bunlardan 6 kişi hayatta. diyor ki Hz. Ali, Haz Osman, Abdurrahman ibn Av, Saad ibn Ebi Vakkas, Talha ve Zübeyr. Bu altı kişiyi falan evinde toplayın. 3 gün içerisinde bir halife seçsinler kendi aralarından. Ondan sonra bırakın üç gün dışarı bırakmayın bunları diyorlar. Birisi diyor ki bunlar 6 kişiler. Peki ne olacak? Hadi oylar eşit çıktı. O zaman diyor 7 kişi olarak oy kullanacak kişi benim oğlum olsun ama aday olma hakkı olmasın onun. Hz. Ömer'i defnettikten sonra bunlar toplanıyorlar. Abdurrahman ibn Av diyor ki, "Madem bir araya geldik aramızda bir başkan seçelim. Bu işi götürecek bir başkan. Fakat bu başkan aday olamasın." Ama kim başkanı olacaksa aday olamasın. beşi de aday olmuyor. Gerisi başkanlığa. Abdurrahman diyor ki lafı ben attım ortaya, fikri ben attım. O zaman bana kaldı. Ben aday değilim. Ben başkanım. Abdurrahman ibn Avf çeşitli temaslar yapıyor. Kabile reisleriyle, cemaat önderleriyle işte eee kanaat önderi dediğimiz bugün insanlarla onların görüşlerini alıyor hepsinin ve ondan sonra toplanıyorlar. Bir müddet sonra klasik İslam tarihlerinde bu seçim şöyle anlatılır. Abdurrahman ibn Av zaten aday iki kişi. Hı hı. Herkes bu ikisi üzerinde durmuş. Hazreti Ali'ye önce soruyor. Diyor ki sen halife olduğun zaman Allah'ın emirlerini, peygamberin sünnetini vukufiyetle yerine getirmeye söz veriyor musun? Hazreti Ali kaynakların dediğine göre gücüm yettiğince inşallah diyor. Hzreti Osman'a aynı soruyu soruyor. Kaynaklar diyor ki Osman direkt evet dedi. Abdurrahman ibn Avf da döndü. Dedi ki Hzreti Ali biraz tereddütlü bu işte ama Osman tereddütsüz. Onun için halife olarak ben Osman'ı teklif ediyorum. Ve diyorlar ki böyle oldu. Ama o da sanki hani tereddüt var yok niyet okuma gibi olmamış mı orada?
Şimdi bakın şimdi bakın İslam kaynakların Sünni İslam kaynaklarının bu iddiası doğru değildir. Ha doğru değildir. Doğru değildir. Bir insan gücüm yettiğince evet demesi neden tereddüt olsun? Yani bu kadar basit değil. Benim 40 yıllık akademik birikimlerimden kanaatim şöyle oluşmuştur. Şimdi Hz. Ali savaş meydanlarının tankıydı. Tankıydı. Bütün savaşların kazanılmasında en fazla onun hissesi vardır. O Hazreti Peygamberin her şeyiydi. Gözünün nuruydu, yiğeniydi, damadıydı. Ve peygamberi ondan daha fazla kimse sevemezdi. Bedir'de Kureyş'in ileri gelenlerini o tepeledi. Uhud'ta Kudeyş'in ileri gelenlerini o tepeledi. Hayber'de Yahudilerin ileri gelenlerini o tepeledi. Mekke'nin fethinde aynı şeyi yaptı. Huneyn'de aynı şeyi yaptı. Yani peygamberin en güvendiği kişi oydu. Her yönüne nitekim onun terbiyesiyle onun evinde yetişmişti. Şimdi Medine'de insanlar camide namaz kılıyorlar. Müslüman olmuşlar. Adam safa durmuş. Haz Ali önde. Babamı bu öldürmüştü. Öbürü oğlumu bu öldürmüştü. Diyor. Öbürü amcamı bu öldürmüştü. diyor. Müslüman da olmuş olsalar o insani duygu itibariyle özellikle Mekke'li müşrik müşrik dönemindeki ileri gelenlerin hepsi duygusal olarak Hazreti Ali'ye bir karşıtlıkları vardı. Bu karşıtlığın duygusal yönüyle ağırlarından biri de Haz. Ayşe'dir. Onu Cemel Vak sırasında anlatacağım. Bu hadiseyi o da istemiyor. Hz. Osman'ı niye istiyorlar? Bence devleti yönetmek için Medine'de en son düşünülecek insandı Hazreti Osman. En son. Niye diyeceksiniz? Bunu kimse hakaret anlamında anlamasın. Hz. Osman hakkında Hazreti Peygamberin hadisleri var. diyor ki meleklerin bile ondan haya ettiği insan ve lakabı zinnureyindir. Peygamber ona kızını vermiş. Damat olmuş. Sonra o kızı ölünce öbür kızını da vermiş. Yani iki kızını kızına da kocalık yapmış bir insan. Hz. Osman'ın bir özelliği vardı. Hiçbir savaşa katılmadı. Bedir'de katılmadı. Uhud'a da katılmadı. Huneyne'e de katılmadı. Oraya da buraya da katılmadı. Hatta Hudeybiye anlaşması sırasında Mekkelilerle Müslümanlar tam böyle karşı karşıya geliyorlar. Bir tane elçi gönderecek Hazreti Peygamber Mekke'ye. Kimse gitmiyor. Hz. Ömer'e diyor ki, "Sen git beni parçalarlar." diyor. Kime diyorsa en son Hz. Haz. Ömer ona diyor, "Osman'ı gönder." diyor. Osman'ın hiç kimseden böyle bir problemi yok. Hatta Medineli Müslümanlar Bedir Savaşı'na katılmadı diye tenkit ettiler. Biz canımızı burada verirken o orada gelmedi. Uhud Savaşı'nda da aynı şeyi söyleyeceklerdi. Peygamber onu korumak için Mekke'nin yöneticiliğini ver Medine'nin yöneticiliğini verdi. Yani hani padişahlar da sefere çıkarken İstanbul'da yerine birini bırak vekaleten bıraktı. Yani kadınlara, çocuklara sahip ol anlamında. Savaş tabiatı olmayan bir insan. Hz. Ömer'in şöyle bir yapısı vardı. Devlet zenginleşmiş. Koca Salsan İmparatorluğuu yıkıp getirmişsiniz. Bütün hazineler Medine'de. Roma'nın yarısını almışsınız. Bütün hadineler Medine'de. Ve ilk defa divana Hz. Ömer teşekkül ettirdi. Bir evde diyelim ki 6 kişi var. Altısına da şey bağlamış, maaş bağlamış. Bir hanım hamile kaldığında ikinci ayda belli oldu mu karnındaki çocuğa da maaş bağlanıyordu. Para bu kadar fazla. Şimdi insanlar çuvallara doldurmuşlar bu paraları yemek istiyorlar. Yedirmiyor. Hz. Ömer mesela ev yapmak istiyor. Daha böyle şaşalı Haz. Ömer hayır diyor. Halı getirip sermek istiyor. Hayır diyor. Peygamber gibi mütevazi yaşayacaksınız. Medineli sahabe sonunda Hz. Ömer'in bu tutumundan o kadar rahatsız oluyorlar ki ya diyorlar dünyaya bir sefer geliyoruz kardeşim ya. Şu parayı yiyelim biz orada. O hale diyor ki böyle böyle böyle olsun. Hadi ya sadece Medine mi var? Kufe'ye göç edelim. Şam'a göç edelim. Oraya gidip orada saraylarda yaşayalım. Şöyle edelim böyle edelim. Bunu duyan Haz. Ömer ne yapıyor? Sahabe Medine'den ayrılamaz diye bir de bir yasak koyuyor mu? Hz. Ömer demiştik ki o zenginlik içerisinde insanların para kullanmalarını engelliyordu. Hzreti Osman'ın tercih edilmesinin nedenlerinden birisi de buydu. Niye? Hz. Osman zengin bir insandı. Ticaret sahibi bir insandı. Öyle bir aileden geliyordu. Mesela hadis kitaplarında şu var. Diyorlar ki işte Hz. Osman'ın sofrasında yer almak her Medineli insan için bir rüyaydı. Özellikle Ramazan aylarında tam böyle iftar vakti geldiğinde insanlar onun evinin önünden geçerlerdi görünmek için. Aa selamünaleyküm Osman nasılsın falan. O da ya tam iftar vakti gel buyur falan. Haydi geleyim. Sırf o sofrada iftar etmek için diyor. İnsanlar akşamları onun evinin önünden geçerlerdi. Hz. Osman'ın bu özelliği de halife seçiminde etkin olmuştur. Bu gelirse biz bu paralarımızı rahat harcarız kardeşim. Ve Hazreti Osman'ı seçtiler. Tabii Emevi ailesinin de desteği var. Onlardan birisinin halife olması için seçildi. Burada bende şu kanaatte oluşmuştur. Abdurrahman ibn Avf Osman'a akrabadır. Biraz onu kolladığı da benim kanaatimdir. Yani Hazreti Ali'nin hakkı bir sefer daha burada bana göre de gaspedilmiştir.
Hz. Osman halife oluyor. 6 sene hiç problem yok, şikayetler yok. 6 seneden itibaren 12 yıl halifelik yapmış. Şikayetler başlıyor. Niye? Bütün şehirlere valileri Emevi ailesinden tayin etmeye başladı. Onun kendisi tertemiz bir adamdı. Saf bir adamdı. Zaten yaşı da 80'lere geliyordu. Onun esas özel kalem müdürlüğünü yapan adam devleti yönetiyordu. Bütün valiler aşağı yukarı Emevi ailesindendi. Devleti ele geçirmişlerdi. O zaman bile kadrolaşma vardı. Kadrolaşma hem de nasıl bir Arap ırkçılığı kadrolaşması da var bunlar arasında. Hatta dini zayıf olanlar var. Mısır'dan şikayetler geliyor. Kufe'den şikayetler geliyor. Basra'dan şikayetler geliyor. Yemen'den şikayetler geliyor. Hac mevsiminde özellikle hacılar Hazreti Osman'ı sıkıştırıyorlar. Valimizden şikayetçiyiz. Onları dinliyor fakat hiçbir şey yapmıyor. Bütün şehirlere valileri Emevi ailesinden tayin etmeye başladı. Onun kendisi tertemiz bir adamdı. Saf bir adamdı. Zaten yaşı da 80'lere geliyordu. Onun esas özel kalem müdürlüğünü yapan adam devleti yönetiyordu. Bütün valiler aşağı yukarı Emevi ailesindendi. Devleti ele geçirmişlerdi. O zaman bile kadrolaşma vardı. Kadrolaşma hem de nasıl bir Arap ırkçılığı kadrolaşması da var bunlar arasında. Hatta dini zayıf olanlar var. Mısır'dan şikayetler geliyor. Kufe'den şikayetler geliyor. Basra'dan şikayetler geliyor. Yemen'den şikayetler geliyor. Hac mevsiminde özellikle hacılar Hz. Osman'ı sıkıştırıyorlar. Valimizden şikayetçiyiz. Onları dinliyor fakat hiçbir şey yapmıyor. Gel git artık hac dönemi dışında da heyetler gelmeye başladı. H diyorlar ki ya bu valileri değiştir, değiştirmezsen istifa et. O da valiler içerisinde en güçlü olan Muaviye Şam valisi. Şam valisi derken Şam vilayetinin değil sadece bugünkü Suriye, Ürdün, Lübnan o bölgenin valisi. Osmanlı da buraya Bilad-ı Şam derdi. Şam'a zaten dımk diyorlar. Esas adı da o. Bu istifa etmekten Muaviye bunu alıkoyuyor. İstifa etme diyor. Sen Allah Resulünün halifesisin. Onlar yalan söylüyorlar, iftira ediyorlar. Sen vazifene devam et. Fakat şehirlerde o kadar sıkıntı başlamış ki en son bu şehit ettikleri sene geliyorlar ve ayrılmıyorlar. Bu işi burada bitireceğiz diyorlar. Kuşatıyorlar evinin etrafını. işin 2000 kişi bunlar dört bir taraftan gelmişler. Medine'de 100.000 nüfus var o dönemde. Eli silah tutan 20.000in üzerinde yetişkin erkek insan var. Bunlar da pasif bir direniş içerisindeler Osman'a karşı. Yani bunlar da rahatsızlar. Mesela Hazreti Ayşe konuşmuyor. Osman'la konuşmuyor. O bile küsmüş yani. Bu ki destekçisi. Evet. Yani bu ne biçim iştir? Evini sarıyorlar. Bu tabii Muaviye'ye haber gönderiyor. Diyor ki, "Evimi sardılar. Böyle böyle ettiler. Beni tehdit ediyorlar. Ya istifa et ya da bu valileri değiştir." Muaviye diyor ki, "Sen korkma." diyor. "Ben şimdi bir askeri birlik gönderiyorum." diyor. "Oraya seni koruyacaklar. Sen istifa etme." Evi sarılmış durumda. Evden dışarı çıkamıyor. Bir askeri birlik gönderiyor Medine'ye askeri birliğin komutanına yalnız şunu tembih ediyor. Medine'nin içine girmeyeceksin diyor. 5 kil dışında konaklayacaksın. Orada bekleyeceksin. Benden emir almadan Medine yansa bile girmeyeceksin Medine'ye.
Şimdi burada şunu analiz edelim. Hz. Osman 80'li yaşlarda. kendi eceliyle ölürse diyelim ki ik sene daha halifelik yaptı, 3 sene daha yaptı. Ümeyye oğullarının, Emevilerin artık rüyalarında hilafet görmeleri mümkün değil. Öyle karizmada bir Müslüman yok. Onların Osman dışındaki bütün aileleri Mekke'nin fethinde biraz da alternatifsizlik sonucu Müslüman olmuşlardır. Tarihçilerin büyük büyük çoğunluğunun ortak kanaatidir bu. Şimdi burada şunu düşüneceksiniz. İki sene daha yaşayan bir Osman mı Muaviye'nin işine çok yarar yoksa katledilmiş kan davasına dönüşecek bir Osman mı Muaviye için daha önemlidir? Hadise bunu hesap yapmıştır. Muaviye. Hocam siz ağız alışkanlığı mı Muaviye diyorsunuz yoksa hazreti dememeyi mi tercih ettiniz için? Şimdi bakın bu çünkü bize en çok gelen sorulardan biridir. Bu hazret kelimesi mesela biz Hz. Muhammed diyoruz. Sahabenin hiçbirisi Hazreti Peygambere Haz Muhammed diye hitap etmemiştir. Hiçbirisi Haz. Ömer'e Haz. Ömer diye hitap etmemiştir. Bu sonraki asırlarda çıkan mesela Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri diyoruz. İsmet Paşa Hazretleri diyoruz. Hatta günlük konuşmada hazret nereden nerede kaldın ya? Gel buraya. Bunun bir şeyi yok yani. Bunun bir şeyi yok. Ben sadece hadisenin doğrusunu ortaya koyacağım. Burada taraf değilim. Hı. Tarihte 1400 sene olmuş insanlardan bir kan bağım yok. Bunların şimdiye kadar doğru tahlil edilmemelerini ben masaya yatıracağım. Bunun için kimse oraya hazret dedi demedi. Şura o buna takılmasınlar. Ben ağız alışkanlığım. İnsanların isimleriyle de söylerim bunu. Ha bunu sorarsanız benim bütün ruhum, kalbim Haz Ali'nin yanındadır. Haklı olan oydu. Çünkü bu ayrı bir mesele. Ama bunu anlatırken bile objektif davranacağım. Birisinin tarafını tutmayacağım. Ben hadiseleri analiz ediyorum sadece.
