Transcription
Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam şöyle diyor: "Ümmetim hakkında iki şeyden korkuyorum. Birisi gizli şirk, diğeri gizli şehvet." Şehvet gibi bir konunun yanlış kullanılmasında götüreceği yerin anlaşılması adına bir cümle içerisinde şehvetin ve şirkin yan yana söylenmesi insanı ürpertiyor. Öyle değil mi? Allah Allah! Şehvet meselesinin üst limitiyle alt limitini hayal bile edemezsiniz. Üst limitinde şehvetine mahkum olmayanlara açılan velilik kapısını birazdan duyunca şaşıracaksınız. Alt limitinde şehveti kendisine efendi yapan insanların karşılaşacağı akıbetleri duyunca şaşıracaksınız.
Eskiler şehvet için "hacalet aver" derlermiş. Yani utanılacak bir mesele derlermiş. O yüzden de insanlar bu noktada sıkıntıları olduğunda kolay kolay herkese açabilirler mi? Açamazlar.
Geçenlerde bir arkadaşım bununla ilgili bir derdini bana açtı. Yıllardır teheccüd namazı olan bir arkadaşım. Profil kafanızda otursun diye anlatmak istedim yani. Yıllardır teheccüd namazı olan, takva yaşayan, böyle hiç kimseye hiç zerre kadar kötü niyet, kötü hesap barındırmayan öyle güzel bir insan, bunun yanında genç, dinamik, durumları da uygun, maddi durumları vs. onlar da uygun ve arayıp şunu söyledi: "Hocam ben artık gözlerimle baş edemiyorum." dedi. Bunu söylemekten hayal ediyorum ama hala teheccüd namazını kaçırmayan ben gözlerimle artık illallah ettim. Bunlardan baş edemiyorum, bunların elinden usandım. Yok mu bunun bir çıkış kapısı diye şöyle bir dert yandı. O da yakınlıktan dolayı. Yani yoksa insan bu tür derdini kolay kolay açamaz ve şunu söyledi: "Zannediyorum ki bende gizli bir şehvet var." dedi. Allah Allah! Ne enteresan değil mi? Tam hadiste geçen manası gibi. Gizli bir şehvet var. Çünkü yaşantısına baktığında gayet uygun normlarda yaşamaya gayret ediyor. Ama iç aleminde bir virüsü fark etmiş ki gizli bir şehvet.
Şehvet çok enteresan mesele. Ne kadar ilginç olduğunu Buhari'nin bir hadisinde geçen bir hadise ile anlatacağım. Çok dikkatli dinlemenizi öneririm. Üç mümin yağmurda kalır. Yağmurda kalınca bir mağaraya sığınırlar. Bir taş yuvarlanır ve mağaranın kapısını kapatır. Ve taşı yerinden oynatamazlar. Olay anlaşılıyor değil mi? Ümitsizliğe düşmez, iman ile kanatlanırlar. Ve hayatlarındaki en güzel ameli vesile yaparaktan dua ederler ki mağaranın önünü kapatan kayağı yerinden kalksın.
Birincisi başlar. Anne ile babasına yaptığı bir iyiliği anlatıp onu vesile etmeye çalışır dualarına. "Allah'ım bu işi senin için yaptıysam ne olur bu taş kaysın." der. Taş yerinden oynamaz.
İkincisi başlar. İşçisi ile olan bir durumu anlatır. Duasına vesile yapacak ki taş yerinden kalksın. "Allah'ım bir işçi çalıştırmıştım. Hakkını verdim almadı. O hak nemalandı büyüdü sürüler oldu. İleride tekrar bana geldi hakkını istedi. Bunlar senin dedim. Benimle alay etme benimki bir taneydi dedi. Hepsini verdim gitti. Allah'ım bu işi senin için yaptıysam ne olur bu taş yerinden kalksın." der. Kalkmaz. Ne kadar ince bir amel değil mi? Ama taş yerinden kalkmaz.
Sıra gelir üçüncü mü'mine. "Allah'ım bir yakınımın kızı vardı. Onu derin bir aşk ile seviyordum. Bir gün onu memnun edecek imkanlarla karşısına dikildim. Bir adımla fiili durum vuku bulacaktı. Bir anda Allah'tan haya ettim. Birimiz bir tarafa diğerimiz öbür tarafa saniyeler kala kurtulduk. Yıllarca başka şeyi nefsim için yaptım. Ama Allah'ım ben bunu senin için yaptım. Allah'ım bu işi senin için yaptıysam ne olur bu taş yerinden kalksın." der. O taş paramparça olur. Mağaranın önünden kalkar. Mağaranın kapısı açılır.
Şehvetine iradesi ile hakim olan bir insanın ettiği duanın neticesi nasıl bu hale gelir? Demek ki kazandığı makam ve mertebede o hale gelir. Anlıyor musunuz? Şehvet meselesi bir insanı nasıl bir makama çıkartır? O dereceleri tırmandırır. Veyahut nasıl bir hale düşürür? O derekelerin en alt noktasına ulaştırır. Şurayı iyi anlayalım bu hadis ile birlikte. Bu asrın velayet yollarından birisi de şehvettir. Anladınız mı? Tekrar edelim. Bu asrın velayet yollarından birisi de şehvettir. Çok enteresan değil mi? Şehvet insanı kamçıladığı zaman kişi o şehvetine karşı koyduğu anda tarifsiz bir velayet yolu kazanır. Yani bir insanın şehveti doğru kullanıldığında kendisine bir cennet yoldur adeta. Nasıl velayet bu ya? Yani neler elime geçecek? Bildiğim manada değil. Belki bir kerametin olmayacak. Olmaması da senin iyiliğinedir. Kendini o şekilde bilmeyeceksin, gurura kapılmayacaksın, şımarıklığa girmeyeceksin. Ama hele hele bir genç şehvetinin onu götürmek istediği kötü yollara şöyle elinin tersiyle ittiği anda ona açılan kapı normal bir kapı değildir. Ne kapısıdır? Velayet kapısıdır. Duyguları onu fenala ettikçe terk eder. Terk ettikçe de günahlardan dolayı mertebeler kat eder. En sonunda varacağı yer, bir hamle ile varacağı yer kırk defa seyri sülük yapılsa varılamayacak bir noktaya onu ulaştırır. Anlıyorsunuz değil mi? Şehvet aslında ne yoludur biliyor musunuz? Bir velayet yoludur.
Dünyadaki hadiseler ekseriyetle öyledir değil mi? Allah Azze ve Celle öyle imkanlar açmıştır ki doğru kullanıldığında bir insanın cennetine vesile olurken yanlış kullanıldığında da cehennemine vesile olur. Ne ölçüde olur bu? Ne ölçüde avantajı varsa o ölçüde olur. Mesela bisikletin avantajı ne kadardır? Şu kadardır. Bir insan bisikletle gitse on kilometre, yirmi kilometre hızla gider. Düşse en fazla dişi kanar. Bir lamburgini kullansa onun avantajı nasıl olur? Daha yüksek olur. Bastığında üç yüzle gider ama onunla kaza yaptığında içinden çıkamaz. Şehvet o lamburginidir. Yanlış kullanıldığında bir adamı içinden sağ çıkarmaz. Ama doğru kullanıldığında yani kişi şehvetine efendi olursa onu yönetebilirse ki bu iradeyle gerçekleşebilecek bir şeydir o kişiye tarifsiz bir velayet kapısı açıldı demektir. Hiç bizim not defterimizde olmayan bir velilik çeşididir şehvetin o gence açtığı veliliğin kapısı.
Başka örneği var mıdır bunun? Vardır. Nerededir? Hazreti Ömer dönemindedir. Hazreti Ömer dönemi. Ömer Efendimiz filanca genç, filanca kadın ile baş başa kalmış diye öğrenir. Tahkik ettirir, doğru çıkar. Anlar ki gerçekten kalmış ama Yusuf Peygamber gibi kalmış. Kapıyı üstüne kilitlemiş öyle kalmış. Baş başa kalmış ama entaresine bile dokunmadan kalmış. Sabah namazı olur üst üste birkaç defa. Her defasında Hazreti Ömer bu genci göremez. Göremeyince artık merak eder bu genç nerededir diye onu sorar. Anlatırlar Hazreti Ömer'e. Bir fitne onun kapısının önünden geçti diye anlatırlar. İnanın bu hadisedeki olay fitne olmaya niyet ettiyse yeryüzünde ondan büyük hiçbir fitne yoktur. Cümlemi anlayabildiniz herhalde değil mi? Yani şehvetle ilgili bir unsur fitne olmaya niyet ettiyse yeryüzünde ondan büyük fitne yoktur.
Sizler namazlardan sonra yaptığınız tesbihata nazar edin. Onda daha çok neyden sığındığınızı hatırlayın. Demek istediğimi manalandıracaksınız. Derler ki ya Ömer o genç eve giderken sürekli bir fettan onun yolunu kesiyordu. Bir ara kalbi meyleder gibi oldu. Az sendeledi ve yüzlerce defa şu ayeti okuyup ona sığındı. Araf 201: "Takva sahipleri içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda onu düşünüp hemen gerçeği görürler." Ayet kalbinde o kadar ağırlık oluşturdu ki o kadının kapısının önünde yığıldı kaldı. Yani o genç o işe vasıl olmadan vefat etti. Komşuları defnetti. Yabancı bir kadının evinin önünde bu hadise gerçekleştiğinden dolayı da çok duyurmadılar. Yani o yüzden Hazreti Ömer duymuyor gencin ahvalini. Hazreti Ömer bu vefatı öğrenince çok üzülür. Hemen gencin mezarının başına gider. Bol bol dua eder ve şöyle seslenir. Rahman 46: "Rabbinizden korkan için iki cennet vardır." Hazreti Ömer'in bu ayeti okumasından sonra her yeri sessizlik basar. O sessizlik kabirden gelen bir ses ile yırtılır: "Ya emir el müminin, inni ve ceddi marrateyni. Ben bu söylediğinin iki katını buldum burada." Şehvetin onu sokmak istediği yollara karşı bir ayeti kalbine rehber alan bir insanın vefatının neticesi. Hazreti Ömer ona cennetle müjdeli bir ayeti okuyor. O ise bahsettiğinin dahi iki katını burada buldum ya emir el müminin diye cevap veriyor. İnanılır gibi değil. Yani bir insan şehvetine hayır dediği anda velayet kusvasına biner. Kırk seyri sülük ile varlamayacak mertebeleri tek tek kat eder. Şehvetle böyle bir velayet makamı olduğunu biliyor muydunuz? Bence bütün hadiselere bu şekilde bakmak icap ediyor. Bu dualite ile yani. Bunun bir menfi yanı vardır. Kıymeti ölçüsünde bir de müsbet yanı vardır. Yani bir şey ne kadar menfi manada şiddetliyse aslında müsbet manada da o kadar cennet yolu demektir.
Neden anlattım gençlerle ilgili bu meseleleri? Herkesin hayali gençliğinin gitmemesi değil mi? Kuaförler neden dolu? Bunun için değil mi? Spor salonları neden dolu? Bunun için değil mi? Bir insan tanıdım namaz kılmıyordu ama sabah namazı saatinde kalkardı ve spor yapardı. O saat oksijeni en bol olan saat olduğu için. Neyi amaçlıyor sizce bu hamlesiyle? Aman biraz daha genç kalayım, aman biraz daha gençliğim elden gitmesin. Şimdi madem amaç buysa bunun nasıl kazanılacağını öğrenmek lazım. Şöyle bir tefekkür edelim. Dünyadaki bütün kayısılar bitmiş. Son kayısı çekirdeği senin elinde. Ya bu kayısı çekirdeğini kırarsın yersin 2-3 dakikalık bir lezzete feda edersin. O gençliği yani. Ya da bu kayısı çekirdeğini ekersin. Binler sene bütün evladı, iyi halini yiyebileceği kadar kayısları elde edersin. Bizim gençliğimizin şu kayısı çekirdeğinden hiçbir farkı yok. Birkaç yılcık. Bunu ya kıracağız, çitleyeceğiz. Haramlar ile bu dünyada tüketeceğiz. Ya da şehvetimizi kontrol etmeyi öğrenip sonsuz, ebedi bir gençliği kazanacağız. Düşünsene hiç bel ağlamıyor, diz ağrımıyor. Saçlar hiç dökülmüyor, saçlar hiç ağarmıyor. Öyle değil mi? Hep dinçsin, hep dinamiksin. Ama şunu iyi anlamak lazım. Ebedi gençlik ancak bu dünyadaki gençlik ile elde edilir. Bu dünyadaki gençliği bozan en büyük imtihan da şehvet imtihanıdır. Bu yüzden buna hakim olmayı öğrenmek lazım.
Birinci konum bitti. İkinciye geçiyorum. Allah Azze ve Celle insana duygular vermiştir. Bizim sevmemiz, üzülmemiz bu duygular değil midir? Bir şeye bağlanmamız bu duygular değil midir? Bu duygulardan üç tanesinin ucunu da açık bırakmış. Ne demek bu? Haddı hesabı yok. Yani gidebildiği yere kadar gider mi bu? Hem yukarıya doğru hem aşağıya doğru bu üç duygu gidebildiği yere kadar gider. Nedir bunlar? Şehvet duygusu, öfke duygusu, gadap diyeceğiz birazdan buna ve akıl duygusu. Kuvve-i şehevye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye. Kuvve, kuvvet demek zaten. Kuvve ne demek kuvve? Kuvvet demek. Kuvve-i şehevye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye. Bu üç duyguyu şuraya kadar mı kullanabilirim? Ucu bucağı yok. Haddı hesabı yok, sınırı yok. Bu üç tane duygu bir insanın dünyada yaşayabilmesi için Cümleye dikkat edin. Enerji kaynağıdır, kaynak yani. Yapmak istediğin işlere içinden enerjiyi nasıl bulabilirsin? Bu üç duygu ile çıkıyor bu. İnanılır gibi değil değil mi? Bak şunu demedim. Bu üçünü doğru kullanırsan güzel enerjiler gelir demedim. Bu üçü direkt enerjinin kendi kaynağı, trafo gibi. Senin telefonundaki özelliklerin ortaya çıkabilmesi için enerji kaynağı olarak bataryanın kullanılması şart değil mi? Aynen öyle de insan olarak içindeki özellikleri çıkarabilmen ve kullanabilmen için enerji kaynağı bu üçüdür. Kuvve-i şehevye ne demek? Şehvet duygusu. Kuvve-i gadabiye ne demek? Öfke duygusu. Kuvve-i akliye yani akıl duygusu. Bu üçü çok önemli. Bu üçünün güzel bir enerji demiyorum dikkat edin. Enerjinin asıl kaynağı insanın hayatını devam ettirebilmesi için. Belli başlı projeler yapabilmesi için. İsteklerini gerçekleştirebilmesi için. Spor aktiviteleri yapabilmesi için. Böyle hobiler kazanabilmesi için. Aklınıza ne geliyor başka? Senin yazılımda bir projeyi sonlandırabilmen için. Senin bilek güreşi sporuna devam edebilmen için. Senin kitap editörlüğünde devam edebilmen için. Senin sabah akşam ameliyatlara girebilmen için. Bunların tamamı için insana bir enerji kaynağı lazım mı? Lazım. İnsanın enerji kaynağı üçtür. Bu yüzden bunların haddi hududu yoktur. Bu üç enerji kaynağını tekrar edelim. Buyurun. Problem var mı bu üçünde? Tamam. Şimdi bununla ilgili o kadar önemli bir mesele okuyacağız ki. Yani bu meseleyi ben birkaç kişiye okudum. Şimdi şeytan şehvet noktasında şoklama yapar. Baktığın görüntüler içerisinde sende haz uyandıracağı şoklayarak kalbinin çok derinliklerine indirir. Korteksinin derinliklerine indirir. İstediği zaman kullanabilmek için. O kadar derine inmiş bir şokun. Şeytanın ileride kullanacağı görüntü hatıraların. O kadar derine inmiş bir şokun. Tedavisinin de o kadar derinden olması gerekir mi? Filmlerde kurşun öyle bir yere girer ki. Ne yaparlar? Milimetrik hamlelerle o ameliyatı yaparlar. Bu ders o ders. Ben bu dersi derinlerine kadar bu meselelerden etkilenmiş birkaç arkadaşa okudum. Böyle yani yandık, bittik, ahiretimiz... O konulara da girmiyorsun. Kardeşim bak bu mesele bu meseledir diyorsun. Ve adam mantığı o kadar derinlere sirayet ediyor ki. İnanın elini eteğini bu işten çeken çok insan tanıdım. Bu hakiki meseleyle başlayalım mı okumaya? Evet buyurun. İşaretül İcaz'da Fatiha Suresinin tefsiri bölümü var. Oradan bu meseleyi okuyoruz. İşaretül İcaz. Tagayyür, inkılap ve felaketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskan edilen ruhun yaşayabilmesi için... Bir dakika. Ruh burada iskan ediyor değil mi? Yani bir evde de öylesin ya iskan ediyorsun. Burada da oturuyor ruh. Ölüp gidecek ileride. İskan eden ruhun ne yapması için dedi? Yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Cümle nasıl? Tam enerji kaynağı değil mi? Bak aksine burada başka bir şey diyor. Yaşam kaynağı diyor. Ya bu üç duygunun bizim enerjimizin temelini oluşturduğunu biliyor muydun? Çok enteresan değil mi? Neydi üç duygu? Allah Allah çok enteresan. Şimdi şu enerji kaynağı olayını benim bir açmam lazım. Üstad Hazretleri diyor ki... Ne demek bu? Şunu diyor yani. Tefekkür edin. Kainatı küçülttüm ne çıktı? İnsan çıktı. O zaman insanda olan her özellik makro manada kainatta var. Doğru oldu mu? Oldu. O zaman şunu desek. Kainatta insanın büyültülmüş halidir. Doğru oldu mu? Oldu. Kainatta bulunan bütün özellikler mikro manada insanda