📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Vaiz Fatma Bayram ile Elmalılı Tefsiri: Yasin Suresi I 9. Bölüm

Fatma Bayram ile Sohbetler 51:31

Transcription

Hayırlı sabahlar arkadaşlar, elhamdülillahi rabbil alemin vessalatu vesselamu ala rasulina Muhammedin ve ala Aleyhi ve safihi ecmain. Bugün sizlerle Yasin suresi tefsirini, hakkını Kur'an dili isimli muhalefet eserimizden okumaya devam ediyoruz. Bu 9. dersimiz. Şöyle nerede kaldığımızı bir hatırlayalım; 13. ayetle 31. ayet arasında Yasin suresinin kalbi sayılan, Yasin Kur'an'ın kalbidir; bu kıssa da Yasin'in kalbidir. Efendim, bir kareye gönderilmiş peygamberlerden 3 peygamberden ve onları desteklemek için kavminin onlara karşı çıkışı sırasında desteklemek için yanlarına gelip sonra şehit olan bir adamdan bahsetmişti. Bu hikayede, kıssa da 31. ayetten itibaren de Elmalı Hamdi Yazır'ın ifadesi ile, merhumun ifadesi ile demişti ki; bu nakli delilden sonra; yani Kur'an Allah'ın gönderdiği Vahyin hak oluşu, peygamberlerin hak oluşu ve onların yanında yer almanın… Çünkü kıssanın bitiminde Efendim o öldürülen kişinin peygamberlere desteklemek için gelip öldürülen o kişinin cennete gidişinden ve Cennetten bir temennisi; Keşke kavmim benim akıbetimi bilselerdi ve kendilerinin yanlışlığını, benim hak yolda olduğumu görselerdi. Hani bunu bakın nasıl kazandığımı anlamında değil de, hidayete ermelerini temenni ederek Cennetten bir temennisi aktarılmıştı kıssanın sonunda. İşte bu nakli delilden sonra bir de akli delillere, delillerle insanlık aydınlatılıyor, tenvir ediliyor; yani Cenab-ı Hakk'ın gücünün, kudretinin eserlerini bize hatırlatıyor Allah Teala. Bu da Efendim bu bölümde, epey uzun bir bölüm; 32. ayetten başlayarak 48. ayete kadar devam ediyor. Biz bugün sizlerle 36. ayetten okumaya devam edeceğiz. Şimdi hemen o 32 ve 36 arasında sadece mealden, Diyanet mealinden hızlıca okuyayım ve kaldığımız yere güzel bir başlangıç yapalım. Diyordu ki;

Elbette onların hepsi kıyamet gününde karşımızda hazır bulunacaklar. Bu hususta ölü toprak onlar için mühim bir delildir; yani dirilişten bahsediyor burada. Biz ona yağmurla hayat verdik ve ondan daha ne çıkardık işte onlar bundan yerler. Biz yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar fışkırttık ta ki onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yesinler. Hala şükretmeyecekler mi? Efeler ya bitmişti, hatırlayacaksınız. Geçen hafta 35. ayeti kerimemiz, şimdi 36. ayeti kerime bir tesbih ifadesi ile başlıyor. Efendimiz, sübhanenledi; bütün varlıkları çifter çifter yaratan, her şeyi çift çift yaratan Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir diyerek başlıyor.

Şimdi arkadaşlar, burada küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum. Biraz da tedirginim doğrusu bu konuda, o yüzden mutlaka sesime de yansıyordur o tedirginlik. Fakat yine bir kendi ilkelerimi çiğneyip bir cesaret gösterip Efendim o hatırlatmayı yapacağım. Şöyle; arkadaşlar biz zamanında böyle birçok yazarın kitabını, işte dersini, sohbetini, alimlerimizin veya hocalarımızın tavsiye ederdik öğrencilere, gençlere bilhassa. Çünkü gençler böyle bugünkü şartlarda, küçük bir azınlık hariç, bir hocanın önüne gidip dizinin dibine oturup işte yıllarca veya aylarca… Neyse, ondan eğitim almak yerine işte çeşit çeşit videolar, hazır içerikler izlemeyi tercih ediyorlar. Onlara da böyle tavsiye ettiğim çok olmuştur. İşte bakın şu kişinin videolarını izleyin, şu videoları izleyin. Hatta link olarak gönderdiğim olmuştur. Yani ders gruplarına da… Sonra bunlardan büyük bir üzüntü duydum. Çünkü maalesef bugün bütün dünyamızda arkadaşlar… Bu da bizim imtihanımız, yaşadığımız devrin imtihanı. Bugünkü dünyamızda istikrar en az gördüğümüz şey. Yani birini tavsiye ediyorsunuz birine; fakat o kişinin 6 ay sonra, bir yıl sonra nasıl bir hayata evrileceğini, görüşlerinin, fikirlerinin nasıl değişeceğini bilmiyorsunuz. Evet, bundan daha normal ne olabilir? Hz. Peygamber döneminde de efendim olmuştur; yani dine girenler sonra çıkanlar, Efendim veya şöyle bir başlangıç yapıp sonra bambaşka yerlere evrilenler; yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hayattayken bile bunlar yaşanmış. Efendimizle bunların Efendim şeyi olmuş, siz söyleyin, muhavereleri olmuş; yani bunlar dile gelmiş, kayıtlara geçmiş. Dolayısıyla biliyoruz bunun insanoğlunun bir yazgısı olduğunu. Yani insan sırat-ı müstakim üzere sabit kalamıyor veya başka düşüncelerde de öyle, devamlı bir değişim dönüşüm içerisinde. Ben bu değişim ve dönüşümü tedirginlikle izlerken bazı dostlar işte hocam insan hiç mi değişmeyecek filan diyor. Tabii ki değişecek arkadaşlar. Tekamül de bir değişimdir sonuçta; yani değişime açık değilseniz tekamül de etmezsiniz, ahlakınızı da