Evi sarılmış durumda. Su götürecek adam yok. Ekmek götürecek adam yok. Yani 3 gün sonra susuzluktan hayatlarını kaybeder. kendisi de eşi nail de ikisi vardı evin içerisinde. Buna ekmek gönderen, su gönderen Hazreti Ali'dir. Fakat sonunda bu kitle içeri giriyor ve Hz. Osman'ı şehit ediyorlar. Şimdi buradaki senaryoya bakın. Şehit edilir edilmez Biş diye birisi Nailenin kopan dört parmağını kaynaklar diyorlar ki Hazreti Osman'a vururken o elini böyle şeyine koydu koptu. Belki de o birş denen adam kesti bunları. Bunu da bilmiyoruz. Dört parmağı alıyor. Kanlı gömleğini çıkarıyor Osman'ın. Ne yapacaksın kanlı gömeğini be adam? Bu bir planın parçası değilse bu kanlı gömleği niye götürüyorsun? Alıyor bu kanlı gömleği dört tane parmakla beraber doğru Şam' Muaviye'ye götürüyor. Bir özelliği var Bilad-ı Şam'ın o bölgenin en büyük iki kabilesinden birisi Kelp kabilesidir. Beni Kelp kabilesi. Beni Kelp kabilesinin reisinin iki kızı. Biri Muaviye'nin hanımıdır. Biri bu Nailedir. Bütün o coğrafyaya hakimdir bu kabile. Bu kanlı gömlek caminin minberine asılıyor. Bu parmaklar minbere asılıyor. Muaviye o minbere çıkarak, "Ey Suriyeliler" diyor. Sizin damadınızı, sizin kızınızın parmaklarını ve o kanlı gömleği göstererek Suriye halkını, özellikle Beni Kelp kabilesini müthiş şekilde tahrik ediyor. Orada tahrik ederken Medine'deki hava da şudur. Bir cinayet işlenmiştir. Bir devlet başkanı katledilmiştir. Fakat halk pasif bir direniş içerisindedir. Hazreti Osman'ın cenaze namazı kılınmıyor. Bakın kaynaklarda rakamlar veriliyor. Cemaatle değil tek birileri kıldı. En az veren diyorlar ki 4 kişi kıldı. En çok veren de diyorlar ki 7 kişi kıldı. ve korkularından Medine'nin tek mezarlığı olan Cennetül Baki'nin içine de defnedemiyorlar. Cennetül Baki'nin duvarın dışında yolun kenarında bir mezar açıp oraya gömüyorlar. Yani Müslümanların mezarlığına bile gömemiyorlar. Durum bu. Hz. Ayşe Mekke'de Medine'de bir devlet başkanı öldürülmüş. Eh bunun için seçim yapılacak. Biraz önce Hz. Ömer'in o altı tane aşere-i mübeşşere diye saydığımız insanlardan ikisi vefat etti. Biri Haz. Osman şehit edildi. Biri de Abdurrahman ibn Af öldü. Geriye dört kişi kalmış. Haz. Ali, Saad ibn Ebi Vakkas, Talha ve Zübeyr. Saad ibn Ebi Vakkas diyor ki benim hilafette gözüm yok. Ben yaşlıyım zaten. Hastayım. Kalıyor üç aday. Bu ikisi Talha ile Zübeyr Hazreti Ali'ye diyor ki, "Sen varken yani bizim esamemiz mi okunur? Biz sana biat ediyoruz diyorlar. Ve Hazreti Ali halife seçiliyor. Rakipsiz. Bütün Medine halkında da şu kanaat oluşmuş. Ali'nin hilafeti gecikti. H halife seçiliyor. Ortam sessizlik ama o 2000 kişi Medine'den ayrılmıyor. Onlar da Medine'deler hala. Hazreti Ali halife olur olmaz Talha ile Zübeyr diyorlar ki biz seni destekledik. Talha diyor ki ben Hz. Ömer döneminde Kufe valisiydim. Zübeyr de diyor ki ben Basra valisiydim. Bu Osman geldi. Ümeyye oğulları kendi adamlarını oraya vali tayin etmek için bizi görevlerimizden aldılar. Yani biz de sana bu kadar kıyak çektik der gibi bizi bu görevlerimize iade etti. Çok masum bir istek. Hı. Fakat birileri Hazreti Ali'ye diyor ki yapma. Niye bunlar diyor aşere-i mübeşşereden kalan iki kişi liderlik potansiyelleri var. Oraya giderler yarın ne olur ne olmaz etraflarında bir güç oluşur, huzursuzluk başlar. Bunlar tabii halife adayı olurlar. Sen bunları atama burada tut gözün önünde olsun. Hazreti Ali de bu aklına yatıyor ve onlara diyor ki ya nereye gidiyorsunuz? Yani benim yükü verdiniz bana. Siz gidip orada saltanat süreceksiniz. Hayır siz benim yardımcım olun. Burada beraber devleti yönetelim. H sessiz kalıyorlar. Hazreti Ali'nin huzurundan çıkıyorlar. Kafa kafaya veriyorlar. Diyorlar kiı bu bize vermek istemiyor. O gece sessiz sedasız Medine'yi terk edip Mekke'ye geliyorlar. Hazreti Ayşe de Mekke'de olaylardan haberi yok olanlardan. Geliyorlar ona durumu anlatıyorlar. Hazreti Ayşe orada hemen bir muhalefet Hazreti Ali'nin seçimini Talha ile Zübey de diyor ki biz Ali'den bunun hesabını sorarız. Ben Kufe'de valilik yaptım. Bu da Basra'da yaptı. Kufe'de çok severler beni. Gidip oradan bir asker toplayıp getirelim ve Ali'ye karşı mücadele edelim. Bu arada özür dilerim. Eee Hazreti Ayşe ile Hz. Ali arasındaki hani kırgınlık ya da uzaklık Hazreti Peygamber daha hayattayken bir hayattayken çok güzel hatırlattınız. Mesele var. O sebeple değil mi? Evet hatırlattınız. Bunu biraz açayım. Bazı dinleyicilerimizin konudan haberi olmayabilir. Hazreti Ayşe'nin muhalefetini de ben buraya bağlıyorum. Hı. Hzreti Peygamber zaman etraf kabileleri ziyarete giderdi. Buna seriyeler diyoruz. Ve gittiği zaman da hanımlarından birisini yanına alırdı. Hizmetini görmesi için. Gene böyle Beni Mustalık kabilesine gidiyorlar. Dönüşte genelde çölde gündüzleri istirahat edilir. Güneş çünkü çok yakıcı. Geceleri yol gidilirdi. Hı hı. Şimdi çölde Arabistan çölüde dağ yok. Böyle kilometrelerce dümdüz kum. bir yerde konaklıyorlar. İnsanların tuvalet ihtiyaçları oluyor. Erkekler şöyle gözden biraz ırak bir yere çekilip o ihtiyaçlarını gideriyorlar. Ama kadınların durumu çok daha vahim. hiç gözden tamamen kaybolmaları gerekir. Hazreti Ayşe'ye de bir devenin üstünde bu Hint mihracelerinin falan h o şey ettikleri böyle kapalı kumaştan şeyler öyle bir şeyin içerisinde seyahat ediyor. Onu da indirmişler orada. Hazreti Ayşe de kalkıyor. Yani diyor ki nasıl olsa kalacak bunlar saatlerce burada. Gidip ihtiyacımı görüp geleyim. Kimseye de haber vermiyor. Gidiyor, çok uzaklaşıyor. İhtiyacını görüyor. Tekrar dönüp yolda gelirken bir bakıyor ki annesinin düğünde kendisine hediye ettiği madalyon yok. Boynunda düşmüş. Bunu diyor orada düşürdü. O orada tekrar geri geri gidiyor. Onu buluyor. Vakit kaybından dolayı kervan diyelim. Onlar da o şeyi alıp tahtı revanı alıp devenin üstüne koyuyorlar içinde zannediyorlar ve yola devam ediyorlar. Hzreti Ayşe konaklama yerine geldiğinde bakıyor ki kimse yok. Çölde yol iz yok zaten. Gidemez o diyor ki bir yerde nasıl olsa benim farkıma varacaklardır ve kalkıp gelip beni alacaklardır. Orada oturuyorum. Hazreti Peygamber bu genel bir kuraldır. Ordular için de öncü kuvvetler, arkacı kuvvetler. Hazreti Peygamber de yani 200 kişilik diyelim birliğinin önünde bir tane gözcü gönderiyor. O önde gidiyor. Kilometrelerce önünde bir tehlike mehlike varsa haber versin. Bir tane de arkada olur. O da arkadan bir şey gelirse haber verecek. O arkadan gelen artçı buraya gelince birini görüyor. Bir kadın var orada. Sen kimsin? Diyor. Ben Ayşe'yim. diyor. H ne oldu? Nasıl oldu diyor ya böyle böyle oldu diyor. Peki diyor iniyor kendisi atından Ayşe'yi ata bindiriyor. Yularından çekerek gidiyorlar. Medine'ye yakın bir yerdeler zaten. Tam Medine'ye yaklaştıklarında bu adam gelip kavuşuyor. Orada millet bir bakıyor ki aa Ayşe bu nereden geldi? Müslümanların arasında münafıklar var. Abdullah ibn Ubey başta olmak üzere peygamber oraya gelmeden Medine'de o reis seçilecekti. Peygamber gelince onun şeyi düştü ve devamlı muhalefet etti peygambere. Ama Müslüman görünerek hani ne yapsam da ortalığı karıştırsam. He. H. Ve orada başlıyor konuşmaya. Ya diyor ki Muhammed diyor canım artık yani e 60'lı yaşlara geliyor. Halbuki Ayşe çok genç ve güzel bir kadın. Son eşi. Ha yani şu asker de fena değil ha. Aman bu yayılıyor adamları arasında. Medine'ye geliyorlar evde karıların ağzına. Çok özür dilerim böyle bir tabir kullandığım için düşünce bu. Medine'de sanki Ayşe bu askerle basılmış gibi böyle bir yaygara koparıyorlar. öyle bir hal alıyor ki peygamber ne yapacağını şaşırıyor. Sahabe ne yapacağını şaşırıyor. Şimdi onu çıkaranları öldürseler bu sefer Müslümanlar birbirlerine girdi diye. Hazreti Peygamber öyle bir bunalıyor ki yani neredeyse Ayşe'ye diyecek ya gidip abdest bozmayaydın yani veya bırakaydın o madalyon orada kalsın. Sinirleri gergin. Biribirlerine de söylüyorlar. Hatta bir ara Hazreti Ayşe'yi babasının evine gönderiyor. Bir ay kadar küsmüşler, konuşmuyorlar. Hazreti Ali bir gün çarşıdan gelirken bu münafık kesimi laf atıyorlar. Ha diyorlar Ayşe falan. Ha bunlar da erkek geziyorlar ortada. Hazreti Ali'nin bütün sinir sistemi altüst oluyor. O hızla peygamberin evine geliyor ve peygambere diyor ki, "Boşa şu kadını diyor. Kadın mı yok artık diyor? Dayanamıyoruz. Sokağa çıkacak halimiz kalmadı." Ayşe bu lafı duyuyor. Hz. Ayşe'nin Hazreti Ali'ye muhalefeti tamamen bu hadisenin, bu sözün duygusallığıdır. Kadın duygusallığını siz benden daha iyi anlarsınız. Yani onu üzerinden atamadı. Hazreti Ali'ye muhalefetinde hiçbir şey söyleyemiyor. Onu hiçbir şeyle şey edemiyor. Bu duygusallık Talha ile Zübeyr'in de o valilik makamına erişme düşüncesi. Bunları Kufe'ye kalkıyorlar. 1000 kişi zaten Mekke'de topluyorlar. Doğru Kufe'e oradan asker toplayacaklar. Haber Medine'ye geliyor. Hazreti Ali orada bir ordu topluyorlar. senin üzerine gelecekler. Hazreti Ali de hemen bir asker şey oluşturuyor ve Kufe üzerine yürüyor. Bunlar Cemel vakasının oluştuğu yerde karşılaşıyorlar. Şimdi Kufe'de asker toplarken Talha ile Zübeyr birçok insan karşı çıktı buna. Siz ne yapıyorsunuz? Kime karşı asker topluyorsunuz? Derdiniz ne? Efendim? Ali Osman'ın katillerini cezalandırmıyor. Lafları bu. Hz. Ayşe de ağzına almış kısas ayeti. Yani sanki Allah'ın emrini yerine getirmiyormuş gibi Hazreti Ali'ye muhalefet din üzerinden yapılıyor. Kur'an üzerinden yapılıyor. Yani Müslümanlar bugüne kadar bunları dillendirmiyorlardı. Sahabeye olan saygıdan, şundan bundan dolayı Cemelde karşı karşıya geldiler. Bazı kaynaklar 5.000 kişinin öldüğünü söylüyor. Kufe'de de Talha ile Zübeyr epey adam öldürdüler. Hz. Ali'yi müdafaa edenlere bir kişinin bak bir tane katil için Kufe'de kaynaklar çok büyük rakamlar verirler. Ben bunlara ihtiyatla yaklaşıyorum ama orada adam öldürüyorlar. O var. Geliyorlar Cemel denen yere. Kaynakların verdiği en az rakam 5.000 kişi öldü diyorlar. Bunlar Müslüman hepsi. Bir kısmı bu rakamı 10.000'e kadar çıkarıyor. Ve İslam tarihçileri diyorlar ki ya böyle bir dini ihtilaf vardı. Bunlar işte gelip konuşacaklardı. Tam işte o cemelde de bir araya geldiler. Anlaşacaklardı. Fakat Abdullah ibn Seba diye bir Yahudi vardı. Aslında Müslüman olmamıştı. Bu İslam'ı içinden çökertmek için uğraşıyordu. Adamları hem Ayşe'nin tarafında vardı hem Ali'nin tarafında vardı. Bir baktı ki bunlar akşama doğru anlaşıyorlar. Bir plan yaptı. Ayşe'nin ordusundaki adamlarına haber gönderdi. Gece yarısı herkes yatınca bizim tarafa ok atın. Biz bağıralım. Ayşe'nin askerleri bize saldırıyor. Biz de size ok atacağız. Siz de bağırın deyin ki Ali'nin askerleri bize ok atıyor. Ve diyorlar ki hadise böyle oldu. Biribirlerine girdiler. 10.000 şehit oldu. E sonuç hepsi şehittir diyorlar. Talha ile Zübeyr de hayatlarını kaybediyorlar orada. Hepsi şehittir. Hepsi sahabedir. Biz bunlara bir şey diyemeyiz. Bir ihtilaf yani bir günah keçisi bir Yahudi bulundu. Bütün iş ona şey edildi. Burada birkaç soru soracağız. 1400 yıllık İslam anlayışına, İslam alimlerine sokaktan korkmayın. Doğruyu söyleyin. Bir konuyu konuşmak için neden Kılıçlı askerlerle siz ta Medine dışına gelirsiniz? Otur 5 kişi, 10 kişi konuşursunuz. Değil mi? Ve bir soru daha soruyor. Allah Resulü o gün Cemelde dirilseydi eşi Ayşe'ye ne derdi? Bunu her Müslüman düşünsün. Ne işin var senin burada ya? Talha ile Zübeyre'e o valilik makamları verilseydi gidip asker toplayacaklar mıydı? İş bu kadar açıkken, bu kadar netken ha? şundan kaynaklanmıştır. Bu bütün dinlerin çekirdek kadroları bir kutsal zırhla zırhlır. Yani Hz. İsa'nın havarileri böyledirler. 2000 yıllık Hristiyanlık tarihinde yüzlerce Hristiyan mezhebi her konuda birbirini suçlar. Ama 12 havariye hiçbir mezhep, hiçbir klik, grup tarih boyunca laf söylememiştir. Budan'ın şakirtleri de böyledirler. Hz. Peygamberin sahabesi de böyledir. İlk kadro. Çünkü peygamberin o konuda hadisleri de var. Benim sahabelerim gökteki yıldızlar gibidir. Hangisini takip ederseniz peşinden gidersiniz gidin dalalete sapmazsınız. Sahabem hakkında ta etmeyin. Yani kötü sözler söylemeyin gibi şeyler var. Fakat biz insanlar olarak şunu şey etmeliyiz. Her sahabe Hz. Ali değil. Her sahabe Hz. Ebubekir değil. Bunlar insan. İçinde zaafları olan var kardeşim. Bunlar yemek yiyor muydu? Evet. Bunlardan birisinin dişi ağrıyor muydu? Evet. Bunlardan birisi kızıyor muydu? Evet. Bunların içerisinde yalan söyleyen var mıydı? Evet. Zina yapan var mıydı? Evet. Hırsızlık yapan var mıydı? Evet. insan bunlar siyasi zaafta bu insanlarda olmuştur. Hadise tamamen siyasidir. Meşru bir devlet başkanına karşı Hz. Ayşe'nin duygusallığı, Talha ile Zübeyr'in valilik aşkı bu Müslümanların kanın dökülmesine sebep olmuştur. Öyle Abdullah bin günah keçisi aramaya da lüzum yoktur. Ama şimdi hocam hani cennetle müjdelenmiş insan olarak bahsediliyorlar ya. Hani insan düşünüyor cennetle müjdelenen kişi nasıl olur da böyle zaaflara kapılabilir? Mesela valilik aşkı bu geleneksel geleneksel sokaktaki İslam algısıdır. H alimler tarafından bu aşere-i mübeşşşere meselesi tartışılır. Özellikle kelamcıların çoğu hayır böyle bir şey olamaz derler. Ben ona bir şey demem. O tartışmaya girmem. Ben bir tarihçi olarak şunu görüyorum. Hadisenin dinle alakası yoktur. Hadise tamamen duygusallık ve valilik makamlarının yerine getirilmemesi ile ilgilidir. Hz. Ali burada haksız yere suçlanmıştır. Yani katilleri koruyor. Bilmem şöyle ediyor, böyle ediyor. Hz. Ayşe'ye yapılan iftiraya karşı Allah peygambere Nur suresinde ayetler vahiy etmiştir. Nur
Suresi 11'den 26'ya kadar diye hani o bahsettiğimiz Hz. Ayşe ile ilgili olarak eee dedikodu yayılmıştı ya. Bununla ilgili vurgulamış olalım.