var. Anlaşılmayan bir şey yok değil mi? Bende ne varsa büyüt kainatta var. Kainatta ne varsa küçültsüz insanda var. O zaman bu yakın özellikler neler? Biraz örnekleyelim. Mesela insanda kemikler var. Bu kainattaki taşlardan haber verir. İnsanda saçlar var. Bu kainattaki ormanlardan haber verir. Hatırladığın yeri değil mi? İnsanın vücudunda kıl olmayan yerler kainattaki çöllerden haber verir. İnsanın bedeninde kanlar ve sular kainatta akarsulardan haber verir. Ve dikkat edin ikisinde de oran %70'tir. İnsanın ruhu ruhlar aleminden haber verir. Bak kainat o kadar geniş. İnsanın hayali misal aleminden haber verir. İnsanın hafızası levhim mahfuzdan haber verir. Allah Allah. Peki bu kainatta enerji kaynakları da var mıdır? Vardır. Nelerdir? Rüzgar, doğalgaz, su, kömür, petrol. Kainattaki enerji kaynakları gibi insanda da enerji kaynakları vardır. Bunlara kuvve denilir. Ve insanın bütün özellikleri arzu ettiğin bir spor. Bitirmek istediğin yazılım. Sonlandırmak istediğin bir inşaat projesi. Yani insanın bütün özellikleri, enerjisini bu üç kuvveden Çok enteresan. Yani bu insandaki duygular kainattaki enerji kaynağı gibidir. Çok enteresan. Allah insana hayatını devam ettirebilmesi için bu üç enerji kaynağını vermiştir. Ve şuraya kadar kullanabilirsiniz mi demiştir. Ucu bucağı da yok, sınırsızdır. Bunlardan bir tanesi şehvettir. Şimdi artık şehvete bambaşka bir yorum geldi. Şehvet bir enerji çeşididir. Bugün yeni işlere girip para kazanmayı hedefleyen bir insan bu noktada şehveti olmadan başarabilir mi sizce? Başaramaz. Bir insanın bu noktada hayalleri olsa ama şehvetini hep menfi noktalarda tüketse bunu başaracak enerji bulabilir mi? Bulamayacağından dolayı şehvet enerjisini yanlış kullanan insanlar mutlaka depresyona girer. Bakın depresyonların sebebi. Enerjiler ne ister? Vana ister. Enerji kaynağının vanası bozulsa mesela doğalgaz enerji kaynağının vanası bozulsa evdekiler ne olur? Zehirlenir ve ölür. Demek ki doğalgazı yemeği pişirecek kadar açmak lazım. Çok enteresan. Etraftaki aldatma oranlarına bakınız. Artık bence orana bakmanıza gerek yok. Yani bugün komedi programlarında bile aldatmalar malzeme olarak kullanılıyor. Yani bu çok rahat ve genel bir hale geldi. Ya geçen o beni aldatmıştı da ben de onu aldatmıştım. Birkaç saniye sonra gülüşmeler. Yani bu artık çok sıradan bir hale geldi toplumda. Bunlar nelerdir biliyor musunuz? Şehveti kontrol edememenin faturasıdır. Yani bunlar dışarıda sıradan bahsediliyor diye. İnanın etkileri de sıradan değil. Bir aile hayatı çöküyor. Altındaki çocuklar perişan oluyor. Madde bağımlılık oranlarının artması bu meseleye bağlanıyor. Ve bir toplum yapısını oluşturan çekirdek metaforundaki ailelerin özellikleri bozuluyor. Bu nereye sirayet ediyor? Topluma sirayet ediyor. Kaç kişinin derdi var? Geçen İzmir'den arkadaşlar geldi. Aynı dert. Hep aynı. Ya çocuklarımızı muhafaza edebileceğimiz nere var? Nasıl yapabiliriz? İleriki süreçte, eğitim sürecinde, hayat sürecinde, evlilik sürecinde nasıl yapabiliriz? Herkes aynı derde de üçar olmuş. Bak görüyor musunuz? Bunlar neyin faturası biliyor musunuz? Şehveti yani o enerjiyi bana olan enerjiyi kontrol edememenin faturası. Bir insan şehvetin önünü açarsa enerjisi biter. Şehvetin önünü açmayı anlıyorsunuz değil mi? Çok affedersiniz yani bir genç sürekli gözünü başka şeylerle doldursa gece gündüz istimna etse anlaşılıyor umarım demek istediğim. Çok affedersiniz haşa minel huzur yüzünüzdeki suyu mastürbasyon meselesi. Sürekli enerjisini bununla bitirse bitirse bitirse isteksizlik başlar. Yani şehvetini yönetemeyen bir insanın zihnindeki güzel projeleri gerçekleştirmek için gücü olmaz. Şevki de olmaz. Dikkat edin maalesef öyle de oluyor. Bildiğini yapma isteği gider. Çok acı bir sözdür ha Onur. Gerçekleştirebileceğin güzel bir bilgin var ortada ama bir türlü içinden enerjisi gelmiyor. Örnek namaz. Öyle değil mi? Ya namazı çok istiyorum ama kılamıyorum. Neden? Ah ah şeytan nerelerden girmiş. Kabiliyetleriyle üretim yapamaz. Arzu ettiği spor faaliyetlerini dahi gerçekleştiremez. Olayı gördünüz değil mi? Yani şehveti şu an bir enerji kaynağı olarak kodlayabildiniz mi? Çok önemli bir mesele. Freud şöyle demiş: "Hazzı öteleyebilen olgun insandır." demiş. Acayip bir laf. Yani şehvet kapını çaldı. Hadi ya israfat noktasından bırak gitsin diye seni zorluyor nefis ve şeytan. Ama sen orada kapını kapatıp hazzını öteleyebiliyorsun. İşte olgun ve karakterli insanın bu olduğunu söylemiş. Neden? Çünkü ancak üretim yapabilen insan bu insandır. Akal suların önüne baraj kurarsan hem şehrin elektriğini gerçekleştirip sağlayabilirsin hem de etrafı nasıl oluyor baraj yapılan yerlerde? Yeşillik oluyor, su oluyor, iklim değişiyor, meyve çeşitleri değişiyor öyle değil mi? Allah Allah. Peki akar suya bu barajı yapmazsan yolun önünde ne varsa yıkıp geçiyor. Şehvet tam bu barajdır. Akan bir su var. Sen bunu israfat nevinden istediğin kadar akıttığın anda yarın üretim yapacak enerjiyi bulamayacaksın. İster ahiret manasında bu dediğimi yorumla, ister dünya işleri manasında bu dediğimi yorumla. İsteksizlik başlıyor. Bilgisayarın başından kalkamıyorsun, 40-50 saatlerini oralarda geçiren insanlar var. Şehvet mahkum ediyor. Ama sen o akan suya baraj kurduğun anda, hayır sen haramda akamazsın dediğin anda yarın bir gün kafandaki güzel niyetler için üretim yapabileceğin mükemmel bir enerjiyi biriktirmeye başlıyorsun. Sadece bunu düşün. Sadece bunu. Başka diğer detaylara inmeden şöyle gücü kuvveti yerinde olan bir genç bunu düşünsün. Sürekli israfata gideceğim ve çok affedersiniz gün boyu mal gibi gezeceğim. Yani böyle kafam gitmiş, gözüm gitmiş bir şey yapmaya enerjim yok, muhabbet etmeye enerjim yok. Birileri arıyor diyor ki ya çıkalım bir çay içelim, muhabbet edelim. Çıkmak istemiyorsun. Kafanda güzel niyetler var, projeler var. Hiçbirini gerçekleştiremiyorsun. Neden? Bir şeyleri yanlış hissaf ettiğin için. Allah Allah. Çok affedersiniz. Bez suyu dere suyu değildir. Öyle aktamazsın sen onu. Yarın bir gün arzu ettiğin bir şeyi yapacak zerre kadar enerjin kalmaz. Çok önemli bir mesele değil mi? Çok önemli. Yani şehvet bir enerji kaynağıdır. Yarın hayata dair dinamik, mutlu motive olmak istiyor musun? Ya sen bu işi yaptığında kendi kendine bu zararı veriyorsun. Barajı kurmadığın anda o akan nehrin suyu önünde ne varsa yıkıp geçecek. Efsane bir hadise anlaşılması gereken bence. Devam edelim mi okumaya? Akliye-i melekiyedir. Lakin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmiş ise de hakem olarak tayin edilmiş değil mi? Şunu yapamazsın adam. Bunu yapabilirsin. Helal. Evet. Fıtraten tayin edilmemiş olduğundan enerji kaynağı olarak nasıl? Ucu bucağı yok. Evet. Bu kuvvetlerin her birisi tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar. Şimdi bu üç mertebeyi öğrenmemiz lazım ki derse devam edelim. Vasat doğru yol. Bunu aşırı yapmak, ifrat bunu olması gerekenden çok daha az yapmak, tefrit. Vasat'ı günlük manada kullanmamanız lazım. Yani malum Galat'ı meşhur, Lugat'ı fasihten evladır. Yani günlük kullanım gerçek manasının önüne geçmiştir. Ama bu yanlıştır. Biz mesela beğenmediğimiz yemeğe ne deriz? Vasat deriz. Bunu zihninizden silmeniz lazım. Vasat o demek değildir. Vasat doğru. Yani olması gereken kıvam demektir. Var mı burada problem? Yani vasat deyince olumsuzu düşünmeyin. Olması gereken güzel düşünün. Vasatta sizde yeşil ışık yanacak. İfrat, tefritte de kırmızı ışık. Onlar yanlış. Tek doğru ne burada? Vasat. Bir şeyi doğru kıvamında yapmak vasattır. Aşırıya gitmek ifrattır. Olması gerekenden çok az yapmak tefrittir. Haşa bir insan Hazreti Ali'yi peygamber gibi sevse ifrat etmiş olur. Haşa bir insan Hazreti Ali'yi asker arkadaşı gibi sevse tefrit etmiş olur. Bir insan Hazreti Ali'yi olması gereken kıvamda sevse vasat etmiş olur. Anlaşıldı mı? Vasat deyince yeşil ışık yanacak. İfrat tefritte kırmızı ışık yanacak. Sadece burada bir noktayı tekrar hatırlatmam lazım. Vasat ortalama yol demek değildir. Çok sıcakla çok soğuk karıştırıp ılık yaptım vasat değildir. Vasat olması gereken doğru yoldur. Bir insan hadislerde de vasat ümmet diye geçiyor ya. Olması gereken doğru ümmet demek o yani. Haşa kötü ümmet demek değil. Bir insan olması gereken vasat yolu bulur. Sonra o yolun delisi olur. Neden? Kabiliyetlerini son limitine kadar ortaya çıkarıp zorlamak için. Anladınız mı? Şimdi dışarıda günlük hayatta oğlum vasat git işte. Ne demek yani vasat git. Bir namaz kıl bir oruç tut. Bir de şundan yap. Vasat çok yanlış kullanılıyor dışarıda. Vasat o demek değildir. Vasat doğru yol demektir. Bir insan vasat olan doğru yolu bulur. Sonra o doğru yolun delisi olur. Neden? Kabiliyetlerini limitine kadar zorlamak için. Anlaşıldı mı? Anlaşıldı. Devam etmem lazım. Devam etmeden önce tabloya bir bakmanız lazım. Şöyle bir ön hazırlık yapayım. Kuve-i Şehviye'yi konuşmuştuk az önce. Bunun ifratından çıkan karşılık nedir? Fücur. Çok güzel. Tefritinden çıkan humud. Vasatından çıkan iffet. Buyur Ömer. Mesela Kuve-i Şehviye'nin tefrit mertebesi humuddur ki ne helale ve ne de harama şehveti iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki helaline şehveti var, harama yoktur. Hangi hayat enerjisini konuşuyoruz şu an? Şehveti. Yani Kuve-i Şehviye'yi. Üç yol var demiştik değil mi? Vasat dedik, ifrat dedik, tefrit dedik. Kuve-i Şehviye'nin ifratına fücur denir. Fücur ırz düşmanı demektir. Yani bir insan sınırı olmayan bu duyguyu terbiye edememişse ne olduysa bu duygu ifrat ettiyse yani artık haddi aşmış, aşırılığa gitmiş helal aram demeden bütün namuslara göz diker. Çok affedersiniz akrabası yakın arkadaşına bile çekinmeden göz diken ırz düşmanı bu moda girmektedir. Haberlere bakın anlarsınız. Aldatmalar nereden çıkar? Bu hastalıktan çıkar. Yakınlarına bile sarkıntılık nereden çıkar? Bu hastalıktan çıkar. Detaya girmeden üstünü örteceğim. Akla gelmedik kötülükler nereden çıkar? Buradan çıkar. Akla gelmedik bozukluk, hastalık ve kötülükler kuvve-i şehve'nin terbiye edilmediğinden dolayı ifrat mertebede kullanılmasından çıkar. Var mı problem? O zaman sırada neyi konuşalım? Tefrit. Ne demek oluyor tefrit? Olması gerekenler az kullanıma. Buna da humut denilir. Humut ne oluyor? Yani bitkisel hayatta yaşamak gibi, şehvete iştahsı olmamak gibi. Bir insanın şehveti tefritte olsa evlilik hayatı ne olur? Çok zarar görür. Yani bu da güzel değil. Anlıyorsunuz değil mi? Bu da kırmızı çizgi. Veyahut şehveti aslında vücudun bir uzvu gibi değerlendirmişler. Bir insan o vücudun uzvunu hadım etse, ya kurtulunsun da insan rahatlasın diye hadım etse bu ne olur? Bu da tefrit olur ve asla uygun olmaz. E bunun uygunu nedir? Bunun uygunu iffettir, iffet. Vasatı yani. Nedir vasatı? İffettir ne demek? Helal dairede kalmak. Haramı? Haram bilmek. Ne terbiye etti insanın bu duygusunu? Şeriattaki ahkam. Nasıl mesele? Acayip. Devam edelim mi? Şehvetin üç sınırını anladınız herhalde. Vasat, ifrat, tefrit. Şehveti burayı anlayan bir insan aynı ateşe benzetebilir. Kullanmayı bilmeyeni anında yakar. Yani bir insan ateşi sobada tutuşturursa hem evi ısınır hem evinin yemeklerini onun üstünde yapabilir. Bir insan ateşi halının üstünde tutuşturursa bütün evi yakar gider. Şehvet böyle bir şey. Benim anlattıklarımın dünya karşılığıyla birlikte ahiret karşılığında hesaplamanız lazım. Hem bir velilik kapısı olduğu gibi hem de bir cehennemin olmaz noktalarına sürükleyen bir hadisedir. Şehvetin ifrat ya da tefritte kullanımı. Yani insanın şehveti bir nimettir. Ama şehvetin insanı olmak bir beladır. İyi hesaplamak lazım. Devam edelim mi? Buyurun. İhtar. Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füryatında da bu üç mertebe mevcuttur. Şehvet demek sadece bildiğimiz manadaki cinsellik anlamına mı gelir? Hayır. Onun alt kolları da vardır. Onları da bir ufak konuşalım. Yemek ve içmek şehvet midir? Evet şehvettir. O zaman bunda da tefrit ve ifrat vardır. Tefritinden başlayayım. Yemek ve içmenin tefriti nedir? Genç yaşta birisi özentilikten dolayı yemeği içmeyi terk eder. Bunu bir de etrafta ispatlamaya çalışıyor. Üniversite ortamları bu muhabbetlerle geçmiştir hep. Ya ben yemiyorum, içmiyorum. Elimi şunlardan çektim. Bu ne olur? Tefrit olur. Peki bunun ifratı nedir? Adam ciğerini dolduracak kadar yer ya. Bir gün bir arkadaşım demiş ki bende doyma hissi yok. E nasıl bırakıyorsun? Tıkanıyorum artık. Burada kalıyor. Öyle bırakıyorum demişti. Hayret ettim. Allah Allah. Bu da ne oluyor? İfrat oluyor. Yemenin hazzını yeniden alabilmek için kusup kusup yiyen insan duydunuz mu? Bu ne oluyor peki? İfrat oluyor. Peki bunun vasatı nedir? Sünnete göre yemek. Üçte bir yemek. Üçte bir sıvı. Üçte bir hava. Allah Allah. Diğer şehvet neydi? Uyumak. Bunun tefritinden başlayalım. Yani çok az uyku. Yine aynı mesele. Gençlik yaşta ideolojisi hoşuna giden birisine imrenmiştir ve özenmiştir. Bu yüzden de ben hiç uyumuyorum. Ben az uyuyorum. Bak ben bugün de uyumuyorum diye her tarafa onu ispatlamaya çalışır. Bu, bu işin tefritidir. Niye buna girmiş bu yola? Hava atacak. O yüzden girmiş. Yani hiç uyumayan bir evliyalar var. Bir kaç tane profesör var. Bir de ben varım diye. Üniversitede o havayı atacak. Bunun ifratı nedir? Her yerde uyumak. Ya bir arkadaş vardı. Böyle kafası havaya değse havada uyuyor. O noktaya gelmiş. Bizim bir sohbetimiz var ya. Sabah namazına kalkamıyorsan bu videoyu izle. Bir gün ona şey yapacaktım. Öğle namazına kalkamıyorsan bu videoyu izle. O kadar uyuyor ki. Öğle namazı adam için risk haline geldi. Böyle öğle, ikindi falan oralar gidecek. O noktalarda. Bu da bu işin neyi oluyor? Her yerde uyumak? İfrat oluyor. Peki vasatı nedir? Sünnete uygun uyumak. Günde 4-5-6 saat uyursun. Bir de öğlen kaylule yaparsın. Bir tane. Ben kayluleden de 8-9 tane yapan gördüm yani. 8-9 çarpı 20 dakika. Oradan hesapla bak. Bir diğer şehvet nedir? Konuşmak. Bunun tefriti nedir? Hiç konuşmamak. Ve bunu şöyle diyenler var. Ya benim nizacım böyle. Ben hiç konuşmam. Senin nizacın vasata yaklaşmak içindir. Yani Kur'an bize ikinci bir fıtratın terbiyesini vermek için vardır. Anlatabildim mi demek istediğimi? Ben böyleyim diye bir mesele. O zaman herkes buna sığsın. Kapatalım defterleri, kitapları. Ben böyleyim diye olur mu? Kur'an zaten sana ikinci bir fıtratın terbiyesini vermek için var. Ya ben hiç konuşmam. Suskun bir adam. Hayır. Öyle olmaz. Üstad Rahimullah diyor ki biz muhabbet fedaisiyiz. Yani muhabbetini feda eden. Şimdi bazen öyle günler oluyor. Hele imza günlerini hatırlayın. 