📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Kalkınma Basamakları | Prof. Dr. Selçuk Şirin | Bir Çocuk, Bir Kütüphane, Sürdürülebilir Bir Gelecek

TSKB54:19

Transcription

[Müzik] Sestk'in Kalkınma Basamakları podcastinden merhaba. Bugün sosyal ve kültürel kalkınma başlığında Selçuk Şirin'i ağırlıyoruz. Profesör Doktor Selçuk Şirin hoş geldiniz.

Hoş bulduk. Kelimenin tam anlamıyla da hoş geldiniz.

Teşekkür ederim. Dün geldim. Bugün buradayım. Nasıl? Zor mu ikili böyle iki şehir?

Ya alıştım ben 30 yıldır böyle senede 5-6 defa bunu yapıyorum. Dolayısıyla şikayetçi olsam yapmazdım herhalde.

Evet. Doğru bir mantıkla herhalde geri devam ettiğimize göre.

Tabii. Aynen. Aynen. Bazı senelerde yani geçen sene 6 hafta üst üste gidip geldim. Yani çarşamba günü dersten çıkıyorum uçağa biniyorum. Pazara kadar Türkiye'deyim. Pazar akşam uçağa biniyorum. Pazartesi derse gidiyorum. Ve bunu 6 defa yaptım. 1,5 ay içerisinde bir pilottan daha çok.

Ne yani aşağı yukarı?

Aşağı yukarı aynı tempoda ama şimdi girerken konuştuk söyleyelim. Biz ikimiz de hemşeriyiz. Ben Ardahanlıyım. Siz Hopalısınız. Şavşat. Şavşat Yusufeli kırmasıyım ben.

Evet. Şavşat.

Aynen. Şimdi eee benim eee ölçüm, referans noktam şu. Ben ilk ODÜ'ye girdim. Köyden çıktım. 18 yaşında. 2,5 güne Ankara'ya gittim trenle. Dolayısıyla benim gözümde yorucu seyahatin ölçüsü trenle 2,5 yıl çıta yukarıdan.

Evet. E şimdi 10 saat eee uçağa biniyorsunuz, yatarak geliyorsunuz. Yani şikayet edilecek bir şey değil yani.

Peki yani eee geçmişinize baktığımda şöyle bir cümle var. Eee işte 1970'lerde kütüphanesi olan bir köyde doğdum. Eee ben bugün Ardahanlı olduğunuzu bugün öğrendim ama yani cümlenin kurulumundan bu köyün yeni köy Arnavutköy olmadığını bir köy olduğunu tahmin ettim. Gerçekten.

Evet. Kadıköy de değil. Evet. Ev bir köy. Bizim köy çok ilginç bir köy. 1940'larda köy enstitüsüne 13 çocuk gidiyor bizim köyden. Şimdi aslında köyler için çok sıra dışı bir rakam. Yani çoğu köyden bir çocuk ya gitti ya gitmedi ki o bir çocuk dönünce o köyü geliştiriyor, kalkındırıyor. Bizden 13 çocuk gitmiş. Öyle olduğu için de bizim köy böyle o bölgede de bilinir. Yani köyün ortalama eğitim seviyesi benim zaten. Hemen herkes köy ilkokulundan üniversiteye gitti o köyden.

Hı hı. Evet. Bana da tabii uzak bir şey değil. Yani bizde Artvinli olarak hani eğitim ve eğitilmek ve oradan gitmek bizde de biliyorsunuz Artvin 1, Ardahan Kars 2'ydi o dönemde.

Peki biraz ailenizden de bahsedebilir miyiz? Yani babam öğretmen işte o kendilerine yetiş kitaplık ondan var. Kitap evde evde kitaplık var. Köyde de vardı. Köyde iki tane kitaplık vardı. Yani bir gençlerin çok okuduğu bir köydü. Yani o Dostoyevskileri 10 köyü falan. Yani o herkesin bildiği klasikleri ben oradan görmüştüm. Babam çok okumayı, yazmayı seven, eee, cumhuriyet öğretmeni diyebileceğimiz işte bütün ömrü köylerde okul, eee, öğretmenliği yaparak geçmiş bir insan. Eee, okumayı çok seviyor. Beş kardeşiz. Yani doğudan itibaren bize söylediği şey yani okumak dışında sizin başka bir çareniz yok. Hani toprak yok. Eee, bir önceki kuşaktan kalan bir şey yok. Ama bizim bölge genelde hep öyle. Yani o topraklar biliyorsunuz o kadar da verimli kullanılmayan topraklar. Dolayısıyla okumak dışında bir çaremiz yoktu. Biz de okuduk. O yüzden çaresizlikten okumak ve gelişmek benim de çok bildiğim bir şey.

Söke ovası var. Çok verimli topraklar. Bak ya bunlar benim hep kıskandığım şeyler. Ova.

Aynen. Vow. Yani hani ne bileyim bizde çünkü tarlalar falan küçücüktür yani. Gerçekten eğimlidir ve küçüktür. Yani böyle bir ova görmek bende ya ne bereket dediğim şey ya. Biliyorsunuz ovası biliyorsunuz Türkiye'nin en bereketli toprakları. Babamla oradan işte birkaç yaz önce gidiyoruz gibi böyle araçla. Eee, orada Bafa Gölü var. O Bafa Gölü'nde durduk. Dedim ki baba dedim ya buralarda doğsaydık dedim yani ne kadar varlıklı olurduk falan. Babam dedi ki oğlum burada doğsaydınız dedi. Beş kardeş birbirinizle davalık olurdunuz. Hepiniz de ilkokul mezunu olarak kalırdınız dedi. Onu hiç unutmuyorum yani. Hakikaten eee her koşulda coğrafya kaderdir diyenler bunları hatırlatmak istiyorum. Yani değil yani değiştirmek mümkün.

Evet. Yani coğrafyanın etkisini illa pozitif negatifi kapandığım bir şey olarak değil de seni ileri götüren bir şey olarak da kullanabilirsin değil mi? Bütün bu İskandinav ülkelerinin vesairenin durumunu da biliyoruz. Yani ben işte Artvinli olduğum için çok benzetiyorum da oraları. Hemen hemen benzer bir coğrafyanın insanı ne hale getirebileceği ve ne hale getirmeyeceği üzerine de şey var. Konuyla da ilgili kalkınma diyoruz ya.

Şimdi eee 2018'de ben bir ödül aldım İsviçre'de bir vakıftan İsviçre'ye davet ettiler. Gittim şimdi İsviçre'de bir hafta Zürih'te bizi ağırlıyorlar. Kardeşim falan da gelmişti. Zürih'te sıkıldım ya. Ben nereye gitsem hemen oranın köylerini merak ediyorum. Yani Latin Amerika'ya da gitsem, Afrika'ya da gitsem, Çin'e de gitsem ya köye gideyim diyorum. Yani köyü görünce o memleketi gezdim sayıyorum. Araba kiraladık. İşte köyler neredeydiler? İşte burada bu yoldan gidin dediler. Köyler var. Zürih'ten çıktık biz köy arıyoruz. Neyse köye gittik. Ya şimdi köye gidiyorsun. Sizin oralara çok benziyor yani. Ardahan Şavşat oralar Ardahan değil yani. Yemyeşil ve hayvancılık yapıyorlar. Yani bakıyorsunuz bunların geliri ne? Geliri işte orada hayvanlar var. Oradan süt geliyor ve çiftçilik yapıyorlar. Bizimle aynı.

Hı hı. Şimdi fakat hemen orada dünyanın en pahalı araba markalarından bir tanesinin de bayisi var. Ya bu araba nereye satılıyor? O çiftçilere satılıyor. Çiftçilerin hayatına bakıyorsun, yaşamına bakıyorsun falan. O zaman Hürriyet'te köşe yazıyordum. Oturdum yazdım. Yani buradaki ineklerin bizdeki ineklerden ne farkı var? Aynı inek, aynı süt. Fakat Türkiye'de bizim köydeki inek süt verince traktör alamıyoruz.

Hı hı. Oradaki inek süt verince işte adam yazın tatiline gidiyor. En pahalı arabasını Jaguar yani Jaguar arabanın orada satış temsilcisi vardı. Yani köyün ortasında, köylerin ortasında Jaguar bayisi var. Demek ki Jaguar alabiliyor vesaire. İşte oradan tabii katma değeri yüksek üretime geliyoruz. Yani o da işte zihin insan demek. Yani açacaksınız o zaman bunu. Buraya kadar getirdiniz yani. Eee, yıllardır ben bu katma değeri yüksek üretimi hep anlatmaya çalışıyorum. Yani o da çalışıyor, siz de çalışıyorsunuz. Onun kazancı sizin 10 katınızsa orada bir katma değer etkisi var, değil mi?