yükseltemezsiniz. Mühim olan bu değişimin müsbete doğru mu, menfiye doğru mu olduğudur. Tabii herkesin müsbet ve menfiye anlayışları da kendine göre olduğu için ben dini açıdan bakıyorum konuyu, kendi konumum icabı. Efendim, dini açıdan müsbet olan her zaman insanın ibadette, takvada, ihsanda, ilimde, Allah'a saygıda… Takva demek zaten Kur'an'a ve Peygambere bağlılıkta, ihtisam denir buna. Efendim, her gün bir adım daha ileriye gidebilmesidir, her dönemde; diyelim gün olmasa da, günü burada mecazi kullandığımı düşünün. Bir adım ileriye gidebilmesidir benim açımdan tekamül. Benim inancım açısından. Fakat bazıları da bu uzaklaşmayı tekamül olarak; yani dinin merkezinden, peygamberin merkezde olduğu bir din anlayışından uzaklaşmayı tekamül olarak görebiliyorlar. Ben kendi duruşumu izah ettikten sonra…

Şimdi arkadaşlar, birini tavsiye etmediğiniz zaman da; yani bir kitabı, bir başka hoca efendiyi, hoca hanımı tavsiye etmediğiniz zamanda adeta böyle kendi etrafınızda bir topluluk oluşturmaya gayret ediyorsunuz gibi de anlaşılabiliyor, öyle bir görüntü de verilebiliyor. Nitekim bizim yakın tarihimizdeki dışarıya kapalı cemaatlerin, toplulukların en bariz özelliği kendi yazarlarının, kendi hocalarının dışında hiç kimseyi tavsiye etmemeleridir. Yani bir kitap tavsiye etmezler, bir başkasının vaazına gitmeyi feyzini dağılır olarak görürler; yani kendilerine bağlı olan kişileri kendi dışlarında hiç kimseye yönlendirmezler. Şimdi iki ucu tam da tutulması çok zor bir konudan bahsediyoruz şu anda. Kimseyi tavsiye etmediğinizde kendinizi öne çıkarmış oluyorsunuz; birilerini tavsiye ettiğinizde de sanki o insanın bütün fikirlerini, bütün gidişatını tavsiye ediyormuşsunuz gibi işte bir tehlike oluşturuyor sizin için. Bu aslında böyle değil; yani ben diyelim ki Victor Hugo'nun Sefillerini okuyun dediğimde ben Victor Hugo'nun bütün görüşlerini, bütün gidişatını, hayatını mı, ahlakını, her şeyini mi size tavsiye ediyorum? Değil. Fakat isim Victor Hugo olunca zaten herkes gardını almış oluyor; yani sonuçta bir işte Fransız, bir Hristiyan'ın kitabını okuyacağız. Bu bir roman işte. Dolayısıyla kendisini korumaya alıyor. Fakat bir Müslüman'ın, hele de İslam'la ilgili bir kitabını, bir videosunu, bir içeriğini tavsiye ettiğimizde bütün o savunma mekanizmalarımızı da açmış olarak kendimizi… Yani saf olanlarımız; yani ben başta olmak üzere böyle dinlediğimiz için, dinleyebileceğimiz için bir risk oluşturuyor. Fakat o riski işte bugün göze alacağım inşallah. Size iki isim tavsiye edeceğim. Neden, neden arkadaşlar? Böyle bir ihtiyaç duydum çünkü içinde bulunduğumuz bölüm; yani bu 301. ayetten, 32. ayetten itibaren işte… Ne dedik, kaçıncı ayet dedik? Az önce söylediğimi de unutuyorum. 67. ayet kelimeye kadar neredeyse… Yani yok, orası kıyametten bahsediyor. 50. ayeti kerimeye kadar yaratılıştaki Allah'ın kudretini gösteren işaretlerden bahsediyor. Şimdi Kur'an-ı Kerim'de bu ancak bilimsel gelişmeleri takip ettiğiniz zaman, o da aşağı yukarı anlayabileceğiniz yaratılışa ve yaratılışındaki düzenin nasıl işlediğine dair ayetleri arkadaşlar; sadece ilahiyat bilgisi ile, sadece tefsir bilgisi ile anlamamız ve açıklamamız imkansızdır. Yani ne yapmış oluruz? İşte ayetin mealini vermiş oluruz. Eğer o ayetle ilgili bir klasik kaynaklarda bir yorum varsa, genellikle de sufi yorumlar, tasavvufi yorumlar oluyor. Bu, bunları vermiş oluruz. Buradaki ifade şuna işaret eder falan demiş oluruz; fakat ayetin asıl işaret etmek istediği Allah'ın gücünün, kudretinin işaretine hiç değinmemiş oluruz, oluyoruz. Neden böyle oluyor? Çünkü arkadaşlar bilimsel tefsirin handikapları var ve ilahiyatçılar, işte tefsir hocalarımız, alimlerimiz o handikaplara çok düşmek istemiyorlar. Nedir o handikap, bilimsel tefsirin handikapı? Arkadaşlar bilimsel gelişmeler biliyorsunuz sürekli değişime açıktır, gelişime açıktır; zaten öyle olmadığında bilim olmaz, bilim donmaz. Yani hiçbir zaman kendiliğinden önceki bütün ulaşılmış sonuçları sorgulayarak ancak yeni bir bilgi ulaşılabilir bilimde. Dolayısıyla sürekli bir değişim, dönüşüm halindedir bilimsel bilgi. Siz içinde bulunduğunuz dönemdeki bir bilimsel bilgiyi alıp işte Kur'an'daki şu ayette bunu demek istiyor dediğinizde Kur'an'daki o ayeti, o anın bilgisi ile dondurmuş oluyorsunuz, yorumunu dondurmuş oluyorsunuz. Müfessirlerimiz tarih boyunca bundan çok dikkatle sakındıkları için bir tefsir yaptıktan sonra bile, hatta bu tefsir bilimsel bir ayetle ilgili olmasa dahi, Allah daha doğrusunu bilir, doğruyu ancak Allah bilir gibi, muradını ancak Allah bilir gibi, Allahu alem, obiss sevap veya işte benzeri ifadelerle not düşmüşlerdir. Yani bütün tefsiri yapmışlar ve en arkasına biz böyle diyoruz ama doğrusunu Allah bilir diye not düşmüşlerdir.