Şimdi Hazreti Ayşe biz bunları anlatırken siyasi tutumunun yanlışlığını biz sadece söyledik. O müminlerin annesidir. Tertemizdir. Eee Kur'an-ı Kerim onu bu iftiradan dolayı temize çıkarmıştır. Eee Cemel vakasında da Hz Ali Hz. Ayşe'ye karşı saygıda en ufak bir kusur etmemiştir. Kusur etmemiştir. Onu tazimle yanına da bir askeri birlik vererek Medine'ye yolcu etmiştir.
Kaynaklardaki rivayetler Hz. Ayşe'nin bu hatasının farkına vardığını ve ömür boyu bunun acısını çektiğini, niye böyle bir şey yaptım, duygusallığa kapıldım diye pişman olduğunu da sünni kaynaklar yazarlar. Yani böyle bir şey de var.
Şimdi hadise Muaviyeyken iş buraya döndü. Şimdi Hz. Ali'nin zaten o Hz. Osman'ı şehit eden 2000 kişilik grup Medine'den ayrılmıyor. Bir de h Medine'den ayrılmıyor. Hazreti Ali'ye diyor ki, "Valimizi alıp gideceğiz. Bize şunu vali tayin edeceksin, bunu vali tayin edeceksin." Hazreti Ali de birileri kendisine diyorlar ki, "Acele etme valiler hususunda şöyle bir düzen otursun. Şu kargaşa bitsin. Şunlar memleketlerine gitsinler. Ondan sonra hatta Muaviye'yi mesela en sona bırak."
Şimdi iktidar değişince, bu olaylar da olunca Ümeyye oğulları müthiş şekilde tedirgin oldular. Hı hı. Medine'de yaşayanlar evlerini terk edip hepsi Mekke'ye kaçtılar. Bunun dışında 12 senedir devleti soyup soğana çeviren Ümeyye oğulları, valileri, akrabaları, şunları bunları bunlar eğer Ali halife olursa h burnumuzdan getirir. Bu bizi yargılar, cezalandırır, şu eder. Çünkü o kadar şikayet var ki bu valiler hakkında bir de bundan korkuyorlar. Bu nedenle böyle bir manevra yapıp Hz. Haz Ali hemen valileri tayin etti. Mesela Şam'a Sehl bin Huneyn'i gönderdi. Muaviye'nin yerine. Muaviye'yi aldı görevden. Basra'ya Osman bin Huneyn'i gönderdi. Kufe'ye Umare bin Şihab'ı gönderdi. Yemen'e Abdullah bin Abbas'ı, Mısır'a Kays bin Said'i vesaire hemen valileri değiştirdi. Bu valilerin hepsi gelen resmi emre itaat ettiler. Görevlerini bıraktılar. Yenileri göreve başladı. İki kişi hariç. Birisi Kufe valisi Ebu Musa idi. Sonra Haz Ali ona bir daha mektup yazınca o da istifa etti. Fakat Şam valisi Muaviye istifa etmedi. Şeye dedi ki yani biat et ve görevinden ayrıl. O da dedi ki biat eder mi etmeye? Ama öncelikle şu kısas ayetini yerine getir. Allah Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor. Muaviye'nin bütün politikasını, o eee yol şeyini şu ayetin üzerine koymuştu. Ya eyyüellezine amen kutibe aleyküm kısas katla elr bild abdi velünsa bilsa. Kısas ayeti denir Kur'an-ı Kerim'de buna. Ey iman edenler, kısas sizin üzerinize farz kılındı. Hüre karşı, hür kişiye karşı hür kişi, köle kişiye karşı köle kişi. Bunları hür köle ayırırken yani kim yaparsa yapsın. Bir de kadın kim kimi öldürürse kısas yerine getirilecek. Muaviye bu ayeti önce diyor ki Allah'ın emrini yerine getir.
Hadise şuna döndü. Muaviye tarafından şuna dönderildi. Ali Allah'ın emrini çiğniyor. Bakın kısası yerine getirmiyor. Propa bu. Camilerde, şurada burada hep bu konuşuluyor. Yani kendisinin hakim olduğu Suriye bölgesinde özellikle Allah'ın emrini çiğniyor. Kısası yerine getirmiyor. Katilleri de saklayıp koruyor. Katilleri biliyor. Onlar Medine'de bakın Allah'ın emri yerindeyken bir nevi Ali'nin bile parmağı var bu işin içerisinde kamuoyuna bu yaygarayı yapıyor. Şimdi kendisini de bir müddet sonra gene o şey ayetiyle ilgili Osman'ın kanını iddia edecek hale getiriyor. Ben onun varisiyim diyor. Hadiseyi tamamen dini bir şeye getiriyor. Kur'an-ı Kerim'de açık bir şekilde işte bir kişinin böyle bir şeyle karşıın varisleri onun şeyini dava eder. Muaviye'nin varislikle bir alakası yok. Uzak bir akraba. Osman'ın şeyi var, çocukları var yani. Ve İslam hukukunda da usul şudur. Önce halife seçilecek. Ona biat edilecek. Sonra şunlar istenecekti. Katilleri bul. Cezasını ver. Evet. Ama onlar bunu yapmayıp direkt Hazreti Ali'yi suçlamaya başladılar.
Şimdi İslam alimleri yani bu konuyu bir içtihat farkı şeklinde göstermeye çalışıyorlar. Hayır. Bu Muaviye'nin son derece önemli bir stratejisi. İktidar savaşı yapıyor ama işi din üzerinden götürüyor. Kur'an üzerinden direkt onu şey etmiyor. Hazreti Ali buna mektuplar yazıyor. Diyor ki yani Sıffin savaşıan önce Hzreti Ali'ye diyor ki mektubunda yüklenmiş olduğun emirlikten vazgeç ki Müslümanların işleri aralarında şura ile olsun. Önce katilleri cezalandır diyordu. Bir safha daha ileri geldi. Şimdi diyor ki hilafetten istifa et. Müslümanlar kendi aralarında seçsinler. Hele o mevkiden önce çekil. Hatta Hazreti Ali bu mektuplar şey etmez. Eee şey vermeyince Kays bin Sad elçi olarak gönderiyor. Muaviye gene işte kısas ayeti okuyor, şunu ediyor, bunu ediyor. Kayson'un yüzüne diyor ki, "Ey Muaviye, bütün halk senin gerçekte Osman'ın kanını talep etmediğini biliyor." H senin yüreğini okuyor. İmamet ve riyaseti elde etmek için yani hilafeti ele geçirmek için bahane arıyorsun. Şimdi Osman'ın kanını bırak da bilmem ne. Fakat Muaviye bunları dinlemiyor. Bir sefer hukuken bir vali devlet başkanından böyle bir talepte bulunamaz. Zaten varis de değil. İşte o İsra suresinin 33. ayetine biraz önce dedim varisi olmadığı şey etmedi.
Peki epey taraftar topluyor mu kendisini? Şimdi şimdi topluyor. Suriyeliler özellikle onun etrafında. Evet. Suriyeliler etrafında. Fakat hadiseyi dini alana çekti. Bir yandan da Haşimi Emevi şeyini böyle hafif hafif körüklemeye başladı. Kaşıyor. Muaviye dedik ki çok akıllı bir adam. Her tarafa mektuplar göndermeye başladı ve vaatlerde bulunuyor. Ben halife olursam size şunu şunu şunu özellikle böyle toplumun ileri gelen güçlü eşrafından olan yöneticilere valilikler teklif ediyor. Gelecekte servetler teklif ediyor. Bilmem şunlar bunlar teklif ediyor. Ve bir korkusu var. Diyor ki şimdi Irak'tan halife yani Hazreti Ali ordusuyla gelirse Mısır'da da Kays bin Sad o ölçü olarak ona gönderdiği adam var. Eğer o da arkadan gelirse iki ordu arasında kalacak ve yok olacak. Muaviye müthiş bir zekayla bu Kaysla Hz. Ali'nin arasını bir şekilde bozdurdu ve Haz Ali bunu görevden aldı. Görevden alınca Muaviye arkasını artık sağlama aldı ve iki ordu uzatmayayım konuya şey gelmek için iki ordu Siffin denilen yerde karşı karşıya geldiler. Bu ordular buraya geldiklerinde savaşmadılar önce. Gene İslam tarihçileri diyorlar ki işte yine gelip burada konuşacaklardı. Birisi 50.000 000 kişiyle birisi 70.000 kişiyle 80.000 kişiyle kalkmış buraya gelmiş. Hepsi silahlı. İşte efendim bu ihtilafı, bu fitneyi ortadan kaldırmak için gene diyorlar tam böyle anlaşacaklardı. Gene o Abdullah ibn Seb'e denen adam ortaya çıkıyor. Yine o Yahudi mi? Evet. H. Ondan sonra yine aynı cemeldeki numarayı çekiyor. Karşılıklı birbirlerine ok atıyorlar. Ondan sonra diyorlar birbirlerine girdiler. Kaynaklar buradaki şehit sayısını 70.000 olarak veriyorlar. 70.000. Of. Hepsi Müslüman. İki tarafta da sahabe var. İki ordunun içerisinde de 3 gün süren o savaşta birbirlerini bitiriyorlar. Ve işin komik tarafını size söyleyeyim mi? Diyelim ki öğlen vakti geliyor. Namaz vakti. Savaşıyorlar bunlar habire. İki tarafın içerisindeki tellalar bağırıyorlar. Namaz vakti savaşı kesin. Hazreti Ali'nin taraftarları orada abdest alıyorlar. Ceset dolu savaş meydanı. Cemaatle namaz kılıyorlar. Muaviye'nin tarafındakiler de abdest alıyorlar. Orada namaz kılıyorlar. Namaz bitiyor. Tekrar kılıçlarını alıp birbirlerine geliyorlar. Çok aşıktı. Ve İslam tarihçileri bunun efendime söyleyeyim bir içtihat farkı, kısas ayetinin yorumlanması falan filan bütün suçunu da getirip bir tane uydurdukları Yahudinin üzerine yıkıyorlar. Günah geçisi olarak Hz. Ali'nin ordusu Muaviye'nin ordusunu bozuyor. Artık şeyi kalmayacak. Amr ibnül As hicretin 8. yılında Müslüman olmuş. O Arapların en zeki dört adamı kabul edilenlerden birisi Hazreti Ömer döneminin Mısır Fatihi. Hı. Dahi bir adam. Muaviye kara kara düşünüyor. Bitti. Diyor ki bir şey aklıma geliyor. Seni söyleyeyim mi bu şeyi? Seni kurtaracak şeyi söyle. diyor. Ey Amr, emir ver askere. Askerin üzerinde Kur'an sayfaları olur okumak için falan. O zaman eee Kur'an kitap haline getirilmiş ama birçok insanın üzerinde Kur'an da var, Kur'an sayfaları da var. Emir ver askerlerine o Kur'an sayfalarını çıkarsınlar ve mızrakların ucuna taksınlar ve şöyle bağırsınlar ve aynısını yapıyorlar. Bağırıyor. Muaviye'nin askerleri, "Ey Müslümanlar, Irak'ta ve Şam'da insan kalmadı. Bundan sonra kim Müslümanlık eder? Kim namaz kılar? Kim oruç tutar? Kim cihada gider? Şimdi biz sizi Cenabı Hakk'ın şu kitabına davet ediyoruz. Kur'an sayfaları ellerinde. Onu şey ediyorlar. Yani Hazreti Ali'nin askerlerine. Biz şimdi sizi Allah'ın kitabına davet ediyoruz. Harbi bırakalım. Gelin Kitabullah'a uyalım. Allah'ın kitabına uyalım. Bizler ve sizler buna iman etmişiz. Bu kitaba gelin onunla amel edelim. Aramızda Allah'ın kitabı hakem olsun diyorlar. Hı. Tabii bu duyuluyor. Hazreti Ali'nin askerleri bir kısmı bu çağrıya evet diyorlar. Hazreti Ali ve ordu komutanları yahu bu bir hiledir. Biraz sonra zaten bitecek bu iş. Yapmayın, etmeyin dedilerse de özellikle kurra denilen sonra yani bu fanatik dinci diyeceğim ya sahabeye niye böyle diyorsun yani vatandaş anlasın diye böyle şey eden adamlar hayır diyorlar Allah'ın kitabı tamam aramızda şey olsun nasıl kan dökeriz Hazreti Ali'nin etrafını sarıyorlar. Hazreti Ali bunların baskısından mecbur kalıyor. Tam neticeyi alırken ister istemez pek savaş dursun diyor. Ve bunların baskısıyla savaş duruyor. Muaviye yok olmaktan kurtuluyor.