Şimdi o katma değer etkisi nereden geliyor? Şimdi o sütü alıyor. Ne yapıyor? Sütü alıyor. Çikolatayı onlar üretmiyor. Çikolatayı onlar da ithal ediyor. Biz de ithal edebiliriz diye düşünebilirsiniz. Yani çikolatanın ham maddesi ve oradan işte marka yarat diyor. Şimdi o markayı yaratma sürecinde kimler çalışıyor? Sanatçılar çalışıyor değil mi? Markayı geliştiriyor, hikayeleştiriyor. Mühendisler çalışıyor. İşte ARGE, araştırma geliştirmeciler çalışıyor vesaire. Patentler alınıyor. Ben bunu yıllar önce fındık Hı hı. üzerinden anlatmıştım. Fındık hepimizde bir yer değil mi? Yani nasıl yapamadık biz bu işi?

Evet. Ya düşün fındıkta biz tekeriz. Yani %80'i dünyadaki fındığın biraz azaldı. Şimdi %70'i diyelim Türkiye'de yetişiyor. Dolayısıyla piyasayı biz belirliyoruz ama fındığı bizden alıyor. 600 kişi çalışıyordu. Ben bu eee yazıyı yazdığında yıllar önce İtalya'da bir şirket o fındığı alıyor, onu işliyor. Özel bir marka koyuyor. Özel bir şekilde piyasaya çıkartıyor. O 650 kişi fındıktan elde ettiği gelirin 13 milyar dolardı. Ben baktığımda işte rakamlar önünden yıla değişiyor. Bizim 5 katımız yani bizim fındıktan bir yılda ürettiğimizin 5 katını bir firma kazanıyor. Bir firma. Şimdi aradaki fark ne? Biz fındığı alıyoruz katma değer koymadan hammadde olarak satıyoruz. Şimdi hammadde olarak sattığınız zaman siz gelir elde etmiyorsunuz. Hamallığını yapıyorsunuz. Yani aynı şeyi ben turizm üzerinden de anlattım. Ya yıllardır böyle ben metafor hastası oldum artık. Yani insanlara katma değeri yüksek üretimin ne olduğunu anlatmamız lazım Türkiye'de. Çünkü katma değeri yüksek üretimi anlatmadığımız zaman hocam ben bilime niçin yatırım yapayım? Ben sanata niçin yatırım yapayım diye sorular geliyor. Yani bilimin sanatın bize faydasını aydınlanmadan gelen birini anlatmak çok kolay. İşte estetik kaygılarla kardeşim sanat bu kadar kıymetli. Onu anlamayan %7 kesim var bütün dünyada. Bu böyle. Ona da diyorum ki bak sofradaki ekmek için senin daha kaliteli bir hayat sürmen için çocuğunun geleceği için ürettiğin her ürüne akıl yani bilim katman lazım. Sanat yani tasarım katman lazım. Bu ikisi olunca katma değeri yüksek ürün oluyor.

Hı hı. Ve bunu her alan için kullanabiliriz. Fındıktan anlattık biraz önce sütten anlattık. Ürettiğimiz her şey, herhangi bir fikirden başlayarak, ürettiğimiz fikirden başlayarak her şey için bu hale getirebiliriz herhalde.

Peki bunu siz söyleyince kesin anlaşılıyordur. Neden yapamıyoruz?

Anlaşılmıyor işte yani. Yani bu bir eee çabuk yoldan para kazanma kaygısı mı? Ne bileyim bu coğrafyanın eee bir korkusu mudur? Güvensizliği midir? Bir şeylerin olmayacağına dair bir eee hayal eksikliği mi? Umut eksikliği mi? Nedir mesela sizce bunu yaptırmayan? Çünkü dediğiniz şey çok yani dediğim gibi bir şey üretiyorsan bunun muadilini görüp ben de aslında böyle olurum diyordur herhalde herkes bunun yollarını da siz söyleyince anlıyordur neden yapılmıyor.

Güzel bir soru hani açıkçası neden yapılmadığını ben de merak ediyorum. Yani onun tabii birkaç sebebi var. Bir tanesi bu Türkiye'deki kadercilik bence.

Hı hı. Yani Türkiye niçin böyle sorusu aslında şu an yanıtlamaya çalıştığımız soru eğitim olarak kimse açıklıyor, kültür olarak kimse açıklıyor, kimisi coğrafyayla açıklıyor. Bütün bu açıklamaları ben eksik buluyorum. Yani Türkiye'de son dönemde bazı çok ünlü olan e popüler bilim insanları var ve bunlar sorunların sebeplerinden ziyade sonuçlarını gündeme getirerek meşhur oldular. Çok da alıcısı da var bunun. Dolayısıyla bizi dinleyenleri de eleştiriyorum aslında şimdi. Yani Türkiye niçin böyle? Çünkü biz cahiliz. Şimdi bu bir aydının söyleyeceği bir cümle değil. Yani kalkınmanın da reçetesini buradan çıkartamayız. Çünkü biz cahilsek o zaman yapacak bir şey yok.

Bu yarı kesilmiş bir konuşma gibi değil mi aslında? Yani sonrasına sonuç yani biz niye cahiliz diye sormak lazım ve bunu nasıl değiştirebiliriz değil mi? Yani bir bilim insanının görevi ben bunu nasıl değiştiririm?

İşte öyle sormak lazım. Şimdi bunu değiştirmenin yolu da çok basit. Yani yaptığın her işe aklı koyman lazım, sanatı koyman lazım. Yani bir taraftan işte sanatçıya değer vermeyeceğim ama bizim niye markamız yok hocam? Öyle yani 3 kuruşa bir köfte yok. Yani markanın yok dediğin zaman onun sebebi Türkiye'de sanatçıya verilen değerle ölçülü. Yani Türkiye'de marka çıkmıyor. Bakın tekstilde mesela hamallık yapıyoruz. Yani niye bir eee marka çıkartamadık bu kadar yıldır? Aklınıza gelen her an turizm yani en önemli şey yıllardır hep yazıyorum. Her turizm sezonu başında benim bir tane otomatik yazım var. E şimdi oksijen de biliyorsunuz yazıyorum.

Hı hı. Yani mesela gidin herhangi dünyanın iyi bir müzesini gezin Avrupa'da, Amerika'da, Japonya'da. O müzelerin bazıları çoğu hatta ücretsiz. Mesela dünyanın en büyük müzelerinden bir tanesi New York'ta Metropoliten Müzesi. Bedava giriş. Bilet vermiyorsunuz yani. Fakat ben oraya girip para harcamadan çıktığımı hatırlamıyorum. Nasıl oluyor bu? Nasıl oluyor? Çünkü müzenin yarısı mağaza. Yani çocuklar için ayrı bir mağaza var. Yetişkinler için ayrı bir mobilya dükkanı var ya içeride. Halı satıyor ya. Türk halısını satıyor. Kim satıyor? Müze satıyor. Fakat nasıl yapıyor biliyor musunuz? Şimdi mesela ben empresyonistleri çok severim. Ressamlar. Şimdi oraya gidiyorsunuz. Yani o Matis'in vesaire bir tane kravat, bir tane şal 200 dolar çünkü imzalı. Bir tek oradan alabiliyorsunuz. Başka hiçbir yerde yok. Şimdi gelin Türkiye'de herhangi bir müzeye. Yani yıllar önce ben bu Urfa'da işte eee yeni ilk çıktığında o kazı yapıldığında gitmiştim. Yani mağazası yok.

Hı hı. Tanıtımı yok. Marka değeri yükseltilmemiş. Ürünlerin kalitesi düşük. Yani Türkiye'de bu müze mağazacılığı işini doğru dürüst yapabilirsek eğer hem sanatçılara iş çıkmış olur. Çünkü bu Metropoliten Müzesi'ndeki mağazadaki her üründe bir sanatçının da imzası var. Yaşayan modern sanatçının imzası. Yani alıyor onu. Onu kravat işlerken şey demiyor. Yani ya bir sanatçıya 3 kuruş verip niye para harcayalım? Hadi bunu olduğu gibi bas demiyor. Bir sanatçıyla çalışıyor. Onun bir kreatif bir şeyi oluyor. Bir imzası oluyor vesaire. Yani bizim her alanda yaptığımız işte kaliteyi arttırmamız lazım. Nicelik değil niteliğe yoğunlaşmamız lazım. Orada da iki tane girdi var. Bir tanesi bilim. Yani teknoloji, ARGE. Bunu da üniversitelerin yapması lazım. Yani Türkiye'nin kalkınması için şart. Üniversitelerde araştırmanın geliştirmenin olması lazım. Öbürü de sanat tasarım. Bu sanat tasarım kısmı giderek daha da önem kazanıyor. Bu çağda hikayesi olması lazım yaptığınız ürünün. Ya ürettiğiniz değerin, hizmetin neyse bunların ikisi olmayınca işte bizim inekler eee inekleri müzelerdekilerle yarışamıyorlar. Yarışamıyor.