Şimdi ben iki ismi takip ediyorum; yani Kur'an hakkında anlattıklarına, tefsirler hakkındaki anlattıklarına bakıyorum ve istifade ediyorum arkadaşlar. İşte bir risk alarak, daha önce biraz da içinde espri karışık demiştim ki bundan sonra hiç kimsenin bir kitabını ya da bir içeriğini kendisi vefat etmeden tavsiye etmeyeceğim çünkü vefat ettikten sonra bizi şaşırtamazlar ama vefat etmeden önce halden hale evrilip bizi böyle şaşırtmaya devam edebiliyorlar. İnsanlar son nefese kadar demiştim. Fakat bu iki isim de hayatta; biri daha yaşlı, biri daha genç. Allah hep ikisine de, bütün çalışanlara; yani din yolunda, iman yolunda… Eee, güzel işler yapmak için, insanlığa faydalı işler yapmak için illa yani tefsir, hadis gibi ilimler olması gerekmez, çalışan herkese hayırlı uzun ömürler versin ve hepsinden önemlisi de yaşadıkları sürece elbette evrilecekler, elbette kemale doğru bir gelişimleri olacak ama sıratı müstakim üzere sabit kılsın bu gelişmeyi, bu tekamülleri Rabbimiz. Bunlardan birincisi arkadaşlar Ümit Şimşek. Ümit Şimşek daha önceleri sanırım Zafer Dergisi çevresinde çalışmış bir araştırmacı. Son olarak biz onu nereden biliyoruz? Marmara İlahiyat Fakültesi'nin çıkardığı bu iki ciltlik hani çok tavsiye ettiğimiz, gerçekten benzeri olmayan bir meal çalışması var; Yaşar Kandemir, Halit Zevalsiz ve Ümit Şimşek; 3 yazarlı işte o 3 yazardan birisi olan Ümit Şimşek. Kendisi bir bilim insanı değil; yani bildiğim kadarıyla fakat bir araştırmacı, çok ciddi takip ediyor bu çalışmaları ve tefsir videoları var. Bütün tefsirlerden de bakıyor, çok güzel sunumlar hazırlamış. İnşallah dediğim gibi tekrar tekrar söylüyorum, özellikle dini ilimler söz konusu olduğunda hiç kimseye kefil olamayız arkadaşlar ve hiç kimsenin bütün söyledikleri doğrudur, her sözünün altına imza atıyorum da diyemeyiz. Fakat bu bilimsel tefsir, bilimsel bakış açısı itibariyle istifade edebileceğimiz bir isim. Bir diğeri daha genç Efendim, dolayısıyla biraz daha tedirginim yani onu zikrederken; fakat çok güzel çalışmalar yapıyor. Bu övgüyü ve bu tavsiyeyi hak ettiğini düşünüyorum fazlasıyla. Çeşitli böyle özel gruplara tavsiye ediyorum ama ilk defa böyle genelde tavsiye edeceğim. Altı ay Cem Meriç isimli bir kardeşimiz, hocamız. Efendim, kendisi tıp doktoru fakat İslami ilimleri de hakikaten hem dil öğrenmek suretiyle, usulden başlamak ve sistematik olarak bu ilimleri tahsil etmek suretiyle çok güzel bir noktaya gelmiş. Efendim ve yaşı genç olması itibariyle bu yayın işlerini de çok beceriyor hakikaten; yani genç kardeşlerimiz ondan daha fazla istifade edeceklerdir. Yaklaşımı çok mutedil. Allah şaşırtmasın, bozmasın. Bu iki ismi size tavsiye ederim bu alanda; yani işte ateizme karşı, deizme karşı, Efendim Kur'an-ı Kerim'e çeşitli iftiralara karşı, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e yönelik iftiralara karşı bilhassa. Altay Cem Meriç hocanın çok kayda değer, hakikaten hepimizin istifade edeceği cesur Efendim şeyleri var, videoları var, onları söylemiş olayım. Bu kadar uzun lafı ne için ettim arkadaşlar? Şunun için; birine bir şey tavsiye etmekle büyük bir risk altına girmiş oluyorsunuz. Bu riski almayacağım dediğinizde de sadece kendi sözlerinizi aktarmış oluyorsunuz. Bu ikisi de benim çok sakınmaya çalıştığım bir şey. Dünyanın herhangi bir yerinde, memleketimizde arkadaşlar, yakın çevremize güzel işler yapanlar varsa onların ismini anmak, o güzelliklerin ismini anmak, tavsiye etmek, Efendim kitapları, dergileri, sohbetleri, dersleri, hayır faaliyetlerini tavsiye etmek bizi med bilincine daha da yaklaştıracaktır. Öbür türlü sadece kendi yaptıklarımızdan bahsetmiş oluruz ki bu da çok hem kısıtlı olur, hem çok ayıp olur. Allah'a sığınarak ve bu iki ismi, bugün anladığım iki ismi ve bu çerçevede çalışma yapan herkese bol bol hayır dualar ederek, Efendim kaldığımız yerden devam edelim. Şimdi geçen hafta efela yaş grubunun ifadesinin tefsirine adadığımız, Abdülkadir Geylani'den şükrün şartlarını saydı Elmalılı Hamdi Yazır. Onları tekrar etmeyeceğim ve 36. ayet şöyle bir ifade ile başlıyor; sübhanenle diye, az önce söylediğim gibi. Sübhanallah. Ne diyor burada Rabbimiz? Efendim, bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim. Sureyi Bakara'da ve sureyi İsra'nın