E peki ne yapalım şimdi? Allah'ın kitabı aramızda hakem olsun. Evet. Muaviye tarafı diyor ki, "Bir tane hakem biz seçelim. Bir tane de siz seçin." Muaviye Amr ibnül Ası kendisine hakem tayin ediyor. Hazreti Ali'ye de bu savaşı durduran grup diyorlar ki, "Ebu Musa el-Eşari olsun" diyorlar. Ebu Musa dediğimiz eski Basra valisi önce Hazreti Ali'ye biat etmeyen, sonradan biat eden, temiz bir adam, Müslüman bir adam efendime söyleyeyim. Fakat böyle çok hile kurda bilmeyen bir adam. Hazreti Ali onun olmasını istemiyor. Fakat o kadar baskı yapıyorlar ki, "Peki" diyor. Onu hakem tayin ediyorlar. O hakemler bir araya geliyorlar. Diyorlar ki dağılalım herkes çekilsin. Ondan sonra biz eee sonra bir araya gelelim ve ondan sonra bu meseleyi çözelim. Hz. Ali Kufe'ye doğru çekiliyor. Muaviye'de ordusunu alıp Şam'a çekiliyor. O savaşı durduran grup ve Hz. Ali'ye hakem olarak Ebu Musa'yı ill bu olacak diye dayatan grup bir müddet sonra fikir değiştiriyor. Diyor, "Biz dedik ki Allah'ın kitabı aramızda hakem olsun. Şimdi iki tane insan oldu. Biz bu yanlış anladık. Bu böyle değil." Ne zannediyorlarmış? Ne olacak zannediyorlarmış? Kardeşim Allah'ın kitabı da yani Allah'ın kitabını yine insanlar yani okuyarak ondan fikir şey ederek yorumlayacaklar. Yani bu nasıl olacak? Hayır. Bunlar Hazreti Ali'ye diyorlar ki küfre giriyorsun. Ya tövbe edeceksin bundan döneceksin veyahut biz seninle savaşırız diyorlar. Kendi ordusu içerisinde bunlara bir türlü laf anlatamıyor. İslam tarihinde ilk siyasi grup ama dini bir mantaliteyle çıkmış grup bunlardır. Bunlara hariciler deniyor. Hz. Ali bir yandan Muaviye ile uğraşırken bu sefer kendi ordusu içerisinden bunlar başına geçti ve ondan sonra Buhariciler kendilerine ayrı bir halife seçtiler. Hazreti Ali kendi derdine düşerken Ezruh'ta bu Dümmetül Cendel'de bunlarla savaşmak zorunda kaldı. Ondan sonra Buhariciler yenildiler burada bir daha çekildiler ve şöyle yani Nehrevan'da falan da yendiler. Bu sefer Buhariciler epey de bir kitle oluşturdular. Muaviye'ye de karşılar, Ali'ye de karşılar. İkisi de küfre gitmiştir. Biz bu ikisini de öldüreceğiz dediler. Ha ikisini de öldüreceğiz. İkisini de öldürme kararı aldılar. Nitekim nihayet hakemlerin olduğu gün geldi. Toplandılar. Ortaya bir kürsü koydular. Ebu Musa ile Amr ibnül As kürsüye çıktılar. Biri Hazreti Ali'nin temsilcisi, hakemi, birisi Muaviye'nin temsilcisi, hakemi. Amr ibn As dedi ki siz buyurun önce. Estağfurullah efendim. Siz buyurun açıklayın. Görürsünüz. Yok siz daha alimsiniz, yaşlısınız, size hürmetim var, şuyum var, buyum var. Anlaştıkları nokta şu. Hı. İkisini de hilafetten alalım. Bunlar olduğu müddetçe bu kavga, bu fitne durmayacak. Müslümanlar üçüncü bir şahsı halife seçsinler. Ebu Musa'ya da bunu kabul ettirmişti. Ebu Musa da önce Haz Ali'ye biat etmemişti. Söylemişti. Hı hı. Çıkıyor kürsüye. Kürsülerde, cami kürsülerinde de bu anlatıldığı şekliyle anlatayım. Herkes rahat anlasın. Müslümanların çok kan döktüğünü, bu iki kişi olduğu müddetçe bu ihtilafın bitmeyeceğini ve parmağındaki yüzüğü çıkararak vekili olduğum Ali'yi şu parmağından yüzüğü nasıl çıkarıyorsam onu da hilafetten azlediyorum." diyor. Bu Haz Ali'nin hakemi, temsilcisi. Muaviye de geliyor. Şey, im Amr ibn Asla kürsüye geliyor. Ey Müslümanlar duydunuz diyor. Duydunuz. İşte Ali'nin hakemi bile kendisinin bu İslam aleminde dökülen kana şuna buna sebebiyet verdiğini kendisi de kabul etti. Şimdi onun çıkardığı hilafet yüzüğünü ben de alıp nasıl şu parmağıma takıyorsam ben de Muaviye'yi o şekilde hilaf halife olarak tayin ediyorum. Bakın iş nereden nereye geldi. Politikanın bütün ayak oyunlarını uygulayan bir vali devlet başkanına isyan etmiş. Hilafeti ele geçirmek için Kur'an sayfalarını da kullandı. Efendime söyleyeyim her türlü numarayı da çekti. 70.000 kişinin katline de sebep oldu.
Sünni Müslümanların bir kısmında şöyle bir gelenek var. 1400 yıldan gelen işte Hz. Muaviye, Haz Ali ikisi de sahabe Hazreti e işte ikisine de bir şey diyemeyiz. Bu ihtilaf şey kardeşim ihtilaf şeyi falan yok. Burada hakikat o 70.000 insanın kanını. Bunun hesabını kimden soracaksınız? Birisinden sorulması lazım. Uydurduğunuz Abdullah ibn Sebeyle falan bu iş olmuyor. Sonra Muaviye için şunu da söylerler. Efendime söyleyeyim ya o da büyük bir sahabe. İşte Hazreti Peygambere vahiy katipliği falan da yapmıştır. Hı gibi. Yani peygambere bu kadar da yakın falan imajı getirirler ki bu Emevilerin sonradan uydurdukları bir şeydir. Muaviye'nin iyi insan, kötü insan olduğunu ben söylemiyorum. Kötü de demem ben bu adama. İyi de demem. Ben bunun siyaseten dini alet ederek meşru devlet başkanına isyan eden bir vali ve maharetiyle, siyasi manevralarıyla da bu işi elde etti. Hadise bundan ibarettir. Hz. Ali pırlanta gibidir. Tertemizdir. O ayak koyunlarıyla baş edemedi. Şimdi birileri de der ki, "Hazreti Ali, sen kabiliyetsiz mi söylüyorsun?" Yani hayır ya. Hadise o değil. Hadise Hazreti Ali'i o İslam birliğini bir araya toplamak, fitneyi fesadı şey etmek. Ortada hiçbir şey yokken Muaviye'nin ayak oyunlarıyla bu kan şey etmiştir. Eğer o gün Osman'a gönderdiği o askeri birlik Medine'ye girseydi, Osman'ı ölümden kurtulsaydı bunlar olmayacaktı. Katil bir yerde arıyorsanız Muaviye cephesinde arayın. Osman'ın katilini şey çok acayip bir şey. Yani Hazreti Peygamberin daha hatırası sıcacık. Eee, bütün yaşananlar ortada. Her şey hatırlanıyor, biliniyor. Hani bu insan, bu fitne fesatın özellikle o dönemde yaşanmış olması çok acayip. Çok acayip. Çok acı. Çok acı hem de.
Yani bakın şu vardır. Ha bir kere Allah korkusuyla insan yapamaz. Din öyle bir güçtür ki yani biz insanlık tarihinin hakimiyet sürecine baktığımız zaman hakimiyet insanın fıtratında var. Bunu atamazsınız. Yani doğuştan getirilen bazı duygular var. Korkaklık, cesaret böyle bir duygudur. Cimrilik, cömertlik böyle bir duygudur. Hakimiyet duygusu da böyledir. Yani iki tane kardeş ya bir oyuncak ver beraber oynarken büyük olan öbürüne hemen hükmeder. Bu bir yerde eğitilmemiş. Bu fıtraten olan bir şeydir. Biz insanlık tarihine baktığımız zaman insanlar ilk bu hakimiyet gücünü kan bağıyla sağlarlar. Kendi aile efratları işte aşiretçilik, maşiretçilik hala devam ediyor. Sonra şehir devletleri haline geldiklerinde mevki makam dağıtarak yani seni emniyet müdürünü, seni vali, seni bilmem ne, seni ne kabile reislerini bu şekil dağıtarak hakimiyetlerini güçlendirdiler. Sonra para dağıttılar, mal dağıttılar, mevki dağıttılar. Fakat sonunda şunu fark ettiler. En ucuz ve en önemli etkin güç dindir. Dediler. Gel savaş. Şehit oluyorsun cennete gidiyorsun. Bu o kadar. Bu bütün dinlerde var. Yani Hititlerde de var bu. Bu efendime söyleyeyim Romalılarda da var. Hristiyanlıkta da var. Yahudilikte de var. Şu da var. Bu da var. Şimdi diyelim ki iki tane Osmanlı döneminde iki tane bir tane sadrazamlık var. Birine veriyorsun 5 tane aday var. Onları kırıyorsun. Türkiye'de 81 tane vali var. Yüzlerce kaymakam, vali muavini. Her şeyde valilik bekliyor. Çıkmıyor herkese yetmiyor. Ama siz bugüne kadar cennete gidecek olan insanların y bana yer kalmadı veya orada kapının ağzında bir yer kalır diye bir düşünceye girdiğini gördünüz mü? Yüz binlerle teşekkül ettirilen haçlı ordularını Kudüs'e kadar 6 ay yürüten güç din gücüdür. Osmanlı askerini Viyana önlerine kadar götüren güç din gücüdür. Yani dini kullanmamak bir siyasetçi için düşünülemez. Tarih boyunca herkes dinin bu gücünü az veya çok meşru veya gayrimeşru mutlaka kullanmıştır. İslam tarihinde dinin politikaya alet edilmesinin ilk örnekleri bunlardır. Cemel vakası sıfın savaşı ve bunların içerisinde sahabeler de var. Bununla yüzleşmek şeyindeyiz. Yani Allah'ın hakikatini şunun bunun hatırı şuna buna şey olmasın. Birileri de diyorlar ki ya hoca tamam doğru söylüyorsun olmuş bunlar. Yani bugün bunların ne faydası var ya? Ne faydası var dediğiniz zaman kardeşim 1400 senedir hala İslam dünyası bölünmüş. Alevi, Sünni şeyi hala birbirine. Niye bu insanlar böyle bakıyor? Evet. Bütün hadise tamamen siyasidir. Dini hiçbir yönü yoktur. Ve bu siyasette de ayak oyunlarını çok iyi bilen, dünyevi mevki makamı çok düzgün dağıtan Muaviye bu maçı sonunda kazanmıştır. İslam tarihçilerinin şöyle bir algısı da var. Efendim Muaviye Haşimi Emevi çekişmesini körükleyerek böyle etti. Hayır. Muaviye çok akıllı bir adam. Muaviye'nin ordu komutanlarına baksınlar. Aralarında kim var biliyor musun? Hazreti Ali'nin öz kardeşi Akil Muaviye'nin komutanlarından biridir. Onun orada ne işi var öyle? Onun yanında yer almış. Kardeşine karşı neyle yer almış? Dünya menfaati neler şey edilmiş diye onunla almış. Halid ibn Velid'in oğlu Muaviye'nin ordusundadır. Hepsini hiç haşeileri, Emevileri karıştırmamış. Bu kadar da kurnaz bir adam. Hah. Hadise siyasidir. Yani bu biz siyaseten bunu doğru anlatırsak İslam dünyası bölünmez. Siz futbol takımı tutar gibi. Yani senelerdir bilmem işte 1400 senedir Şii, Sünni diye ayrım yapıp hala bu hadiseleri sorgulayıp birbirlerine karşı bilmem ne etme bundan vazgeçilmelidir. Tarihte olmuştur. İnsanların hırsları vardır. Sahabe de olsa bunlar bir kısmı. Nasıl biz yemek yiyorsak, nasıl uyuyorsak, nasıl dünyevi ihtiyaçlarımız varsa, nasıl sevgilerimiz, nefretlerimiz, zaaflarımız varsa, bu insanların da bu tür zaafları vesaireleri vardır. Bu nedenle siyaseti özellikle göz önüne alırken, din siyaset ilişkisini buradan parçalanmamak, siyasetçilerin bu dini kendilerine göre nasıl kullandıklarını göz önüne getirmek lazımdır.
Sonunda Haz Ali şehit edildi. Bu hariciler tarafından şehit edildi. Muaviye'yi ona da bir suikast düzenlediler. Bir şey elde edemediler. Kurtuldu. Amr ibn As'ın yaralı kurtulduğu söyleniyor. Ondan sonra Muaviye her tarafı temizledi ve süt liman etti. Şunu da söyleyelim. Gene birileri diyecekler ki ya Muaviye bu kadar kötü adammış da İslam devletinin ilk kurucusu şu bu kardeşim. Devlet kurmada, devleti kurumsallaşmada yaptığı atılımları hiç kimse yapamadı. Bu kabul. Bu ayrı bir şey ama Hazreti Ali'ye karşı bu hilafeti elde etmek için siyaseten takip ettiği yöntem buydu. Hadise bundan ibaret.
Tabii bu kan davası durmadı. İşin daha garip tarafı ve daha kötü tarafı Hz. Ali'nin vefatından sonra oldu. Birileri bu sefer Hazreti Hasan'ın karşısına geçtiler. Hilafet sizin hakkınız dediler. Baban da şöyle yapıldı, böyle edildi. Büyükoğlu sensin. Muaviye bu işi tereyağından kıl çeker gibi çekti, halletti. Elçiler gönderdi Hz. Hasan'a. Mektuplar yazdı. Haz. Hasan'a. Hediyeler gönderdi. Haz. Hasan'a sonunda Haz Hasan hilafet şeyinden vazgeçti ve 6 ay sonra da vefat etti. Kaynaklarda Muaviye tarafından kendisine gönderilen bir cariye hediye olarak gönderilmiş. O cariyenin Hazreti Hasan'ın zehirlediği yazar. Bilemiyoruz onu. Eceliyle mi öldü, şeyiyle mi öldü? Hazreti Hasan da dünyadan çekilince onun küçüğü olan Hüseyin çıktı ortaya. Birileri Hazreti Hüseyin'i de babanın kanının intikamını al. Kardeşinin kanının intikamı al. Bu hilafet sizin hakkınızdır vesaire diye Hz. Hüseyin'i de bu şey ettiler. Muaviye ölmüştü. Oğlu Yezit geçti yerine. Yezid'i de veliaht yaptı. Seçim meçcim yok artık. Krallık. Sasani krallığı gibi, Roma krallığı gibi krallık oldu. Hatta Yezit hakkında kaynaklar çok olumsuz şeyler yazarlar. Sarhoştu, namaz da kılmazdı, eğlence düşkünüydü, şöyleydi, böyleydi. Ama Yezit tahta geçince Hüseyin'i bu sefer etrafı dedi ki ya Muaviye'de öldü. Bu Yezit denen adam sarkoşun biri namaz kılmaz. Bilmem şu bu bu Müslümanlara hilafet yapamaz. Tabii hakkın kalk Kufe'ye gidelim. Gene o taraf hep Hazreti Ali'yi ve çocuklarını çok sever. Gidelim orada asker toplayalım Yezit'i indirelim. Yezit tabii bunu haber aldı. Bir devlet yöneten ailenin içerisinden yetişmiş bir kadro var Yezid'in etrafında. Bu kadro da devleti bir yere bırakmak istemiyor, etmiyor. Yezid akıl veriyorlar. Hüseyin'i al diyorlar. Bu işi kökten çöz. Baban Hasan'ı çözdüğü gibi. Yezit Ömer diye bir arkadaşları var. Ömer'i çağırıyor. Bu Ömer Hüseyin'in de çocukluk arkadaşı ve Saad ibn Ebi Vakkas'ın oğlu. Ömer'i çağırıyor. Diyor ki, "Ömerciğim gel ya öyle." ya Mekkeliler fitlemişler. Bak o kadar Müslüman kanı döküldü. Şöyle oldu, böyle oldu. Bu sefer de Hüseyin başımıza şey olacak. Binlerce Müslümanın gene kanı akacak vesaire. Şu Hüseyin'i bertaraf et diyor. Şaşırıyor. Ne diyorsun diyor? Al kellesini gel. Yani bunun y sen dediğinin farkında mısın diyor. Hüseyin peygamberin torunu diyor. Nasıl kellesini alırsın almazsın? Biz çocukluk akrabalar da bir de çocukluk arkadaşımız. Beraber büyüdük. Şöyle olduk, böyle olduk. Vallahi Ömerciğim diyor yani sen bilirsin. Ben seni sevdiğim için yani bu işi sana şey ettim. Horasan valiliğini falan genel valilik Horasan bölgesini orayı da sana vereyim yani. Git yönet orayı. Ama yüzlerce adam var bu işi yapacak. Ben sen olasın dedim yani o vali bunu hak etti diye diğerlerini susturayım diye sana şey ediyorum. 3 gün düşünme payı istiyor. 3 gün sonra geliyor diyor ki kabul. ve Kerbela denen yere geliyor. 3.000 kişilik bir askeri birlik. Zırhlı, kılıçlı, oklu, mızraklı. Hzreti Hüseyin aile efradı yanında kadınlar, çocuklar ve yakın akrabaları Kufe'ye doğru geliyorlar. Kerbela denilen yerde sarıyorlar bunları. Ve ondan sonra Hzreti Hüseyin'i orada şehit ediyorlar. Eli silah tutanları da şehit ediyorlar. Karısını, çocuklarını da esir alıp getiriyorlar şeye.