Evet. Evet. Gene eee biraz eğitime dönebilir miyiz? Birazcık daha herkes eğitime dönüyor. Ben de hep eğitimden uzaklaşıyorum ama buyurun deneyin. Yani şu anda TSKB'nin de hazırladığı bir podcast olduğumuz için ve onlar da bu depremden sonra 11 ilde 11 kütüphane gibi bir kampanya başlattılar ve bunları tamamlıyorlar. Bu konuda da çok büyük bir gurur duyuyorlar ve çok da mutlular. Bu dolayısıyla bu kütüphane bahsi onları da mutlu ettiği kadar herkesi mutlu eden ve fayda sağlayan bir şey ve siz de aynı şeyi söyleyen birisiniz. Dolayısıyla bu kütüphane bahsini sizden duymak ve doğduğun anda bir kütüphane sahibi olmak ne demektir? Eee, bunu duymak istiyorum aslında.

Şimdi bu kitaplık kütüphane meselesini sorduğunuz için çok teşekkür ederim. Çünkü Türkiye'de benim yıllardır, eee, özene bezene üzerinde çalıştığım birinci proje bu. Eee, her doğan çocuğa kitap dağıtmak için 1 milyon kitap projesini yaptık. 1 milyon kitap dağıttık. Şimdi değişik kurumlarla ücretsiz kitap dağıtmaya çalışıyorum. Türkiye'de biliyorsunuz kitap pahalı. Sadece pahalı olması sıkıntı değil. Türkiye'nin pek çok yerinde kitapçı yok. Yani kitaba ulaşımın önünde engeller var. Bir de kaliteli kitap tabii eee son yıllarda biraz arttı ama çocuklar için daha az. Dolayısıyla hem TSKB'ye buradan teşekkür ediyorum hem de size bu soruyu sorduğunuz için bizim çocukların ücretsiz kitaba ulaşmasını sağlamamız lazım. Bunun için de işte bu ücretsiz olarak belediyeler yapabilir, markalar yapabilir. Yani bu Cumhuriyet Bayramında, 23 Nisan'da, 19 Mayıs'ta gazetelere çarşaf çarşaf ilan vermek yerine herkesi ben somut bir projeyle her doğan çocuğa ya da ilkokul öncesi çağda ya da ilkokul çağında fark etmez. Özel yaşa uygun ama bu önemli kitapların ücretsiz olarak gençlere, çocuklara ulaştırıldığı, bebeklere ulaştırıldığı bir Türkiye'de bugün konuştuğumuz pek çok sorunun ortadan kalkacağına inanıyorum. Yani kadın erkek arasındaki şiddetten, sokaktaki magandalığa, trafik kurallarına uymaya kadar aklınıza gelen bütün sorunların kaynağı aslında okul öncesinden başlayarak iki grup var Türkiye'de. Birinci grup eğitimli ailelerde doğuyorlar.

Hı hı. İşte ben onlardan biriyim. Babam mesela işte öğretmen sonuçta eğitimli ailede doğuyor. Kitaplarla haşır neşir oluyor. İşte bilgiye ulaşmanın önünde çok fazla engel yok. Bu %20 falan. %80'de bu fırsat yok. Öyle olunca okula başladığında büyük bir makas var bu iki grup arasında ve okul bu makası kapatamıyor. Eskiden kapatabiliyor da artık kapatamıyor Türkiye'de. Böyle olduğu için de bizim eğitim sisteminde olsun, toplumda olsun gördüğümüz sorunları çözmek için bir kaldıraca ihtiyacımız var. O da işte çocukların okul dışı zamanında onlara kaynak sunmak. Kütüphane bu açıdan çok kritik bir öneme sahip. Yani pek çok yerde kütüphane çocukların sosyalleştiği, başka çocuklarla buluştuğu, kaynağa ulaştığı tek yer. O yüzden çok çok önemli. Her mahallede, her yerleşim biriminde bir kitaplığın olması gerekiyor.

Eğitimin 3 yaşından başlatıyorsunuz, 18'de bitiriyorsunuz. Evet. Şimdi benim bu okuduğum kitapların hiçbir faydası yok. Bana neden bunu yaptınız?

Hayır. Eee, şimdi siz, e, sizin için, siz benden bir kuşak sonrasınız. Benim için, bizim zamanımızda vardı. Şimdiki çocuklar bundan sonraki 20 yani yapay zekanın olduğu bir dünyaya için biz yetiştirilmedik. Eee, yani benim doğduğum zaman okul öncesi diye bir şey dünyada da yoktu. Dolayısıyla bir bazen diyorlar, "Hocam ben okul öncesine gitmedim. Siz okul öncesine gönder diyorsunuz. Bak ben mühendis oldum falan." Ya dünyaya böyle bakılmaz yani. Senin olduğun devir bitti. Senin için başka bir devir başlıyor. Aynı şey bizim için de geçerli. Yani bundan sonrası için şimdi artık o üniversitenin %50 ve üzeri Türkiye'de üniversiteye giden öğrenci oranı çok yüksek. Bu kadar insanın üniversiteye gitmesine gerek yok. Yani %5-10 o da derinleşmek için. Yani ARGE'yi yapacak. Biraz önce bilim diyorduk ya teknoloji, patent vesaire, inovasyon. Bunları yapmak için bazıları bazı yüz nüfusun %5'in 10'unun belki 15'inin yoğunlaşması lazım. Ama böyle %50-60 seviyesinde üniversitede çocukları tutunca ne oluyor? Orası bir bekleme odası şu anda. Yani istihdama sokamıyoruz seni. 5 yıl burada bekle. 4-5 yıl oyalan. Ondan sonra 2 yılda master var. Belki biraz da onu da uzatıyorlar falan. Bu çağda artık ekranların olduğu, yapay zekanın devreye girdiği bu çağda bizim bütün eğitim sistemini gözden geçirmemiz lazım. Onu yapacaksak eğer bana sormuştu işte bir arkadaş. Siz de galiba orada duydunuz. Yani sıfırdan hocam uzaydan gelsek ne olur diye sordu. Ben dedim madem böyle bir özgürlüğüm var o zaman okulları 3 yaşında başlatırdım.

Hı hı. Çünkü 3 yaşında çocuğun beyninin en hızlı geliştiği dönemde bizim o çocuklara kaynak ulaştırmamız lazım. Pek çok aile, biraz önce anlattığım gibi %80 Türkiye'de o kaynağa ulaşamıyor. Yani Türkiye'deki çocukların %80'i ilk defa kitapla okula başladığı gün tanışıyor. Şimdi ilk defa okula başladığı gün kitapla tanışan çocukla doğduğu gün evinde kitaplık olan çocuk aynı koşullarda okullarda karşılanırsa ne oluyor? O ikisi arasındaki uçurum açılıyor, kapanmıyor. Dolayısıyla bizim bu uçurum açılmadan çocukların beyninin en hızlı geliştiği dönemde onlara ulaşmamız lazım.

Hı hı. Onun da yolu 3 yaşında her çocuğun bir okul öncesi eğitim kurumuna gitmesi lazım. Ben bazen böyle deyince hep şey deniyor işte ya 3 yaşındaki çocuk bırak oynasın. Şimdi 3 yaşındaki çocuğun gittiği okul zaten oyun grubu. Yani okul değil yani. Zaten bir herhalde okumayı öğrenmekten bahsetmiyoruz.

Hayır okumayı 6 yaşından önce öğrenmemesi lazım çocukların oyun. Ama o oyunu yapan, oynatan bir kere akranları var. Orada güvenli bir ortam var. Zengin kaynaklar var. Bir de orada uzman bir kişi var. Yani çocuğunun ebeveyni dışında, yakınları dışında başka bir yetişkinle iletişimi olması lazım ki okula gittiğinde 7 yaşında ilk defa gördüğü kişi öğretmen olmasın. Ondan önce bir tecrübesi olsun. O açıdan çok önemli.

Evet. Gene burada gurur verici bir gelişim olarak TSKB'nin gene açtığı ana sınıfları var. Eee, Elazığ, Kilis ve Malatya'da açarak başladıkları ve bunu yaygınlaştırmak istiyorlar. Bu anlamda da okul öncesi eğitimin ne kadar önemli olduğunu konuşmuş olmak güzel bir başlık oldu.

Evet. Sizce Türkiye okul öncesi eğitim konusunda ne durumda? Mesela bir kalkınma projesi olarak bunu gerçekleştirebilir durumda mı?