6-7-8 saat kuyruk değil mi? Konferansları hatırlayın. Aynı anda birkaç bin insan. Bir de çıkıp yemeğe gidelim ki aman birinin derdine derman olur muyuz diye düşünüyoruz. Yani neredeyse 8-10 saat konuşuyorsun aralıksız. Kim bu kadar konuşmak ister ki? Sen orada sünneti yakalamaya çalıştığından demek o anın Anın vacibine göre vasatı bu. Yoksa ben sessizim benim yapım bu. Onu demek uygun değil. Bu işin tefriği olur. Sen muhabbet fedaisisin. Yani muhabbetini içinden gelmese bile uygun bir konjüktör yakaladığında feda etmek ile mükellefsin. Bu işin ifratı nedir? Hiç susmamak. Biz onu çok yaşıyoruz. Hocam bir sorun var diyor. 3 saat soruya gelemedik. Böyle güzel eğitimini verdi, teddi saatine girdim ayrıldı gittik. Yani 3 saat konuya giremedik. O da işin ifratı oluyor. Peki vasatı nedir bunun? Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam gibi vecis söz söylemek bu işin vasatıdır. Yani yerine uygun bu işi yapmak. Bir tane daha var. Şehvet mekanizması. O da aklıma geldi. Onu da söyleyeyim. Gülmek. Bunun tefriti nedir? Somurtmak, hiç gülmemek. İfratı nedir? Gülünmeyecek her şeye gülmek. Kapı gıcırdıyor adam gülüyor. Muhattabı ciddi bir şey anlatıyor. Adam gülerek cevap veriyor buna. Ayar edersin adamı. Değil mi? Peki bunun vasatı nedir? Az gülmek ama çok tebessüm etmek. Dikkat edin kalpteki hüzünle ilgili çok iltifat vardır. Ama gülmekle ilgili ikaz vardır. Gaflete sürükleyen gülmelerin kalbi öldüreceğine dair ikazlar mevcuttur. Bir insan çok ciddi bir yere gitse, misal veriyorum aklıma gelmişken. Mesela Çanakkale şehitliğini gittin, gezeceksin. O haleti ruhiyeye girmeye çalışacaksın. Barlaya gittin üstad hazretlerinin bu pencereden ne bakıp anladığını yaşayabilmek için. Bu kapıdan girmiş ne olmuş. Bu ağacın üstüne ne tefekkür etmiş. Buralarda gülsen o manevi atmosferi dağıtırsın ve bu gaflete sürükleyen bir gülmek olabilir. Var problem buyurun devam edelim. Ve keza kuvve-i gavabiyenin tefrit mertebesi cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. Bunları açıklayacağım şimdi. Şu an neye geçtik? Az önce neyi konuştuk? Kuvve-i şeheviyye. Bitti mi? Bitti. Şimdi neye geçtik? Kuvve-i gadabiye yani öfkenin kuvveti. Şimdi de ona başlıyoruz. Baştan alır mısın ve kezadan? Ve keza kuvve-i gadabiyyenin tefrit mertebesi cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki ne maddi ve ne manevi hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki hukuku diniye ve dünyeviyyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz. Çok acayip bir mesele değil mi? Bunu da bir kazalım mı altına? Neler çıkacak? Kuvve-i gadabiye. Yani anlayacağımız manada öfkelenme duygusu. Bunun önce neyinden başlayalım? İfratından başlayalım. Bunun ifratının oluşturacağı hastalık tehevvür. Yani cahildir ama cesurdur. Anladınız mı? Cahildir ama cesurdur. Bu ne demek? Allah dahil hiçbir şeyden korkmaz. Anladınız değil mi? Bunların zalimlikleri çok yüksek olur. Zalim modeli anlatıyoruz zaten. Bunlar en yakınını katleder. Bakın haberlere. Ayrıldılar, bir şey oldu, hanımını katletti diye. Bakın. Çocuğu annesini doğradı, bıçakladı. Maalesef günlük düşüyor bunlar yani. Bunlar neymiş? Bunlar bir hastalıkmış. Bu hastalığı ne yol açıyor? Kuvve-i gadabiyenin terbiye edilmemesinden dolayı, söyle? İfrat etmesi bu hastalıklara yol açıyor. Türkiye'de şiddetin yaygınlaşma sebebi bu hastalıktır işte. Ya Twitter'a gir. Saçma sapan herkes kendisine bir misyon, konum belirlemiş. O ona ayar veriyor, ona nota veriyor. Sürekli böyle ya. Çok enteresan meseleler. Yani insanlar Twitter'da en ufak meseleye ne öfke kusuyorlar? Bir de rahattır ya klavyenin başında o delikanlılığı yapmak rahat bir şey yani. Şimdi oradan yazayım, hatta biraz taraftar toplayayım. Onların kızgınlığını da kullanayım ve bunun neticesinde ortaya çıkan zalimliğin günahını bir türlü hesaplayamaz. Neden? Bu hastalığın özelliği Allah'tan bile korkmaz. Bunun ifrat mertebesi. Maalesef işte Türkiye'de devam eden biraz şiddetlerin, sosyal medyada sürekli herkesin kim ve öfke kusmasının, haberler bile öyle yani bizim Anadolu topraklarında yapıcı ve insanlara örnek olacak nice meseleler vardır. Eminim vardır. Biri bir şey üretmiştir, biri bir güzellik yapmıştır. Haber cenahlarında bile biliyorum müşterisi yok diye bunları yayınlamıyorlar ama bunların yayınlanması ve bunlara müşteri olacak neslin yetiştirilmesine çok acil ihtiyaç var. Çok acil ihtiyaç var. Ama şurası acı. Haberler niye bunları yayınlıyor? Müşterisi hazır. Sen kötü bir şeyler yayınla, benim de ifrata çıkmış kuvve-i gadebiyemi coşturayım gelsin, zalimliklerim ortaya çıksın. Ya yan gözle bakmanın, kem gözle bakmanın hesabı var. Twitter'da kim kimi malzeme ediyor belli değil. Çok enteresan. Böyle şeytanın kazanı gibi geliyor bana oralar. Bu ifratıydı. Peki bir de tefritini konuşalım. Bir insanın öfke duygusunun tefritine ne denir? Cebanet. Ne demektir cebanet? Korkaklık demektir. Bu adamlara korku ile her işi yaptırırsın. Sürekli korkak adamlar. Basat seviyenin altında her şeyden korkuyor. Örnek verelim. Mesela bir memurun dine olan yönelimini o günün siyasi konjüktürüne göre belirlemesi. İşte cebanet örneği. Yani böyleyse böyle yatayım, böyleyse böyle yatayım. Bu ne oluyor? Bu bir cebanet örneği oluyor. Ankebut 41'i okumak istiyorum: "Allah'tan başka varlıkların korunmasına sığınanların durumu örümceğin durumuna benzer. Örümcek ağını kendisine bir yuva edinir ama yuvaların en çürüde örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi." Korkaklara söylüyor. Yani öfke duygusunu yanlış kullanıp tefrite giden cebanet hastalığına yakalanan korkaklara söylüyor. Bu arada bu hastalığın beslendiği yer küfürdür. Bu insanlar dini vatanın namusu da konu olsa bir şey yapmazlar. Biraz yakın tarihte dahil, uzak tarihte dahil baktığınızda bazı bölgelere şu cümleyi söylüyor insan içten içe. Şurası bir çanak kale daha çıkarması lazımdı. Anlıyor musunuz demek istediğimi? Yani bugün alemi islamda bazı yerleri tefekkür ediyorsun. Acaba nasıl burası kurtulur diyorsun ve çözüm olarak dilinden şu dökülüyor. Yekvücut olmaları ve bir çanak kale buradan çıkarmaları lazımdı. Belki ona yeterli kuvvet oluşmuyor olabiliyor. Bu hastalığa tutulanlar başka neyden korkarlar? Sorumluluk almaktan korkarlar. Bunun içinde kabiliyetlerini ifşa etmezler. Yani Allah'a ahiret için satacağın şeyin adı kabiliyetlerindir. Kabiliyetlerini geliştirip Allah'a satarak ahiret sermayeni elde edeceksin ki öyle diyor değil mi? Resul malı olan istidatlarının nevalanmasıyla diyor. Yine işaret edileceğiz da. Resul mal sermaye demek. Benim asıl sermayem kabiliyetlerim. Yani kabiliyetlerimi geliştireceğim ve Allah için satacağım. Ama bu hastalığa düçar olanlar sorumluluk almaktan kaçarlar. Bu yüzden de kabiliyetlerini söylemekten çekinirler. Bir arkadaş vardı da ya böyle ne projeler yapmış. Ne projeler Türkiye'de. Böyle boynunu büktü geldi işte ben de bir şoförünüz bile olsam diye geldim falan. Böyle şey bize diyor yani. Hani buranın bir şoförü bile olsam. Dedim dünyada bu işi yaptıysam burada da bu işi yap. Dünyada ne projeler gerçekleştirmişsen burada böyle bir şoförlük yapayım meselesiyle kurtulmak çok gerçekçi olmayabilir dedim. Bunun vasatı sana demedim ama. Çünkü sen kabiliyetini şu an 15 dönüm külliye inşaatında yapıyorsun. Şeyi yapıyor değil mi prefabrik? Heh. Şantiye ofisini yapıyorsun. Mesleğin ne? Şantiye ofisi yapmak. Tamam. Bak. Bak. Tam oluyor. Mesleğin ne? Şantiye ofisi yapmak. Hayalhanem külliyesinde ne yapıyorsun? Şantiye ofisi yapıyorsun. Tamam oldu. Kazım abi senin mesleğin ne? Uzman anestezi doktoru. Hayalhanemde ne yapıyor? Serum takıyor. Şimdi Dışarıda uzman anestezi doktoru burada serumcu abi diyorlar. Olmadı. Onu birkaç kişiye bayıltıp ayırtman lazım burada. Evet. Öfkenin bir de neyi var? Vasat. Vasatı nedir? Şecaattir. Ya çok önemli mesele. Ne demek biliyor musunuz? Sadece Allah'ta korkar. Abes işlerle uğraşmaz. Bu duyguya sahabede fütüvvet ruhu denilir. O kahramanlığı nereden geliyor sahabenin? Kuve-i gadabiye'nin vasatta kullanılması sonucu ortaya çıkan şecaatte. Bakın vasat deyince aklınıza düşük seviye bir şey gelmesin. Vasat doğru yol demektir. Doğru yola gidip akıl almaz bir kuvvet ortaya çıkabilir mi? İşte sahabe. Çıkmaz olur mu hiç? Hazreti Ali Efendimiz'in yüzüne bir kafirin tükürmesi sonucunda ona o kılıcı vurmayıp kınına sokmasının adı nedir? Şecaattir. Allah Allah. Ve keza kuvve-i akliye'nin tefrit mertebesi gabavettir ki... Yeni enerjiye geçti. Üçüncü enerjiye. Hangisine geçti? Kuvve-i akliye. Baştan alalım. Ve keza kuvve-i akliye'nin tefrit mertebesi gabavettir ki hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki hakkı batıl, batılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekaya malik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki hakkı hak bilir imtisal eder, batılı batıl bilir, içtinab eder. Üçüncü enerji kaynağımız kuvve-i akliye yani akıl kuvveti. Önce bunun ifratını konuşalım. Bunun ifratı nedir? Cerbeze. Ne demek biliyor musunuz? Nursuz akıl demek. Nursuz akıl. Yani öyle bir konuşur ki hakkı batıl, batılı da hak gösterir. En büyük münafık özelliğidir. Bence bunu böyle ünlemle yazın. En büyük münafık özelliği nedir? Tam cerbeze ya. Tam münafık özelliğidir. Öyle bir konuşur ki siyaha beyaz, beyaza siyah dersin. Aklınıza bir isim geliyor mu? Abdullah bin Übey İbni Selül. Efendimiz Aleyhisselam döneminin en büyük münafıklarından. Bu İbni Selül konuşurken millet ağlarmış. Dinleyenler dermiş ki bak görüyor musun? Asıl peygamber sevdalısı dediğin böyle olur. Sahabeten onun gerçek yüzünü bilenler ise onu dinlemezmiş. Uğur Savaşı'nda Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam kaç kişilik orduyla yola çıktı? Bin. Peki kaçı yoldan geri döndü? Üç yüz. O dönüşe vesile olan kişi kimdi? Ya peygamber gören üç yüz kişiyi. Bak Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ı gören üç yüz kişiyi. Ve cihata gidiyor. Haleti ruhiyeye bakar mısın? Yani inanılmaz bir kahramanlık var. Göz görmez değil mi o? Ateşsin sen artık. Ne dedin de döndürdün ya? Atın üstüne binmiş. Gidiyor bunlar. Evine veda etmiş. Kimin son duasını etmiş yani bunun dönüşü yok diye. Uğuda idiliyor. Uğuda. Yani Uğut Bedir'in intikam savaşıdır biliyorsunuz bak. Müşriklerin gözünde. Bedir'in intikamını alacaklar orada. Ya peygamber görmüş Aleyhisselatü Vesselam. Üç yüz kişiyi döndürmenin. Onda üç ya. Şimdi bile biz ya bu güzel yolu bulmuş adam geri dönmüş. Çok şaşırıyoruz değil mi? Allah bizi de muhafaza etsin. Ben kendim için çok korkuyorum. Paçavra gibi atmaz da bizi bir köşeye kullanır. İnşallah son nefese kadar. Çok tedirgin edici bir durum yani. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ı görmüş. Binin üç yüzünü geri döndürmek. Yani ne dedin? Öyle değil mi? İşte buna ne deniyor biliyor musun? Söyle. Cerveze işte. Tam münafık özelliğidir. Bugün felsefede deha derecesine ulaşmış insanların beşeri sözleriyle zehirlemesinin altında yatan sır cervezedir. Lisedeki münazaralarda bir kişiye verirlerdi yoğurt beyazdır. Öbürüne verirlerdi yoğurt siyahtır. Münazara bir terdi çıkıp derdin ki ya yıllardır bize kandırmışlar. Meğer bu yoğurt siyahmış derdin. Öyle değil mi? İşte burada hangi özellik gelişir? Cerveze. İfratı budur. Aklın yanlış kullanılmasının ifratı cervezedir. Tefritine geçelim. Tefriti nedir? Gabavettir. Yani ahmaklıktır. Anladın mı? Böyle nasıl yaşadığı belli değil. Ver yiyeyim ört yatayım. Pek zihnini yormaz, çalıştırmaz. O şekilde bir hayattır. Vasatı nedir? Hikmettir. Ne demek oluyor? Amaca uygun düşünmek, yaşamak, davranmak. Devam edelim mi? Bak. Ne için söyledi bunu? Aklın vasat karşılığı neydi? Hikmetti. Ayette kime hikmet verilmiş ona hayır verilmiş diyor. Ayette geçen hikmet kelimesi ne manada sizce? Kur'an demek. Kime Kur'anın manası ve hakikatleri verilmişse ona hikmet verilmiş diyor. Ayette geçen hikmet Kur'an manasındadır. Hikmetin sırrı odur çünkü. Geçtik üçüncü bölüme. Herkesin aklında aynı soru. Üçüncü bölüm. Haram nazar nisyan verir bölümü. Birinci bölümde şehvetin bir velilik mertebesinde çıkaracağını konuştuk. İkinci bölümde üç tane kuvvet işledik ki en önemlisi şehvet kuvveti bunun. Şimdi üçüncü bölümde haram nazar konuşacağız. Bir hadiste diyor ki şeytan gözden girer diyor. Çok dehşetli değil mi? Allah Allah. Şeytanın damarlarında gezmek için kapısı neresiymiş? Göz. Ve içeri girdikten sonra artık içeride çıkan akıl ve kalbin isyanını bastırmak adeta mümkün değil. Bastırılamayan isyan gözü nereye kaydırır sizce? Harama kaydırır. Haramla başlayan hikaye haram ile devam eder. Şeytan gözü öyle doldurur ki bir barajın dolması gibidir. Artık taşamayınca baraj yıkılır sen de altında kalırsın. Ne demek bu? İraden gider demek. Barajı farklı görüntülerle, seslerle, videolarla doldurur, doldurur, doldurur, doldurur yıkar. Altında kalırsın. Barajın altında kalmak ne demek? İraden elden gider demek. Orman yangınları nasıl başlar? Küçük bir alev ile. Ufak bir meylin nerelere gidebileceğini insan kendisi kestiremez. Silahta tetiğe bir kez dokunduğun anda mermiyi durdurmak mümkün değil. Peki o mermi ters bir yere giderse seni mahkum eder mi? İnanın bakış böyle. Yanlış bir şeye uzun uzun demiyorum. Birinci bakıştan bahsediyorum. Birinci bakış böyle. Bakarsan düşünceye dönüşür. Düşüncen şehvete dönüşür. Şehvetin plana dönüşür. Planın da eyleme dönüşür. Mutlaka dönüşür. O yüzden Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam Hz. Ali bir gün konuştuklarında ya Ali arka arkaya bakma birinci bakış hakkındır fakat ikinci bakışta hakkın yoktur der. Birinci bakıştan kastı
Şöyle göz denk geliyor, derinlemesine bakıyor. Bu mu? Hayır, hayır. Günlük hayatta şöyle bir tarıyoruz ya etrafı. Orada bir çarpmışsa ona birinci bakış diyor. Detaylı bir şekilde gözünü dikip bakmaya demiyor. Çünkü orada birinci bakış çarpıp çekmen sana vacip sevabı kazandıracakken, ikinci defa dönüp baktığında ne sevabı? Bir de harama giriyoruz. İnanın, bütün kurgu o birinci bakışla başlıyor. Birinci bakış.