Şimdi esas bakın burada tarihçilere söyleyeceğimiz şey şu. Emevi dönemindeki tarihçiler, tarihçiler hadiseyi şöyle anlatıyorlar, küçültüyorlar. İktidarın yanında olur yazarlar. Bütün dönemlerde bu Roma'da, Bizans'ta da böyle olmuştur. İran'da Sasanilerde de böyle olmuştur. Mısırlılarda da böyle olmuştur. Hititlerde de böyle olmuştur. Efendim diyorlar. Yezit eee bir daha Müslüman kanı dökülmesin diye gönderdi bu Ömer'i. Yani Hüseyin'i anlatsın, alsın getirsin Yezid'in yanına. Bunlar oturup konuşsunlar, anlaşsınlar. Bir daha sıffin yaşanmasın, bir daha şey etmesin. Fakat o gitti. Bir tanesi de ordunun içerisinden çıktı. Hüseyin'i şehit etti. Ondan sonra bu gerzekler bir de y bu tabirler bana ait. Rahat anlaşılsın diye söylüyorum. Bir de aldılar onun başını getirdiler. Hazreti Hüseyin'in önüne koydu. Şey Yezit'in önüne koydular. Çocuklarını, hanımını da getirdiler. Yezit o kadar üzüldü, o kadar üzüldü ki ağladı. Ondan sonra tuttu hanımıyla çocuklarına sarayda misafir etti. Ondan sonra isterseniz hayatınız boyunca siz Hüseyin'in bana emanetisiniz. Burada sarayımda yaşayın. İstemiyorsanız gidecekseniz sizi götüreyim. Bir askeri birlikle Medine'ye gönderdi. Ona da dedi ki en son Hüseyin'in karşısına bak dünya ahiret bacımsın hain bana emanetisin. Yani en ufak böyle bir başın derde girdi mi mutlaka beni arayasın. Birileri diyecek ki hocam bunlar yazmıyor. Sen uyduruyorsun. Ben tasvir ediyorum yaklaşımını tasvir ediyorum. Böyle Emevi yazarlar bunu böyle yazdılar. Arkasından Emeviler dökülünce, eee, Abbasiler gelince onlar da köpürtmeye, bakın siyaset bunu yapıyor. Köpürtmeye. Hz. Hüseyin'in başını getirip Ömer Yezid'in ayaklarının altına şöyle şeyi açtı. Çarşafı böyle salladı. Yezid'in elinde bir çubuk vardı. Aynen o Erol Taş misali bir kahkaha attı ve o çubuğu da Hz. Hüseyin'in böyle dudaklarının arasına soktu. Ağzını açtırdı. Hüseyin dedi, "Benim sen babam senin babanı yenmişti. Ben de bugün seni yendim." Onlar da işi böyle nefrete vekine ben şunu söylerim bir ilim adamı olarak abartmaların dışında Hazreti Hasan ve Hüseyin için Allah Resulü bunlar cennetin efendileridir demiştir. Hayatında erkek çocuğu yaşamadığı için bütün sevgisini bunlara vermişti. Gözünden şey ediyordu. Öpmeye kıyamıyordu. Peygamber zaman hadis kitaplarında bu tür şeyler var. Namaz kılarken Evet. Hazreti Hasan'la Hüseyin gelir üstüne çıkar. Dakikalarca secdede bekler. Sonra onları indirmeden eliyle tutarak namazın içerisinde ayağa kalkar ve zaman zaman evde de onlarla oynar. At şeyine girer, binerler peygamberin üzerine. Böyle Allahsız, kitapsızlar, peygamberin öpmeye kıyamadığı o yüze nasıl onu yaptınız siz? Ve bunu getirip İslam kılıfı içerisinde hala savunmayı nasıl savunabilirsiniz siz? Bunu işin garip tarafı. Gene böyle geçmiş yıllarda yaptığım bir konuşmada binlerce özellikle Alevi vatandaşlarımdan çok güzel mailler aldım, telefonlar aldım. Hocam bugüne kadar bu kadar güzel, bu kadar tarafsız, bu kadar duygusal kimse bu hadiseyi anlatmadı. Hazreti Hüseyin'in de politik anlamda bu ayak oyunlarını bilmediğini, babası gibi tertemiz bir insan olduğunu ifade etmek için gene o Yunus'un odunu gibi dümdüz, pürüzsüz anlamında bir cümle kullanmıştım. Birileri internette orada burada Hazreti Hüseyin'e odun diyorum. Ve Allah'tan korkun. Ben ne kadar gözyaşı döktüm Hzreti Hüseyin. Hala o Kerbela bizim yüreğimizde ateştir, kordur. Yani daha peygamberin naşı belki soğumamıştır Mescid-i Nebevi'de. Üzerinden. Kaç sene geçmiş ya? Kaç sene? Ve siz öldürdüğünüz insan peygamberin torunudur. Torunu. Peygamberin öpmeye kıyamadığı insandır bu. Şimdi birileri de bu hadiseyi 1400 sene mezhep şeyinde yine politikacılar yüzünden böyle olmuştur. Bunu kavga meselesi yaparlar. Ya politikacıların yaptığı suçu 1400 sene önce ben sünniyim mesela. Yani şimdi bir Alevi, bir Caferi vatandaşım, kardeşim beni nasıl yani bu Yezittir, bu onun taraftarıdır diye şey edebilir. 1400 sene olmuş hadise. Ve sünniler bakın buradan söyleyeyim ben İslam dünyası her tarafını gezdim aşağı yukarı. İslam dünyasında hiç kimse çocuğuna Sünni dünyada Muavi adı koymamıştır. Evet. Yezit. Yezit adı hiç duydunuz mu? Hayır. Sünnilerin bütün camilerinde dört halifenin isminin yanında bir de Hasanla Hüseyin'in ismi vardır. Evet. Bundan hiç şey etmezler. Burada bize düşen şey tarih içerisinde İslam'ın ilk dönemlerinde meydana gelen bu acı, haksız ve alçakça siyasi cinayetlerin yapanlar için söylüyorum. Hı hı. Bunları Müslümanlar hala bugünlere taşıyıp dün başkalarının bugün emperyalist anlayışlar için Müslümanların birbirine düşmesi. Düşünebiliyor musunuz siz Türkiye'de 1000 senedir Anadolu'da beraber yaşadığımız insanlarla biz bu meselelerden dolayı birbirimize şöyle ters bakmamız korkunç bir şey değil mi? İslam dünyasında bugün mesela İran ve onun başın çektiği Şii diye kabul ettiğimiz dünya ile Sünni kabul ettiğimiz dünya bunun için niye kavga etsinler ya? Ya bir de Kerbaya sünniler için dört bir hak mezhep falan diye bir şey yok. Yani Şiiler de Müslümandır, Sünniler de Müslümandır. Bunun hiçbir şeyi yok. Eğer Türkiye'de Alevilerin bir kısmına ya bunlar namaz kılmıyorlar falan şeyiyle bakıp bu damgayı vuranlar varsa onlara şunu derim. Sünnilerin de %50'si namaz kılmıyor kardeşim. Bu ölçü değil. Ehlibeyti sevmek, Hazreti Ali'yi sevmek, bunun sünniyile Alevisi bilmem şuyu buyu olmaz. Bunun dinen bir yeri yok. Hadisenin hiçbir dinle alakası yok. Siyasetçiler bunu alet ettiler kendilerine ve arkası gelecek bunun. Siyasetçiler böyle bir gücü hiçbir zaman bırakmayacaklardır.
Programın başında hatırlattığımız 3. Köprü meselesinde de Yavuz Sultan Selim'in eee ismi niçin veriliyor diye eee itiraz edenler çıktı. Tabii farklı sebeplerle itirazını ortaya koyanlar vardır ama bir kısım özellikle eee geçmişe dayanarak ve eee bu Alevi, Sünni ayrışması işte eee Şah İsmail'le Yavuz Sultan Selim arasındaki o çaldıranı da hatırlatarak ve eee diyorlar ki işte Yavuz Sultan Selim 40.000 bin Alevi'yi katletmiştir. Nasıl olur da elikanlı bir eee sultanın ismi böyle bir köprüye verilebilir diyerek sizin bu hal hatta eee bahsettiniz en son bu ayrışmayı tekrar taşıyorlar gündeme. Şimdi bakın bu ayrışmalar bugün veya yarın İslam dünyasına hayır getirmeyecektir. Bizim ülkemize de hayır getirmeyecektir. Siz hatırlayın. Hı. Köprü isminin açıklandığı gündü. Evet. Biz sizinle burada bir Fatih programı yaptık. Evet. Geçen mayıs ayıydı. Evet. Hatta dedim ki ben olsaydım o ismi koymazdım dedim. Burada Mimar Sinan'ın ismini koy. Siz de dediniz ki efendime söyleyeyim e kimin? Dedim ki söylemeyeyim programın sonunda söyleyeceğim. Siz hatta izleyicilere dediniz ki işte siz görüşlerini tahmin edin bakalım hoca ne diyecek. Hı. Ve %60 Mimar Sinan çıktı. Ben de dedim ki evet Mimar Sinan doğru daha uygun olurdu. Şimdi bu konuldu diyelim. Yani şuradan öncelikle şunu söyleyeyim. Yavuz Sultan Selim bizimdir. Şah İsmail de bizimdir. Yıldırım bizimdir. Timur da bizimdir. Cem Sultan bizimdir. Bayazit de bizimdir. Ya bunlar bir evin içerisinde kardeşler de kavga etmiyorlar mı? Bir tane tarla yüzünden babaları ölmüş kardeşler birbirlerine kurşun sıkanları her gün gazetelerde falan görüyoruz. Şimdi bu iş kolay değil. Bir tarla değil, bir şu değil, bir bu değil. Bu bir dünya saltanatı. Siyaset psikolojisi bilmeyen adam. Yok canım bunda ne var ya? Düşünebiliyor musunuz? Kim siyaseti kendi isteğiyle bırakmıştır? Demirel'in hala gözü oradadır. Ha bugün deseler her şeye rağmen gelir. Rahmetlik Erbakan artık yürüyemiyordu. Hastaydı. Vazgeçti mi siyasetten? Rahmetlik Ecevit vazgeçti mi siyasetten? Rahmetlik İnönünü vazgeçti mi siyasetten? Benim hatırladığım kadarıyla kendi isteğiyle siyasetten elini eteğini çeken lider durumunda bir Erdal İnönü vardı. Çiller e o gitmek zorunda kaldı. Kendi isteğiyle çekilmedi. Yani parti %3'lere 4'lere düştü bilmem ne diye. Hele %30'larda, 20'lerde olsaydı kim bırakırdı onu? Bir tek hatırladığım Erdal' İnönüydü zaten. Zorla getirmişlerdi. Benim tabiatım buna uygun değil dedi. Çekildi. Alın yapın dedi. Şimdi siyasi ihtiras denen şey hiçbir şeye benzemez. Siz Roma İmparatorluğuna baktığınız zaman hanedan çocuklarının nasıl katledildiklerini sadece Osmanlı'da değil hepsinde var. Ya bir aileyi düşünün. Kendi çocuğunu öldürmenin acısını hissedebiliyor musunuz siz? Yani tahayyül edebilir misiniz? Ha kanuni işte muhteşem yüzyıl. Şimdi Mustafa'yı öldürtecekler şimdi. Yani Kanuni 70 yaşlarına dayanmış bir Kanuni artık ne istiyor çocuğunu öldürüyor. Ya birileri diyorlar ki Hürrem şöyle etti böyle etti. Tarihte onları Yah Hürrem'in çocuklarını torunlarıyla beraber öldürttü. Sadece Mustafa'yı değil ki öbür çocuğunu da öldürdü. Bu siyasi ihtiras denen şey böyle yani oturup da güzel güzel düşünüp de kendisine aynaya bakıp kendisini görüp siyasetçiyi öyle değerlendirmemesi lazım. Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasındaki mücadele iktidar mücadelesidir. Aynen Cem'le Bayazit arasındaki mücadele gibi. Aynen Yıldırım'la Timur arasındaki mücadele gibi. Şimdi bu insanlar taraftar toplamak ve bu taraftarı çok güçlü bir şekilde motive etmek için ikisi de mezhebe ihtiyaç duymuşlardır. İkisi de. Birisi sünniliği birisi şiiliği. Aslında bu olmazsa ikisini böyle yağlayıp çıkaracaktın meydana. Güreş kapına de kim kimi yenerse.