Yani Türkiye'nin kalkınması için eğitimde yapılacak birinci adım bu zaten. 3 yaşından itibaren okul öncesi eee bütün çocukların okul öncesine gitmesi lazım. İngiltere'de %90 bu arada 3 yaşındaki çocukların okullaşma oranı. Bütün Avrupa Birliği'nde %80 ve üzerinde. Türkiye'de 3-4 yaşında bu e çok düşük. Yani %20'lerde, 30'larda 5-6 yaşında son yıllarda epey arttı. %50'leri biraz geçti ama okul öncesi 3-5 arası çok pahalı Türkiye'de. Yani aileler bunu eee kendi bütçelerinden karşılayamıyorlar. Devletin de herhalde burada katkı sağlaması gerekiyor. Tabii devletin sınırlı kaynakları da oraya gitmiyor. Üniversitelere gidiyor. O yüzden yani Türkiye'nin kalkınması için hani sınırlı kaynağımızı okul öncesine kaydırmamız lazım. Bunu da eee bir banka adına bu podcast yaptığımız için orada hemen bir eee Nobel alan James Hackman diye bir ekonomi Nobeli alan University of Chicago'da çok önemli bir ekonomist var. Çok basit bir hesap yapıyor. 1 yaşından 30 yaşına kadar bir bireye yaptığımız yatırımın toplum olarak yaptığımız yatırımın topluma geri dönüş katsayısını hesaplıyor adam. Ve orada çok basit bir eee formülasyon ortaya çıkıyor. Benim bütün kitaplarımda bu var. O görseli herkesin görmesi lazım. Formülasyon şu. İlk 6 yılda çocuğa yaptığınız her bir birimlik yatırım yaklaşık 7 kat geri geliyor.

Hı hı. Ondan sonra sürekli azalıyor. Üniversiteye gelince 1.2, 1.3 falan oluyor. Yani buradan o James Hackman'ın araştırmasından şu ortaya çıkıyor. Bütün dünyada kalkınmak isteyen ülkelerin bir numaralı reformu okul öncesine yatırım yap. Şimdi okul öncesine yatırım yapınca çocuğu okula gidince ne oluyor? Annenin zamanı boşa çıkıyor. Anne ne oluyor? İstihdama gidiyor. İstihdama girince ne oluyor? Anne hem üretime katkıda bulunuyor hem özgüven artıyor hem bağımsızlığı artıyor. Aile içi şiddette azalma oluyor. Ailenin gelirinde artış oluyor vesaire. New York'ta çok ilginç bir deney yapıldı. New York'ta e bildiğiniz deney yani bu aldılar belli bir grup anneyi bunlara dediler ki çocuğunuzu biz okutacağız okul öncesinde ve o ailelerin değişimine incelendi. Yani ailedeki huzur arttı mı? İşte boşanma oranlarına bakıldı. Bir sürü her alanda müthiş geri dönüşü yüksek yatırım oldu. Bir kere daha kanıtlanmış oldu. Dünyanın pek çok ülkesinde artık kalkınma reformlarının birinci hamlesi okul öncesi eğitim.

Peki bu kadar eğitimden konuşurken benim hayatımda hatırladığım iki öğretmenim var gerçekten bana sadece öğrettikleri bilgiler değil de hem kendilerinin varoluşuyla ilgili hem de benimle kurdukları iletişim ve aslında fiziğin zor bir şey değil. Sadece bir dile iletişim, yeniden iletişim biçimi olduğu ya da matematiğin iletişim biçimi olduğunu gösteren insanlar benim hayatımı değiştirdiler. Aslında matematik dediğinin aman da çok zeki çocukların yapacağı şey değil de bir mantık çerçevesinde bir cümle kurmak ve o cümlenin peşindeki bilinmeyenleri aramak gibi ben kodlamıştım ve dolayısıyla buradaki matematiğe bakışım değişti. Yapabilirim haline gelmiştim mesela. Eee, ne diyeyim yani kelimelerle değil rakamlarla ve o sıradaki sembollerle yani X dediğin şey çok büyük bir bilinmeyen değil. O sırada bilmediğin şeye dediğin şey kadar basit ve ona onun takibini yapıyorsun. Dolayısıyla aslında edebi metni okumak ve onu anlamaktan çok da farklı değil. Türkçe yapabiliyorsan matematiğe de yakınsın gibi bir şey hissetmiştim ben. Bu tamamen öğretmenimin kurduğu dille ilgili bir şeydi. Yani bu anlattınız eee bir de kitabımın reklamını yapayım. Bu bu kitapta 10 deney anlatılıyor. 10 Çok kıskanıyorum bu kitabı. Bakın bu kitabı gerçekten çok kıskanıyorum. Bu kitabı yani fikrini geliştirmiş olmanıza, yapmanıza bunu da ilerleteceğim dediniz. Ona da çok kıskanıyorum. Hemen ev bir sonraki kitabı Tülin Erdem'le birlikte yazıyoruz. Markalama ve branding üzerine. Buradan da bunun haberini vermiş olayım.

Şimdi burada Carol Debeck diye birisi var. Biraz önce sizin anlattığınız öğretmeni tarif ediyor. Diyor ki, "İyi bir öğretmen zihnin ve becerilerin dönüştürebileceğine inanan kişidir. İyi bir ebeveyn de odur." Benim de aynı sizin gibi çok iyi öğretmenlerim oldu ama benim şanssızlığım Türkiye'nin 80'lerde yetişen pek çok memur çocuğunun yaşadığı gibi ben 11 okul değiştirdim. Her tarafta okudum. O yüzden böyle yani sürekli bir öğretmende kalmadım. Ama bu da bir şans. Çok farklı öğrenme stillerini değişik öğretmenlerden kazandım. Türkiye'nin öğretmenler konusunda kalkınma bahsinde bir avantajı var. Onun da burada altını çizeyim. Bütün dünyada, gelişmiş dünyada özellikle Amerika, Avrupa'da öğretmenlerin ortalaması çok yüksek, yaşlı. Yani pek çok öğretmen internetten önce eğitimini almış. Türkiye'de OECD içerisinde en genç öğretmen kitlesine sahip ülke. Bu büyük bir avantaj. Çünkü bu öğretmenler sosyal medyayı biliyor, bilgisayarı biliyor. Yapay zekaya şimdi e geçilecekse orada da avantajımız var. Bu bahsi de şu Buket Uzuner'i de anarak bitirelim. Buket Hanım diyor ki hayattaki en büyük şans gençken küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır. Diyor. Hakikaten öyle. Benim de öyle öğretmenlerim oldu. Onların sayesinde burada sizin karşınızda oturuyorum. He. Evet. Tahsin Yıl ilkokul öğretmenim. Tahsin hocayı da bir küçük anekdotla analım rahmetliyi. Şimdi bizim orada tabii mürekkep kalem, renkli kalem yoktu köyde. Kurşun kalem vardı. Tahsin hocanın bir tane mürekkepli kırmızı yazan dolma kalemi vardı. Çok kıymetli hoca. Öğretmen bakın o zaman biliyor adam bunu. Her gün bir öğrenciye performansına göre o kalemi veriyordu.

Hı hı. Ve o kalem size gelince diyorsunuz ertesi gün verecek onu. A bugün iyi geçti yarın kalem bende falan. Allah rahmet etsin. Çok emeği var üstümde. Müthiş. Bir kalem ve bir fikirle gönüller kazanmış. Çok güzel. Çok güzel.

Peki yine eee sizde duyduğum bir ev genci kavramı var. Biraz da evdeki gençlerimizden bahsedebilir miyiz?

Tabii tabii. Yani o da OECD'nin bir kavramı aslında. Ne diye geçer literatürde. Kalkınmacılar çok iyi bilir. O ne işte, ne okulda, ne kursta, ne sporda olan gençlerin oranı. Türkiye'de bu %30. Yani her üç gençten biri ne işte ne okulda. Yani atıl diyor buna ekonomistler. Ben o kelimeyi pek sevmiyorum. O yüzden ev genci diyoruz biz. Ev genci. Bunlar evde oturuyorlar. Bunların sayısı Türkiye'de 6-7 milyonu buluyor. Yani gencin hani 18-24 derseniz öyle de hani 18-30 derseniz daha da fazla. Bu rakam çok yüksek. Bu rakam Avrupa'daki pek çok ülkenin toplam nüfusundan daha yüksek. Şimdi Türkiye'nin doğal zenginliği nedir diye sorarsanız genç nüfusları dedik ya. Evet. Şimdi genç nüfus doğal zenginliğiniz en büyük sorun ne? Nüfusunuz düşüşü. Cumhurbaşkanımız iki gün önce açıklama yaptı. Yani önümüzdeki kriz dedi. Çok hızlı bir düşüş var. Dolayısıyla nüfusun bu kadar hızlı düştüğü, elinizdeki düştüğü bir ortamda elinizdeki varlığın kıymetini bilmeniz lazım, değil mi? Yani bu kuşağı kurtarmazsak dedik ya 100 yılı kaybedeceğiz. E bu kuşak ne yapıyor? Evde oturuyor.