Bir gencin imanının lezzetini alamamasının en büyük, en temel sebebi gözden giren haramlar. Allah muhafaza. Buyurun yani, eski hayatınızda bir şeyler varsa oradan hatırlayın, tecrübe edin. Gözden o haramları doldura doldura şu soruyu mutlaka soracaksınız: "Namaz kılıyorum, tadı yok. Oruç tutuyorum, tadı yok. Kur'an okuyorum ve okumak istemiyorum, çünkü tadı yok." Sizce yapılan ibadetlerin dahi tadının gitmesinin sebebi nedir? Şeytanın gözden girmesidir. Önemli bir meseledir. İbadetin tadını gönderen, alan mesele gözden giren haramlardır. Ve bunun içinde uzağa gitmeyin. Gözden giren haramlara en büyük örnek elimizdeki telefon. Şimdi bunlar bizde standartlaştı. Yani bizde gözden giren haram deyince, affedersiniz, böyle ekstra bir şey yapmak gibi geliyor akla. Hayır, öyle değil. Açıp bakacaksın, acaba nedir haramlar diye. O haramların tamamı neredeyse telefonunda şöyle gezerken var mı? Yok mu? Allah Allah. Hiç uzağa gitmenize gerek yok. Yani gözden giren, hatta telefonla diyelim mi direkt? Değil mi? Hep elimizde. Telefondan giren haramlar sufliyata vesile olduğundan imanın tadını çıkaran en büyük meseledir. Halbuki bugün bir gencin haramlara karşı meydan okuyabilmesindeki silah nedir, biliyor musun? Yaptığı ibadetlerin lezzetini alabilmesidir. Allah Allah. Bakın şu hadisi bir okuyayım size: "Harama bakmak, şeytanın oklarından zehirli bir oktur." Zehirli bir ok. Şeytanın okları varmış, bir de zehirli olanı varmış. Gün geçtikçe seni tüketmeye devam edecek. Yoksa birinci bakışta ne var? Zaten dirisin, enerjiksin, dinamiksin, o yüzden bakıyorsun, öyle değil mi? Birinci bakışta ne var? Zehir dokunduğu anda yıkıyor mu adamı? Zaman içerisinde eritiyor. Şeytanın okları varmış, bir de zehirli oku varmış. Zehirli oku neymiş? Gözden giren, telefondan başlayan haramlar. "Harama bakmak, şeytanın oklarından zehirli bir oktur." Allah'tan korktuğu için. Allah'ı bilmeden kim korkacak? Kim korkacak marifetullahı bilmeden? Kim korkacak? Adamın aklında Allah dediğin sadece camide var. Başka hiçbir yerde yok ki Allah. Bu nasıl korkacak Allah'tan? Bu sebeple Allah'tan korktuğu için ya bunların altını doldurmak lazım yani. Harama bakmayı terk eden kimseye mükafat olarak Allah öyle bir iman verir ki onun tadını kalbinde hisseder. Hadis bu.
Bu şehvet var ya, petrol gibi hazine. Bunu doğru kullanıldığında zengin olursun. Tadından yenmez bu. Ama sen petrol bölgesini çoluk çocuğa emanet edersen, ateşler çıkar, infiyaller çıkar. Bütün bölge patlar gider. Aynı böyle oluyor. Şimdi şurayı benim anlatmam lazım. Bir insan lezzet almak zorunda mı? Zorunda. Ya neyden? Ya helalden ya haramdan. Bir insan gözünden giren sufliyât ile zehirlenmeye başlarsa, burada diyor ki, helalden artık lezzet alamaz diyor. Size nereden lezzet aramaya başlayacak? Haramdan. Ne kadar derin mesele değil mi? Ve işin neticesi şuraya gider: Haram bakan helal davranamaz. Kişi şizofrene bağlıyor sonra. Gözüyle sürekli haramları içeri alıyor ve vicdanından bir ses geliyor. "Namaz kılman lazım." İstiyor. Gerçekten istiyor. Ama istediği namazı gerçekleştirebilecek enerjiyi bulamıyor. Üç enerji meselesini hatırladınız mı? Bakın, bugünün en önemli meselesi o. En önemli meselesi. Üç enerji meselesi. Adam namaz kılmak istiyor. Kaç kişi geliyor buraya? Ve samimane söylüyor, Allah-u Alem. Değil mi yani? Ya istiyorum diyor. Ya zaten samimi söylemezse burada ne işi var? Gelmez ki. Gider başka yerde eğlenir. Öyle değil mi? Demek adam buraya gelmişse bir şey istiyor bu adam yani. Ya hocam diyor, namaz kılmak istiyorum ya. Oruçtan lezzet almak istiyorum. Yapamıyorum diyor. Yani bir adam bunlara amel etmeye gücü yetmiyor. Şehvetin nasıl bir enerji kaynağı olduğuna ve nasıl tüketileceğine ve bir adamı nasıl mutsuzlaştıracağına lütfen burada hesap et. İnanılır gibi değil.
Şimdi bu haram nazarla ilgili önemli bir mesele anlatmam lazım. Enerjiniz yerinde mi? Bak şimdi. Kesif ne demek biliyor musunuz kesif? Kesif sert, katı taş demek. Yani bunu bir taş olarak düşünün. Bu nedir? Kesiftir. Şu demek kesif: Buradan Mustafa senin olduğun mesafeye tesir edemez. Mesela taşı böyle tutsam taşlaşır mısın? Hayır. Taşı böyle tutsam katılaşır mısın? Yani sana bir şua gönderebiliyor mu? Gönderemiyor. O zaman bu nedir? Kesiftir. Masa kesif midir? Kesiftir. Tablet kesif midir? Kesiftir. Saat kesif midir? Kesiftir. Kesifi anladınız mı? Kesif bu demek. İkinci kelime yarı nurani. Hem gözüküyor hem de uzağa tesir gönderebiliyor. Örnek ver. Güneş. Çok güzel. Kesif sert, uzağa tesir gönderemez. Yarı nurani hem gözükür hem de tesir eder. Güneş seni ısıtabiliyor mu Mustafa? Evet. Güneş seni ışıtabiliyor mu Mustafa? Evet. Güneşi görebiliyor musun? Evet. Demek ki güneş nedir? Yarı nurani. Üçüncüsü de nurani. Tam nurani yani. Gözükmez ve tesir eder. Örnek. Nasıl olay? Bir aynanın karşısına taşı koysam taş kendi özelliklerini aynaya verebilir mi? Veremez. Neden? Kesif çünkü. Bir aynanın karşısına güneşi koysam güneş özelliklerini aynaya verebilir mi? Verebilir. Isı verir, ışık verir. Neden? Çünkü yarı nurani. Yarı nurani olan güneş fotonlarıyla nasıl bir madde gönderebiliyorsa tam nurani olan ruh da bir madde gönderir. Bu maddeye biz timsali suret diyebiliriz. Tılsım diyebiliriz. Batı'da da bunu asral vücut şeklinde de kullanmışlar. Yarı nurani olan güneş fotonlarıyla karşıya bir tesir gönderebiliyor mu? Evet. Yarı nurani güneş fotonlarıyla bir tesir gönderebiliyorsa tam nurani olan ruh da karşıya bir tesir gönderebilir. Bak şimdi çok enteresan ya. Açıklığın bol olduğu bir yerde geziyorsun. Döndün şöyle baktın. Açıklığın bol olduğu yerde güneşin altında gezsem güneş bana tesir ediyor muydu? Ediyordu. Peki baktığım ruhun içinde sufliyât varsa o da tesir eder mi bana? Baktığımdan tesir geldi. Ruhundan parça aldım. Baktığım tesir geldi. Ruhundan parça aldım. Baktığın ruhlarda ne kadar sufliyât varsa her birisinden parça aldın. Birkaç ay önce yaptığın fiiliyat sürekli harama nazar etmekti. Aradan bir iki ay geçiyor vesveseden panik atak olmuşsun. Nereden böyle oldu diyorsun? Baktıklarının ruhundan nasıl tesir aldıysan o şekilde böyle oluyorsun. Nasıl mesele?
Bizim cemiyette şahs-ı manevi diye bir kavram var. Malumunuz. Bir tüzel kişiliktir. Ne demek biliyor musun şahs-ı manevi nasıl? Burada bulunan insanların ruhundan çıkan tesirlerin ortak havuzda buluşup oluşturduğu kamil kişiliğe şahs-ı manevi deniyor. Şahs-ı manevi de buymuş. Yani bizden oluşan parçacıkmış. Görüyor musun olay? O tüzel kişilik yine bizden oluşuyor. O yüzden cemiyetin gıybet üstüne kuruluyorsa şahs-ı manevinin de o şekilde oluyor. Cemiyetin hassas güzel kalplerden oluşuyorsa şahs-ı manevi de o ölçüde oluyor. Neden? Çünkü yarı nurani güneşin tesir olduğu gibi mesela dünyanın karanlık yerlerine güneş gider mi? Gider. Kızılötesi ışıkları var güneşin. O kadar gidiyor. Yarı nurani güneş bu kadar delip geçiyorsa tam nurani ruh ne yapar? Çıktın dışarı aman dedin ne olacak dedin. Bir ona baktın ondan tesir aldın. Bir ona baktın ondan tesir aldın. Bir ona baktın ondan tesir aldın. Bir bakmışsın vücudun erbeder olmuş. 2-3 ay sonra içinde bulunduğun manevi hastalıkları hesap bile edemiyor. Yani dışarıdan maddi mikrop aldığında gireceğin hastalığı hesaplayabiliyorsun ama dışarıdan manevi mikrop aldığındaki hastalığı hesaplayamıyorsun. Nasıl mesele haram nazarda? İnanılır gibi değil. Allah Allah. Çok enteresan. Mesela bazen aynı ortamda iki benzer konuşma yapılır. Birisi çok etkiler, birisi etkilemez. Doğru mudur? Doğrudur. Mevlana Hazretlerinin şu lafı tam ortaya çıktı: "Laf nereden çıkarsa oraya girer." Laf sadece dudaktan çıkarsa muhatabın kulağına girer. Laf gönülden çıkarsa muhatabın gönlüne girer. Neden? Yarın nurani güneşin tesiri olduğu gibi tam nurani olan ruhunda tesiri vardır.
Aynı konudayım. Bir yer okuyacağım. Tesettür Risalesi 24. Lema'dan. Dikkatli dinleyelim. "Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın." Başrolde açık saçıklık kıyafetinde güzel bir kadın var. O etrafa kim bakar sizce? Hayır, ona bakılır. Şimdi konu değişti. Az önce verdiğim örnekte sen bakarsan dedim. Şimdi sana bakılırsa konusuna geçiyor. "Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın bakmasına hoşlandığı namahrem erkeklerden onda 2-3'ü varsa, 7-8'inden istiskal eder." Yani 2-3'ü bana baksın, beğensin istese de, 7-8'i bakmasın, rahatsız ediyor bunlar beni der. "Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen. Fulşa düşmemiş ve çürümemiş. Güzel bir kadın nazik ve serül tesir olduğundan hemen etkileniyor. O kadına dokunsan hemen etkileniyor." Olduğundan cümleye çok dikkat. "Maddeten tesiri tecrübe edilen belki semlendiren." Ya maddeten duydunuz mu? "Maddeten tesiri tecrübe edilen belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır." Bak tekrar ediyorum. Vakti geçti değil konu. Maddeten tesiri var diyor ya nazarın. "Maddeten tesiri tecrübe edilen belki semlendiren pis nazarlardan sıkılır." Bu da bakılmanın getirdiği dezavantaj. Nazarın insan üstünde bir tesiri var mı? Bu artık kesim mesela değil mi? Biz bunu biliyoruz. Hatta hadis rivayetinde diyor ki: "O nazar deveyi kazana, insanı mezara sokar." Nazarın tesirinin büyüklüğüne bak. Deveyi kazana, insanı öldürür diyor. Öldürür diyor hadiste. İnsan pis nazarlardan semlenir. Yani zehirlenir. Yani olumsuz enerji yüklenir. O yüzden Şehzade Hazretleri harama nazar demiyor cümlenin başında. Haram nazar. Haram bakışların tamamı sıkıntılıdır. İster bak, ister bakıl. Haset nazarı bile bu konunun içerisindedir. Semlendiriyor sana yanlış bakışlar ve seni madden ve manen hasta ediyor.
Şimdi insanın fıtratında şu vardır: Bana kimin bakacağını ben belirlerim. Bunu ister değil mi? O yüzden de yanlış, yani tanımadığı biri baksa rahatsız olur. Bir de böyle huysuz, arsız birileri baksa iyice bu bakıştan rahatsız olur. Ve bu nazarlar bir şeyin bozulmasını hızlandırır. Bu yüzden tarihi yerlerde fotoğrafa bile müsaade etmezler. Neden? Flaşın gönderdiği şu ağın orada bir zararı olduğu için. Nasıl mesele? Haram bak ya da haram bakıl, maddi ve manevi hastalıklara kapı açtın demektir. Bugün ilgilendiğiniz tıbben nice meselelerin sebebi belki de buralarda. Ne kadar enteresan değil mi? Evet.
Şimdi çok kemik bir mesele daha var. Ya unuttum diyoruz yani. Aklım karışık ya tam toparlayamadım diyoruz yani. Bunun en temel sebebi de haram nazardır. Buyurun devam edelim. Bismihi subhanehu. Kastamonu daikası ikinci adam ve meselesi. Risale-i Nur talebelerinden bir genç hafız. Başölde kim var? Hem hafız hem de gencecik. Hafız hafız. Kur'an'ı ezbere biliyor ya ve gencecik birisi. Başölde bu var. Evet. "Pek çok adamların dedikleri gibi dedi, bende unutkanlık hastalığı tezahür ediyor." Bende dedim, "Mümkün oldukça namahreme nazar etme." Bu unutkanlık hastalığının kime kadar gittiğini anladınız mı? Genç bir hafız ve diyor ki, ziyadeleşiyor, gitgide artıyor. Ne yapmam lazım buna? diyor. Bizim burada ne yapmam lazımı soralım ama ölçümüzde de bir bozukluk var. Yani biz farklı ve çok yanlışlığı belirgin kanallara girmedikçe baktığımızda haramlardan saymıyoruz yani. Mesela televizyonda çıksa bu normal. İnstagram'da gezerken çıksa bu normal. Yani günlük hayatta mübaşeret kurduğumuz herhangi birinde böyle bir bakış çıksa bu normal. Bunları normal sayıyoruz. Yani bizim ölçümüzde de bozukluk var mı? Ölçümüzde de bozukluk var. Yani dönüp bunu ilim ve bilgi cihetinde doldurup bunun doğrusu neyse onu öğrenmemiz lazım. Bir de şurada şu kelimeye dikkat edin: "Mümkün oldukça namahreme nazar etme." Tamamen kes mi diyor Üstad Hazretleri? Mümkün oldukça. Şu demek bu. Yok etmek imkansız ama hassasiyetini asla kaybedemezsin. Anladınız mı? Yani bütün haram bakışları dünyadan yok edelim mi? Böyle bir şey olmaz ki. Sen bunu yok edemezsin. Birkaç arkadaş sormuştu bana işte filanca mesleği yapacağım ama gideceğim bölgede de böyle böyle bir şeyler. Çok güzel gönüllü arkadaşlar. Valla yapacaksın yani. Sen o bölgelere gitmezsen oraya kim yetişecek? Kim anlatacak onlara? Yani bir şeyler var diye sen oraya gitme, o da oraya gitmesin, o da oraya gitmesin. Kime kalacak ora? Anladın mı demek istediğimi? Yani o yüzden mümkün oldukça diye enteresan bir kelime kullanmış Üstad Hazretleri. Başrolde kim vardı? Genç hafız. Derdi neydi? Unutkanlık hastalığı. Buyurun. Çünkü rivayet var. İmam-ı Şafii'nin radiyallahu anh dediği gibi, "Haram nazar nisyan verir." Haram baktım, niye unutkanlık versin? Ha güzele bakmışım fotoğraf, ha çirkine bakmışım fotoğraf. Hatta biliyorsunuz affedersiniz, yüzünüze gül suyu, tuvalette pisliğe bile nazar caiz değildir. Yani o zihni temizliğine bir manidir o. Tamam da yani ne alakası var? Ha karpuza bakmışsın, ha tuvaletin içinde bir şey. Hani düz mantık gidiyorum. Ya o da bir fotoğraf görüntüsü, o da bir fotoğraf görüntüsü. Yani buna harama baktığında neden unutkanlığa sebep olsun? El cevap: Fıtratı bozduğu için. Neyi bozuyor? Fıtratı. Fıtrat demek ruhun algoritması demek. Bizim ruhun bir çalışma prensibi var. Burayı bence iyi dinlemek lazım. Mesela bizim zihnimiz sürekli ileri doğru çalışır. Örnek vereyim ben Mehmet, aldınız mı bilgiyi? Aldınız. İleri doğru gidiyoruz. Ben Kahramanmaraş Elbistanlıyım. Aldınız mı bilgiyi? Aldınız. Az önce söylediğim iki bilgiyi unutur musunuz? Geri doğru gitmiyor. Zihin işlemesinde fark ettin mi? Yani zihni ileri doğru işliyorsun. Ben Mehmet. Aldım bilgiyi. Ben Kahramanmaraş Elbistanlıyım. Şimdi geriye işleyelim bunu. Delay tuşuna basalım. Az önce söylediğim iki şeyi unutur musunuz? Hayır, olmuyor. Geri doğru gitmiyor. Ergenliğini unutur musun? Geri doğru gitmiyor. Yani bizim zihnimiz sürekli ileri doğru gidiyor. Yani zihin ileri doğru hareket ile inşaata bulunuyor. İnşaatı nasıl? İleri doğru hareketlerle. Zihin sürekli aldığı bilgiyi ileri doğru hareket ediyor mu? Ediyor. Bir anda o ileri doğru hareketin içerisine haram bir görüntü karışıyor. Vicdan uyarı mekanizmasını çalıştırıp buraya uyarı gönderiyor. Diyor ki: "Bu bana ait değil. Çıkar şu bilgiyi benim zihnimden." Hani unut diyor. Anladın mı? Geriye doğru hamle yap diyor. Geriye doğru. Yani ileri doğru giden bir zihne haram girdiğinden ruhun yazılım algoritmasına göre o bir virüstür. Bu ruhu sen de yaratmadın, ben de yaratmadım. Yaratana göre bu bir virüstür. Ruhun algoritmasını yaratana göre sistem ileri doğru gider ve sürekli cennete layık şeylerle ham maddesini örer zihin. O esnada haram bir görüntü girdiğinde vicdan ne yapıyor burada? Ustabaşı olarak ikaz veriyor. Diyor ki: "Bu görüntü benden değil. Çabuk bunu çıkar." Ne yapıyor o ileri doğru giden çarkı? Geriye doğru çalıştırmaya çalışırken, yani silmek isterken ileri doğru çalışan zihin geri doğru gelmesi ve bu bilgiyi unutması için baskılanır ve sistem kırılır. Zihinde bir kaos oluşur. Bilgiler keşmekeşe düşer ve unutkanlığa sebep olur. Nasıl mesela? Acayip değil mi? Eskiden bizim soba diye kullandığımız Windows bilgisayarlarımız vardı ya eskiden. Bir virüs giriyor bilgisayarın içerisine. Winup'a basıyorsun. Winup açmıyor. Gözlere bak Winup ne diyor. Düşünüyorlar şimdi. İyi gidi iyi. Ona basıyorsun açmıyor. Ne yapıyorsun Turgay abi? Bir ay geçmişe gidiyorsun. Hatırlıyorsun değil mi? Sen zaten bilgisayar doktorusun. O eski sürümlerde, o Windows'larda virüs giriyor. Bilgisayara diyorsun ki bir ay geçmişe dön. Bir ay geçmişe döndüğün anda bir aylık bilgilerinin tamamını siliyordu götürüyordu. Senin zihnine haram görüntüler girdiğinde uyarı geliyor ve diyor ki: "Ben bunları istemiyorum. Bunlar benden değil. Hemen bunları sil, geçmişe dön." Haram görüntüler zihnini bozuyor. Çarkları geri doğru çalıştırma gayretine düşüyor. Ve senin fıtratına aykırı bilgileri silmek isterken işletim sistemi bozuluyor. Var olan bilgileri de kullanamıyorsun çünkü unutkanlık başlıyor. Böyle bir mesele. Allah Allah. Eskiler bir odaya girdiğinde Yasin ezberler çıkarmış. Şimdi biz çok üzücü bir ifade olacak ama söylenilen bir cümleyi mantık cihetinde anlayamıyoruz. O kadar zihnimiz olumsuz durumlarda. Sürekli ileri doğru çalışan zihne vicdan sinyal gönderip hadi geri diyor. İleri gitmesi lazımken geri gitmesi de imkansız oluyor. Çarklar birbirine giriyor. Fabrika birbirine giriyor. Bozuluyor. Elimizde kalıyor. Zihnimizde bize lazım olan bilgileri dahi zihin kütüphanesi düzgün artık tasrif edemediğinden dolayı ulaşamıyorsun ve ne başlıyor? Unutkanlık başlıyor. Biraz anlaşıldı mı acaba? Devam edelim buyurun.