Peki özür dilerim. Bu iktidar mücadelesi olmasa mesela Osmanlı padişahlılarının özellikle bir sünni vurgusu işte devlet kadrolarında bu anlamda eee ağırlıklarını ortaya koymaları, yaymak istemeleri bulunduğu coğrafyalarda ya da hani devletin mezhebi budur diye böyle bangır bangır bağırır mıydı? Yani Osmanlı böyle miydi? Hayır. Yani mezheple derdi var mıydı yönetimin? Hayır. Hiçbir derdi yoktu. Bakın size şunu söyleyeyim. Selçuklular Türkler değil mi? Türklerin ana mezhebi iki mezhep üzerinde şey etmişlerdir. Birisi Şiilik, Türkmenlerin büyük kısmı Şiidirler. Birisi de Hanefilik. Şehirli olanlar da Hanefidirler. Selçuklu hanedanı Hanefidir. Nizamiye medreselerini kurdular. Devlete tek tip adam yetiştirmek. Çünkü İslam dünyası o gün baktığımızda bir tane Abbasi halifesi var Bağdat'ta. Bir tane Fatimi halifesi var Mısır'da. Bir tane de Emevi halifesi var İspanya'da, Endülüs'te. Bir sefer siyasal açıdan üçe bölünmüş İslam dünyası. İki, yüzlerce mezhep var birbiriyle çatışma halinde. Selçuklu diyor ki şu ümmeti tek düşünce etrafında, fıkıhta, kelamda, dini ilimlerde, itikatta ve amelde bunları bir tek mezhep üzerine birleştirelim. Hı. Siyaseten de bürokrasiyi tek mezhep haline getirelim. Bu bu fitneye son verelim. Ve Nizamiye medreselerini bunun için kuruyorlar. Nizamiye medreselerini kuruyorlar. Burada Şafii mezhebe, Şafii fıkhı mecbur tutuyorlar. Hanedan Hanefi. Niye Şafiiliği tuttu? Hanefilik olsun. Coğrafyanın büyük kısmının Şafii olduğunu gördüler. O yüzden yani ümmet bütünlüğü, devlet bütünlüğünü sağlamak için varsın Şafiilik. Yani Şafiilikle Hanefilik falan fark etmiyordu. Devlet yönetenler için bu Jüstinyanüs için de geçerlidir. Yani İsa Mesih'te çift tabiat mı, tek tabiat mı? Monofizitizmi, diofizitizmi. Bu Jüstinanusu da Heraklius'ü de bu çok ilgilendirmiyordu. Ama onlar bunlarla ilgili de konser topladılar. İlahiyatçı din adamları çözümler ürettiler. Şu ettiler, bu ettiler. Bu nedenle Osmanlı Devleti hiç kesinlikle mezhep şeyini göz önüne almadı. Ne yaptı mesela Selçuklula? Dediğim gibi Şafii mesela bizim Güneydoğu Anadolu bölgemiz ağırlıklı olarak bugün Şafiidir. Kürtler bunlar Selçuklu bakiyesi olduğu için öyle olmuştur. Osmanlı'da gelince Hanefi ağırlıklı olarak bunu şey etti. Şafii mezhebine bir şey demedi. Döndü bu sefer Şafiilikten oraya. Ve bu mesele hususunda o kadar hassas ki mesela derler ki yah devşirme vezirler niye kullandı Osmanlı? Hatta birileri bugünkü zaviyeden bakarak işte efendime söyleyeyim devşirmelerin eline verdi. Türkleri dışladılar. Şöyle ettiler, böyle ettiler. Devlet elden gitti, bilmem şu oldu. Y kardeşim bu çok akıllıca düşünülmüş bir plandır. Mesela biz tarihine baktığımız zaman 17 tane hanedan var. O gelmiş onu devirmiş. O gelmiş onu devirmiş. O gelmiş onu devirmiş. Selçukluların tarihine bakın. Baba ölüyor. Devlet çocukları arasında şey ediliyor. Dayıları çıkıyorlar, akrabaları çıkıyor. Biribirlerine giriyorlar. Savaş meydanlarında katledilen Müslüman sayısı kafirlerin katlettiğinin 1000 katıdır. 1000 katı. Bakın iki katı demiyorum. Müslümanlar siyaseten birbirlerini katlediyorlardı. Şimdi bunu gördü Osmanlı dedi ki şehzadelerin dayıları mayıları olmasın kardeşim. Taht şeyinde kimse şey etmedi. 600 sene y padişahları öldürdüler bir kısmını. Bir kısmını tahttan indirdiler. Bunları tahttan indiren yani diyelim ki bir vezir ihtilal yaptı. Kendisi yerine geçmiyordu. Osmanlı hanedanından 4 yaşındaki çocuğu getirdiler, tahta geçirdiler. Deliyi getirdiler geçirdiler. Kimse taht hakkında bir iddiada bulunmuyordu. Meşruiyeti yoktu. Osmanlı bunu çok akıllıca kurmuştu. Bu yüzden şimdi getiriyor orada diyelim ki işte Yavuz kaç tane vezirin kellesini aldı? Basit bir şey söylediği için kellelerini aldı. Şimdi bu Türklerden olsaydı, aşiretlerden olsaydı, bilmem nelerden olsaydı ayağa kalkarlardı. Kimsesiz boşnak bu ya. Kimsesiz bilmem makadon, kimsesiz Çerkez, kimsesiz bilmem ne. Ve bunların kabiliyetleri tabii. Ha bunun içinde Türk vezirler yok mu? Onlardan da kullanmış. Yani Osmanlı kaliteye bakardı. Irk ırk ırk şeyine ırkına bakmazdı. Din Müslüman olmuş. İster bu Boşnak olsun ister bu Türkmen olsun ister Çerkez olsun fark etmezdi bu. Hangisi işin ener onu getirirs şey ederdi. Ve bu nedenle o devlet felsefesi o kadar güçlüydü ki şu açıdan da bakmak lazım. Kendi ailelerini devlet için feda eden bir hanedandır Osmanlı hiç de mutlu değildir. Kendi öz çocuklarını şimdi hepimiz çoluk çocuk sahibiyiz. Dünyada getirseler bize ne verirlerse versinler. Çocuğumuzun bir tırnağına bir zarar gelmesini istemiyoruz. Yani gidin sokakta 10 tane çocuğu var adam. Hiç işi yok, gücü yok. Çöplükten ekmek toplayıp karınlarını doyuruyorlar. O adama de ki o çocuklar da ölüyorlar hastalıktan. Şu çocuğunu ver getir tartalım. 30 kilo geldi. 30 kilo altın verelim yerine. Senin bu çocuğunu biz keseceğiz. Kurban edeceğiz. Hiçbir baba, anne buna geçmez. Beraber o pislik içerisinde, yokluk içerisinde ölelim ama çocuğumuzu nasıl böyle satalım, böyle edelim? Babalık, annelik duygusu bu. Osmanlı'nın kendi çocuklarını katletmesi bu devlet felsefesi yüzündendir. Güle, oynaya, sinirlenerek, şu ederek kardeşlerini falan katletmemişlerdir. Bir de sistem böyle kurulmuş. Siz etmezseniz sizi ederler. Etrafınızdaki bürokrasi sizi itiyor zaten oraya. Yani Cem kendi başına gidip asker toplayıp Payazit'le gelip savaşmamıştır. Cem'in etrafındaki Payazit karşıtı bütün bürokrasi Cem'e diyor ki bu senin hakkındır. Şöyle yaparız, böyle yaparız. Biraz da bunlar bu işi getirmişlerdir. Fakat Yavuz bir meşruiyet şeyi bırakıyor. Cevval bir adam. Devlet için idealleri var. Yapacağı şeyler var. E babası da ölmüyor. Yaşlı ama ölmüyor. Babasına diyor ki, "Anadolu Birliği gidiyor. Tehlike var. Bu tehlike Şah İsmail" diyor. Onun taraftarları, onun işte Şiiler falan Anadolu'yu
Ele geçirdiler. Şöyle oldu, böyle oldu. Bir yerde diyelim ki Şiilerle Sünnilerin bir çatışması var, bilmem bir neyi var. Bu İstanbul'a durmadan aksettiriliyor. Yavuz için tahta geçmek için Şii kartını öne çıkarmak siyaseten meşruiyetini tescilliyor. Bu olmasa ne diyecek? Sen yaşlandın artık biraz da ben saltanat süreyim. Bu olmaz. Ve askeri de bununla motive ediyor.
Ha şimdi şah ne yapıyor? O da cihangirlik davasında. Yani iki tane futbol takımı her biri şampiyon olmak ister. Ona göre bilmem şu yapar, bu yapar. Şah İsmail'de Şah İsmail'in biz askeri şeyine baktığımız zaman bu bir tarikat. Yani şeyh Cüneyd sonra işte onun oğlu şeyh Haydar geçiyor. Onun şey önceden sünni oldukları insanlar. Evet. Evet. Yani ya bunlar akkoyunlular bunlar yani Sünniler, Akkoyunlular. Şah İsmail'le Şiilik esas yani güçleniyor, ortaya çıkıyor vesaire. Bu siyaseten şaha çok büyük bir güç veriyor. Aynı zamanda onun halifeleri ya bir tarikat bu nihayetinde halifeleri onun da her tarafa toplanıyorlar mürit yapıyorlar ve bunlar aynı zamanda şahı asker de oluyor. O da hükümdarlık ve cihangirlik davasında. Yavuz da davasında.
Yani memluklerle Osmanlıları nasıl savuştu? Timur'la Yıldırım arasında ikisi de Sünniydi. Dini herhangi bir şey mi vardı? Birisi ta Orta Asya'dan kalktı geldi. Anadolu'da, Ankara'nın göbeğinde burayı fethetmek için de gelmedi. Ne yaptı? Buna mektuplar yazdılar durmadan. Saruhan Bey yazdı, Menteşe Bey yazdı, Karasi Bey yazdı, Germiyan Bey yazdı. Yıldırım Anadolu Birliği'ni şey ediyordu. Beylikleri ortadan. Ya bu zalim adam sen adilsin. Allah'ın yeryüzünde kılıcısın. Gel onun adaletini şöyle dağıt. Şöyle yap, böyle yap. Timur'u tahrik ede ede ede geldiler. Geldi. O da en büyük benim. Bütün dünya benden yardım bekliyor. Şanımıza yakışır mı bu? dedi. Geldi. Eh on binlerce Müslümanın kanı döküldü. Gene onu da söyleyeyim. Birbirlerini tatmin ettiler. Ondan sonra Timur herkese elini öptürdü. O beyleri. Alın bütün beyliklerini sizin olsun. Çekti Orta Asya'ya gitti. Tekrar geldi burayı toprak almadı. Bir şey etmedi. Bu iki tarafın cihangirlik davası. İkisi mezhep üzerinden götürdüler. Şah İsmail Şiilik üzerinden. Yavuz sünnilik üzerinden. Dert burada sünnilik şiilik değil. Dert siyaset. Bu dünya iki hükümdara fazladır. Bu felsefeyle bunlar yola çıktılar.
Ve daha kardeşleri hayatta şeyi hayatta. Öyle bir taht hırsı şeyi var ki babası Bayazit Ahmed'i istiyor. Devletin merkez bürokrasisi de Ahmed'i istiyorlar. Fakat Yavuz da iyi politika bilen biri. Özellikle yeniçeri askerleri Yavuz'u tutuyorlar. Yavuz'un adamları bunları şu şekilde bu şekilde Yavuz'a hayran etmişler. O sırada tabii Şah da Anadolu'da müritleri var onun. Nur Ali bir yandan var. Bu Tekelli Tekeli sipahileri Antalya ve yöresinde olan Şahkulu vesaire Anadolu'da onlar da o sırada yani gerek Şehzade Ahmet'le gerekse Korkut'la gerekse Bayazit'le ilgili Şahkulu isyanları ta Antalya'dan tutan tuttahya'dan tutat'tan tutivas'tan tutzincan'dan tut orada burada da savaşlar yapıldı. Bu savaşlar da bu mezhep anlayışı üzerinden yapıldı. Ve bu iç savaşlarda henüz çaldıran yok. Yani bu iç savaşlarda iki taraftan da epey insan canını kaybetti. Sünnilerden de, Şiilerden de.
E peki Alevi katliamı lafı nereden çıkıyor? Şimdi bu söylenen bir şey. Gelelim oraya. Yavuz nerseyse tahta geçti, şu etti, bu etti. Diyorlar ki Yavuz 40.000 kişiyi katletti. Fişledi. Fişledi ve katletti. Hı hı. Şimdi kaynaklara bakacağız. Bakıyoruz da kaynaklara. Bunu ilk yazan idris-i bitlisi. İdris-i bitlisiin kendi adına atfedilen Selimşah adlı eseri. Evet. Yalnız bu eseri idris-i bitlisi kendisi yazmamış. Oğlu Ebül Fazl Muhammed yazmış. Yani ama babasının notlarını düzenley onun notları tabii. Yani ömrü vefa etmedi. Kendisi yazamadı ve oğlu Ebül Fazl Muhammed yazdı. Ne yazdığını kısaca bir okuyalım mı? Buyurun hatırlatalım. okuyucularımıza da diyor ki hiç beklemeksizin her yörede taifesinden her kim varsa ve nerede oturuyorsa üç atasına dek bu safeviye şeyhlerinin üç tabakasına yani Şah İsmail ve atalarını burada kastediyor. İnanan müritlerden iseler her halükâa imanı inkarla değiştiren şüphesiz doğru yoldan sapmış olur ayeti gereğince köklerinin kazmasını ve tebdille cezalandırılmayı hak etmişlerdir. kaçınılmaz olarak Rum yani Anadolu beldelerinde oturan ve yolculuk halinde bulunan bu taifenin yani konar göçer bu taifenin 7'den 70'e hepsini yazsınlar ve kadılar arz etsinler diyor. Kökünü kazısın diyor yani. Evet. Evet. Rakam da veriyor işte o 40.000 rakamını Evet. Evet. Evet. O 40.000 rakamı o kitapta var. 40.000 civarında diyor şey diyor. Bu tek kaynak yazan. Hı. Sonra yerli ve yabancı bazı kaynaklar bu idris-i bitlisiin bu Selimşah namesinden aldılar bunu. Mesela Hoca Saadettin Efendi ondan sonra geliyor. O da kitabını alıyor. Hammer o da tarihini yazarken o da alıyor ama kaynak idrisi. Bitlis hep kaynak aynı tek bir kaynaktan geliyor. Tek kaynak diğerleri onlar. Bu kaynak da Türk kaynağı. Tabii tabii tabii. Kürt diyelim. Kürt kayn doğru idlisi. Bitliysi. Evet. Tamam. Doğru. Büyük bir adamdır. Yani bunu söylemekle herhangi bir şeyi falan şey etmeyelim. Şimdi önce şunun üzerinde bir anlaşalım. Yani Safevi kaynağı değil demek istiyorum.
Şimdi tarihte tarihi belgeler, resmi belgeler bir tarihçi için en büyük tuzaklardan birisidir. Çünkü tarihin iki tarafı var. Bir galipler, bir mağluplar. Hı. Mağlupların söyleyeceği bir söz yoktur. Ağzına bir bant vururlar. Toprağın altına gömerler. Galipler de istedikleri şekilde yazarlar yazdıklarını. Şimdi Idris-i Bitlisi ve oğlu Ebülfazl Muhammed Yavuz'a çok yakın. Yani resmi görevlerde bulunmuş, kaz askerlik görevi verilmiş bütün Güneydoğu ve Arap ülkelerinin Yavuz'un çok itibar ettiği bir insan. 28 tane Kürt aşiretini Osmanlı Devleti'ne iltihak ettiren de budur. Ve yazmış bunu. Peki bu yazdı başka kaynakta yok. Yani çağdaş diğer Selimnamelerde yok. Bunda var. Diğer kaynaklar bundan sonra gelen kaynaklar oradan aktarmışlar ama kendi çağındaki kaynaklar da yok. Peki bu yok diye yani diyeceğiz ki bunu kendisi uydurmuştur. Tamam. Böyle mi dememiz lazım? Hayır. Ne diyelim? Bunu ciddiye alacağız. Peki bazı tarihçiler şöyle yorumluyorlar. Diyorlar ki ya bu 40.000 lafı aslında çokluk ifade etmek için yuvarlak bir ifadedir. Bu kadar değildir. Bazı tarihçiler böyle diyor. Bazıları da diyorlar ki bu 40.000 kişi takibat ve fişlenenlerdir. Bunların bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı sürgün edilmiş. Bu rakam abartılıdır. Şimdi o dönemin tarih anlayışlarında böyle bir abartı var. Mesela Vatikan arşivine gittiğiniz zaman siz o Haçlı seferleri sırasında krallar veya işte şövalyeler, ordu komutanları yanlarında hem tarihçi götürürler hem de ressam götürürler. Mesela haçlı seferleri dönemindeki kaynaklar çok boldur ve bizati birebir adam savaşa katılmış orada. Şimdi bu resim yapanlar ressamlara mesela diyelim ki diyor ki yap kendi resmini yaptırıyor. 1000 tane kafa böyle üst üste konmuş. Bir ayağıyla o kafa taslarına böyle basmış. Elinde de bir kılıcı böyle resmettirmiş. Papaya göndermiş. Yani Hristiyanlık düşmanlarını böyle mahvettik, şöyle mahvettik. Ha bu kadar ölü falan böyle şeyler yapılmamış. Ama bir kahramanlık gösterisi böyle bir psikoloji var. O günün Sünni Şii çekişmesinde birileri diyor ki bu abartılı rakam biraz da bu psikoloji ile şey edilmiştir. Böyle diyenler de var. Peki bizim ne yapmamız lazım? Red mi edelim? Yani böyle 40.000 kişi yoktur. Hayır reddedemeyiz. E peki var mıdır? Yani Idris-i Bitlisi'nin Selimnamesinde böyle yazıyor. Evet. Diğer çağdaş kaynaklarda yok. Bu şüphe getiriyor. Mesela Safevi kaynaklarında yok bu. Normalde onların yazması lazım değil mi? Yani hatta 40.000'i 80.000'e çıkarmaları lazım. Çünkü tarafgir olarak yazacak. Dönemin safevi kaynaklarında böyle bir şey yok. Ha peki bizim ne yapmamız lazım? Hakikaten var mı yok mu? Osmanlı arşivleri yazmıyor mu bunu? Biz hepriz ya. Aynen.