Evet. Hı hı. İstihdam alamıyorsunuz. Eğitim alamıyorsunuz. Onları sporda, sanatta, başka alanda değerlendiremiyorsunuz. Şimdi mesela işte bir k şimdi yapay zeka devrimi geliyor. Bu 6,5 milyon genci ya da sayısı er neyse bunların hepsi bu yapay zekayı en iyi kavrayacak kuşak.

Kuşak. Evet. Bizim çünkü çocuklarımız online dünyaya çok hızlı adapte oldular. Biliyorlar yani. Devlet ben devletin yerinde olsam, Türkiye'nin yerinde olsam bu gençleri alıp bu yeni gelen gelmekte olan devrimi hazırlardı. Eee, büyük bir fırsat. Ama bu fırsatı değerlendirmesek ne olacak? Bu kuşağı eğitmeden, bu kuşağı istihdama sokmadan eğer bu dönemi atlatırsak bu yüzyılı kaybedeceğiz.

Türkiye'deki eğitim konusunda ne düşünüyorsunuz? Okul öncesini geçtiysek eğer okul öncesi dışında Türkiye'de eee yani yapılan tartışmaları anlamsız buluyorum. Müfredat o mu olsun, bu olsun? Müfredatın çok bir önemi kalmadı bu çağda. Bütün dünyada şu anda eğitimde bir eee kriz yaşanıyor. Yani Amerika'da, Avrupa'da, Japonya'da, her tarafta Türkiye aslında burada bir avantaj yakalamış olabilir. Yani aynı anda krize girdiği zaman biliyorsunuz ülkelerarası fark riske etme yani yeniden imkanı doğuyor değil mi? Yeniden belirleme imkanı doğuyor. Çünkü yapay zeka şu an mesela ben Amerika'da istatistik dersleri veriyorum. Gelişim psikolojisi dersleri veriyorum. Mesela eskiden rapor veriyorduk. Hani git şunu araştır, rapor yaz. Şimdi onun bir anlamı kalmadı. Çünkü o raporu chat'e giriyor, yazıyor. Yani ben onu tek chat'den nereyi aldı falan. Bir de alsa da niye adamı ya da kadını eee notunu düşüreyim değil mi? Yani var olan bir teknolojiyi kullanıyor. Şimdi mesela acaba sözlüğe geri mi dönsek diyoruz. Hatırlar mısınız siz zamanında var mı değil sözlü? Vardı tabii. Evet. Evet. Yani ve terk edildi o biliyorsunuz. Ama şimdi acaba sözlüğe geri mi dönsek? O tartışılıyor. Sözlüden teste dönüldü. Şimdi de artık yapay zekalardan sözlüye geri mi dönsek? Yani her alanda bir kriz var. Türkiye için burada şöyle bir fırsat olabilir. Yani bizim öğrencimiz çok fazla. Biz Avrupa'da en genç nüfusa sahip ülkeyiz. Ama bu geçici bir avantaj. Çünkü Türkiye'de nüfus artış hızı en hızlı düşen ülkelerden biri Avrupa'da. Yani nüfusumuz genç ama nüfus artış hızımızdaki düşüşte de birinciyiz. Genç bu ne demek? Çok az bir şeyimiz, zamanımız var. O zaman fırsat penceresi kapanıyor. Yani elimizdeki bu sermayeyi, bu demografik sermaye diyelim buna. Siz galiba programın başında sosyal kültürel sermaye dediniz. Bu sosyal kültürel sermaye işte demografik avantajdan geliyor. Bunu kullandık, kullandık. Yani önümüzde 10, 15-20 yıl var. Çünkü bundan sonra bu genç kuşak kadar büyük bir genç kuşak gelmeyecek.

Hı hı. Şimdiye kadar Cumhuriyet tarihi boyunca biz bütün sorunlarımızı şu optimist yaklaşımla hep çözdük. Dedik ki evet şimdi sorunumuz var ama geriden çok genç bir nüfus geliyor. Biz çözemezsek onlar çözer. O yüzden bütün sorunları onlara bırakıyoruz. Bütün borçları onlara bırakıyoruz. Fakat bundan sonra artık gelen her kuşak daha az gelecek.

Hı hı. Dolayısıyla nüfus azaldığı için, hızlı bir şekilde azaldığı için şu an okullarda olan bu 20 milyon öğrenciyi bizim çok iyi eğitmemiz lazım. Bu haftaki yazımın başlığı bu yüzyılı kurtarmak için bu çocukları, bu gençleri çok yetiştirmemiz gerekiyor üzerineydi. Yani biz o yüzden eğitime odaklanmamız gerekiyor. Şimdi dönersek, biraz uzattım giriş kusura bakma. Dönersek biz okul öncesinde bir kere biraz önce sözünü ettiklerimizi yapıyoruz ama ondan sonra bizim bir an evvel bu STEM dediğimiz bilim, teknoloji, mühendislik, matematik ve tasarım bu sanat kısmı da çok önemli. Buna odaklı okul dışı zamanın değerlendirildiği, benim adına Kent Enstitüsü dediğim adı ne olursa olsun çocukların okulda geçirdiği zaman değil hafta sonu ve okul dışı dışında geçireceği zaman gidip deney yapabileceği, gidip işte o bilim insanlarıyla, sanatçılarla vakit geçirebileceği alanlar yaratmamız lazım. Bunlara batıda bilim müzesi deniyordu eskiden. Şimdi isimleri değişiyor. Çin'de yüzlercesi var bunun. Yani inanılmaz bilim enstitüleri var. Bunların tamamı çocuklara yönelik. Bizim Türkiye'de bunu yapmamız lazım. Yani İstanbul'da ben çocuklarımla iki sene ayrı ayrı gelip yaşadım burada. Çocuklarımın annesi Amerikalı. O yüzden o Amerika'dan alıştığı için diyordu ki işte Lauren hani hafta sonu nereye gidelim? Şöyle bir şey yapabilirsin. Tabii. Şimdi New York'ta Amerika'da o kadar çok bilim müzesi var ki müze diyoruz ama orası aslında interaktif öğrenme ortamı. Özellikle küçük yaştaki çocuklar için mükemmel. Mesela İstanbul'da yok. Koskoca İstanbul'da 2-3 tane ufak tefek bilim müzesi var. Yani bizim enstitüler kurmamız lazım ve bunu her ilçede yapmamız lazım. Bırakın ile. Bunların çoğalması lazım. Bunun dışında tabii sınavların değişmesi lazım. Yani biz halen daha şu an ezber ölçüyoruz. Yani ezber bizim zaman, benim zamanımdı. Ezber önemliydi. Şimdi şimdi tekrar gülüyorum. Çünkü mesela Ardahan'da köyde matematik çarpım tablosunu benim çağımda bilmek, akıldan matematik yapmak o kadar kıymetli ki çünkü bizim orada mal pazarı vardır. Siz bilmezsiniz ama dedeleriniz falan bilir. Şimdi orada mesela mal alıp satıyor. Benim matematiğim o zaman biraz iyiydi. Hemen orada yardım ediyordum. Böyle aranan elemandım yani. Sonra ne zaman benim egemenlik bitti biliyor musunuz? Hesap makinesi gelince hesap makinesi geldi. Olay bitti. Yani bu şekilde bizim çocuklarımızın dünyasına şimdi yapay zeka geliyor. Dolayısıyla yapay zekayla bu çocukları nasıl yetiştireceğiz? Bu çocukları bu yeni çağa nasıl uyum sağlayacağız? Bu alanda bizim inovasyona ihtiyacımız var. Bunun için de işte reform yapma yöntemimizi değiştirmemiz lazım. Yani eğitimde nasıl bir eğitim olacak diye bana soruyorsunuz. Ya bunun çöle olması lazım. Siz tiyatrocusunuz değil mi? Sanatçısınız. Sizin o masada olmanız lazım. Sinemacıların olması lazım. İşte heykel tıraşlarının olması lazım. Bilim insanlarının, doktorların, çiftçilerin yani hayatın her alanında başarılı insanların o orada olması lazım. Biz buna eğitim şurası diyoruz. Yani cumhuriyetin ilk kuruluşundan beri var olan bir mekanizmadan söz ediyorum. Ve biz orada bir araya geleceğiz. Diyeceğiz ki ya nasıl bir okul? Bunu birlikte bulacağız ve bunu sonra deneyeceğiz. Yani çok güzel bir şey bulduk ama belki sahada bu işlemiyor. Bunun için bütün 20 milyon çocuğu denek yapmamıza gerek yok. Yani atıyorum bir tane deney okulu kurarız orada deneriz. İşliyorsa oradan hareket ederek bütün Türkiye'ye yayarız. Yani bizim reform yapma biçimimizi böyle sabah kalktım aklıma çok güzel bir şey geldi. Tülin Hanım bunu uygulayalım da reform olmaz. O yüzden evet şey 3-5-2'ye dönüyoruz. Aynen. O yüzden eee biraz hesaba dayalı reform prensibini yerleştirmemiz lazım vesaire vesaire.