Evet. Ehli İslam'da nazarı haram ziyadeleştikçe hevesatı nefsaniye heyecana gelip vücudunda sui istimalat ile israfa girer. Haftada birkaç defa gusle mecbur olur. Ondan tıbben kuvve-i hafızasına zaaf gelir. Çünkü söylemiştim. Bu israfatı yapamayız. Çünkü bel suyu dere suyu değildir. Onu baraj yapıp enerjiye dönüştürmen gerekirken sürekli onun israfı etrafta ne varsa yıkar geçer. Evet. Bu asırda açık saçıklık yüzünden hususan bu memaliki harrede yani sıcak memleketlerde, özellikle sıcak memleketlerde Mersin gibi yerlerde o sui nazardan sui istimalat umumi bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlıyor. Bunun yoğun olan yerlerde dikkat edin. Mesela bir gözleri bu cihetlerde kirlenmemiş bir insana gidin. Hatta ilim altyapısı da olmasın. Anlattığınızı anlayacaktır. Bir de nice fakülteleri bitirmiş ama gözlerini sürekli haramlarla bozmuş bir insana gidin. Anlattığınızı hiç anlatma niyetinin içinde olmadığınız bir şekilde anlayacaktır. Bu yüzden dolayı. Buyurun. Soruyu soran kimdi? Genç bir hafızdı. Buyur. Ferman etmiş ki: "Ahir zamanda hafızların göğsünden Kur'an nezdediliyor, çıkıyor, unutuluyor." Allah Allah. Soruyu soran genç bir hafız. Şu okunulan hadise bakar mısınız? Evet. Demek bu hastalık dehşetlenecek. Hıfz-ı Kur'an'a bu sui nazarla bazılarda set çekilecek. O hadisin tevhili gösterecek. Nur Suresi 30: "Mümin erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır. Allah onların bütün yaptıklarından haberdardır." Hala haram nazar bölümünde devam ediyorum. İyi misiniz? Yeni bir konuya geçiyorum. Haram nazar. 6. sözde bahsedilen bir yeri okuyacağım. Ufak bir yer. 6. söz: "Göz bir hassedir ki ruh bu alemi o pencere ile seyreder." Göz neymiş? Pencere. Asıl gören gözümüz mü? Hayır, ruhumuz. Hangi pencereden görüyor? Göz penceresinden. Demek ki başka alemler göz penceresi olmadan seyredilebilir mi? Seyredilebilir. Biz buna hangi aleme örnek verebiliriz? Rüya alemi. Bir insan uyanıklık halinde duvarın arkasını göremez. Ama uyku halinde geçmiş asırlara kadar görür. Üstad Hazretleri ölüm için şunu diyor: "Itlak ruh." Yani ruhun bütün sınırlandırma ve kayıtlardan kurtulması. Yani beden hapishanesinden kurtulması diyor. Bunu en iyi ölümün küçük kardeşi olan uykuda kişi anlayabiliyor. Ne demek bu? Şu demek. Rüya alemindesin. Gözsüz görebiliyorsun. Kulaksız işitebiliyorsun. Ayaksız yürüyebiliyorsun. Bakın şimdi Mesnevi'de ne diyor? Mesnevi Nuriye Şenme: "Ruhu cismaniyetine galip olan." Cümleyi anladın mı? Bizde iki ana mesele var. Biri cesedimiz, bir de ruhumuz. Hangisi hangisine galebe ederse onun hayat standartlarında yaşamaya başlarsın. Cesedin ruhuna galebe ederse bir hayvan özellikleriyle yaşamaya başlıyorsun. Ruhun cesedine galebe etse bir evliya özelliklerinde yaşamaya başlıyorsun. Cümleye bak: "Ruhu cismaniyetine galip olan." Ruhu cesedi küçücük kalmış. Ruhu iyice enkişaf etmiş. "Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri fiilleri sürat-ı ruh nizamıyla ceryan eder." Yani Allah'ın bazı seçkin kulları beden kaydını aşmıştır ve ruh süratine ulaşmıştır. Bursa'daki Ulu Cami'nin aynı anda üç kapısından birden çıkan sonuncu baba gibi. Allah Allah. Devam ediyorum.
"Eğer Cenab-ı Hakk'a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile." Telefonda mı bahsediyor? "Aman şu geçici güzelliklere bakayım diye." "Şehvet ve hevesi nefsaniyeye bir kavvat derekesinde bir hizmetkar olur." Göze dediği kelimeyi duydunuz mu? "Bir kavvat derekesinde derece dereke bir kavvat derekesinde bir hizmetkar olur." Eğer göz Allah hesabına kullanılırsa hem büyük bir kıymet kazanır hem de göz gibi bir nimete sahip olma ve onu Allah yolunda kullanmanın manevi zevkini yaşatır. Az önce hadis söyledi bunu. Eğer gözü gözün sani basirine satsan, "Allah'ım buna bak dedim, buna bakma dedim. Ben dediğini yaparım desen ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan o zaman şu göz şu kitab-ı kebir-i kainatın bir mütalacısı." Bence kelimeler çok önemli. Dikkat etmeniz lazım. "Ve şu alemdeki mucizat-ı sanat-ı Rabbaniye'nin bir seyircisi ve küre-i arz bahçesindeki, bahçede ne olur? Çiçek başka? Meyve başka? Arı arı. Bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar." Göze bal arısı dedi. "Kainattaki tevhid delillerine konar, onları toplar, onlardan polen toplar, sonra kalp kovanına döner, iman balını yapar." diyor. Gözün vazifesine bak. Sen bu gözü günde saatlerce telefonda eskitsen, bu vazife için verilen gözün hesabını ahirette nasıl vereceksin? Biz ahirette nelerden mesul olduğumuzu ve ne için kullanılması gerektiğini detaylı bilmediğimizden dolayı neyden hesap vereceğimizi de bilmiyoruz ve bizde bir boş kahramanlık ortaya çıkıyor. Bir yer daha okumam lazım. Sözlerde lemad diye bir bölüm var biliyorsunuz değil mi? Bir de oradan bir cümle okumam lazım. Konum yine haram nazar. Bu haram nazarın zararını öyle bir anlatmış ki. Birazdan şok olacaksınız. Hayret edeceksiniz. Önce şunu söylemem lazım. İlmin kaynağı ikidir. Buyurun? Göz ve kulaktır. Kulak altı cihette ilme kaynaklık eder. Doğru mu? Önden, arkadan, yukarıdan, aşağıdan nereden gelse kulak o bilgileri alır. Göz ise bir cihette karşısındaki açısı ölçüsünde ilme kaynaklık eder. Ama şu çok önemli. İlmin kaynağı kulak ve gözdür. Hatta kulak ve gözün birlikte geçtiği ayetlere dikkat edin. Kulak mı önce geçer, göz mü? Kulak önce geçer. Çünkü kulağın ciheti altı, gözün ciheti bir. Biraz bakın internette girme o ayetlere şaşırırsınız. Sözlerde o ilmin kaynağı olan gözü kirletme ile ilgili dehşet bir örnek vermiş. Yani bu örneği nasıl tespit etmiş akıllara zarar. "Nasıl meyyite bir karıya, meyyite ölmüş kadın diyor. Nasıl meyyite bir karıya nefsani nazarla bakmak nefsin dehşetli alçaklığını gösterir." Bir insan ölmüş biri kadına nefsani nazarla baksa, alçak oğlu alçak der misin, demez misin? Nefsin ne kadar dehşetli hale düştüğünü gösteriyor bu. "Öyle de rahmete muhtaç bir biçare meyyitenin güzel tasvirine bakmak, ruhun hissiyat-ı ulviyesini öldürür." Bakın bu sefer derecesini düşürür demedi. Öldürür dedi. Telefonlarda baktığınız fotoğraflar ve videolar ölü hükmündedir. Çünkü kadının hayatlı ve hakiki şekli o değildir. O hayatsız ve hakiki olmayan bir şekli telefonun içerisine fotoğraf ya da video olarak yerleşmiştir. Yani fotoğrafta bakarken orada bir canlı var mı? Orada bir canlı yok. Demek fotoğraftaki kadın sureti ile ölmüş bir kadının cenazesi arasında pek az fark vardır. Ona bakmak, Üstad Hazretlerinin az önce ikat ettiği şeye bakmakla aynı oluyor. Nasıl meyyite bir karıya nefsani nazarla bakmak? Nasıl alçaklıktır değil mi? Bu bakmanın neticesi ne olur dedi? Ruhun hissiyat-ı ulviyesi zarar mı görür? Ölür dedi. Bu ne demek? Şehvet neydi bizde? Enerji kaynağın bitti. Neticesi manevi kapılar sana kapandı. Kitap okuyamazsın. Derse gelemezsin. Öyle bir enerji bulamazsın. Namaz kılamazsın. Sana bahsedilen bir şeyi anlama kabiliyetlerin düşer. Okuduğun bir şeyi ezberleme kabiliyetlerin tamamen biter. Dikkat edin. Gözde arıza olan bir adama ehliyet vermezler. Gözünde arıza olan bir Müslüman'a da manevi kapıların ehliyetini vermiyor. Özellikle yaz vakitlerinde birçok insanda manevi performansının düşme sebebini anladınız mı? Göz. Evet. Bir bölümü daha bitirdim. Kaldı. Neyse. Emirdağ layıkasında Üstad Hazretleri'nin birkaç yıl boyunca Ömer Paşa isminde birisinin konağında kalması ve altı kızını birbirinden tefrik edememesi meselesi var. Mesele nedir? Anlatayım. Yer Bitlis 1895-1897 yılları arası. Üstad Rahimullah daha 17 yaşlarında. 17. Üstad Hazretleri Bitlis'te bir medreseye yerleşir. Bitlis valisi Ömer Paşa'nın içki sofrası kurduğunu işitir. Konağa gider, içkiyle ilgili ayet ve hadisler okur. Sonra Ömer Paşa'ya ağzına geleni söyler. Paşa utancından sesini çıkaramaz. Yine de Molla Said, o zaman öyle diyorlar ya, Kamalı Molla diyorlar, Molla Said diyorlar, Said-i Meşhur diyorlar. İhtiyaten elini silahına götürür Üstad Hazretleri. Ya böyle bir Molla düşünebiliyor musun? Eli tabancasında. Paşa'nın yaveri ne yaptınız bu hal idamınıza sebeptir deyince Üstad Hazretleri en fazla hapis verirler diye düşünmüştüm cevabını verir. Sonra Ömer Paşa Molla Said'in eline eğilip af diler. Konağında kalmasını ve ilim tahsil etmesini ister. Üstad Hazretleri Ömer Paşa'nın konağında iki yıl boyunca kalır. İki yılda çoğu fen ilimlerine ait seksen kitaba ezberler. Ezberler. Okur değil, ezberler. Paşa'nın altı kızı vardır. Üstad Hazretleri iki yıl boyunca o konakta kalmasına rağmen altı kızını birbirinden tefrik edemez, ayırt edemez. Bir ara âlim bir zat olan bir arkadaşı gelir, onları birbirinden hızlıca ayırt eder ve bunun üstüne bir mesele başlar. Mesele Emir Dağ layıkasında şöyle geçmektedir. Buyurun başlayalım Ömer.
Bismihi Sübhanehu. Aziz Sıddık kardeşlerim. Evvela, size hem acip, hem elim, hem latif bir macerayı hayatımı ve düşmanlarımın hemşeni, hem bin ihtimalden bir tek ihtimal ile hiçbir şeytan, hiçbir kimseyi kandıramadığı bir iftiralarını ve nura karşı istimal edilecek hiçbir silahları kalmadığını beyan etmeye bir münasebet geldi. Şöyle ki, tarihi hayatımı bilenlere malumdur. 55 sene evvel ben 20 yaşlarındayken Bitlis'te merhum vali Ömer Paşa hanesinde 2 sene onun ısrarıyla ve ilme ziyade hürmetiyle kaldım. Onun 6 adet kızları vardı. 3'ü küçük, 3'ü büyük. Ben 3 büyükleri 2 sene beraber bir hanede kaldığımız halde birbirinden tefrik edip tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Burası enteresan değil mi? Dikkat ediyordum ki bilmeyeyim demedi. Alemimde bile yeri yok. O yüzden bilmiyorum dedi. Yani gündeminin başka bir şeyde muazzam yoğunlaştığı nasıl belli değil mi? Yani konu öyle bir yere gelmiş ki artık. Kendi irademle bakmamaya çalışıyorum demiyor. Alemim başka bir yerdeydi ve bu 3'ü benim gündemimde dahi yoktu. Allah Allah. Direkt had ve hudut koyup alemden çıkarmak. Evet. Hatta bir alim misafirim yanıma geldi. Kim? Alim misafir. Ya ne enteresan olaylar ya. Evet. 2 günde onları birbirinden fark etti, tanıdı. 2 yılda tanınmayan 2 günde. Evet. Herkes bendeki hale hayret ederek bana sordular. Neden bakmıyorsun? Çok enteresan bir mesele ya. Şimdi burada bahsedilen bir hatıra var. O hatırayı anlatayım. Tabi hatıradır. Hatıra olarak işittik. Hatıra olarak bahsedelim. Şöyle bahsediliyor. Ömer Paşa'nın kızlarından bir tanesinin gönlü Üstad Hazretleri'ne kayıyor. Öyle bahsediliyor hatıralarda. Hatta biraz farklı bir niyetle Üstad Hazretleri'nin kapısına gittiğinde Üstad Hazretleri defol diye bağırıyor ve kapısından kovuyor. Sonra o kız saatlerce ağlıyor. Babası ağladığını görünce Üstad'a bu soruyu soruyor. Neden bakmadın? Çok enteresan. Üstad Hazretleri'den mana aleminde o kapıyı açsaydın sana açılan tüm kapılar kapanacaktı diye müşahede ettiğinden bakmıyor. O kapıyı açsaydın sana açılan bütün kapılar kapanacaktı. Kim bilir hangi bakışlarımızdan dolayı bazı nimetlerden mahrum kaldık kim bilir? Ya bir baktık ne oldu ki? Ne nimetlerden mahrum kaldığımızı bilsek her yerde. Değil mi? Allah Allah gözlerimizi bantlayalım derdik. Çok enteresan. İnsanın gayret ateşini söndüren bir yara bu yarayı bu meseleleri iyice anlayıp kapatmanın vakti geldi. Buyur. Bir dakika. Burayı ben okuyayım mı? Çünkü çok enteresan. Şaşırıyorlar. İki yıldır birbirinden ayırt edemediğin kızlar var evde. Bir alim zat geliyor. İki günde ayırt ediyorlar. Neden? Sana baktırmayan mesele nedir? Yani insanlar gözüne hakim olamazken sana baktırmayan meseledir. Cevaba bakar mısın? İlmin izzetini muhafaza etmek beni baktırmıyor. Bana baktırmıyor yazmıyor. Beni baktırmıyor. Enteresan değil mi? İlmin izzetini muhafaza etmek normalde biz ne deriz bana baktırmıyor. Beni baktırmıyor diyor. Çok enteresan. Baktırmıyor. Baktırmıyor dediği ilmin izzetindeki aslında El Aziz ismi. Yani sen Allah Azze ve Celle'yi yani El Aziz'i razı edebilecek bir hamle yaptığın anda yeni bir koruma kazandın. Nedir o? Baktırmıyor. Allah Allah. Baktırmayan nedir? Muhafaza eden nedir? El Aziz ismi. Peki bu ilmin izzetinin baktırmaması için ilk gereken şey ilim. Öyle yazıyor değil mi? Çünkü ilmin sonra izzeti diyor. Değil mi? Demek ki ilk gereken mesele nedir? İlim. İzzetli bir hayat lazım. Onun için de önce ilim lazım. Aradaki mesafe ne kadar açılırsa insanın sufi şeylerle meşguliyeti de o kadar artacaktır, açılacaktır. Yani ne kadar ilimden özellikle iman ilminden yani marifetullah'tan uzak kalırsak, ara o kadar açılırsa o kadar da insan öteki türlü meselelerle uğraşacaktır. Zira kaide şudur: Ulvi dertlerle dertlenmeyeni sufli dertler yakalar bulur ve başına bir dert halinde örülür. Allah Allah. Ulvi dertlerle dertlenmeyene sufli dertler musallat oluyor. Adet budur yani. Üstad hazretlerinin bu ilmin izzeti baktırmıyor meselesiyle ilgili bir olay daha anlatmak isterim. Eskiler bir odaya girdiğinde Yasin ezberler çıkarmış. Şimdi biz çok üzücü bir ifade olacak ama söylenilen bir cümleyi mantık cihetinde anlayamıyoruz. O kadar zihnimiz olumsuz durumlarda. Sürekli ileri doğru çalışan zihne vicdan sinyal gönderip hadi geri diyor. İleri gitmesi lazımken geri gitmesi de imkansız oluyor. Çarklar birbirine giriyor. Fabrika birbirine giriyor. Bozuluyor. Elimizde kalıyor. Zihnimizde bize lazım olan bilgileri dahi zihin kütüphanesi düzgün artık tasrif edemediğinden dolayı ulaşamıyorsun ve ne başlıyor? Unutkanlık başlıyor. Biraz anlaşıldı mı acaba? Devam edelim buyurun.