Şimdi şimdi bakın bunun metodu var. Eğer başka belge yoksa siyasi belgelerden şüphe ediyoruz. Yerine teknik belgelere bakıyoruz. Mali belgeler, teknik belgeler. Bürokrasinin taşra'da tuttuğu belgelere bakıyoruz. Şimdi Osmanlı bir arşiv devleti. Dünyada arşivi en güçlü olan üç ülke var. İngiltere, Rusya ve Osmanlı. Diğerleri bunların arkasından gelir. Bunların içerisinde de en muhteşemi Osmanlı arşivleridir. Bir tane toplu iğneyi ikimiz aynı dairede çalışıyoruz. Bu odadan buraya gelecek. Hı hı. Mutlaka bu yazıya geçirilir. Bir nüsha ile beraber size teslim edilir. Siz de onu kaydetmek zorundasınız. Ya iyisiyle kötüsüyle günay sevabıyla öyle fark etmiyor. Hiç fark etmiyor. Osmanlı padişahların aşk mektupları hepsi duruyor. Dikkat ediyor musunuz? Hanımına yazmış özel şey. Fatih Sultan Mehmet Han'ın bana deyin ki 1461'inin bugün kaç Eylül? 6 Eylül mü? 6'yı geçtik. yedi. 6 [Müzik] Eylülü öğlen yemeğinde ne yedi? Hocam ben size söylerim. Mutfak defterleri var. Açarsınız o günün tarihini bulursunuz. Mutfağa ne alınmış? Alındığı şeylere bakarak onun ne yediğini ortaya koorsunuz. Hiçbir şey gözünden kaçmıyordu. Osmanlı Devleti'nin büyüklüğünü gösteren en önemli nokta ise vergi toplamasıydı. Hı. Türkiye Cumhuriyeti modern bir devlettir bugün. Hala vergi hususunda %50 kayıtsız şeyi vardır. Vergi kaydı dışında değil mi? Doktor vergi vermez, avukat vergi vermez. Pazarlarda köylü satar şeyini vergi vermez, oyanı vermez, lokantacı fiş kesmez, öbürü şey geçmez. %50 kayıt dışı bugün şeyimiz var. Osmanlı Devleti'nde kuruş bir yere kaçmıyor. Diyelim ki mesela bir köyde geçen sene 100 lira vergi alınmış. Bu seneye geldi 98 liraya düşmüş. 98 lira. gerekçesini katip yazardı. Derdi ki falan adam öldü. Topraklarını işleyecek yetişkin çocuğu yoktu. Bu nedenle 2 lira vergi kaybı oldu veya bu köyden üç kişi göç etti başka bir köye gitti. Vergi 6 lira düştü 100 liradan. O köy yazılırken bu 6 liranın aile buradan göç etti diye yazılır. Nereye gittiği de belirtilir. Gittikleri köyde de 6 lira artmış vergi. Hı. Onun da niçin niçin arttığı orada belli olur. Yazılır. Şimdi yani 40.000 kişi eğer öldürülmüş olsa ki bu 8 10.000 haneye tekabül ediyor. Siz anladınız ne olduğunu da biz dinleyicilere biraz detay verelim. İyice anlaşılsın konu. Çünkü bunun üzerinden siz doğru anladınız zaten. Sonucu oraya getireceğim. Lafa lüzüm yok da. Peki hocam. Fakat televizyon izleyicisi herkes bizim gibi anlamaz. Geç açmıştır, küçüktür, yaşlıdır, şudur, budur iyi anlasın diye şey eder. Ev. Tamam. Peki. Yani bir kuruş vergi nerede hareketi varsa bu yazılırdı, tespit edilirdi. Hı. Diyelim ki bir adam öldü. Bunun tarlası, evi, çifti, çubuğu kime intikal etti? Çocukları kaç tane? Onlar da yazılırdı. Yani kuruş bir yere gitmezdi. Şimdi 40.000 kişi ölmüş. O günün Sivas'ın şehir merkezi nüfusu 3.000'dir. Bir şehrin nüfusu 3.000 olarak kabul edilirse 40.000 kişi kaç şehir eder? 15 şehir eder. 15 şehrin yok olması demek. Bir hanenin 40, bir köyün 4050 haneden meydana geldiğini düşünürsek ortalama bu 40.000 kişi 1000 köyü geçiyor ya. Bir köyden 3 tane adam öbür köye giderken bu kayıtlara geçiyor da 1000 ile 2000 arasında köy yok olmuşsa bunlar nasıl kayıtlara geçmez? Yok. Bu konu üzerinde bizden önce en iyi araştırmaları yapan uzmanlık sahası olan rahmetlik Mustafa Aktav hocadır. Ve Mustafa Aktav Alevidir aynı zamanda bu konularda çalıştı ve o da diyor ki bu rakam çok şişirme bir rakamdır. Osmanlı arşiv kayıtlarında bunun izini göremiyoruz diyor. Yok izi. Hı. Yani devlet bilerek ve isteyerek e bunun üstünü örtmüş olsa, saklasa, gizlese, geriye dönse bir revizyon yapsa hani bu yine de saklanacak bir şey değil mi? Saklanacak bir şey değil. Yani bu belgelere girer. Bu çıkar mutlaka belgelerde. Şimdi mesela deniyor ki, deniyor ki, ha birileri gene işte yani ne niyetle söylüyorlar bilmiyorum ama efendim Aleviler konar göçerdiler. O yüzden vergi vermiyorlardı. Ha yani katledildiler işte bu yüzden sizin dediğiniz o tahrir defterlerine falan geçmedi. Belgelere geçmedi falan bazıları. Bunların ben kötü niyetli olduğunu düşünmüyorum. Bilgisizlikten Osmanlı uçan kuştan vergi alırdı. Pınar göçerlerin vergisini sipahilere bağışlamıştı. Sipahi askerleri. Her sipahi hangi köyün vergisini kendi alacak biliyor. Baharda yaylaya çıkacak. Yayla yolunun üzerinde dururdu. Tek tek hayvanları sayardı. Ondan sonra geç. 3 gün sonra da gizli baskın yapardı yaylaya. H bir daha sayardı. Bir daha. Evet. Ve o kayıtlarda hamile olan koyunlar bile kaydedilir. Ha bunun kuzusu olacak. Kuzusu olacak diye gelir artacak. Gelir üstelik devlete gitmiyor. Sipahiye gidiyor. Kuruşunu kaçırmaz. kuruşunu. Bu nedenle eğer eğer yani böyle bir sistemli bir şey olsaydı mutlak surette bu kayıtlara geçerdi. Çünkü 1 değil, 2 değil, 5 değil, 3 değil, 10 değil, 300 değil.
Peki bu nereden çıkıyor? Hiç mi yapılmamış? Var kaynaklarda bir de başka bilgiler. Mesela fişlemeler var. O arşi belgeleri var. Bunu nasıl fişlemiş? Kardeşi Şehzade Ahmed'in oğlu Murat Şii olmuştu. Şah da onu destekliyordu. Onun etrafında sipahiler vardı. Evet. Bunlar üzerinde devlet bir yazı yazmış. demiştir ki bu bunları fişleyin, bunları tespit edin. 70 kişi kadar bunlar tespit edilmiş ama [Müzik] öldürülmemiş. Ortudan atılmışlar tedbiren. Tedbiren. H mesela bunlardan gene şeyin Tufan Hoca'nın yayınladığı bir belge var. Şah İsmail'in halifesi hem de bir sipahi. Ona bir mektup gönderiyor. Bu mektup yakalanıyor. Devlet onu öldürmediği gibi görevinden de atmıyor. Kaynaklarda devam ediyor. Sipahiliği resmi belgeleri de var. O dergide o belgeleri de yayınladı Tufan Hoca. Ha peki y bu katliam yok mu? Katliam yok mu? Var. Kat var. Kaç kişi var? Var. Şöyle var. Çaldan öncesinde Anadolu'da savaştılar bunlar. Şahkulu Korkut Antalya'dan şeye gelirken Manisa sancağına babası gidecek edecek tahta çağırsın yakın olsun diye. Mesela onlarla savaştılar. Şehzade Ahmet Sinan Paşa'yı bilmem kimi şah kulunun üzerine gönderdi. Binlerce adamın hayatı iki taraftan da kayboldu. Yani bu rakam eğer bu kendi aralarındaki savaşlarda derseniz Şahkulu isyanında gerek Şehzade Ahmet'in gerekse sadrazam da öldü bu savaşlardan birinde buralarda birbirlerini katlettiler. Erzurum'da, Elazığ'da, Erzincan'da, Çemişgezek'te, Sivas'ta, Tokat'ta. Tokat'ta mesela Şah İsmail adına hutbe okutuldu, ele geçirdiler. Buralardaki savaşlarda hem Sünnilerden hayatını kaybeden oldu hem de Şiilerden. Bu bir savaştı. Karşısında kim olsaydı ne Şii onun Sünni olduğunu düşünerek onu öldürmüştür ne Sünni onun Şii olduğunu düşünerek öldürmüş. Savaş karşı karşıya gelmişler. Düşmandır mı? Yani bir savaş ortamında karşılıklı olarak taraflar birbirlerini öldürüyorlar ama hani öyle bahsedildiği gibi bir hani temizliği tırnak içinde kullanıyorum. Böyle bir şey söz konusu değil. Hayır. Belgelere girerdi o. H böyle bir şey olsaydı belgelere girerdi. Bir ikincisi mesela bu şeyi dediğimiz düşünceyi güçlendiren Yavuz şahı durmadan savaşa şey ediyor. Savaş öncesi birbirlerine mektuplar yazıyorlar. Birbirlerini tahrik ediyorlar. Yavuz özellikle tahrik ediyor. Yani onu korkak kadın şu bu vesaire bilmem ne. Hatta diyor ki yani sana daha ne kıyak yapayım? Ordumun içerisinden 40.000 kişiyi de Sivas Kayseri civarında bıraktım. Gücümden korkuyorsan gel işte ben 60.000 kişiyle gelip seninle savaşacağım. Bilmem ne edeceğim. Tahrik tahrik ediyor. Birbirlerine peçe gönderiyorlar, çarşaf gönderiyorlar birbirine. Yani o kadar anekdot var ki birbirlerini aşağılayıcı hediyeler gönderiyorlar falan. Burada anlatmak istemiyorum. O bir tanesini anlatalım istersen. Bu vatandaş şey olsun. Şah İsmail Yavuz Sultan Selim'e bir sandık hediye gönderiyor. H sandıkların içerisinde bir de gizli bölme olur. Özel hediyedir o. Ondan sonra mücevherler falan sandığın içerisindedir. Elçiler alıp getiriyorlar. Şah'ın Yavuz'a hediyesi diyorlar. Önünde açıyorlar. Mücevherler çıkarılıyor. Bilmem şu ediliyor, bu ediliyor. Ondan sonra iş geliyor gizli bölmenin açılmasına. Orayı açıyorlar. İçinde küçük bir kabı var. İçinde pislik var. Bu hakaret kastı konulmuş. Hocam bir de açıklıyorsunuz. Şimdi Yavuz bu sefer bu hakaret diyor ya onurumuzu kurtaralım şey edelim biz buna nasıl bir cevap verelim nasıl bilmem ne edelim vesaire onlar da bir sandık hazırlıyorlar gizli bölmeye. Onlar da gerekli şeyi koyuyorlar. Elçiler alıp şaha götürüyorlar. Sandık açılıyor huzurda. Mücevherler falan çıkarılıyor. Gizli bölmeye sıra geliyor. Bir açıyorlar. O kadar güzel bir koku geliyor ki. O kadar güzel bir koku geliyor ki bazı anekdotlarda elçi diyor ki yani herhangi lokum var içerisinde. Çeşitli gül kokuları geliyor. Çeşitli baharat kokuları geliyor. Bazı rivayetlerde diyor ki ya siz zehirletmek şey olmasın diye önce ben yiyeyim diyor. Bir tane yiyor sonra diğerlerini ikram ediyor ona. Bazılarını da ikram etmiyor. Açıyor ki gül kokulu. Yani şah da buna bir anlam veremiyor. Allah Allah diyor. Altında da bir kağıt var. Bir not eklemiş. Herkes yediğinden ikram eder. H böyle çok ince bir şey. Bunu bence Osmanlılar uydurmuşlardır. Yani karşı rakip tarafa göre. E ya bu tür şeyler de yani pek olacak gibi değil. Böyle birbirlerini iğneleme, iğneleme, iğneleme, iğneleme şeyi bizim tarih kitaplarımızda da var. Her milletin tarih kitabında da var. Özellikle yine bazı arkadaşların fetvalarla ilgili Hım. Evet. şeyleri var. İşte Hamza'nın yazdığı fetva, İbn Kemal'in yazdığı fetva. Ay bu arada İbn Kemal'e de şey diyorlarmış değil mi? İnsanların ve cinlerin müftüsü. He öyle diyorlar. Yani büyük bir şöhreti var, şeyi var. Şimdi günümüzdeki bazı tarihçiler, biraz da tırnak içerisinde mezhep hassasiyeti olan arkadaşlar yazarken buradan İslam'a saldırıyorlar. Yani Sünni İslam anlayışına işte Aleviliğe böyle düşman falan vesaire. Bakın bu fetvalara kardeşim şuradan onu söyleyeyim. O fetvalar İslami değildir. İslam'ı bağlamaz. Siyasidir o fetvalar. O adam oğlunu öldürürken de fetva alıyor. Bizim tarih kitaplarımızda şöyle bir anlayış var. Genellikle Osmanlı tarihini böyle tenkit edenler, şey edenler, "Canım bir iş yapacaksın." diyor. İşte fetva alarak yapıyorsun. Yani din devleti şeyhül islam fetva vermezse devlette hiçbir şey yapılmıyor. Yok kardeşim yanılıyorsun. Senin şeyhül islam dediğin kim ya? Kim? Kim? Kim ya? Siyasi bir makam ya. Kulağından tuttu mu atıyor. Kulağından tuttu mu getiriyor. Peki hocam şunu soracağım ama İslam'a göre yaşıyorlar. İslam hukuku yaşıyor ve bunu da yaşatıyorlar. icraatlarında İslam hukukuna uymak zorunda ama değil mi? Yani fetva almak zorunda değil ama İslam hukukuna uymak zorunda. İşte uyduracaksınız uymasa da. Ha uymasa da fetvalarla uyduruyoruz zaten diyorsunuz. Ha siz siz şahın üzerine nasıl götüreceksiniz askeri veya Mısır'a? Mısır'da sünni üstelik memlukları. Nasıl götüreceksiniz askeri? Kur'an açık şekilde Müslümanın Müslümana kanı, malı, canı, ırzı, namusu haramdır diyor. Hı. Nasıl götüreceksiniz bu askeri? Ben Şah İsmail'i sevmiyorum. O bana şöyle dedi. Rakibimdir. Gidip onu döveceğim. Bana yardım edin. Bu olamaz. Bunu ancak din şeyiyle götürebilirsin. Başka çareniz yoktur bunda. Fetvayı verecek adam dikkat edin. Osmanlı padişahları fetvaları şeyhül islam'dan almak zorunda değillerdir. Hı. Gözü kesmedim. Başka bir alimden de alıyor fetvayı. Ve fetva siyasidir. Mesela memluklarla ilgili aldığı fetvalara bakın bakalım. Üstelik sünni bunlar. Yani neyle, hangi bahaneyle alacaksınız? Mantığı şöyle