başında izah edildiği üzere. Subhan demek ki oralara bakmak gerekiyor daha geniş tefsiri için. Tesbihin alemidir; yani Cenab-ı Hakk'ı tesbih etmenin özel ismidir. Bununla beraber taaccup makamında da kullanılır. Sübhanallah bizim günlük dilimizde de, ecdadımız Cenab-ı zikreden çok çeşitli terkipleri, duygularını ifade etmek için kullanmıştır. Sevincini, üzüntüsünü, şaşkınlığını, kızgınlığını; bütün duygularını ifade etmek için böyle zikir ifadeleri kullanmıştır. La ilahe illallah, Sübhanallah, Maşallah, La havle vela kuvvete illa billah gibi; yani aklıma ilk gelenler bunlar, aşağı yukarı böyle 20-30'a yakın ifade var günlük… İnalillah ve inna ileyhi raciun; böyle Kur'an'dan, sünnetten alınmış, Cenab-ı tesbih eden ve içinde bulunduğu o durumda Cenab-ı Hakk'ın hangi isminin ve onun… Tabii bunlar hepsi Rabbimizden öğrendiğimiz ifadeler, zikir ifadeleri. Onun ne şekilde anılmasının o içinde bulunduğumuz durumda bizim için hayırlı olacağını da göstermiş olan; yani bunu sadece bunların tefsirini bile bilse insan Cenab-ı Hakk'la ilişkisini, Allah-kul ilişkisi bakımından sağlam bir zemine oturtabileceği tercihler yapmışlar. İşte bunların günlük dilden çıkması arkadaşlar… Mesela işte sevindiniz diyelim, Sübhanallah, Maşallah demek yerine oley falan dememiz arkadaşlar, dilimizin sekülerleşmesini de geçip batılılaşması, hristiyanlaşması veya da dinsizleşmesi demektir ki insan arkadaşlar bütün fikriyatını, sadece inancını değil, bütün fikriyatını, bütün temayülünü günlük dille aktarır sonraki kuşaklara. Günlük dilde aktarır; yani içinde bir kere iki saat konuşuyorsunuz, bunu hep söylüyorum. Biriyle iki saat konuşuyorsunuz, bir kere bile Allah geçmiyor, ahiret geçmiyor, Peygamber geçmiyor, bir dua cümlesi geçmiyor, bir sığınma cümlesi geçmiyor; işte bu dilimizin, kullandığımız dilin, lisanın tamamen dünyevileştiğini, tamamen sekülerleştiğini bize gösteriyor. Bu çok acıklı bir şey çünkü bizden sonraki nesiller dini sadece böyle hatırlanacak, takılıp çıkarılacak, gerektiği yerde hatırlanacak sonra takılıp çıkarılacak bir aksesuar gibi algılamalarına sebep olmuş olacağız. Allah korusun. İşte taaccup makamda böyle şaşırdığınız zaman Sübhanallah; yani nereden çıktı şimdi bu gibi kullanılır. Tesbih nedir? Cenab-ı en üst noktasıdır tenzih arkadaşlar; nezih kelimesinin bir mübalağalık kalıba girmiş hali; yani nezih neydi? Arınmış, temiz, kusur barındırmayan demek, tertemiz demek. Tenzih de her türlü kusurdan arınmış, en ufak bir şaibe dahi taşımayan demek. Dolayısıyla aksa bunun en uç noktası; yani tenzih zaten mübalağa da tenzihin aksazı; yani Cenab-ı her türlü kusur ve eksiklikten arındırmanın en uç noktası neymiş? Sübhanallah dememizmiş. Yani biz Sübhanallah dediğimizde Cenab-ı akla gelebilecek, zihnin tahayyül edebileceği en küçük bir lekeden, en küçük bir şaibeden, kusurdan, eksikten arındırmış oluyoruz. Ya Rabbi, Sen mükemmelsin, kusursuzsun; senin bütün işlerinde böyledir. Hani bunda da vardır bir hikmet; yani şaşkın makamda niye söylüyoruz? Yani buraya şimdi şaşırdık, bu nereden çıktı ama sen yanlış, eksik bir iş yapmazsın, bunda da vardır bir hikmet demiş oluyoruz adeta. Herhangi bir lekeden, yaraşırsızlıktan, itikatta, kavilde, fiilde son derece tenzih etmektir. İtikatta, fiilde, kavilde; yani hem inançlarımızı, hem davranışlarımızı, hem sözlerimizi Cenab-ı Hakk'a dair en küçük, ona yaraşmayan en küçük bir yaklaşımdan tenzih etmek demek, kavli olarak, fiili olarak ve itikadi olarak. Şimdi burada bir parantez açarak, bazen özellikle inançla ilgili, Peygamber, Allah, melek, ahiret gibi inançlarla ilgili fıkralara dikkatinizi çekmek istiyorum. Bazıları bunların çok zekice oluyor ve insanın hani o zekasına, o nükte danlığına cevap verdiği için, hizmet ettiği için adeta hoşuna gidebiliyor insanın. Fakat dikkat etmekte yarar var. Cenab-ı saygısızlık içeren canım işte bu bir fıkra canım ya da biz bir şaka yapıyoruz falan hiçbir şekilde denemez. Çok dikkatli olmak gerekir Cenab-ı Hakk hakkında bir şey söylerken. Neden arkadaşlar? Yani şakada mı yapamayacağız? Neden? Çünkü bunlar birikerek bir süre sonra veya sizde o etkiyi yapmayabilir, dinleyen de o etkiyi yapabilir; birikerek bir süre sonra sizin düşüncelerinizi, ondan sonra da inançlarınızı etkilemeye başlayabilir. Bu suretle Sübhanallah yahut sebbi, Sübhanallah mazmununu ifade eden bu tesbihin burada böyle istif ile sevki ne güzeldir. İstif; yani bir konu anlatılırken konunun orta yerinde söze tekrar farklı bir cepheden başlamak, aynı konu içerisinde farklı bir cepheden başlamak. Cenab-ı kudreti anlatılıyordu ve şükretmez misiniz bunlara diye bitti bir önceki ayeti kerimenin son cümlesi. Burada sanki yeni bir şeye başlıyormuş gibi, konunun içinde yeni bir başlık açarak Sübhanenle değil diye başlaması… Son ve bunun tam da burada gelmesi son derece güzeldir. Şimdi bunu açıklayacak evvela; yani böyle olması Efeler yaş grubunun arkasından Sübhanellezi diye bir başlangıç yapılması bir taraftan şükretmeyenleri tevbih, bir taraftan da şükredeceklere şükrün başı kemali tenzih ile tevhid olduğunu talimdir. Yani burada hem bir uyarı var, hem de bir eğitim var. Neyi uyarıyor? Şükretmeyenlere uyarıyor; yani sen kime şükretmiyorsun, kimi takdir etmiyorsun? Her türlü hatadan münezzeh, hiçbir eksiklik ve şaibe kendisi için düşünülmeyecek olan her ne yaparsa mükemmel yapan Allah'ı mı; yani şükretmiyor, ona mı şükretmiyorsun diye bir tevbih var. Şükredecek olanlara da şükrün başının kemali tenzih ve tevhid; yani şükrün başı nedir? İşte şükürler olsun demek o Allah'ın verdiği nimetleri paylaşmak olduğunu; yani dilde, lisanda, azalarda ve kalpte şükrü görünümlerinden bahsetmiştik geçen hafta Abdülkadir Geylani'nin de işaretiyle. Efendim, burada ise şükrün başının evvela tenzih ve tevhid; yani senin kalbinde Allah'ın, Rabbimizin eşsiz, ortaksız, biricik olduğu ve hiçbir kusur ona, hiçbir kusur izafe edilemeyeceği, hiçbir şeyi onun yanlış yapmayacağı… Eğer bir şey Allah'tan gelmişse… Bu burada anahtar nokta bu arkadaşlar. Bir şey Allah'tan gelmişse; yani senin yapıp ettiklerinin sonucu değil de hakikaten Allah'ın takdiri ise bir şey… Çünkü bazen hayatta böyle olur; yani hiçbir şekilde bir etkiniz, bir payınız yoktur o konuda ama işte karşınıza çıkar beklenmedik afetler, savaşlar, ne bileyim; yani bazen olumlu şeyler de olur, bir bolluk, bir bereket dönemi yaşarsınız. Efendim, bunların hepsi; yani sizin bir payınız olmayan, hazır bulduğunuz şeylerdir. İşte bu hazır bulduğunuz şeyler, her neler, her neyse arkadaşlar, onun sizin için takdir edilmiş olması, sizin o dönemde o şartlarla yaratılmış olmanızda bir kusur, bir eksiklik, bir yanlışlık yoktur. Bu yeryüzünde kötülük probleminin… Tabii konumuz şimdi o değil. Dolayısıyla sadece temas edip geçelim. Başka vesilelerle konuşmuştuk. Yeryüzünde kötülük problemini aşamamanın aslında Allah'a güven ve saygı ve ondan gelene razı olmakla arasında bir alaka var. Onu görmemizi de sağlıyor. Yani siz şükredenlerden olmak istiyorsanız öncelikle bir defa kalbinizde tevhid ve tenzihi yerleştirmeniz gerekiyor. Sübhanellezi diye başlaması, şükürden sonra gelen ayetin bize bunu gösteriyor diyor Elmalı merhum. Saniyen, Sıla mevkiinde zikrolundan asar-ı kudretin; yani ellebi dedi diye… Sübhan, Sübhan tesbihin ismi; yani Cenab-ı her türlü eksiklikten, noksanlıktan tenzih ederim. Öyle Allah ki şimdi arkasından sayılacak… Öyle Allah ki şunları, şunları, şunları yaptı; işte Sıla mevkiinde zikr olunan asar-ı kudretinin arkasından neler sayılacaksa, Cenab-ı Hakk'ın yaratması ve işlerinden nelere değinilecekse bunların ehemmiyetini işar… Demek ki Cenab-ı Hakk kendisinin bütün kusurlardan münezzeh olduğunu anlatmak istediği zaman şu anda oradayız, anlatmak istediği bütün yarattığı iş içerisinden bunları seçerek bize söyledi. Demek ki bunlar Cenab-ı Hakk'ın eşsiz kudretini ve o kudretin eserini bize göstermede büyük bir ehemmiyet taşıyor bu olaylar. Yani birazdan anlatacağı olaylar üzerinde biraz daha dikkatle, biraz daha titizlikle ve detaylı bir şekilde durmamız gerekiyor ve şükrün esbab-ı mucizesi, mucizesini ziyadesiyle tehdittir; yani neden şükredeceğim ben Allahu Teala'ya, hangi nimeti için? Bunu da hep konuşuyoruz; yani nimet deyince insanlar işte söylüyorum her zaman dolaplar dolusu giysiler, masalar dolusu yemekler, işlenebileyim arabalar, evler, böyle şeyler hayal ediyor, seyahatler, geziler, cüzdanlar falan işte bankalar, hesaplar falan hayal ediyor. Halbuki işte Cenab-ı Hakk'ın biraz sonra sayacakları onun Efendim en büyük nimet