Yani peki buna yakın mıyız mesela? Böyle bir ihtiyaç olduğunu herkes anlıyordur herhalde. Peki buralara yakın mıyız sıcak?

Değiliz. Türkiye'de uzunca bir süredir hiçbir çocuk okula başladığı sistemde mezun olmuyor. Mezun olmadı.

Peki sonucu ne zamanda görülür mesela böyle bir şeyin? Yani eğitimde şu anda bir şey yapsak, e, bir kuşak 20 yıl, yani 20 yıla kadar varıyor ama bir şey yapmamız lazım. Yani böyle böyle 20 yılda sonuç alamayacaksak bir şey yapmayalım da demememiz gerekiyor. Yapay zeka birlikte tekrar tekrar oraya dönüyorum. Ş yapay zeka hakikaten yani biz konuşurken bile bu sohbetin başlangıcından şu ana kadar bile belki konuştuğumuz yapay zeka da dönüşmüş olabilir. O kadar hızlı gelişiyor. Yani eee bizim bu hızlı değişen dünyaya ayak uydurmamız için çok daha dinamik bir tartışma sürecine ihtiyacımız var. Yani bugün Amerika'da bir numaralı tartışma konusu yapay zeka. Bakın orada Trump var işte bir sürü şey oluyor falan değil mi? Siyaset orada da çok gündemde ama yapay zeka bir numaralı konu. Yani siz bugün beni davet ettiniz. Belki bir dahaki sene gelsem beni davet etmeyeceksiniz. Belki size de ihtiyaç kalmayacak. İkimizin yerini de buraya yapay zekanın kurduğu Selçuk Şirin gibi konuşan, Tülin Hanım gibi soru soran bir şey bulacaklar. Biz de devre dışı kalacağız. Bu mümkün. Yani eskiden hep diyorduk ki mesela 3 yıl önce bu sohbet yapsaydık ben şöyle derdim size. Ya mühendisler korksun.

Hı hı. Ama Tülin Hanım siz korkmayın derdi.

Hı hı. Şimdi Tülin Hanım siz de korkun diyorum. Yani benim işimde sizin işiniz de değişecek ama bunları tartışmamız lazım, konuşmamız lazım. Yani nasıl değişeceğini ben de bilmiyorum.

Ben korkmuyorum niye gene çok eğlendiğim bir alan yapay zeka neler yapabileceği konusunda aslında heyecanlanıyorum gerçekten bir vatandaş olarak ama bir oyuncu ya da sanat üreten biri olarak da korkmanın bir ecele faydası olmadığı gibi bir şeyle büyümüş bir insanım. Bir taraftan da hala kendi varoluşumuza ihtiyaç duyulacağı konu başlıkları olduğu için oralarda üretim yapmaya devam edebileceğimi düşünüyorum. Benim bakış açım bu yönde. Çok bilerek konuşmuyorum ama yalan.

Y ben de bilmiyorum ama yani kimse bilmiyor. That's the problem. Yani sözünü ettiğim o. Evet. Çok yeni ve neler yapabileceğini bilmiyoruz, değil mi? Ve çok hızlı gelişiyor. Yani geçen sene yaptığı videoyla bu sene yaptığı video arasında bu kadar fark varsa neler yapabileceğini bilmiyorum ama geçen sene izlediğim videoyu ben sevmemiştim. Bu sene izlediklerimi hala sevmiyorum. Hala içinde bir sanat alanında üretilen yaratıcılık olduğunu düşünmüyorum ve çok kısıtlı bir dili olduğunu düşünüyorum. Ama dediğiniz gibi şu anda bile gelişmiş ve başka bir video yapıyor hale gelmiş olabilir.

Tabii. Yani ben yanlış kelime kullandım. Siz doğrusunu siz kullandınız. Korkmak iyi derken kaygılanmayı söz ediyordum. Korkmak değil. Haklısınız ya. Ona göre fikir devam etmek ve gelişmek gerekiyor.

Tabii tabii. Yani kaygılanmak demek hani daha Türkçe söylersem dertlenmek. Yani böyle bir şey var. Bunu dertlenmeliyiz. Üzerine düşünmeliyiz, soru sormalıyız. Ve Türkiye'nin kalkınması için de burada büyük bir fırsat var. Yani şimdi şöyle düşünün. 19. yüzyılın sonunda bir dünya kuruldu. Sanayileşme başladı, değil mi? Sanayileşme ile birlikte işte belli bir teknoloji geldi. Bu teknolojiye hızlı geçen ülkeler kalkındı. O teknolojiye 10-20 yıl sonra geçen ülkeler ki Türkiye onlardan bir tanesi ikinci ligde kaldı. Biz 100 yıldır uğraşıyoruz. O 1. lig' girmek için giremedik. Niye? Çünkü ilk başladığımızda 10 yıllık bir geri kalmışlığımız var. O 10 yıl kritik. Yani mayalanma döneminde o teknolojinin oluştuğu dönemde, devrimin olduğu vakitte o vagona binmeniz lazım. Şimdi yeni bir devrim oluyor. Yani bu yapay zeka, teknoloji, ileri teknoloji, dijital adını ne

derseniz. Burada da tren kalkacak. Yani ne zaman bilmiyorum. Belki önümüzdeki sene belki kalkmıştır da bilmiyorum ama şu an bir fırsatımız var. Bindik bindik. Binmedik. Ne olacak biliyor musunuz? 100 yıl daha biz böyle işte o giden trenin arkasından ıstık çalacağız. Niye binmedik? Nasıl binmedik?

Biz şu an Türkiye'de neyi tartışıyoruz? Dünya neyi tartışıyor? Dünyanın bir de yani Türkiye'nin bu kadar siyasetle sabah, akşam, öğlen eee gece hep siyaset konuşması Türkiye için büyük bir lüks ve büyük bir yük. Şimdi İtalya bunu yapabilir, Japonya bunu yapabilir, Amerika da bunu yapabilir. Orada da siyaset çok konuşuluyor ama o ülkelerin yapısal sorunları yok. O ülkeler zaten birin ligde. Belli bir birikimleri var. Nüfus çok az geliyor geriden. Nüfusuna büyük yük bırakmamış. Ama biz öyle değiliz ki. Bizim dolayısıyla biraz daha aklımızı başımıza toplayıp ne yapıyoruz? Bu kadar sorunla nasıl başa çıkabiliriz? Bu yeni fırsatları nasıl değerlendirebiliriz? Türkiye'yi bu yeni başlayan yarışa nasıl sokarız diye sormamız lazım ve bu tartışmaları gündemin 1inci maddesi yapmamız lazım. Maalesef olmuyor. Yani 1inci madde değil bunlar ama mutluluk reçetenizde var.

Yani ben yapmaya çalışıyorum tek başıma bir yani eee ne kadar etkili olur bilemiyorum yani. Bir de bunun tabii bu çağda da çok zor yani benim eee yapmaya çalıştığım yani mesela mutluluk reçetesinde şöyle desem e işte mutluluğun üç sırrını açıklıyorum desem herkes dinler yani öyle biraz da karmaşık meseleler bunlar. Orada yapay zekayı anlatıyorum mesela. Evet, uzun uzun anlatıyorsunuz. Evet. Ama işte o da biraz eee sıkıcı oluyor yani. Sıkıcı mı yani bilim? Biraz sıkıcı oluyor çoğu insan için de. Yani bir şeyi nedenselleştirmek, eee böyle bir bir şey yaparsak ancak yola başlarız demek tabii bayağı göz korkutucu bir şey ve biz böyle şeyleri duymak istemiyoruz tabii ki. Hem biraz yıpranmışız da bence dediğiniz gibi çok yorgun ve eee umut ya da güven hissi kırılmış bir durumumuz da var. Onun içinde hadi hemen artık bir an önce ne olur yani hele bu ne bileyim depremlerde falan da böyle ha kimi dinleyeceğimiz hemen değişiyor ya. Biraz yorgunsak ötekini dinliyoruz. Hadi bir şeyler yapalım gücümüz varsa diğerini dinliyoruz. Kendimizce şey seçiyoruz ya. Bilim insanı seçiyoruz. Ne haddimizdeyse kendi psikolojimizden yola çıkarak ama seçiyoruz. Bir bilgi ve birikimden değil.

Ya insanları eee o açıdan yani eleştirmek de dediğiniz gibi doğru değil yani. Çünkü dediğiniz gibi insanlar yorgun. Hı hı. Ve yorgun olunca insan zihni yorgun olunca eee zihinsel eee shortcut, mental shortcut diyoruz. Hüristik eee türkçesi yani zihinsel kesme yol arıyoruz. Yani kese yol doğru değil mi? Yani kestirme yol. Teşekkür ederim. Yani en kısa öyle olunca da yani mesela bu son zamanlarda Türkiye'de mesela bu fal işte burç bir de bu atomik ne diyorlar ona Türkiye'de atomik değil neydi? Ben çok bilmiyorum o işte. Eee şey kuantum başına kuantum mesela mesela işte bu neydi bu kitabın adı? Bir mutluluk reçetesine kuantum reçetesi desen mesela çok satar. Yani başına kuantum koyulan her şey çok meraklı oluyor insanda. Hocam yapın bunları. Yani benden daha iyi biliyorsunuz. Yapın bunu. Yapsam da ben olmam o zaman. Yani yapan var zaten. Bir de yani Antonio Gramsi diye çok sevdiğim İtalyan eee eee düşünür diyelim. Hı hı. Graminin Aydın tarifini çok severim ben. Diyor ki aydın diyor gübre gibidir. Diyor. Yani bulunduğu toprağa neye ihtiyacı varsa onu vermekle mükelleftir. Diyor. Eee Türkiye'de y beni dikkatli takip edenler bilir. Yani herhangi bir alanda benim yaptığım yapsa ben o alanda nefes tüketmem. Yani o yüzden çok alan da değiştiriyorum. Yani orada zaten o dediğiniz yapanlar var. Bana ihtiyaç yok. Sahibine bağışlar giderim diyorsunuz. Yani ihtiyaç yoksa hakikaten çünkü ben yani ihtiyaç olmayan alanlar varsa oraya giriyorum. Mesela 1 milyon kitap projesini mesela şu an yapmıyoruz. Çünkü artık yapılıyor. Pek çok insan yapıyor. Yani bu ben başladığımda yapılmıyordu.

Bayağı da yoğun çalışarak yapmışsınız değil mi? Bayağı yorularak yapmışsınız. Çok yoruldum yani. Sormayın yani. Şimdi dönüp baksam yapmam yani. O kadar yorucuydu ama bitti. Şimdi mesela babalıkla ilgili çalışmaya başladım. Yeni bir kitabım çıkıyor önümüzdeki hafta. Hatta bu yayınlandığında çıkmış olabilir. Yetişim babalar diye bir kitap yazdım. Şimdi bir süre sadece babalar üzerine konuşacağım. Görürsünüz yani. Merak ediyorum şu anda. Babalı az konuştuk. Evet. 2025 babalar gününde çıkacak. Eee yaklaşık 20 yıldır yazmaya çalıştığım bir kitap bu. Eee çocuklar büyüsün büyüsün diye. Bir de şöyle de bir şey var. Yani biraz o köylülükten gelen bir şey. Yani insanlar kitap almıyor. Kitap çok pahalı ya. Almışken bir kitap alsın ve orada her şeyi anlatayım ama orada da her şeyi ölçüp biçip öyle bir anlatayım ki yani değsin. O yüzden mesela 10 yıl önce falan bu kitabın ilk sözleşmesini yapmıştım ben yazmak için. Oturdum hatta sosyal medyada beni takip edenler biliyor yani. Yaz diyorum birinci chapter bitti falan dedim. Sonra durdum. Niye durdum? Çünkü benim çocuklar küçüktü o zaman. Ya bir bir göreyim birkaç şey daha göreyim yani. Çünkü hani o yine Gramsi'ye bugün ikinci göndermeyi de yapalım. Eee yani o ben tercüme ederek söylüyorum. Diyor ki eee pratik teoriyi terbiye eder diyor. Pratik teoriyi terbiye eder. Evet. Ben biraz uydurarak söyledim. Belki doğrusunu siz biliyorsunuzdur. Hayır hayır hayır. Sadece bir düşünme ihtiyacı hissettim. Şimdi yani bazen akademide araştırma makalesinde yazdığınız her şey hayata öyle uymuyor. Dolayısıyla iki çocuğum var. Etrafımda da çok çocuklar var. Gözlem biraz daha gözlemleyim. Şu da olsun bu da olsun. Üniversiteye girsin bakalım ergenlik falan derken bu seneye nasip oldu bizim eskilerin deyimiyle kitap bitti yani. Eee evet ama daha babalık yapmaya devam edeceksiniz muhtemelen. İlk y babalık bitmiyor zaten. Evet. Aynen. Bitmiyor. Evet. Benim babam da bana babalık yapmaya devam ediyor. Sabah bir yayına çıkmıştım. Yayından çıktım. Babam hemen e arıyor, yorum yapıyor. Orada onu dedin ama işte o 1958 değil, 59'du diyor. İşte şunu düzeltiler falan geliyor sürekli yani.

Peki eee Türkiye'nin mutluluk reçetesini verecek misiniz? Türkiye'nin mutluluk reçetesini yazdım. Eee vereceğim. Çok basit. 6 madde yazmışsınız orada değil mi? Vallahi siz benden niye hatırlıyorsunuz? Ben altısını da bu saatte hatırlayamam. Tamam ama şunu söyleyeyim. Mutluluğun bireysel boyutu var, toplumsal boyutu var. Bireysel olarak Harvard'ın yaptığı çok güzel bir çalışma var. Bence bizi dinleyen herkese de bugün birlikte armağanımız olsun. Çünkü ben de okuyunca a falan dedim. Ondan sonra hemen üniversitedeki arkadaşlarımı aradım. Eee diyor ki sizin diyor yani Harvard araştırmasını belki bir daha söyleyeyim. Eee bunlar 1940'larda, 3840'larda Harvard'a giren bütün çocukları almışlar. Onlar da bir araştırmaya sokmuşlar. Sonra birkaç yıl sonra Harvard'a girmeyen daha yoksul, eğitimsiz ailelerin çocuklarını da almışlar. Onları da araştırmaya sokmuşlar ve bunları ölünceye kadar 2 yılda bir, 3 yılda bir takip etmişler. Bu mutluluk eee la ilgili en önemli çalışma bu. Çünkü yaklaşık 7080 yıl sürüyor. Hatta CFK var Amerikan başkanı. Bu da araştırmaya katılımcılardan bir tanesi. Ortaya şu çıkıyor. Yaşlanınca insanların mutluluğunun kaynaklarına bakarken mesela gençliklerinde daha çok eğitim almak mı, gelir seviyesinin yüksek olması mı, sağlıklı olmaları mı vesaire genetik mi, çevre mi? Aklınıza gelen her şey araştırılıyor ve ortaya ne çıkıyor biliyor musunuz? Mutluluğun sırrı sizin hikayenizi geçmişten beri sizinle birlikte yaşayan insanlarla şu an dost olup olmadığınız. Yani sıkı dostluk geçmişten ama sizi bilenlerle sıkı dostluk. Yani mesela benim hayatım çok parçalı. Ben köyden çıktım. Köyden üniversiteye giden hatta ilçeden tek kişiydim. Üniversiteye geldim Amerika'ya bizim sınıftan o zaman giden ikiü kişiden biriydim vesaire. Buna rağmen, benim gibi hayatı olanlara rağmen sır geçmişini bilenle dostluğun devam ediyor mu? Hı hı. O da çok önemli. Benim sizin izleyicilerinize tavsiyem bizi dinledikten sonra çocukluk arkadaşlarını arasınlar. Ergenlik döneminde dost olduklarını arasınlar. Varsa küstlük, dargınlık eee onları çözsünler. Çünkü mutluluğun sırrı oradan geçiyor. Bu bireysel olan.