kurmuşlardır. Mesela Şah İsmail ile ilgili verilen fetvalarda bunlar yayınlanmış. Yani bilseydim ben getirip burada da aksettirdik. Hem Hamza'nın fetvası hem İbn Kemal'in fetvaları. Efendim işte dört üç halifeye küfür ediyorlar. İşte Allah'ın haram kıldığını onlar helal kılıyorlar. Müritleri diyor Şah İsmail'e secde ediyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? Şiiler var bugün. Şiiler bizim gibi Allah'a secde ederler, namaz kılarlar. Yani bilmem ne ederler. Bazıları görür mesela şiiler şöyle namaz kılarken yere küçük böyle bir pasta büyük küçük pasta büyüklüğünde bir pişmiş toprak. Onu korular. Bakınız Ahmedi Necat onun üzerine secde ederler. H ziyaretinde. Bunu sünnilerden görenler, "Vay efendim bu şu bu ona secdedir." Yok kardeşim yok. Kerbela toprağındandır. Hı hı. O Kerbela toprağına secde etmek iste Allah'a secde ediyor. O toprağı etmiyor ki o. Bunu böyle algılayacaksınız. O fetvada da efendim Şah İsmail'e secde diyorlar ve bu yalandır. Yani bunu siz Şiilik, Şiiliğin neresinden siz bunu bağdaştır edersiniz? Ha şu olur. Şahın ayaklarına kapanıp öpüyorlar bunu secde şeklinde. Ona hürmet ederken öyle yapı ayağını edebiliyorlardı. Ya rahmetlik İsmet Yün geçen gün programda gösterdik. ayağını öpüyorlardı gene. Bu siyasetçilere her zaman yapılır. Türkiye'deki şu anda Sünni tarikatların birçok şeyhın hepsi için söylemiyorum. Ayaklarını da öperler, ellerini de öperler, eteklerini de öperler. Bu onlara secde etmek anlamında değildir. Ondan sonra işte ona secde ediyorlar. Onun Allah'ın haram kıldığını onlar helal ediyorlar. İçki içiyorlar, bilmem şöyle ediyorlar. Sonra Hazreti Ayşe'yi de işin içerisine katıyorlar. Mantığını şuradan getiriyorlar. O fetvalarda bu bir iftiraya uğramış. Hazreti Ayşe. Kur'an bu iftira, bunun iftira olduğunu söylüyor. Hı. Bu verilen fetvalarda diyorlar ki onlar Hazreti Ayşe'nin kötü kadını o fiili işlediğini söylüyorlar. Böylece Kur'an'ı yalanlıyorlar. Buradan yakalıyorlar. Bu mantık şöyle böyle şu şekilde her şekilde değerlendirilebilir. Bu uçtan o uça kadar, doğrudan yanlışa kadar. Fakat bu fetva hazırlanırken ana şeyi şudur. Askeri şahın üzerine götüreceğim kardeşim. Ondan önce zaten din adamlarına Yavuz emirler verdi. Camilerde şurada burada Şiilik aleyhine, şah aleyhine vaazlar verilmeye başlandı ve bir kamuoyu oluşturuldu. Aynı şeyi de şah yapıyordu Tebriz'de. Ha bu arada şunu da vurgulayalım. Bilgi yanlışsa lütfen düzeltin. Yavuz Sultan Selim'in ordusunda tabii ki Şiiler vardı. Bu arada Şah'ın ordusunda da Sünniler vardı. Evet. Evet. Nitekim çaldırana geldikleri zaman Yavuz'un ordusu korkunç derecede yorgun. Ordu birkaç yerde de bunu söylemiş. Vezirlerden çok sevdiği vezir söylediler ya. Ordu bilmemş kafasını kestirdi hemen. İtiraz istemiyorum. Sonunda çadırına kurşun sıktılar. Çıktı bağırdı. Gelmeyen dedi dönsün evine gitsin. Beni yarı yolda bırakmayın. Ben size gelmeden bunları yapacağımı söylemiştim. Yeniçeriler bunu yapıyorlar. Savaş alanına geldiğinde önceden Şah İsmail gelmiş çaldırana. İki gün önceden. Dinlenmiş, huzurlu, şu, bu. Bunlar akşam arıyorlar oraya. Ne yapalım? Bütün komutanlar diyorlar ki, "Ordu çok yorgun. Birkaç gün dinlenelim. Biz de dinlenelim. Ondan sonra piri Mehmet Paşa diyor ki, "Hayır, özellikle Rumeli sipahileri Şiiler bunlar. Şahın adamları hemen bunlarla temas kurarlar. Bunlar öbür tarafa geçer. Bunların aklını karıştırabilirler. Yorgun morgun hemen savaş emri verilsin. Yavuz'un da görüşü bu. Ve hemen savaşıyorlar sabahlayın. Şah İsmail Osmanlı ordusunu darma dağın edebilirdi. 70.000 askeri hepsi süvari ve gözü pek insanlar. Nitekim Osmanlı ordusunun sağ kanadı hemen şey oldu, dağıldı. Fakat şahın şanssızlığı topu görmemiş. Hım. Bizimkilerde teknoloji ileri. Top var. Sağ kanat dağılıyor. Öndeki askerleri de sola doğru çekilince şahın süvarileri toplarla karşı karşıya kaldı. Bu ney dediler. Ve şah öyle bir şeyle gelmişti ki bu Orta Çağ savaşlarının biraz da geleneğidir. Osmanlılar bunu yapmadılar. Osmanlılar bir tek yapmadılar. Kendisi ve bütün komutanlar hanımlarını ve çocuklarını da getirdiler savaş alanına. Bu şu demektir askere. Biz kesin olarak alacağız bunu. Karılarımızı, çocuklarımızı savaş meydanlarında bırakıp kaçacak mıyız? Bunu da mecbur tutuyordu. Şah da karısını getirmişti, çocuklarını getirmişti. Komutanların da hepsi getirmişlerdi. Kimse ordusunu, askerini alıp ölüm korkusu olunca geri çekilmesin diye. Hı hı. Ve o savaşı top sayesinde Yavuz aldı. Yavuz'un ordusunda Şiiler vardı. Şeyin ordusunda sünniler vardı. Bir de şahın yanında Trabzon Çepnileri vardı. Gitmişler oraya katılmışlar. Yavuz savaştan sonra bunlara haber gönderdi. Dedi, "Gelin gidin yaylalarınızı alın." Onlar tedirgin olunca, "Üstelik vergi de almayacağım dedi. Vergi muafiyeti de sağlansın." Yani bu bir mezhebe karşı öfk olsaydı onları öldürürdü. Mezhepçiliği iki siyasetçi kullandı. Daha iyi motive olsun askerleri, daha iyi şey olsun diye siyaseten kullandılar.
Çeşitli vesilelerle yine siyasi vesilelerle ya da sosyal vesilelerle bu konu defa gündeme geliyor. Biz bunları konuşuyoruz. Şimdi diyorsunuz ki belgeler var. tarihçiler konuşuyor vesaire. Bunlara bakalım ve böyle bir sonuç ortaya çıkartıyorsunuz. Ama hep bu mevzu konuşuluyor, kaşınıyor. Ne olacak? Nedir? Bakın şimdi bunu toparlamak için söylüyorum. Bunun bunun bunun vaktimiz ne kadar kaldı? Az kaldı hocam. 10 10 dakika. Peki toparlayalım. Şimdi öncelikle Türk tarihi bölük pörçük. Türk tarihi bölük pörçük. Mesela benim o dergide kullan yani cümlemi başlık yaptı dergi. Onu ben öyle kullanmadım. Onlar başlık yaptı. Gazetecik açısından daha şey çeksin. Şah İsmail Türktür ama Türk tarihinde yeri yoktur. Azerbaycanlılar şimdi bizi izler. Lefteri onlar bilmezler ama Türkiyedeki insanlar lefteri bilirler. Bu şu demektir. Lefte Rumdur ama Yunan futbol tarihinde yeri yoktur. Bu bir tespit. Biz Osmanlı ve Selçuklu Sünni geleneği, Sünni geleneği Anadolu Türklüğü dışındaki Türkleri dışarıda bıraktılar. Timurlar bizde doğru dürüst okutulmuyor. Orta Asya Türklüğü okutulmuyor. Azerbaycan Türklüğü okutulmuyor. Bu bir eksik. Benim de demek istediğim bu. Türk eğitim sisteminde şurada burada yer almıyor. Yoksa Şah İsmail Türktür. Onun Şii kültür dünyasında çok yüce bir yeri vardır. Hele Azerbaycan Türklüğünde çok büyük bir kahramandır. Ama Anadolu Türklüğü bunu almamış içerisinde alsınlar. Yani biz şimdi hakikaten tarih bölümlerinde mesela Azerbaycan tarihini doğru dürüst bilmiyoruz ya. Okutmuyoruz. Evet. Bu olmalı. Türk dünyasının bütün Türk tarihi beraber işlenmeli. Şimdi nitekim bu sünni gelenek bizde mesela cumhurbaşkanlığı forsumuza bakın. 16 tane yıldız var. Bir tanesi Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil ediyor. Diğer 15'i Türk milletinin tarihte kurduğu büyük devletleri. Mesela Timur var burada. Timur'un yıldırımı yenmişti diye biz Timur'u dışarıda bırakmadık. Osmanlı tarihçilerini açın. Timur'dan bahsederken Aşık Paşazade hemen şey der. Bu kelp diye başlar cümleye. Hı hı. E bizim ders kitaplarımızda Timur Lenk, Aksak Timur ifadeleri hala o soğukluk var. Anadolu'daki eğitim sistemi dış Türklere karşı böyle soğuk bakmıştır biraz. Hepimizin gönlü verilen ders eğitim şeyiyle yıldırım yanındadır. Ah keşke yenilmeseydi. Bilmem şu etmeseydi, bu etmeseydi. Ama mesela bak cumhurbaşkanlığı forsunda o var. Yanımızda İran 16. yüzyılda dünya tarihinde Türk yüzyılı olarak kabul edilir. Safevi devletini almıyorlar. onu atlayarak Hindistan'daki Babür İmparatorluğuu yıldız olarak alıp koymuşlar. Ben bunları bir eksiklik olarak söylüyorum. Bunların tamamlanması lazım, şey edilmesi lazım. Ve özellikle İslam dünyası genelde özelde de Türk dünyası bu mezhep fitnesinden vazgeçmelidir. Bu ateşe odun atmamalıdır. Mezheplerimiz ayrı olabilir, tarikatlarımız ayrı olabilir, meşreplerimiz ayrı olabilir. Bunların hiçbir zararı yok. Yani bir bahçede ya ne olmuş sen? Yani ellerini şöyle bağlamışsın, öbürü böyle bağlamış veya öbürü de yanına şey etmiş. Mesela Kabe'ye giderken hacca bütün Müslümanlar orada mezhep şeyi var mı? Kabe imamına uyuyor. Şiisi de uyuyor. Hanbelisi de uyuyor, Şafiisi de uyuyor. Ve bir zamanlar neydi? Bakın Kabe'nin etrafında dör tane minber vardı. Biliyor musunuz? D tane minber. Hanefiler ayrı cuma namazı kılıyorlardı. Şafiiler ayrı kılıyordu. Hanbeliler ayrı kılıyordu. Malikiler ayrı kılıyordu. Yahu Allah'ın evinde bile bu ihtilafa düşmüşsünüz. Allah'tan korkun. Secde edeceksiniz. Suutları, Vahabileri sevmem. Ama Suud'un yaptığı en güzel şey 1926 yılında o dör tane minberi de yıktırttı. Bu ne rezalet dedi. Bunun için İslam dünyasında, Türk dünyasında yani tarihte siyaseten siyasetçiler arasındaki kavgaları günümüze taşıyıp hala ya bir Türk birliğinin kurulması için siz getir araya bu fitneyi sokarsanız zaten Anadolu'da parça parça oluyorsunuz. Bence herkes ister Sünni ister Şii. Yavuz da bizim efendime söyleyeyim şey de bizim. Şah İsmail de Şah İsmail büyük bir kahraman büyük bir devlet adamı. Birçok özelliği Osmanlı padişahlarının birçoğundan daha öndedir. Ama bu Sünni anlayış şeyi itibariyle bizim eğitim sistemimizde işlenmiyor. Doğru dürüst. Öyle. Ve siyasetçiler de bu işten ellerini çeksinler. Yavuz Sultan Selim adı verilmiş bir köprüye. Bunu siyaseten hükümetin geri adım atması, oradan alması siyaseten kendisini bitirir. Bunu onlar da biliyorlar. Ama geçen gün güzel bir jest yaptılar. Üniversite ismi Hacı Bektaşi Veli adını oraya verdiler. Yani ben isterim ki yarın Şah İsmail'in de adı bir yere versin. Hatta şeyimiz şu olsun. Azeriler Yavuz'un heykelini Bakü'ye diksinler. Biz de Şah İsmail'in heykelini çaldırana dikelim. Bu budur ya. İki siyasetçi yani kavga etmiş etmiş bunu getirip bugün hala siyasete malzeme yapmak doğru değildir. Hocam siz de çok hümanistsiniz şimdi bu son isteğiniz. Ha bir son bir soru sorabilir miyim? Hazır bu gece işte Alevilerden bahsettik. Şah İsmail Yavuz vesaire şu ifadesini böyle çok kısaca bir anlatır mısınız? Çünkü bunu hakaret olarak kabul edenler de var. Halbuki Kızılbaş'ın kökeninin neye dayandığını, bu tanımın niçin kullanıldığını kısaca bir söyler misiniz? Şah İsmail'in yani her tarikatın, her şeyin bir sembolü olurdu. Bugün biz rozet mozet takıyoruz. Mesela Galatasaray'ın forması var, Fenerbahçe'nin forması var falan. Bazı okulların üniformaları var. Şah İsmail'in taraftarları da başlıkları kızıl kırmızı başlık takarlardı. şeyi şahın taraftarları anlamında. Sonra bu kelime biraz çoğalarak adeta bütün Anadolu Alevilerini de içine alacak şekilde bir anlam kayması meydana getir getirdi. Bu anlam kayması şöyle hakaret yok ama bu şuur altında hakareti ifade eder. Bu kelimetin adına dönüştü. Aynen efendi gibi. Mesela Osmanlı döneminde efendi kelimesi sadece şehzadeler kullanırlardı. Anadolu beyler beyi bile bu şeyi kullanamazdı. O beydi. Bir tek ulemaya hürmeten şeyhül islamlar ve müftüler efendi kelimesi kullanırlardı. Ama bugün mesela bir valiyle konuşacaksın. Vali efendi dediğin zaman adam nedir şeyler? Hı hı. Sadece din adamları için hoca efendi tabiri kullanılıyor. Müftü efendi tabiri kullanılıyor. Ama kelime nereye geldi? Böyle kapıcı, müstahtdem, çaycı için kullanmaya başladık. Rafizi ve kelimesi de içinde artık bugün küçümseme, hakaret barındıran anlamı taşımaktadır. Bence kullanılmamalıdır. H ama köküne baktığınız zaman aslında hakaretiz bir ifade değil. Kökü öyle değil. Hayır. Kök öyle değil.