sadedinde yaptığı şeylerdir. Salisen, üçüncü olarak; yani şükürden hemen sonrasında hannelle değil gelmesinin ne kadar manidar olduğunu anlatırken 3 sebep; eşleri yaratanın… Çünkü hala alezce diyecek hemen arkasından çift çift yarattı, eş eş yarattı. Eşleri yaratanın eşsizliğini, şerik ve nazirden münezzeh birliğini, her türlü ortak ve benzer, kendisinin benzeri de yoktur Allah Teala'nın ortağı da yoktur, bunlardan münezzeh olduğunu, münezzeh olan birliğini ispat eden beli bir sanatı tabak vardır, bir tezat sanatı. Yani birazdan Cenab-ı Hakk eşleri yarattığını söyleyecek. Eşleri yarattığını söylemesi kendisinin eşsiz olduğunu ortaya koyar, eşsiz olanın sadece yaratıcı olduğunu ortaya koyar. İşte burada bir tabak sanatı vardır; yani tezatları peş peşe zikred, ikisinin de bulunduğu konumu daha beli bir surette, daha açık bir surette ortaya koymak anlamında. Tesbih o yaradana yahut ne münezzeh sübhan… O yaratan ki hala kale bütün o çiftlerin hepsini yarattı; yani 3 tane sebebi saydı şimdi şükrün hemen arkasından Sübhanenledi ifadesi gelmesinin, yeni bir konunun böyle başlama, yeni cümle diyelim, yeni cümlenin bu ifadeyle başlamasının ne kadar hikmetli olduğunu… İşte bu Elmalılı Hamdi Yazır tefsirini diğer tefsirlerden ayıran özelliklerden bir tanesi arkadaşlar. Bu da ayetler ve sureler arasındaki; yani neden bu ayetten sonra bu ayet, neden bu ayet bununla bitti? Diğer ayet bununla başladı, bu irtibatı, bu sureden sonra neden bu sureye geldi, bu irtibatı gerçekten çok ikna edici ve detaylı bir şekilde ortaya koyuyor. Önemli bir özelliği bu tefsirin. Şimdi işte Sübhanelleziden sonra Cenab-ı, Sübhan makamında oluşunu nelere bağlıyor, nelere hangi işlerini öne çıkarıyor? Bunlardan birincisi hala bütün çiftlerin hepsini yarattı ifadesi. Ezvac zevcin cem'idir, çoğuludur. Zevc, çift ve eş demektir ki Ragıp'ın beyanı ve çile bu Ragıp… Ragıp bakıp bir insanı ki o kadar meşhur olmuş ki dünya tarihinde; yani kaç yüzyıl sonra bile ön adıyla anıldığında kim olduğu belli; yani Ragıp. Kur'an kelimelerin üzerine, Kur'an ıstılahları üzerine El-Müfredat isimli, gerçekten bütün neredeyse bütün tefsirlerin kendisine dayandığı mühim bir şahsiyettir. Ragıp'ın beyanı vesile; iki karenin, her karenin… Affedersiniz bu nereye? Hangi ayıyı, heceyi uzatacağınız da anlamı tamamen değiştiriyor. Tarihi okuyan demek, karın yakın demek. İki karenin her birine de ve bir diğerine mümasil veya zıt olarak alakadar olan her şeye de denir. Şimdi zevce neye deniyormuş? Çift demek. Çift, iki karenin her birine, birbirine yakın olan iki varlığın her birine çift denir. Mesela bir çift ayakkabı gibi, birbirine yakın, birbirine benziyor ve bir diğerine mümasil veya zıt olarak; yani işte bir çift ayakkabıda da çiftleniyor, mesela gece ile gündüze de çift deniyor, birbirine tam zıt. Siyahla beyaza da çift deniyor, iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış bunlara da çift deniyor. Bunun birbiriyle yakın ve benzer veya zıt olmak suretiyle, tamamen zıt olmak suretiyle birbiriyle alakadar olan her şeye denir. Bu itibarla alemdeki şeylerin hepsi ya bir zıttı var ya bir benzeri var veya herhangi bir terkip ve tekabülü; ya karşıtı var ya da bir terkibin içerisinde tevhid; yani tek başına değil, bir terkibin içerisinde bulunmak haysiyetiyle çifttirler. Mesela cisim ve ruh, madde ve kuvvet, cevher ve araz, nefis ve afak, arz ve sema, zulmet ve nur, dünya ve ahiret gibi; ki elektrik bile müspet ve menfi ikiye ayrılıyor. O halde hala kale demek Allah bütün çiftleri yaratıyor; daha doğrusu bütün… Burada şimdi hala kale ezvac demek; yani çiftleri yarattı demek. Bütün enva ve esnafıyla, bütün tür ve alt sınıfları, her türün alt sınıflarıyla alemi halk etti, alemi yarattı demeye müsabedir, buna denktir. Ancak burada asıl sevk; yani cümlenin gelişinde asıl vurgulanmak istenen şey bütün alemin halkını anlatmak değil; yani bütün bu alemi Allah nasıl yarattı bunu anlatmak değil, bir şerit ve naziri bulunan bütün eşlerin, bütün çiftlerin mahluk olduğunu; yani bir şeyin benzeri varsa, zıttı varsa, eşi varsa o mahluktur ve binaenaleyh mahlukun harika eş olamayacağını. Halik ise bu yüzden derler arkadaşlar, alimlerimiz insan aklı Allah'ın niceliğini kavrayamaz, nasıllığını kavrayamaz, kavrayamaz. Çünkü