Transcription
Bir süre önce hazırlayıp yayınladığım Armoni ile ilgili bir videonun içinde, caz tarihini anlatan, böyle mini belgesel tadında kısa bir bölüme yer vermiştim. Yaklaşık 1900'lü yıllardan başlayıp 1960'lı yıllara kadar cazın gelişimini anlatıyordu. O videonun içinde unutulup gitmesin, caz seven insanlarla da buluşabilir diye, ona böyle kendi videosu içinde yer vermeye karar verdim. Dolayısıyla şimdi o videoyu sizlerle paylaşacağım. İşte cazın yaklaşık 8 dakikalık kısa tarihi.
Caz müziğinin Blues'tan doğduğunu önceki videomuzda anlatmıştık. Blues müziğini ortaya çıkaran köleler, yavaş yavaş özgürlüklerine kavuşmaya başladıkça, yoğun olarak yaşadıkları Amerika Birleşik Devletleri'nin güneydoğusundaki kırsal yerleşimleri terk edip şehirlere akın etmeye başladılar. Bu dönemde zencilere diğer yerlere göre daha fazla özgürlük tanıyan New Orleans şehri, caz müziğinin beşiği olarak kabul ediliyor. Burada 1900'lü yılların başında kurulan müzik grupları, eğlence mekanlarından cenazelere kadar çeşitli yerlerde çalarak farklı bir tarz geliştirdiler. Bu tarzı birbirinden ayırt etmek için o dönemin argosu olan "jasm" kelimesini kullanmaya başladılar. Sonra "aro" olan "jasm" ile müzik türü olan "jasm"ı birbirlerinden ayırt edebilmek için müzik türüne "J" demeye başladılar. Sonra müzisyen New Orleans halkı, konser afişlerindeki "Jazz" kelimesine ufak bir müdahaleyle başka bir argo kelimeye [Müzik] dönüştürebilmek...
onom Buhran nedeniyle New Orleans bu kadar çok müzisyeni duyuramayan ülkenin dört bir yanına dağıldılar. Aynı yıllarda Amerika'da alkollü içki satışının yasaklanmasıyla birlikte açılan ve gizlice alkol satışı yapılan mekanlarda çalmaya başladılar. Bu dönemde biraz da bu Underground özelliği nedeniyle caz, toplumun geneli tarafından pek hoş karşılanmıyor ve ahlak dışı bulunuyordu. The New York Times gazetesi Sibirya'da yaşayan insanların köylerine musallat olan ayıları kaçırmak için gramofondan caz çaldıklarını yazarken, bir başka haberde de ünlü bir orkestra şefinin caza maruz kaldığı için kalp krizi geçirdiği iddia ediliyordu. Fakat Blues'un anlaşılabilir, basit ve standart yapısıyla cazın ona kattığı enerji ve yaratıcılık bir araya gelince müthiş bir kombinasyon ortaya çıkıyordu ve bu yeni müzik türünün geniş kitlelerce sevilme potansiyeli çok yüksekti. Yine de toplumun o zamanki yapısı nedeniyle hala ayrımcılığa maruz oldukları için cazın geniş kitlelere ilk kez ulaşması Beyazlar sayesinde oldu. 1920'lerde Beyazlar caz orkestraları kurarak ciddi ticari başarılar elde etmeye başladılar. Cazın popülerliği arttıkça yavaş yavaş müzisyenler de bu popülerlikten pay almaya başladılar. Bugün anladığımız anlamda caz dili ve edebiyatının ortaya çıkması da yine bu döneme karşılık geliyor.
1920'ler gelindiğinde caz armonik olarak epey evrim geçirmiş ve Blues farklılaşmıştır. Ama melodik doğaçlama henüz emekleme aşamasındaydı. Bunu gerçekleştiren ve bunu geniş kitlelere sevdiren kişi Louis Armstrong'dur. Bunu bir örnekle açıklayayım; Fletcher Henderson orkestrasının 1925 yılında kaydettiği bir parça: "I'll See You In My Dreams". 1920'lerde tipik bir caz şarkısının trafiği şöyleydi: önce grubun tüm üyeleri melodiyi bir kez birlikte çalıyorlardı [Müzik]. Sonra grup aynı formu tekrarlarken grup üyeleri teker teker öne çıkıp solo çalıyorlardı. Bu döneme kadar sololar aslında yalnızca melodinin biraz süslenip bezenmesi [Kahkaha] ibaretti. Louis Armstrong, sololarda ezgiyi çeşitlemeleri tekrarlamak yerine, ezgiden tamamen uzaklaşıp şarkının akorlarına odaklanmaya başladı. O anda çalmakta olan akor... her neyse, o akorun renklerini kullanarak melodiden tamamen ayrı, serbestçe ve özgürce kendi cümlelerini kurmaya başladı. Aynı şarkının devamında, o zaman 24 yaşında olan Armstrong'un çaldığı soloya [Müzik] bakın. Bu devrim niteliğinde bir değişimdi ve caz bundan sonra eskisi gibi olmayacaktı.
1930'lar gelindiğinde ırk ayrımcılığının ve ekonomik buhranın da yavaş yavaş gevşemesiyle birlikte caz giderek büyüdü ve yalnızca Amerika'da değil dünya genelinde popüler hale gelmeye başladı. Bu popülerlik ve ekonomideki iyimser hava sayesinde bu dönemde büyük caz orkestraları kuruldu. Bu orkestralar cazı dans edilebilir ve geniş kitleler tarafından kolayca hazm edilebilir bir müzik haline getirdi. I. Dünya Savaşı ile birlikte koşullar değişti. Orkestralarda çalan müzisyenlerin orduya çağrılması ve ekonomik daralma orkestraları doğrudan etkilerken, 78'lik plakların yapımında kullanılan hammaddeye ordunun ihtiyaç duyması yeni plak basımını neredeyse imkansız hale getirdi. Bu şartlar orkestraları küçülmeye ve orduya gitmek zorunda olmayan daha genç müzisyenlerle çalışmaya yöneltti. Yepyeni fikirlerle gelen bu genç müzisyenler farklı denemelere girişerek cazın dans ve eğlence boyutunu bir kenara koyup doğaçlama ve armonik zenginlik boyutunu öne çıkarmaya başladılar. Savaş sonrası toplum bu genç müzisyenleri kendilerini eğlence sektörünün çalışanları olarak değil, kalıplara meydan okuyan elit bir müzik türünü temsil eden sanatçılar olarak konumlandırmaya başladılar. Temelleri New York'ta atılan bu yeni caz akımının adı Bebop'tu. Yıllar önce Louis Armstrong'un başlattığı serbest doğaçlama yaklaşımını çok daha ileri taşıyarak, çok daha karmaşık armonik yapılar üzerine, çok daha karmaşık sololar, yüksek tempoda çalındığı bir türe dönüştü. Ton merkezi sürekli değiştiği ve melodi tanınmaz hale geldiği için bu tarz genel dinleyici de karşılık bulmadı, zaten böyle bir kaygısı da yoktu. Ve Bebop ile birlikte caz, herkesin anlayıp beğendiği bir tür olmaktan uzaklaşıp sadece meraklısının dinlediği bir tür olma yoluna girdi. Eski caz müzisyenlerinden bu yeni bakışa uyum sağlayamayan ya da sağlamak istemeyenler cazdan uzaklaşarak bugün pop müzik olarak niteleyebileceğimiz türlerin temellerini de yine bu dönem cazdan uzaklaşan müzisyenler tarafından atıldı.
Bebop akımında genellikle eski müzikallerdeki popüler şarkıların ya da Blues'un basit akor yürüyüşleri alınıp birçok farklı armonik teknik kullanılarak zenginleştiriliyordu. Geçen videoda standart Blues akor yürüyüşünden başlayıp ulaştığımız akor yürüyüşü aslında Charlie Parker'ın ünlü bestelerinden biri olan "Billie's Bounce" akor yürüyüşü. 1950'lere gelindiğinde Bebop'ın armonik yapısı o kadar karmaşık hale gelmişti ki, bu tarza çok alışkın olan az sayıda müzisyen dışında kimse bu tarzı icra edemez hale gelmişti. İlk başta Bebop "müzisyenlerin müziği" deniyordu. Fakat artık o özelliğini de kaybetmiş, az sayıda müzisyenin müziği haline gelmişti. Sürekli ve hızla değişen akorları takip etmek müzisyenlerin doğaçlama ve kendilerini ifade etme alanındaki olanaklarını ciddi miktarda kısıtlamaya başladığı için Bebop akımı bir noktada kendi ortaya çıkış manifestosunu ters düşmeye başlamıştı. Caz, eğlence ve dans müziği olmaktan kurtarıp saygın bir sanat formuna dönüşmeyi hedeflerken, katı bir armonik çerçeveyle icracı elini kolunu bağlayan sınırlayıcı bir parkura dönüşmüştü.
1950'li yılların sonlarında buna bir tepki olarak, müzisyenlerin kendilerini çok daha rahatça ve özgürce ifade edebilecekleri bir akım ortaya çıktı: Modal Jazz. Miles Davis bu tarzı yaratan kişi olmasa da geniş kitlelere tanıtan ve sevdiren kişi olarak caz tarihinde yerini almıştır. Modal cazın manifostosu olarak kabul edebileceğimiz, 1959 yılında yayınlanan "Kind of Blue" albümü, aradan geçen 60 yıla rağmen tüm zamanların en çok satan caz albümü olma özelliğini elinden bırakmamıştır. Kendisi benim de Issız Ada albümüm dedir. Modal cazda besteler müzikteki modların, yani ses dizilerinin üzerine kurulur. Bebop'ın aksine ton merkezi şarkı içinde çok az değişir, çok az sayıda akor vardır. Bu akorlarda çok uzun süre kalınır ve icracı o modun ve akorun lezzetini vermek için bol bol fırsat ve zaman tanınır. Bu devrim niteliğinde bir değişimdir; icracı sürekli değişen akora yetişmek için dikey düşünme zorunluluğundan kurtulup yatay düşünme ve özgürce melodiler üretme fırsatını elde eder. Modal caz parçalarında şaşırtıcı derecede az sayıda akor vardır. Örneğin "Kind of Blue" albümündeki "So What" adlı parçada sadece iki akor kullanılır. Diğer parçalarda da yine armonik yapının sadeliği ön plana çıkar. Aynı sadelik albümdeki sololarda da kendini gösterir. Miles Davis otobiyografisinde de "dinleyicinin kafasında tamamlayabileceği bir cümleyi sonuna kadar çalarak dinleyicinin zekasına hakaret etmem" der. Bunu kanıtlarcasına sololara kurduğu cümlelerin etrafında, aynen bir yağlı boya tablonun çerçevesi gibi boşluklar bırakır.
Caz müziğini merak ediyorsanız, keşfetmeye başlamak istiyorsanız ya da daha iyi bir caz dinleyicisi haline gelmek istiyorsanız haftalık canlı yayınlarımıza katılmanızı öneririm. Her hafta yaptığımız canlı yayınlarda hem cazın tarihsel gelişimini inceliyoruz, farklı akımlarına değiniyor hem de dünya müziği üzerindeki etkisinden bahsediyoruz. Canlı yayın olduğu için anında soru sorup cevap alabiliyorsunuz ve çok tatlı, çok güzel müziğe gönül vermiş bir topluluğun da bir parçası haline gelmiş oluyorsunuz. Hepinizi canlı yayınlara bekliyorum. Katılım linkini videonun tanıtım bölümünde paylaşacağım. Bir sonraki videoda görüşene dek hepiniz hoşça kalın, görüşmek üzere.