Evet. Toplumsala gelelim. Şimdi toplumsal olarak bir ülkedeki mutluluk eee artık bir gelişim göstergesi olarak ölçülüyor. Kim ölçüyor bunu? Birleşmiş Milletler ölçüyor. Yaklaşık 15 yıldır ölçülüyor bu ve vergilerimizle ölçülüyor. Yani bizim verdiğimiz paralarla ölçülüyor. E nasıl ki kişi başı milli gelir ölçülüyor. Ya bu da öyle bir ölçüm artık. Ve sosyal beşeri ilk başta dediğiniz hani sermaye onun bir ölçeği artık bu. Hı hı. Bir toplumun mutluluk seviyesi. Eee, biz orada çok kötü durumdayız. Yani karnemiz iyi değil. Fakat onu herkes biliyor. Karneyi nasıl iyileştiririz? Sizin sorunuz da oydu. Mutluluk reçetası. Şimdi karneyi nasıl iyileştiririz konusuna da bu araştırmalardan çıkan veriler aslında yanıt veriyor. Diyor ki bir toplumda herkesin benzer yoksulluğu yaşaması o toplumu mutsuz yapmıyor. O toplumu mutsuz yapan haksızlık, adaletsizlik yani gelir adaletsizliği. Bu gelir adaletsizliğinde de Türkiye çok kötü durumda biliyorsunuz. Gelir adaletsizliği kötü olan ülkelerde mutsuzluk artıyor. Bir tanesi bu. Bir diğeri yoksulla zenginin dünyalarının kesişme noktaları az mı çok mu? Hı. Şimdi eskiden belki bilirsiniz işte derler ki işte Türkiye'nin en zengin ailesinin çocuğuyla işte oradaki kapıcının çocuğu aynı okula gidiyordu. Bu önemli bir şey. Yaz tatilini aynı yerde yapıyor. Yani farklı farklı kesimlerden gelen çocukların, gençlerin, insanların sosyal kaynaşma ortamlarının çoğaltılması gerekiyor. Bu da çok önemli. Üçüncüsü de tabii yolsuzluk. Eğer bir toplumda yolsuzluk çok artıyorsa bazı insanlar hak etmediği şekilde ödüllendiriliyor. Bazı insanlar da hak ettiğinden alıkonuyorsa orada mutsuzluk artıyor. Hı hı. Bu üçünü giderdiğimiz zaman Türkiye'de toplum olarak, ülke olarak da karnemizi iyileştirebiliriz. Bütün bu saydıklarımız çözüm olarak yani bireysel olarak yani telefon açıp arayacaksınız. Yani biraz hayatınız değiştiyse hemen grubunuzu değiştirdiyseniz kendinizi bir sorgulayın. Yani eee ben mesela bu araştırmayı bilmeden önce de yapıyordum. Şimdi daha çok yapıyorum. Senede iki defa Ardağan'a gidiyorum. Yaz kış çocuklarımı götürüyorum. Köyde çocuk arkadaşlarımla buluşuyorum. Ve o geçmişinizi bilenlerle sohbet ettiyseniz bilirsiniz ki en rahat onların yanındasınız. Çünkü her şeyinizi biliyorlar. Yani benim ODTÜ arkadaşlarım mesela işte 30 yıldır, 40 yıldır arkadaşlarım. Haluk, Nihat, Murat bizi izleyeceklerdir, dinleyeceklerdir. Şimdi onlarla buluşunca ben o 17 yaşındaki Ot diye gelen çocuğum. Yani o kadar özgür, o kadar tüy gibiyiz yani. Hepimiz öyleyiz. Bir pretend eee yapaylık yok. Bir şey herhangi bir şey gibi kendinizi göstermek zorunda. Bir zorunluluğunuz ol mutluluk bu. Evet. Bunu herkes yapabilir. Yani geçmişinde eee atladığın, unuttuğun, üstünü çizdiğin dönemler, arkadaşlıklar varsa onları yok. Tabii çok önemli. Kardeşler mesela varsa kuzenler çünkü geçmişimizin bir numaralı şahidi onlar. Her şeyi biliyorlar ve onlarla aranız iyiyse siz mutlusunuz. Ciğerimizi bilenlerle aramızı ise tabii. Aynen. Bir bu ama toplum olarak da yani yarın sabah biz uyanıp şey diyebiliriz ya bundan sonra Türkiye'de eee işte yarışma adil olacak. Hı hı. Değil mi? Herhangi bir eee ihale, herhangi bir yarışma, herhangi bir burs, herhangi bir iş başvurusu olduğunda işte adil hakemler olacak. Karar verme süreçleri şeffaf olacak. Her başvur hak ettiği verilecek. Hı hı. Aslında sizin bu özgürlükten adalete geldiğiniz yerde şu anda gene adalet kısmında devam ediyoruz. Aynen. Aynen. Yani bu bunu biraz önce dediniz ya zor mu kolay mı? Şimdi bir sabah uyanıp buna karar verebiliriz. Yani siz ve ben eee işte yarın diyelim ki işte bir ödül dağıtacağız. Biz burada kuralları biz koyuyoruz. Ödülü taraflı mı tarafsız mı dağıtıcımıza biz karar veriyoruz. Biz biliyoruz ve biz karar veriyoruz. Ve bu bu kanaatimizi, kararımızı değiştirmek çok kolay. Yani Türkiye'nin sorunları yapısal değil. Bu anlamda Afrika'daki ülkeleri düşünün mesela yani bugünden yarına dönüştürülemeyecek dertler var. Biz öyle bir ülke değiliz. Yani biraz önce işte katma değeri yüksek üretimden söz ediyorduk. E bir sabah uyanıp deriz ki ya biz bundan sonra müzelerdeki dükkanları şöyle organize edeceğiz. Çünkü Türkiye'de Türkiye'nin dışına çıkınca başarılarıyla gördüğümüz, kutladığımız, alkışladığımız bilim insanları da var, sanatçılar da var. Yani biz yetiştirmişiz bu insanları zaten. Ben son yıllarda konferanslara gidince inanamıyorum. Yani bazen konuşma Londra'ya gittim mesela birkaç ay önce. Londra'da London School of Economics'te bir konuşma yapıyorum. Ya salona gelen kapasiteyi bir görseniz, entelektüel sermayeyi bir görseniz inanamazsınız. Bunların hepsi son 35 yılda oralara gidip üniversitelerde çok başarılı işler yapan arkadaşlar. New York'ta girişimci dünyasında o kadar çok Türk girişimci genç görüyorum ki yani ben e bundan 30 yıl önce Amerika'ya gittim. Yani 30 yıla yaklaşık 29 yıl oldu. Fift önünde yürürdüm eskiden. E okula giderken. Orada bir tane Türkçe duysam durdururdum. Hemşehrim hoş gelmişsiniz. Gel bir kahve derdim. Şimdi ev e ev ya da okulun dışında park var. O parka gidemiyorum biliyor musunuz? O kadar çok Türk var ki ve bunların hepsi başarılı Türk yani iş yapıyorlar. Burada neyi söylüyorum? Yani bizim hani dediniz ya dertlenerek yani nasıl olur, nasıl çözür ya zaten hani neydi o söz? Un var, heldi un var. Evet, şeker var. Eee, başka ne? Yağ vardır herhalde. Su şeker. Şeker neyse işte bak bilmiyoruz işte. Un, şeker, su, un helvası yapmayı bilmediğimiz ortaya çıktı bu ikiliden. Aynen. Ama herkes derdimizi anladı. Hepsi var bizde. Sadece bunları nasıl bir araya getireceğiz? Nasıl? E yani o da bir sabah vereceğimiz kararla değişir. Yani o açıdan çok umutluyum ben. Yani hiçbir zaman ne Türkiye'den ne de gelecekten umudumu kesmedim. Ben kessem zaten bu bugün buraya gelmezdim. Siz de bunu yapmazdınız bu programda. Evet. Evet. Ben de görev olarak ve yaratılış olarak da umut umutlu olmayı zaten eee kendime dert edindim. Bence yapabileceğimiz hele ki böyle zamanlarda yapabileceğimiz en büyük şey kesinlikle umutlu olmak. Neşeli olmak diye düşünüyorum. Neşe üretmek. Çünkü neşe çok azsa eğer üretebilenlerin bunu üretebiliyor olması gerek diye düşünüyorum. Katılıyorum.

Size biraz kızgınım çünkü kitabınızı en heyecanlı yerinde bitirmişsiniz. İlişkilerden bahsederken bitirmişsiniz ve bu neyse bir dahaki kitaplarda situation'i devam edeceğiz diye geliştirmek lazım. Geliştirmek lazım. Okuduğunuz da belli oluyor. Teşekkür ederim. Yani çoğu çoğu zaman gidiyorum söyleşilere kimse okumuyor. Yani siz 6'yı hatırladınız. Ben şimdi kafam orada kaldı. Doktora tezinde sınıfta kalmış öğrenci gibi hissediyorum. Gelir seviyesi vardı galiba. Eee, yolsuzluk, özgürlük diye de onlardan bahsetmedik. Sağlık durumu diye de belirtmişsiniz. Evet. Eee, teşekkür ederim. Peki geldiniz. Yani sonsuza kadar konuşabilirmişiz gibi. Teşekür. Evet. Evet. Ben teşekkür ederim. Sizi de hayranlıkla takip ediyorum. E, tanışmak da bugüne nasipmiş. Çok sağ. Çok güzel oldu. Teşekkür ederiz. [Müzik]