Eskiler şöyle demiş: "Asalet mücbir sebeptir." Duymuş muydunuz bunu? Asalet insanı zorlayıcı bir sebepmiş. Asalet. Şimdi eskilerde torunlar vardır, dedeleri köyde çok asil bir adamdır. Dedelerinin namı yere düşmesin diye kendileri yanlış bir hareket yapamazlar. Yani burada asalet baskılayıcı bir sebep haline dönüşür. Eskiler öyle demiş: "Asalet mücbir bir sebeptir." Bir insan ilmi böyle özünden alsa, o noktada mertebe atlaya atlaya asilleşse artık o asalet müşahhas bir hal alır. Onun kaşını gözünü tutar ve onu baktırmaz. Asalet mücbir bir sebeptir. Muazzam bir mesele. Demek ki insanın kafasını yere eğdirecek asil bir fikri kendisinde inşa etmesi lazım. Doğru mu? Allah Allah. Peki rahatça bakan bir insan için soralım. İnsan neden harama rahatça bakar? Kaybedecek bir şey olmadığından dolayı. Cebi boş bir adam hırsızdan korkar mı? Korkmaz. Cebi külçe altınlarla dolu bir insan ara sokaklardan gece karanlığında gezer mi? Gezmez. Aman bende kıymetli şeyler var ya hırsızlara yem olursam diye. Demek ki insan ilim ile de olsa ki ondan kıymetli bir hazine mümkün değil. Onları sağda solda çaldırmamak için, kaybetmemek için ne yapacaktır? Yanlış sokaklarda, yerlerde gezmeyecektir. Maneviyat alemini dolduran bir insan o manevi hazinelere bir anlık bakışı feda etmez. Dikkat edin en çok iflastan korkan holding sahipleridir. Bu korku onları aslında korumaktadır. Kalbini ilimle dolduran bir insan onun izzeti kendisinden kaybolmasın diye yanlış sokaklara girmeyecektir. Nasıl hatıra? Üstad Hazretleri'nin hatırası? İnanılmaz. Yine Üstad Hazretleri'nin bir hatırasını daha söylemek istiyorum. Üstad Hazretleri'nin Haliç'te kayığa bindiği bir hatırası var. Şimdi bir de onu şöyle biraz dillendirelim. Ben bir ön girişini yapayım. Üstad Hazretleri'nin izzetine ve ilmine arkadaşlara hayran kalıyor. Özellikle onun bulduğu güç kaynağı nedir? Onu merak ediyorlar. Merak ettikleri şeyi anladınız mı? Güç kaynağı. Bugünkü en sırlı mesele güç kaynağı. Bunun için yeni başlayan Kağıthane şenlikleri bulunmaz bir fırsat oluyor. Rum-Ermeni-Yahudi kızları böyle cüretkâr bir şekilde Haliç'in iki yakasında toplanıyorlar. Mebus dostlarından Molla Seyit Taha ve Hacı İlyas onu Sultanahmet Medresesi'nden alıyor. Günlük meseleleri konuşa konuşa Haliç'e kadar getiriyor. Sonra Molla Taha buraya kadar gelmişken Haliç'te berrak sularıda şöyle bir keyif yapalım, kayığa binelim diyor. Olay öyle başlıyor. Buyurun.
Cevmi mahsusunda köprüden ta Kağıthane'ye kadar Haliç'in iki tarafında binler açık saçık Rum ve Ermeni ve İstanbullu karı ve kızları dizildikleri sırada ben ve merhum Mebus Molla Seyit Taha ve Mebus Hacı İlyas ile beraber bir kayığa bindik. O kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Halbuki Molla Taha ve Hacı İlyas beni tecrübeye karar verdikleri Üstad Hazretleri'ni kayığa neden bindirmişler? Bu enerjinin ilmin kaynağı nereden geliyor? Bunu çok merak ediyoruz diye. Nereden geçtiklerinin de farkındalar. Üstad Hazretleri'ni tecrübe etmek istiyorlar. Enteresan değil mi? Buyur Ömer. "Beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarasud ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip dediler. Senin bu haline hayret ettik. Hiç bakmadın." Allah Allah. "Bir saattir seni tarasud ediyoruz. Gözlemimizdesin. Hayret ettik ki hiç dönüp bakmadın." Evet. Dedim: "Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin akıbeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum. Bunlara baktığında neler geleceğini çok iyi biliyorum. Bu yüzden alemde bile yeri yok." Nasıl hatıra? İnanılmaz mesele ya. Allah Allah. Bak bir konu daha bitti. Hızlı gidiyoruz değil mi? Öyle değil mi? Böyle işte şuradaki şu kadar daha bitse ne kadar daha? Bilmiyoruz. Onu bilmiyoruz. O meçhul. Söylenmez. Sabah namazına yetişiriz. Bir de şu ilginç. Birinde diyor 55 sene önce, birinde diyor 40 sene önce. Yani bu olayı 55 sene sonra anlatıyor. Demek ki yani o zamanlar anlatsa çok tesir de etmeyebilirdi yani. Hani dikkate de alınmayabilirdi ama 55 sene sonra 75 yaşındayken diyor zamanında böyle bir olay olduydu diyor yani. O bile hani şeyi gösteriyor. Değil mi? O zamandan beri o tarihte muhafaza devam ediyor. Tamamen muhafaza. 75 yaşına kadar muhafaza. Hiç arada şey yok yani bir. Kaçak yok. O bile yani çok ilginç yani. Tam yaşları işte yani bu kayık olayı 35 yaşı. Tam böyle hani o gençliğin şey zamanı. Yusuf Peygamber ve şehvet. Şehvetten gözü karar alınarak Yusuf Peygamber'in gömleğini sürme diye çekmek icap ediyor aslında. O yüzden şehvet meselesi konu olunca iffet abidesi olan Yusuf Peygamber'i mutlaka anlatmak gerekiyor. Çok kısa bahsedeceğim. Çok kısa. Yusuf Peygamber'in hayatını biliyorsunuz. Kardeşleri Yusuf'ta bir potansiyel olduğunu bilir. Diğer 10 kardeşe bunu kıskançlık ile cevaplar ve biz babamızın sevgisine daha layığız diyerekten 7-8 yaşlarında ölsün diye kuyuya bırakırlar. Kardeşleri. Sen de bana bunu yaptın ya diyoruz ya. Kardeşleri konu olunca değil mi? Meğer onları anlamamız için başımıza gelmiş. Yusuf'u kuyuya atan öz kardeşleri. Enteresan bir durum. Yusuf Peygamber bir kervanın oradan su çekmek için ip uzatması sonucunda kurtulacak ve nereye götürülecek? Mısır'a götürecek. Mısır'da aradan yıllar geçecek ve şöyle bir olay yaşanacak. Züleyha isminde bir hanımefendi vardır. Kimdir bu? Mısır Azizi'nin eşidir. Aziz deyince bakanlık gelecek aklınıza. Melik deyince de Mısır'ın yöneticisi. Mısır Azizi ne demek? Yani bakanlığı demek. Mısır Meliki ne demek? Devletin yöneticisi demek. Züleyha dediğimiz hanımefendi Mısır Azizi'nin eşidir. Sarayda bulunup çalışan Yusuf'a ciddi manada gönlünü kaptıracaktır ve ondan murat almak isteyecektir. Züleyha sürekli Yusuf'un peşinde koşar. Yusuf kendisini korumaya çalışır. Beraber en son Züleyha'nın bir planının neticesinde murat almak için bir odaya hapsedecektir ve bir hamle yapacaktır Züleyha Yusuf peygambere karşı ve bunun neticesinde beraber kapıya koşarlar. Tam kapıyı açtıklarıda kimle karşılaşacaklar? Züleyha'nın eşi Mısır Azizi'yle karşılaşacaklar. Züleyha eşine şunu diyecek: "Bana iftira atıyorlar. Yani ben murat almak istemişim gibi Yusuf bana iftira atıyor." Eşine bunu yapanın cezası ya zindan olmalı ya da ciddi ve acıklı bir azap olmalı. Eşine bu iftirayı atanlara, bunu yapmaya çalışanlara sen bunları yapmayacak mısın diye eşini dolduruyor. Halbuki murat almak isteyen kimdir? Züleyha'dır. Bilir kişi olarak Züleyha'nın bir akrabasını çağırırlar. O akrabası da itibarlı ve insaflı birisidir. Şöyle söyler: "Odadan kapıya koşulurken kapı açıldıktan sonra yaşanan bir hadise var. Züleyha'nın eşi sizi o şekilde görüyor. Gördüğünde de üstünde Yusuf'un yırtılmış gömleğini de görüyor. Eğer bu gömlek önden yırtılmışsa Züleyha haklıdır. Eğer gömlek arkadan yırtılmışsa." Ne demek bu? Yusuf kaçmaya çalışıyor ve birisi ona hamle yapıyor. Eğer bu gömlek arkadan yırtılmaya çalışılmışsa Yusuf haklıdır denilecek. Yusuf peygamberin haklılığı ispatlanacak. Yine de hapse girecek. Bu hapis Yusuf peygambere bir medrese hükmünde olacak. Anlatacağım konu bu kadar. Var mı anlaşılmayan bir yer? Burada en enteresan mesele Yusuf peygamberin duasıdır. Biliyorsunuz Yusuf suresinin bir özelliği vardır. Baştan sona kadar Yusuf peygamberin başına geçen bu olayları anlatmaktadır. Ve burada Yusuf suresi 31. ayette de bu hadiseyi anlatır. Bu hadise yaşanırken Yusuf peygamberin ettiği duayı biliyor musunuz? Çok enteresan. Çok enteresandır. "Allah'ım hapishane benim için bu çağırdıkları şeyden daha iyidir." diyecek. "Sizden murat almak isteyecekler. Üstüne iftira atacaklar. Ve buna rağmen siz hapishaneyi bu çağırdıkları şeyden daha üstün ve daha hayırlı tutacaksınız." Neden Üstad hazretleri Yusuf peygamberin yetiştirdiği hapishaneye, medrese Yusufiye demiş. Anladınız mı? Çok enteresan, çok ince bir manadır. Anlaması kolay mı? Bence çok zor. Bence hiç de kolay anlaşılacak bir mesele değil. Yusuf peygamberin harama karşı tavrı, duruşu bu şekildedir. Aynı Yusuf peygamber gibi bir zat daha vardır. Onu çok iyi tanımamız lazım. İsmi Süleyman bin Yesar. Daha önce duymuş muydunuz? Allah Allah. Süleyman bin Yesar. Bir de ona anlatmam lazım. Kendisi Tabi'in döneminin büyük fakihlerindendir. Süleyman bin Yesar. Bak tamam Süleyman derken Süleyman'la bakıştık. Allah Allah. Ümmü Fadıl annemizin mevlasıydı. Yani azatlı kölesi. Annemizi onun köleyken alır. Sonra hürriyetine kavuşturur. Süleyman bin Yesar'a güzelliğinden dolayı zamanın Yusuf'u denir. Lakabını anladınız mı? Nedir lakabı? Zamanın Yusuf'u. Hacca gider. Hacca gittiğinde çadırdaki arkadaşı bir şeyler almak için gider ve Süleyman çadırda yalnız kalır. Önüne bir sofra serer yemek yemek için. Hasna güzel bir kadın çadırın önüne yanaşır. Bir işarette bulunur. Bazı istekler doğrultusunda murat almak için bir işarette bulunur. Süleyman o kadın acıkmıştır diye sofrayı kadının önüne uzatır. Daha sonra kadının talebinin başka olduğunu anlar. Süleyman hıçkırarak ağlamaya başlar. Kadın Süleyman'ın başını kaldırmadığını görünce çadırın önünde yılar, terk eder, gider. Süleyman'ın çadırdaki arkadaşı geri döner. Süleyman'ın ağladığını görür ve sorar. Neden ağlıyorsun? Yumuşak tavrım ile sofrayı uzattım. Kadını imlendirdim. Günaha adım attırdım. Baştan kesip atabilirdim. Ben buna ağlıyorum der. Bu defa da arkadaş ağlamaya başlar. Süleyman sorar. Sen neden ağlıyorsun? Senin yerinde olsaydım bu kadar dayanabilir miydim bilmiyorum. Ben de buna ağlıyorum. Senin yerinde olsaydım, çadırın önünde ben otursaydım, o hasra kadın bu teklifi bana yapsaydı, ben sen gibi dayanabilir miydim onu bilmiyorum. Ben de ona ağlıyorum. Ağlayarak Kabe'ye varırlar. Hacı Öllesvet'in yanında Süleyman bin Yeser, yarı uyku, yarı uyanık. Yani yakası alemine dalar gider. Güzel bir adamın Kabe'yi tavaf ettiğini görür ve konuşma başlar. Süleyman ona sorar. Sen kimsin? Ben Yusuf'um. İffet abidesi Yusuf mu? Evet benim. Peki sen kimsin? Ben Süleyman bin Yesar. Demek o kahraman sensin. Yusuf peygamberin iltifat etmek için Yakaza'da ziyaret ettiği zata bakar mısınız? Lakabı zaten aynı Yusuf'un güzelliği taşıyan bir insan olduğundan lakabı da ona uyku. Acayip değil mi ya? Evet. Yeni bölüme geçelim mi? Çok fena değil mi? Yeni bölümümüz istimna. Anlamını bilmeyen var herhalde değil mi? Mastürbasyon manasına geliyor. İstimna. Yüzünüze gül suyu. İnsanlar istimna meselesi için genellikle şöyle düşünürler: Ya bu doğal bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında var. Doğal ihtiyaç olan istimna meselesi değildir. Çok affedersiniz. Rüyalanma meselesidir. İstimna doğal olmayan bir meseledir. Bu ihtiyaç değil, haz ve zevkin ve lezzetin peşinde koşmadan dolayı bir istektir. Tekrar etmem lazım. İstimna dediğimiz hadise bir ihtiyaç değildir. Hazın, zevkin peşinde koşmak için oluşan isteğin adı o istimna hadisesidir. Bu insan zevk için uyuşturucuya başlayan insan gibi bu zevkin müptelası olur. Allah muhafaza bu noktada da bağımlılıktan kurtulamayacak bir hale gelir mi? Gerçekten uyuşturucu kadar gelebilir. Allah muhafaza. Bu cinsel açlık ya zaten bu noktada bağımlı olundu. E aynı şekilde devam edilsin bari o anı bastırsın şeklinde taviz vererek bastırılmaz. Cinsel açlık taviz vererek bastırılmaz. Şimdi bazen diyorlar ya rahat bıraksanız böyle olmazdı işte. İnsanları rahat bırakın karışmayın bu noktalara. Hiç alakası yok. İnsan bir defa yapınca devamını daha güçlü şekilde talep ediyor ve en sonunda hangi hastalığa dönüşüyor? Bağımlılık hastalığına dönüşüyor. Birkaç detaya daha girmek isterim. İstimna meselesinde bir insanın vücudundan çıkan neler vardır? Onları da bir hatırlatmak isterim. İstimna sonucunda vücuttan şunlar çıkar: C vitamini, kalsiyum, klorin, kolestrol, sitrik asit, fruktos, kaltik asit, magnezyum, fosfor, fosfora bir ünlem işareti koyun zihninizde. Potasyum, sodyum, amino asit, vitamin B12, çinko. Bir insan bunları tekrar dışarıdan almak için ne kadar servet öder biliyor musunuz? Neden bu kadar enerjik kaldığımızı da biraz malum oluyor değil mi? Allah Allah. Bu istimnanın en büyük iki sebebi vardır. Birincisi, boş vakit. Kesinlikle boş vakit. Eğer Allah herkesi muhafaza buyursun. Bu noktada biraz rahatsızlığı olan bir arkadaşımız varsa şöyle bir maziye gitsin. Nereden başlıyor hikaye? Kesinlikle boş vakit. Boş vakitte elimde ne var? Şeytanın kuyusu. Başlıyorsun gez gez elbet gözüne ilişiyor ve oradan şeytanın dürtüleri başlıyor. Bir diğer sebebi de yanlış çevreler ve doğru çevresizlik. Yani bir insanın sürekli bu hatıraları anlatan arkadaşları olursa üzülerek söylüyorum olmaz dediğiniz yaş gruplarında konuşuluyor bunlar. İnsana o çağrışım yapılacak. Edepsizce muhabbetler, hayalsizce muhabbetler olmaz dediğiniz yaş gruplarında konuşuluyor. Zihin mi gitmiş bunamış mı artık? Olmaz dediğiniz yaş gruplarında konuşulan şeyler oluyor yani bunlar maalesef. Şimdi bir insan bu çevrelerde yetişse sürekli bunları duysa aklına ne gelir sizce? Dürtü olarak bu meseleler gelecektir. Sonuçları nedir istimnanın? İnsan bu kadar yüksek enerji kaybeder ve dersin başlarında anlattığımız meseleler yaşanır. Özellikle zihin meselesini hatırlayın ve
Bir bunalım hali başlar. Bunu kurtulmaz noktalara ulaşır. İstimnayı sağlık ansiklopedisinde en çok beyne zarar verici unsur olarak söylemektedirler. Sebebi ise istimnada atılan meselelerden birisini unutmayın dedim. Hatırlıyor musunuz? Fosfor. Fosforu zekanın karşılığı olarak görüyorlar. Bir insan günde sabah akşam bedenindeki lazım olan zekanın karşılığı denilen fosforu atsa atsa atsa neticesinde aptallaşır insan. Yani böyle düşünemez dalgın haller bakıyor, niye baktığı belli değil. Duruyor, niye durduğu belli değil. Maalesef bunlar da istimnanın sonucudur.
Bel suyu dere suyu değildir. Bir insan bunu sabah akşam akıtamaz. Aksine önüne baraj kurup hayata dair istek, arzu ve projelerine enerji kaynağı oluşturması gerekiyordu. Bakın bu istek, arzu, projelerine dağ gezisi de dahil, kayak sporu da dahil, aklınıza gelen yeni bir projeye başlama da dahil bunların kaynağı buralardır.