bizim aklımız bu alemle mukayyet olduğundan arkadaşlar sadece bir şeyi, sadece benzerini ve zıttını bilmek suretiyle kavrar. Benzersiz ve zıttısız, mukabili olmayan bir varlığı kavrayacak düzenekten mahrumdur aklımız. O yüzden Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in tavsiyesiyle Allah'ın zatını düşünmeyin, fiillerini düşünün demiştir efendim; yani nasıl yarattı, nasıl yönetiyor, nasıl merhamet ediyor, nasıl azap ediyor, etmiş… Mesela nasıl helak etmiş, işte nasıl yoktan var etmiş bunları; yani fiillerinin sonuçlarını düşünün diyor. Bazen kendimizi alamayız Allah'ın zatını düşünmekten, özellikle çocuklar ve gençler… Benim öyle bir hatıram var, çok severim ve anlatırım herkese de; işte kızım küçüktü, dedi ki Allah nerede? İşte onun hiçbir yerde olamayacağını, bizim anladığımız anlamda yani olamayacağını anlatmak için biraz uğraştım. Dedi ki tamam da tabaklarını fincanlarını nereye koyuyor? Dedi işte müşahhas düşünme düzeyinde; yani henüz soyut düşünme aşamasına geçemediğinde muhakkak bir yeri olması gerektiğini düşünüyorlar çocuklar bu tip düşünceler. Allah nasıl görüyor peki; yani nasıl bir şey, her şeyi aynı anda nasıl görüyor mesela? İşte daha böyle ortaokul, lise çağına doğru zatın üzerine düşünmeler artıyor. Bunlar da sizi korkutmasın, canınızı sıkmasın. Aslında bunların hepsi Allah'a imanın bir tezahürüdür arkadaşlar. Allah'ın varlığına iman eden kişinin soracağı sorulardır bunlar. Dolayısıyla bir süre sonra o soyut düşünme kabiliyeti arttıkça bu soruların da zihnimizdeki yeri azalacaktır. Dolayısıyla bütün şerit ve naziri bulunan bütün eşlerin, bütün çiftlerin mahluk olduğunu ve binaenaleyh mahlukun halika; yani yaratıcıya eş olamayacağını anlatarak halikin nezahet ve vahdaniyetini ispat etmektir bu ayetin esas gayesi. Halikin; yani yaratıcının nezahetini işte Sübhanallah oydu, tenzih onu bütün kusurlardan, bütün eksiklerden, yaratılmışlara benzemekten, yaratılmışların taşıdığı eksik ve kusurlardan Allah'ı münezzeh tutarız. İşte yok, unutmuş, yok işte yorgunluğuna gelmiş falan gibi böyle hikayeler var, fıkralar var. Aman ha dikkat edelim arkadaşlar. Ve vahdaniyetini, biricikliğini ispat etmektir bu ayetin gayesi. Bundan başka ezvac tabir olunmasında; yani Cenab-ı Hakk'ın yaratmasını anlatarak başladı ayeti kerime ve mesela işte göklerin yeri yarattı falan başka yerlerde böyle geçiyor ama burada eşler yarattı, her şeyi eşler halinde yarattı denmesinde diğer bir nükte daha vardır ki hayatı ve şer için evvelki nimetlerden daha ziyade ehemmiyete haiz olan izdivaç nimetinin halkına işaret ile şükre tehyit ifade eder. Yani sizin için de eşler yarattı, size kendi cinsinizden eşler yarattı. Biliyorsunuz Rum sures

Zikr olunan ve olunmayan bütün envân, bütün bitki çeşitleri, ağaçlar; onları yarattı Allah Teala. Bunların çiftler halinde yaratıldığını söylemiş oluyor ayet-i kerime. Remin en pusihim ve kendi nefislerinden çiftler, erkek ve dişi ve mimma laa lemon ve daha bilemeyecekleri şeylerden; yani daha kim bilir neler neler var ki siz bilmiyorsunuz, onları da Allah Teala çiftler halinde yarattı. Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de bir beşerin hatırına gelmiştir. Yani insanoğlunun şu an için asla bilemeyeceği nice yaratılmış şeyler var ki onlar da çiftler halinde yaratıldı diyor bu ayet-i kerime. Yani bildiğimiz evrenin sınırlarının ötesindeki başka yaratılmışlara, insanın kendi aklıyla bilemeyeceği sınırları, insanın bilme sınırlarının ötesinde olan yaratılmış alemlere de burada bir işaret var. 30-37 ayet-i kerimede. Ve ayetün lehum elleyl; bir ayet de onlara gecedir. Gecede onlar için bir ayettir. Ya ayet ne demek biliyorsunuz artık arkadaşlar? Allah'ın varlığını, eşsizliğini, kudretini, gücünü gösteren işaret demek. Kur'an'daki her bir cümle de bunu gösterdiği için ona da ayet denmiştir. Aslında ayet işaret demektir. Mekanda tecelli eden kudreti ilahiyeyi ihtadan sonra; yani bir önceki ayette mekanda tecelli eden ayetler anlatıldı. İşte yaratılmış bitkiler, bahçeler; önceki ayetlerde çeşitli bitkiler sayıldı, eşler vesair. Şimdi zamanda tecelli eden kudreti rabbaniye işaret buyuruluyor ve ayetüm lehummu leyl denmek suretiyle onlara bir ayet de, bir Allah'ın varlığını gösteren bir işaret de gecedir.

Şöyle ki: nesle ondan gündüzü yüzeriz. Yüzmek burada denizde yüzmek anlamında değil, hayvanı yüzmek anlamında; yani deriyi yüzüp çıkarmak anlamında. Sen kelimesi biri diğerinin lazımı iki mana ile kullanılır; soymak ve çıkarmak. Koyundan deriyi yüzdüm, soydum, giderdim demek olur. Diğerinde de selahattuş şate anil ahead; koyunu deriden soydum denilir. Yani koyunu deriden soyup çıkardım şeklinde de kullanılır, deriyi koyundan soyup çıkardım anlamında da kullanılır. Şimdi bu detay üzerinde niye duruyor; birazdan göreceğiz. Hiçbiri sebepsiz değil arkadaşlar. Diğerinde denilir; açtım, meydana çıkardım demek olur. Türkçemizde de elmayı soydum yahut elmanın kabuğunu soydum dediğimize göre biz de soymak kelimesini bu iki sureti farklı farksız kullanıyoruz demektir. Burada her iki mana ile de tefsir edilmiştir ki ikisi de doğrudur. Evvelkisine göre geceden gündüzün yüzülmesi, bir kurbanın derisi yüzülüyormuş gibi muhitten; yani çevreden ziyanın sıyrılıp sönmesi; ışık azalıyor, ışık gideriliyor çevreden. Böylece efendim adem-i asli'yi ihtar eden karanlığın zuhuru, asıl yokluğu, asıl yokluğu hatırlatan karanlığın ortaya çıkması, ışığın çekilip çıkarılması, çevreden çekilip çıkarılması suretiyle; yani akşam olmak hadisesi olur ki ve ilahi liman derken bir de bakarlar ki onlar karanlığa dalmışlardır. Abone olup vahyin eserinin kaybolup; biliyorsunuz çok çok seviyorum o sözü. Gazali merhum ne diyor; göz için güneş ne ise; çünkü göz kendisine kadar fizyolojik olarak çalışsa da güneş ışığı olmadığında hiçbir şeyi göremez. Göz için güneş ne ise akıl için vahiy odur diyor. Yani aklınız ne kadar çalışırsa çalışsın, ne kadar mükemmel bir nizamı olursa olsun, eğer vahyin ışığıyla aydınlanmazsa, aynen zifiri karanlıktaki göz gibi o da sağa sola çarpar durur, yolunu bulamaz diyor. Dolayısıyla hani karanlıkta kalmak aynı zamanda vahyin nurundan da mahrum kalmak mecazen anlamını ifade ettiği için karanlığın hakim olduğu gecenin vurgulanması; eğer böyle yorumlayacak olursak bu ayeti bir inzar olur. Bir inzar neydi? Akıbeti hatırlatarak insanları korkutmak. İkinci manaya göre ise; yani el soydum, kabuğunu soydum. Bu iki anlamdan kabuğunu soydum anlamına göre yorumlayacak olursak, geceden gündüzün yüzülmesi; yani karanlık içinden aydınlığın çıkarılması; yani sabah hadisesi. Sabah olmak hadisesi olmuş oluyor ki bunda ölümlere hayat vermekten numune olan bir tebeşir vardır, bir neşeyi tebeşir vardır; yani dirilişi. İşte karanlıklardan; mesela hatırlayınca daha yukarıda da ne demişti; kuru topraktan bitkileri çıkarıyor, cansız topraktan bitki oraya hayat veriyor. Yağmur yağıyor ve bitkiler çıkıyor oradan. Aynen onun gibi gecenin zifiri karanlığından da o karanlığın soyulup gündüzün çıkarılması; eğer böyle yorumlayacak olursak burada da bir müjdeleme, bir ferahlık haberi, bir diriliş müjdesi vardır. Nitekim geceler buna göre ayetin olsun diye bitmesi yine aynı günün ahirinin geceye varacağını göstermiş olur.

38 ayette ve şemsü tecriyle müstakil leha diyor; ve güneşle bir ayettir. Yani gece ve gündüzün sebebi gibi görünen güneş de Allah'ın kudretine bir alamettir ki tecri; yerleştiği yerde demek; yerleştiği yerleşecek bir yere doğru akmaktadır güneş. Yani arkadaşlar bu ayetlerin işte dediğim gibi ben bilimsel tefsire girmiyorum, haddime korumak için, sınırlarımı korumak için efendim. Çünkü bilmiyorum o konuları efendim. Ne yapmış oluyor burada; güneşin de hareket halinde olduğunu bize bildirmiş oluyor. Bu cereyanın şems'in yalnız mekanda hareketi diye bu cereyanı; yani bu hareketi şems'in, güneşin yalnız mekanda hareket diye anlamamalı, mekaniği ve zamani; yani hem mekanla hem de zamanla ilgili olarak bir cümle asar ve evza ile vücutta tevalisi manasına anlamalıdır. Varlık alemindeki sürüp gitmesi şeklinde anlamalıdır. Mesela ziya ve harareti yaymak da onun bir cereyanıdır. Burada şimdi güneşin hareketiyle ilgili birtakım yorumlar yapacak, sonra onu efendim ayla kıyaslayacak. Müsadeniz olursa bunları haftaya bırakmak istiyorum. Allah'a emanet olunuz, cenab-ı hak nurunuzu ziyade kılsın.