Akla gelen bir soruya cevap vermek isteriz. Peki bu istimnaya hiç ruhsat yok mudur? Sorum anlaşıldı mı acaba? İstimnaya hiç ruhsat yok mudur? Hanefi fukasından şöyle diyen olmuş. Kendisini tatmin için değil, yani zevk kesinlikle haram. Zevk için, bağımlılık için, alışkanlık için yapmak kesinlikle haramdır. Kendisini tatmin için değil, şehvetini kırmak içinse, yani kişi evli değilse ve kişiye kapı açılmış, açılmış, artık kapı girdi girecek, yani adım atıldı, atılacak işte sadece orada ruhsat vermişler. Devamında da bu meselenin haram olduğunu unutmayınız ve bunun istihbarında yapınız demişler. Anladınız değil mi? Konu zevk değil, hayalde kalmak değil, akılda kalmak değil, buralarda ruhsat yok. Kapı açıldı. Allah muhafaza çok büyük bir hadise, vuku buldu bulacak. Burada cevaz vermişler. Bilmem anlatabildim mi? Zevk için, lezzet için, alışkanlık, bağımlılık için olan kesinlikle haram statüsündedir. Bilginiz olsun. Ruhsat olan mesele de çok çok çok ince, hassas bir durumdur. Kişi iki haram arasında sıkışmıştır. Daha hafif harama iltikap etmek için, yani düştün düşeceksin, Allah muhafaza kendini neye attın? Ehven-i şer'e attın. Olay anında, yani bir şey icraat durumunda tam orada cevaz verilmiştir. Lakin bunun da haram olduğunu unutmadan tövbe ve istiğfar lazımdır demişler.
Yeni konumuz setl-i zerai. Şimdi yavaştan çözümlere geçiyorum. Çok elzem bir mesele. Konuya şöyle başlayayım. Koca bir piton yılanı size saldırsa baş edebilir misiniz? Mümkün değil, değil mi? Peki o piton yılanı yumurtadan yeni çıkmış yavru haldeyken şöyle basıp kafasını ezebilir misiniz? Ezebilirsiniz. Neyi anlatmak istedim? Şunu anlatmak istedim. O piton yılanı belli olgunluğa vardıktan sonra devam eder de büyümesi, gelişmesi, yemesi devam eder de belli olgunluğa vardıktan sonra hiçbirimiz bununla baş edemeyiz. Ama olayın başına müdahale edebilecek irademiz var ise piton yılanı daha yumurtadan çıktığı anda elimizle kafasını ezebiliriz. Bir insan günah fasit dairesine girerse oradan çıkması çok zor. Ne demek istiyorum biliyor musun? İçinde kötü görüntüler olan açılmış bir telefonu kapatmam piton yılanı ile baş etmem kadar zor. Ama henüz açılmamışsa kapıyı açmama, telefonu açmama, televizyonu açmama iradesi buna güç yeter. Bu da yumurtadan yeni çıkmış yılanın kafasını ezmek gibi. Anlatabildim mi demek istediğimi? Olaylar o kadar şiddetli hale gelmeden önce daha en başında müdahale etmeye fıkıhta setl-i zerai denir. Set bildiğimiz set, set çekmek, engellemek. Zerai de vesile demek, sebep demek, vasıta demek. Yani harama gidecek yolları daha uç verdiğinde, daha filiz verdiğinde engellemenin fıkıhtaki karşılığı setl-i zerai, çok önemli bir konudur. Mesela sonuç olan içki kötü ise, içkiye giden bütün yollarda kötüdür. O içki masasına varmadan önce içkiye giden yolların önünün kesilmesine setl-i zerai denir.
Bu ne demek mesela? Ya bu bizim arkadaş arıyor. Bu beni nereye çağırır? Çağırsa çağırsa içki masasına çağırır. Bak size bir setl-i zerai örneği anlatayım. Yeni aklıma geldi. İsim vermeden anlatayım değil mi? Filanca arkadaş. Ha? İsim vermeyeyim değil mi? Bizim bir arkadaşımız var. Şimdi kameradakiler göremez de siz hepiniz artık malum. Şimdi bunun kuzenleri arayıp arayıp içki masasına çağırıyormuş. Biraz hani genelde yaşantı tarzı farklı. Bizim arkadaş. Ne diyeyim? Kod adı ne diyeyim ya? Kod adı ne diyeyim sana? Efendim? Narkoz dersek herkes anlar. Şu an patladı herhalde. Efendim? Ne diyeyim? Dere. Sen onu aramanın plakasına yaz ya. Bizim arkadaş aile ortamı biraz şurubu seviyor. Bunu da sürekli ısrarla çağırıyorlar. Gelsene kuzenleri sürekli arıyor. Gelsene gelsene. Gelmen lazım, etmen lazım. Bu da diyor ki artık bıktım diyor. En son bir gün aramışlar telefonda. Ya gelmen lazım. Masaya oturman lazım. Bu da demiş ki geliyorum. Tamam. Gitmiş. Bunlar tabi masadakiler. İçiyor içiyor. Bu da çiçeği atmış. Onun da kadehine boşaltmış. Öbürünü şey yapmış. Bunlar bayağı bayağı içmiş. Basmış küfürü. İçinde yaşayan büyüye de basmış. İki tane tokadı. Kalkmış gitmiş oradan. Bütün kuzenler şok. Diyor iki gün kimse beni aramadı. İki gün geçmiş. Bu aramış onları. Ya masa kurmuyor musunuz? Beni niye çağırmıyorsunuz? Demiş. Demiş ki: "Sen demiş ne olduğunu farkında değilsin herhalde." Hatırlamıyor musun? "Yo, gayet güzel geçti benim için." Devamı yok mu diye. "Lanet olsun seninle buluştuğumuz güne falan." Bunu şey yapmışlar o noktada. Diyor aradan kaç yıl geçti. Anlasın diyor. O gün bugündür telefon çalmıyor. Şimdi ne yapmış orada? Setti Zerayi. Setti Zerayi. Ya ben bu kadar anlatsam bu kadar güzel özetlenemezdi değil mi? Tebrik ediyoruz. İsmi meçhul arkadaş. La Edri. Tamam. La Edri. İsimsiz. Ya Setti Zerayi görüyor musunuz? Setti Zerayi. Bunu sarla arıyormuş bu sefer bizimki. Fıkıh dediğiniz olay bunun üstüne kurulmuştur biliyor musunuz? Hadiselerin başta kontrol altına alınması. Bakışını kontrol ettiğin an harama giden yolu engellersin. Kulağını kontrol ettiğin an, hele şu gıybetlerden, belki bu şehvet kadar dehşet bir konuda gıybet olacaktır. Kulağını kontrol ettiğin an harama giden yolları engellersin. Bunları yapmazsan yıkılan barajın altında ezileceksin.
Şimdi setl-i zerai'de şu ifadeyi çok iyi anlamamız lazım. Bir şey helaldir ama harama götürecektir. İşte setl-i zerai ona yapılır. Zaten haram harama götürecekse ya bu haram dersin, iş biter, doğru mu? Cümleye dikkat edin. Bir şey helaldir ama harama götürecektir. İşte harama götürdüğünden dolayı o da haramlık günahı oluyor, biliyor musunuz? Setl-i zerai'de tam budur. Ya şu arkadaşlarla oturuyorum ya, bu arkadaşlarla oturmanın hiçbir kitapta haram diye hükmünü göremezsin. Ama onunla oturduğundan dolayı o işler oluyor. Onlar seni kötü yola çağırıyor. Ya bugün yanlış işleri öğrenen kimden öğrendi? Arkadaşlardan öğreniyor, herkes. Ama ben bu arkadaşlarımla oturuyorum diye bir yerde haram hükmü görebilir misin? Mümkün değil. Hiçbir kitapta, hiçbir nasta bunu bulamaz. Ama onlarla oturduğundan dolayı, o arkadaşlarla oturduğundan dolayı o harama gideceksen, o da artık haram hükmündedir. Buna da setl-i zerai denir. Anlıyor musun? Allah Allah. Çok enteresan mesele ya. Setl-i zerai'deki amaç harama götüren sebepleri engellemektir. Bir insanın en çok setl-i zerai yapması gereken mesele mutlaka o telefonlar, televizyonlardan başlıyor, biliyor musunuz? Bir giriyorsun içine, samimi olalım. Şunun profiline de gireyim. Öyle mi? Bak başladı, nereye gidiyor. Profiline girdim. Nereye ineyim? Alttaki fotoğraflara da ineyim. Fotoğraflara da indim. Ya bir DM'den bir mesaj atayım. Öyle bir tabir var değil mi? DM'den yürümek diye. Bir de DM'den mesaj atayım. Karşılık da geldi. Sonra bir de buluşalım. Bir de şöyle, bir de böyle derken. Nereden başladı olay? Bir tane profiline gireyim. Demek ki setl-i zerai uygulanması gereken mantıken kendisini tanımış bir insan için nedir? Sen böyle rahatça dolaşırken bir şeylere nazar edemezsin. Velev gözüne ilişti. Profiline giremezsin. Setl-i zerai edilmesi gereken mesele tam da burasıdır. Çok enteresan.
Şimdi bir mesele anlatmam lazım. Ya ne oldu yani girdik de baktık da ettik de ne var bunda? Şeytanın fiili Adem'dir. Yani şeytanın fiili yoktur. Şeytan istese şu bardağı şuradan şuraya kaldırabilir mi? Hayır. Çünkü fiili yok. Fiili Adem'dir. Şeytanın olayı dürtü göndermek. Bu Inception diye bir film vardı. Orada uyanmak için dürtü gönderiyorlardı ya rüyadan. Aynı o dürtüyü düşün. Korteksini doldurur. Buna baktım. Bunu işittim. Bunu izledim. Buna gittim. İşte masalara oturuyorsun, bir şeyler anlatılıyor. Nereye doldu? Korteksin doldu, doldu, doldu. Tam onun taşması gereken yerde şeytanın tek yaptığı olay şu. Girer korteksine şu görüntü, şu video, şu işittiği şey. Şunun daveti. Şunu cazibedar davet ediyor. Onları attığı anda bunlar birleşir ve seni yıkacak bir film oluşturur. Filmin sahnelerini nereden inşa etti? Benden, benden. Şeytanın inşaatının ham maddesi benim korteksimdeki görüntüler, düşünceler. Setl-i zerai'nin önemini anlıyor musun? Ya ben geçen baktım bir şey olmadı. Şu an olmadı. Ama onları nerede biriktiriyor? Korteksinde. Ne yapacak? Lazım olan yerde, lazım olan şekilde bunları atacak.
Şuraya dikkat edelim. Biraz ince bir mesele gireceğim. İnsanın hayali, baktığı şeyin libaslarıyla, yani kıyafetleriyle doludur. Bizim hayal dünyamızda mana var mı? Baktığım şeylerin kıyafetleri var. Tekrar ediyorum. Hayal dünyamızda mana var mı? Ney var? Baktığım görüntüler, kıyafetler o görüntü oluyor. Mana nereden çıkar? Kalpten. Şimdi çok dikkat et. Mana kalpten çıplak çıkar. Kim dedi onu? Tebrik ederim. Çok güzel. Helal. Mana nereden çıkar? Kalpten. Mana kalpten? Çıplak çıkar. Mana kalpten çıplak çıkar. Kıyafetini nerede giyer? Hayal dünyasında. Kalbinden güzel bir mana çıktı. Korteks nasıl? Rezil, rüsva durumda. Güzelim mana çıktı. Pis, kirli, yırtık kıyafetleri giydi. Hiç kimse bu manadan artık istifade edemez. Anladın değil mi? Bu hayal dünyası hazinet-ül hayal. Hayal hazinesi. Her şey buradan başlamıyor mu? Tahayyül. Bak bak. Birinci basamak ne? Hayal, hayal. Hayalhanenin adının sebebi, hikmetini çok sorarlar. Birisi budur. Her şey bununla başlıyor. Her şey bir hayal ile başlar. Tahayyül. Tasavvur. Taakkul. Tastik. İzan. İltizam. İtikad. İnsanın inanç sistemi yedi basamaktan oluşur. Birincisi de tahayyül, hayal dünyasıyla başlar. Oradaki bütün kıyafetleri çirkin koydun. Nereden koydun? Ben hatırlamıyorum ki koyduğumu. Allah aşkına ne hızla baktığımızı bir ölçer misiniz? Tarifsiz değil mi? Yani senin o an hesaplamadığın neler giriyor? Farkında mısın bunu? Daha sonra da kalbinden güzel mana çıkıyor. Kötüyü konuşmuyorum bile. Yani kötü mana çıksa zaten ona kıyafet yok orada, değil mi? Baktığın fotoğraflar, izlediğin videolar. Güzel mana çıkıyor. Ama giydiği kıyafet çirkin oluyor. Sen bunu nasıl karşılıyorsun? Kafam çok karışık. Vicdanım müsaade etmiyor ama bu işleri yapmadan da duramıyorum. Anladın mı neden olduğunu olayın? Hayal dünyası. Hayal dünyasını temiz tutmanın tek yolu seddi zerayi. Daha o birinci bakış, birinci konuşma. O meseleler başlamadan önce kesmek.
Bir arkadaşım var. Eski hayatında hızlı bir adamdı. Bizim burada o tabiri kullanırlar, hızlı diye. Dallandılar orada yani. Polen toplayan arı gibi. Bir orada, bir orada. Daha sonra münasebetimiz arttı. Konuştuk, ettik. Bir cümle etti. "Benim suçum yok, işte bana geliyorlar falan." gibi. Dedim hiç öyle değil yani. Bir insan pas vermedi mi, o çok nadirattan olur. Onu da devamına yüz bulamazlar zaten. Çok nadirattan olur. O da özel bir imtihandır yani. Yusuf Peygamber'in imtihanı gibi özeldir. Süleyman bin Yeser'in imtihanı gibi özeldir o yani. Onun harici senin anlattığın bu mesele değil. Daha sonra iyice dediğimi düşünmüş. Kesmiş, kesmiş. Sonra geldi itiraf etti yani. Ben hakikaten o birinci meyli vermeyi kestiğim anda etrafa dair her şey, onu kesmek basittir. Biraz ciddiyet üstünde barındırırsın. Daha sonra da biraz uygun hitaplarda bulunursun. Ablacım dersin, kardeşim dersin, arkadaşım dersin. Bunu derken bile belki değil mi kaşın gözün biraz o ciddiyet ifadesini barındırır. Ondan sonra setl-i zerai etmiş olursun. Çok önemli bir meseledir.
Birkaç setl-i zerai örneği vermek istiyorum. Kafada açılsın diye. Enam 108. "Allah'tan başkasına tapanlara kötü söz söylemeyin." Başka şeylere tapanlara kötü söz söyleme diyor. Sonra onlar da bilmeden taşkınlık yaparak Allah hakkında kötü sözler söylerler. Anladınız mı? Setl-i zerayesi neymiş? Yanlış şeylere tapanlara kötü söz söyleme. Gideceği netice nedir? Onlar da haşa Allah'a kötü söz söyler. Bu bir setl-i zerai örneğidir. Başka hediyeleşiniz diye bir hadis var biliyorsunuz. Başka bir hadiste alacaklığı kendisine borçlu olan insandan hediye almamalı buyuruyor. Setl-i zerai neden biliyor musun? Faize kapı açılır diye. Başka bir hadiste memurun hediye alması yasaklanıyor. Bu bir setl-i zerai'dir. Neden yasakladınız memurun hediye almasını? Rüşvete kapı açılmasın diye. Olayların gideceği yerler belli. Nereden kesiyor Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam? Hep baştan. Bir olayı baştan kesmeye setl-i zerai deniyor. Ağız dolusu içkiye sebep olacağından dolayı damlası da haram kılınmıştır. Ve "Çoğu sarhoş edenin azı da haram" denilmiştir. Ya bunun azı sarhoş etmiyor ki neden haram? Setl-i zerai. Onu anlattım. Fıkıh bunun üstüne kurulmuştur dedim. Cümleye bakar mısınız? "Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır." Bu hadistir bu arada okuduğum. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam savaşlarda fitne çıkarmasına rağmen münafıklara bir şey yapmaz. Yapmaması setl-i zerai mi? Evet. Neticesi nedir bunun? Muhammed Aleyhisselatü Vesselam arkadaşlarını öldürüyor demesinlerdi. Tam muazene, mantık işi değil mi? Savaş sırasında hırsızlık yapanın eli kesilmez. Neden? Düşman ordularına iltihak etmesinlerdi. Bak setl-i zerai örneği. Zekat olarak verdiği malın kişi satıldığını da görse onu satın alamaz. Sana zekattan tişörtler verdim. Sen de esnafsın, gittin onu sattın. Ben gelip senden ticareti yapabilir miyim? Alabilir miyim? Alamaz çünkü fakirden düşük fiyata alınmasını engellemek için. Kin ve nefret ile halkın birbirinden uzaklaşmasını engellemek için. Bak setl-i zerai örneklerine bak. Başkasının nişanlısını istemek yasaklanmıştır. Çok büyük olaylara sebep olacağından. Başkasının muhayyer bulunan alışveriş hakkı üzerine alışveriş yapması yasaklanmıştır. Başkasının pazarlığı üzerine pazarlık yasaklanmıştır. "Zinaya yaklaşmayın." Ayetini şimdi anladınız mı? Ya Rabbim neden yaklaşmayın diyorsun? Buyurun. Setl-i zerai. Yaklaşırsan devamının ne olacağını Allah Azze ve Celle senden, benden ve bizi kandıran nefisten, ya bir kereden bir şey olmaz rahatına bak diye bizi kandıran nefisten. Sen iradeli adamsın. Yaklaşmayın buyuruyor.
Son bölümümüz çözümler. Çözüme dair çok şey konuştuk gerçi konular içerisinde ama birkaç meseleye daha değinmek istiyorum. Bir insan etrafına "şehvet imtihanım var" diye derdini açsa, etraftan ona gelen ilk tavsiye ne olur? Herkes söyledi. Evlen. Helal dairede evlen. Bu işten kurtul derler. Gözden kaçan bir şey vardır. Zannederler ki kişi şehvet hastalığı vardır, problemi vardır. Yani hastalık boyutunda demek istedim. Şehvetin kendisi kötü değil. Şehvet zatı itibariyle kötü değildir. Kullanımı itibariyle kötüdür. Yanlış kullanıma hastalık dedim. Yanlış anlaşılmasın. Yani şehvetin olması utanılacak bir şey değil. Şehvetin senin efendin olması utanılacak bir şey belki de. Bir insanda şehvete dair artık hastalık seviyesinde bir şey olsa, etraftan ona gelecek tavsiye. Evlen. Kurtulursun. Ama gözden kaçan bir şey vardır. Kişi zanneder ki evlendim iş bitti. Artık cenneti yaşayacağım. Hatta evlenmeden önce olmak istediğim dava adamı evlendikten sonra olacağım. Hiç böyle değildir. Şehvetin imtihanı bağımlılıktır. Bağımlılık. Bağımlı. Mesela internet bağımlılığı diye bir tabir duydunuz mu? Geçen bir arkadaş anlattı işte. Bir yakınım var dedi. Bilgisayarın başından kalkmıyor dedi. Babası dedi perişan oldu dedi. İnternet bağımlılığı diye bir şey var. Sigara bağımlılığını mumla aratır. Öyle bir bağımlılık var internet bağımlılığı diye. Dünyada en çok tıklanan 10 sitenin 3 tanesinin yüzünüze gülsüyüp porno site olduğunu biliyor musunuz? Yani YouTube ve Google kadar tıklanıyor mu? Onda 3. Dünyada. Onda 3. İlk onun 3'ü. Akıllara zarar. O yüzden şunu söylememiz lazım. Şehvetin çözümü sadece evlilik değildir. Bir insan bu bağımlılıktan kurtulmadan evlensin. 2-3 ay sonra yine dönüp aynı şeyi yapacak. Buyurun. Yani Allah yaşatmasın, denetmesin. Hadi buyurun. Bir insan bu bağımlılık hastalığından kurtulmadan evlensin. 2-3 ay sonra yapacağı gene aynı şeye dönmektir. Demek ki bu işin öncesi vardır. Öncesi nefsin terbiyesi. Ve bu terbiye evlilikten önce olmalıdır. Yoksa evlendiğinde kişi şu kelimeyi unutmayalım bugün. Tatminsizlik hastalığı devam eder. Kişi bunun bağımlısıysa istimnanın, evlendikten sonra da hastalığın adını söyler misiniz tekrar? Tatminsizlik hastalığı devam eder. Hem de evlendikten 2-3 ay sonra bu tatminsizlik hastalığının karşılığı şudur. Sonsuza bakan duyguları dünyada tüketme çabası. Bunu gerçekleştirebilecek biri mümkün değil. Bu da ruhsal problemlere dönüşür. Yani özette şunu diyorum. Bir adam evlenmeden önce sapıksa evlendikten sonra da sapıktır. Aa özeti bu. Anladın mı? Bir adam evlenmeden önce sapıksa, şehvet bir insanı öyle bir boyuta geçirir ki o kişi sapık olur. Doğru mu? Doğru. Sapık nasıl oluyor? Böyle oluyor. O adamın çözümü nedir? Mecbur tatminsizlik hastalığını tedavi edecek yollar bulacak kendisine. O yüzden şöyle demişler. Yani şerri def etmek önce gelir. Sonra faydalı bir şeye eklemek gelir. Temizlenmeyen bir yer süslenir mi? Olmaz. Önce temizlik. Yani bu tatminsizlik hastalığından irade terbiyesiyle kurtulmak. Ondan sonra da evlilik icap etmektedir. Şunu da ilave edeyim. Yani bu tür noktalarda hastalık seviyesinde problemi olmayan ama gücü kuvveti yerinde olan bir insan içinde evlenmek güzeldir. Helal dairededir. İmkanı varsa da erkenden evlensin. Anlatabildim mi demek istediğimi? Ama bu benim bahsettiğim çizgiyi aşma noktası hayvani şehvet diye geçiyor. Araf 81. Neyi anlatıyordu hatırlayan var mı? Hafız hatırlıyor musun? Araf 81. Lut Kavmi. "Kadınları bırakıp da cinsel tatmin için erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz israf eden, ölçüyü aşan bir toplumsunuz." Lut Kavmi kadınsızlıktan dolayı bu illete giriftar olmadı. Yakaladın mı? Kadınları bırakıp da diyor ayette. Neyden dolayı oluyor biliyor musun? Doyumsuzluktan dolayı sınırları ihlal etti. Hastalık ne? Tatminsizlik, doyumsuzluk hastalığı. Ve bu hastalık onları başka bir noktaya evirdi, başka bir noktaya yönlendirdi. Hayvani şehvet tam bu demek. Ya yapıyoruz ne olacak ki? Bakıyoruz ne olacak ki dersin? Kırmızı çizgiyi bir aşarsın. Yani bir örnek anlatmam gerekecek. Bilmem kaç yaşına gelmiş. Belki irade, iktidar, kuvveti olmayan bir adam. Bakıyorsun gene yanlış pislikler yolunda değil mi? Nasıl oluyor diyorsun ya? İrade iktidarı da yok bunun. Nasıl oluyor diyorsun? Bu hayvani şehveti adam onu da yaptırıyor. Gücü kuvvetin olmasın gene pislik yaptırır. Yani tarif edilmez bu hayvandan aşağı düşünen meseleye götüren olay budur. Hayvani şehvet meselesidir. Bir insan bu hayvani şehvet neticesinde Allah muhafaza işin nerelere evrileceğini hesaplasa, tahmin etse, hele bu asırda şimdi şu an yani şu an bu cinsiyet eşitliği kavramları noktalarından neler neler çıkıyor yani tahmin edilmez boyutta maalesef. Hele şu dönemde insanı hangi sınırları bile aştıracağını hesaplasa adam gözünü battar öyle gezer. Allah muhafaza buyursun.
Çözümlerinden bir diğeri kesinlikle ihlas. İnsanın şehvetini terbiye edebilmesinin yolu nedir? İhlastır. Nasıl olacak? Bakalım nasıl olacak. İhlas ne demek? Allah için yapmak. İhlas kelimesinin zıttı nedir? Riya. Rüya ne demek? Başkaları için yapmak demek. Bir insanın rüyadan uzaklığının ölçüsü nedir? İhlasa yakınlığı ölçüsündedir. Rüyadan ne kadar uzağım? İhlasa ne kadar yakınsam. Peki bunu tayin eden sınır nedir? Şudur. İnsanın toplum içindeki hali ile yalnız kaldığındaki hali arasındaki fark. Bir insanın toplum içinde tavrını belirleyen etken etrafındaki arkadaşları ise, onların yanında yanlış bir şey yapmaz değil mi? Yapar mı insan? Arkadaşların yanında utanılacak bir hareket yapar mı? Bir insanın toplum içinde tavrını belirleyecek etken arkadaşları ise, odada yalnız kaldığında tavrını değiştirecek olan unsur, yani arkadaşları odada olmadığından istediği gibi serbest hareket yapar. Bir insanın tavrını belirleyecek etken Allah Azze ve Celle ise, arkadaşlarıyla kalabalıkta da olduğunda, odada yalnız da olduğunda tavrını belirleyen unsur, yani Allah Azze ve Celle var olduğundan o kişinin tavrı sürekli haya, edep ve iffet üzerine kalır. Bunu sağlayan en temel dinamik ihlastır. Var mı problem? İhlas dağın aynısıdır. Dağı dağ gibi tutan görünmeyen yüzüdür. Yer altında ne kadar? Yer üstünden çok daha fazla. İhlas dediğin olayın asıl etkeni insanların yer üstünde gördüğü senin tavrın değildir. Yer altında ne kadarın var? O tavırdır. Bu ne demek? İnsanın görünen yüzde insanlarla muhabbeti birse, muhatabiyeti birse, görünmeyen yüzde Allah Azze ve Celle ile muhabbeti, muhatabiyeti bir olacak ki dağ gibi yerinde titremeden sabit çakılı kalabilirsin. Yoksa bir rüzgar yerinden oynatır. Şimdi dağlara bak, rüzgara yön veriyor.
Bu yanlış işlerin bir diğer çözümüne geçelim. İrade. Evlilik dedik, konuştuk. İhlas dedik, konuştuk. Şu an irade. İrade ne demektir? Tercih demektir. Bir insanın iradesi nasıl kuvvetlenir? Sorumuz bu. Tekrar edin. Bir insanın iradesi nasıl kuvvetlenir? İrade ne demektir? Tercih demektir. İnsanın tercih ettiği şeyler birbirinden uzaksa onun iradesi kuvvetlenemez. Ne demek istedik? Açalım. Adamın bir tarafında günahlar var. Cezbediyor mu kişiyi? Cezbediyor. Adamın diğer tarafında da lezzet alamadığı bir din anlayışı var. Cezbediyor mu? Hayır, cezbetmiyor. Cezbeden günahlar, cezbetmeyen din anlayışı. Arasındaki tercih farkı nasıl? Çok fazla. İnsanın tercih etmesi gereken şeyler arasındaki fark bu kadar yüksek olduğunda insanın iradesini kuvvetlendiremez ve yenik düşer. Neden? Örnekleyelim. Adamın kafasında günahın lezzeti 100. Adamın kafasında imanın lezzeti 10. Sizce bu adam 100 lezzetindeki günahı bırakıp 10 lezzetindeki imanı tercih edebilir mi? Edemez. E olayın hakikati ne? Olayın hakikati şu. Aslında bu imanda 10 değil, 1 lezzet var. Yani günahların her birisini alt üst edebilecek derin lezzetler var. Eskilerin yaşayışına bakın. Sahabe efendilerimizin fedakarlıklarına bakın. Ya bu kadar şeyi nasıl feda edilir? Bir insan imanın lezzetini almadan bunları yapabilir mi? Bunlara takat getirebilir mi? Demek derin bir lezzet var. Ama bu lezzet bir anda değil. İman hakikatleriyle meşgul ola ola. Bu derslere gire gire. Allah Azze ve Celle için sorumluluk, Allah Allah açılacaktır. İkisi arasındaki tercih kolaylaşacaktır. Bin birimlik imanın lezzeti dururken kuş maması gibi dünya lezzetlerine ne yapayım diyecektir ve gelişecektir. Unutmamak lazım. İrade aynı kas gibi gelişir. Ben bir spor salonuna girsem, üst göğüs böyle çalışılır, trapez böyle çalışılır desem, bu bilgilerin beni kuvvetlendirir mi? Mümkün değil. O hareketleri yapmadan kuvvetlenemezsin. İrade kas gibi. Yaptıkça kuvvetleniyor. İnsan gece namazını kıla kıla, iman derslerine gele gele, yanlış arkadaşlarla görüşmeyi kese kese, çok önemlidir. Bu iradenin kuvvetlendiğini görecektir. Ama bu antrenmanları kişi tek başına yapamaz. Tek başına şeytana yem olur. Bu antrenmanlar takım halinde sahaya çıkıp yapılması gereken antrenmanlardır. Yani aynı takımda idman yapmalıyız. Onu demek istiyorum. Bir insan bu imanın lezzetini yapa yapa alamazsa nasihatler ona tesir etmez. Şöyle yanarsın. Böyle yanarsın. Yan yanarsın. Düz yanarsın. Ya zaten yanmışız. O insanı kurtuluşu için imanın içerisindeki lezzeti ona tattırmak şarttır. Var mı problem?
Yeni maddeye geçiyorum. Şehvet üçtür dedik. Hatırladınız mı? Bir bildiğimiz manada şehvet dedik. Bir yemeğe şehvet dedik. Bir de uykuya şehvet dedik. İnsan yöneten kişilerin gıda bilgisinin ve uyku ile ilgili bilgisinin iyi olması lazım. Neden? Gıda ve uyku noktasında bir insan kendisini terbiye edip sınırlarını daraltmayı başarabilirse, şehvetin üçüncü ayağı olan bildiğimiz manadaki şehvetin hareket alanını sınırlamış ve daraltmış olacaktır. Rahat nefes alacaktır. Bir şeyi patlayacak noktaya getirip daha sonra da ya şunu gazını çıkaralım da patlamasın demenin lüzumu yoktur. O yüzden şehvete ilk çözüm noktasını da gıdadan ve uykudan ciddi manada bulmuşlardır. Hatta Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın tavsiyelerinden birisi de oruç tutunuz tavsiyesidir.
Bir diğer madde genelde insanın aklına dua çaresiz kalınca gelir ama inan dua her ana, her olaya, her meseleye bakan çok önemli bir meseledir. Bu seferki dua ne duasıdır? Tövbe ve istiğfar duasıdır. O kapı Allah Azze ve Celle'nin kapısı. Kaç kez yaptın, nasıl yaptın, ne şekilde yaptın yani belki bunu bir insana gitsen bize bile gelsen biz yargılarız ama o Allah'la senin aranda çok özel bir meseledir. O meselenin zarar görmemesi için tövbe ve istiğfar ile Allah Azze ve Celle'ye yaklaşmayı unutmamak lazım. Cennet hiç günah işlememiş insanlarla değil, tövbe etmiş günahkarlarla doludur. Öyle mi? Allah Allah. Sizin içinizden günah işlemeyen bir kavim olsaydı ya onu yok ederdim, yeniden bir kavim yaratırdım. Nasıl bir ifade değil mi? Demek ki Allah Azze ve Celle hep ona sığınmamızı istiyor. Allah'ın kapısı kula kapanır mı? Kaan, biri gelip dese ki "Kaan, annen sana suikast yapacak. Bugün eve gittiğinde pisable mi yedisin yemek? O sarımsaklı güzel yemek. Pisable miydi?" Şimdi biri gelip diyor ki "Kaan, annen sana suikast yapacak, dikkat et. Pisabeline zehir koyacak." Annenden mi şüphelenirsin, bu haberi getirenden mi şüphelenirsin? Çünkü annem kadar şefkat asla bunu yapmaz. Anne yapmazsa sonsuz şefkat sahibi Allah Azze ve Celle. Kulunu terk eder mi? Bırakır mı? Ha? Öksüz, yetim kor mu öyle? Mümkün değil. İnsanın Allah'tan başka çaresi yok. İstersen baht, istersen en büyük hataları yap. Nefsine yenil ama kalk. Düşsen de kalk çünkü insanın Allah'tan başka çaresi yoktur.
Bir diğer maddemiz insanın bu illetten kurtulmasının bir önemli yolu da ahireti çok iyi bilmektir. Neden? Ölümün psikoloji üzerindeki etkisi nasıl? Tarif edilmez boyutlarda. İnsanın özellikle genç ve diri bir insanın yer yer ölümün dehşetini hatırlaması lazım. Bakın bir anne evladı için kurşunun önüne atlar ama kabre giremez. İnsan ölümün dehşetini ve vereceği hesapları hatırladığında, özellikle genç. Neden genç dedim? Gençlik bir manada bedenin sağlıklı ama zihnin hastalıklı olduğu bir yaş dönemidir. Öyle dönemlerde şeytan bazı görüntü, sahne, olay ve buluşmalarla kişinin kalbinin en derinine şok indirir. Dersin başında anlatmıştım. O kadar derine inen şoku, o kadar derin bir etki ancak derine inen kurşunun çıkarıldığı gibi oradan söker atar. İşte o da nedir biliyor musunuz? Ölüm ve kabirdir. Orada vereceğin dehşetli bir meseledir. Mesela bir örnek vereyim size. Birisi söylemişti, "Benim bedenimi istediğim gibi kullanırım" dediğimde aklıma geldi. Önce şunu düşündüm. Dedim ki pankreasına söz geçiremiyorsun. Benim bedenim ama pankreasıma söz geçiremiyorum. Kulaktaki kristallere söz geçiremiyorsun. Biraz yerinden oynuyor, ne oluyor adam? Vertigo oluyor değil mi? Adam oradan ona söz geçiremiyor. Dengede kalamıyor değil mi? Kulak sarları oynadığında. İnatla diyor ki "Benim bedenim değil mi? Ben istediğim gibi bunu sarf ederim." Şimdi 25. sözden bir cümle okumam lazım. "Bunları size vermiştir. Öyleyse yalnız Rab odur. Mabud da o olabilir." Beyler malikiyet davası, benim bedenimi istediğim gibi yaparım, benim gözüm sen karışma davası o kadar büyük bir davadır ki Allah muhafaza kişinin cehennemine vesile olabilir. Cehennemde nezaret eden meleğin adını biliyor musunuz? Malik. Malik. Sizce bu isim hasbelkader mi ona verildi? Asla hayır. Benlik, büyüklük ve malikiyet davasında olan insanların bu işin sonunda neyle ve kiminle karşılaşacağı anlaşılsın diye cehennemde nezaret eden meleğe Malik meleği denmiş. Malikiyet davasının karşılığı kimde? Malik meleğinde. Şok edici bir mesele. Allah Allah. Böyle bir mesele.
Evet. Son olay da gayeyi hayal. Bence biri bunu çözse bütün kurtuluşları çözer. Hedefin olmazsa şeytana hedef olursun. Kural çok basit değil mi? Eğer bir hedefin olmazsa şeytana hedef olursun. Gayeyi hayal olmazsa bir insanın ülküsü, mefkuresi, düşüncesi, amacı, projesi. Gayeyi hayal olmazsa veyahut nisyan yok gibi. Unuttum yani. Veyahut tenasi edilse, sana unutturulsa. Eshan enelere döner, etrafında gezer. Bir insanı düştüğü bataklıktan kurtaracak en büyük mesele. İnanın şurada anlaşılsa iş çözer. Gerçi bizim de yapmaya çalıştığımız değil mi? Öyle bir gayenin etrafında koşturuyorum ki kendimi unutayım. Kendimi unuttuğumda o beni yanlışa düşürecek. Zihin yapılarının her birisi de arkada kalacaktır. Öyle bir davaya insan dilbeste olmalı ki yatıp kalkıp onu solumalı. Hatta cennete girmeyi dahi unutmalı. Kim gibi? Hazreti Ömer'in torununun adını unuttuğu gibi. O zaman insan ulvi dertlerle dertlenmiş olur ve bütün sufli dertlerden kurtulur. Allah Allah. Bu gayeyi hayal ile ilgili hatırlatmam gereken çok önemli bir mesele daha. Gayeyi hayal dediğin sadece Mersin'in 15 dönümlük külliyesini yapalım değildir. Küçük hedefler de gayeyi hayalin içine girmektedir. Ne gibi? Telefonunu eline buyur amaçsız al. Nerelerde kaybolacağına bak. Demek ki telefonu eline alırken bile hedefin olacak. Yoksa şeytana hedef olursun. Üstad Hazretleri "Sıkıntı sefahatin muallimidir" demiş. Sıkıntı? Canım sıkıldı. O zaman sefahatin kapıları sana açılacak. En büyük mesele. Bunun için mutlaka insanın manevi programı olması zorunda. Günlük bu kadar bunu okuyacağım, bunları çalışacağım, bu amelleri yapacağım, bu arkadaşlarımla aynı secdeye baş koyacağım dediğimiz gün inşallah şeytanın zehirli oklarına hedef olmaktan kurtulacağız.
Siz de Hayalhanem'in yurt içi ve yurt dışı projelerine destek olmak için buradaki linke tıklayarak online bağışla bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz.