📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

30 Gün Orucu Böyle Tut Vücudundaki Değişikliğe İnanamayacaksın - Ramazan Risalesi 5 - Tehzib-i Ahlâk

Hayalhanem26:24

Transcription

Şimdi bedeni ameliyat etmek için uyutmak icab eder. Ruhta ise durum tam tersidir. Ruh'u ameliyat etmek için de uyandırmak icab eder. Şimdi tuttuğumuz orucu, bedene bakan yanı ve ruha bakan yanı bambaşkadır.

Tuttuğun oruç bedeni uyur bir hale getiriyor. Çünkü gitgide güçsüzleşiyor. Enerji almayan organlar, hatta böyle ikindinin devamından oluyor. İki büklüm belim bükülmüş halde, demi öyle masum gariban kalıyorsun. Ama aynı oruç bedeni yorgun bir hale getirirken ruhunda cihazatlarını çok kuvvetli bir hale getiriyor. Nasıl oluyor bu? Şöyle. Şimdi benim bedendeki organlarım olduğu gibi, kaşım gözüm olduğu gibi, aslında bunların her birisinin ruha bakan bir penceresi var. Ne demek istiyorum? Aslında göz görmez, gören ruhtur. Göz, ruhun görmesini sağlayan penceredir. Aslında kulak duymaz, duyan ruhtur. Kulak, ruhun duymasını sağlayan açılmış bir penceredir.

Şimdi Ramazan'dan önce kaşımı, gözümü, burnumu, ağzımı, aklımı, fikrimi en çok yemek için kullanıyorum. Sen maddi organları hep yemek için kullanınca, manevi organların da ona hizmetkâr olmuş oluyor. Normalde beden dediğin, ruhun takım çantası. Ama takım çantasına çok kıymet vermiş gibi oluyorsun. Ramazan'da midenin kilidi vurulunca, ruhunda ve bedene hizmet eden organlar artık bedene hizmet etmez oluyorlar. Görmen, duyman, koklaman, düşünmen, bunların hepsi lillah için, Allah'ın rızası için olmuş oluyor. Ve aslında ne oluyor? Beden güçsüzleşiyor ama ruhtaki cihazat asıl vazifesini yapmaya başlayaraktan daha güçlü bir hale gelmiş oluyor. Yani Ramazan'da beden gücünü yitiriyor ama ruhta da gücünü yitirmiş organlar uyanıp güçlenmeye başlıyor. Muazzam bir dönüşüm oluyor bu cihetle biz bir nebze melekleşiyoruz Ramazan'da.

Şimdi bu neden önemli? Benim ruhumdaki cihazları kullanmam neden önemli? Bakın şu yüzden önemli. Risale-i Nur'un okuduğumuz Kur'an tefsirinin mesleğinde, nefsini öldürmek diye bir mesele söz konusu değildir. Nedir biliyor musunuz? Benim nefse takılı cihazlar vardır ve bu cihazları dünya için değil de ahiret için kullanmak söz konusudur. Yani ben görerekten Allah'ı tanımam söz konusuyken, gözlerimi çıkarmama gerek yok, değil mi? İşte bunların hepsini, nefse takılan cihazlar, görme, duyma, düşünme, bunlar hepsi nedir? Nefse takılan cihazlar. Risale-i Nur'un mesleği ne? Bu cihazları öldürmek söz konusu değildir. Nedir? Yönünü değiştirmek söz konusudur. Kainattaki mahsulâtı görürsün, Rabbini bulursun. Güzel bir koku burnuna değer, Rabbini bulursun. Muazzam sesler, nidalar işitirsin.

Şimdi mesela internette falan denk gelmişsinizdir, güzel bir resim çizdiklerini arkaya ne koyarlar? Fon müziği koyarlar. Allah azze ve celle de dağlara, yamaçlara çıktığında güzel bir resim çiziyor mu? Oraya çiziyor fon müziği koyuyor mu? Koyuyor. Bülbülleri koyuyor. İlahi düşün. Şimdi bunların her birisini kavradığında, Allah'ın muhteşem sanatına hayran kalıp durursun. Şimdi bu manzarayı yakalayabilmemizin en büyük rolünü, Ramazan ayı oluşturuyor. Yani bu Ramazan ayı, bizim maddi lezzetlerden vazgeçmemiz ve manevi cihazlarımızda ne için verildiyse onun için kullanmamızı sağlayan, yani arabanın 10.000 bakımını yapan, yani bozulan bir telefonu fabrika ayarlarına döndüren en muazzam ay bu aydır. O yüzden birazdan okuyacağınız 5. nüktede, o nefsin fabrika ayarlarına nasıl döndüğünü bize öyle bir işlemiş ki Üstat Hazretleri, hayran kalacaksınız ve bunun anahtar kelimesi de tehzib-i ahlak olacaktır. Nefsin ahlakına ayar vermek, tehzip ıslah etmek demek. Burada temizlemek konunun ana hattı oldu mu? Nefse ve nefsin cihazatlarına bir ayar verme söz konusu olacak. Ramazan bunu nasıl alıyor, buna bakacağız.

Bismi sübhanehü. 29. Mektup, Ramazan Risalesi, 5. Nükte. Ramazan-ı Şerif'in orucu, nefsin tehzib-i ahlakına ve serkeş hane muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki. Şimdi ben baştan alayım. Konu çok önemli. Tehzib-i ahlak demek, nefsin ahlakını ayar vermek, terbiye etmek var. Yani şimdi bu nefse ayar vermek, terbiye etmek neden önemli? Ben ateşi evde bir kuzineye yani sobaya koyarsam, o ateşi terbiye etmiş olurum. Hem evi ısıtırım hem de yemek pişiririm. Ama aynı ateşi terbiye etmeyip etrafa saçsam, evim barkım yanar, doğru mu? Nefis de aynı şey söz konusu. Terbiye ettiğinde nefsi göreceksin ki muazzam şekilde Rabbini tanımak için verilmiş bir vahid-i kıyasi, bir ölçü birimi. Terbiye etmeyip eve yaydığın anda evini barkını yakar, üstüne koyar.

Şimdi nefse en çok benzettikleri materyallerden birisi deniz kumudur. Çünkü deniz kumunu terbiye edersen ne çıkar ortaya? Cam çıkar. Ben o camla gerek mikroskobik yakını görürüm, gerek yıldızlar kadar uzağı görürüm, doğru mu? İşte nefis terbiye olursan, Rabbini görmeyi sağlayan bir rasathane hükmündedir. Terbiye olmazsa, gözüne kumu attığımda göremediğin gibi, nefis terbiye olmasa da hakikati göremezsin. Bu yüzden nefsin terbiyesi, ya ne dedik buna? Tehsibi ahlak kısmı çok önemlidir. İnsanda ruhuna, kalbine takılı manevi duyguları olduğu gibi, nefsine takılı hayvani duygular da vardır. Tehzibi ahlak demek, bu duyguların tamamını ayarlayaraktan yerli yerine kullanmak demek. Benim vücudumu bir saray hükmünde düşünün. Bu sarayın sultanı, kumandanı benim kalbimdir. Bu sarayın efendisi, doğru-yanlış şeylerin tercih edicisi aklımdır. Bir de bu sarayın kapısının önünde görevli bekçileri vardır. Bir de bekçinin yanında köpek vardır, ne için? Korumak için.

Şimdi bizler eğer sarayın bekçisine, neymiş sarayın bekçisi? Dil. Sarayın bekçisine sürekli rüşvet verdiğimizi düşünelim. Sürekli pirzolalar, baklavalar, tantuniler, ciğerler. Nasıl veriyorsun? Gece gündüz rüşvet veriyorsun. O verdiğin rüşvetler bir türlü sarayın içine gitmediğinden, sarayın kumandanı kalp ve sarayın efendisi akıl gıdasız kaldığından güçsüz düşer. Sarayın bekçisi ve sarayın önündeki köpek sürekli gıda aldığından, onlar kuvvetlenip sarayın idaresini ele geçirirler. O zaman koskocaman sarayı kimin idaresine vermiş olursun? Aslan bekçinin ve köpeğin idaresine vermiş olursun, doğru mu? Niye içerdekilere besin gitmedi, dışarıdakiler rüşveti ala ala himayeyi idareyi ele aldılar. Tehsibi ahlak demek, buradaki saydığımız cihaz atların tamamını yerli yerine oturtmaktır. Ne demek? Kalp sultanla oturacak, akıl efendiliğe oturacak, bekçi bekçiliğini bilecek, kapıdaki köpek köpekliğini bilecek. Yani nefsin lezzet aldığı diğer argümanlar. Eğer bir insan bu saydığım şekilde dizilebilirse, insan olur. Eğer bu diziliş insanda karışırsa, hayvandan da aşağı olur. Bak, çok ilginç bir şey. Yani insanlığın insanlığa etinden kemiğinden değil, az önce saydığımız cihazların dizilişinden belli olur.

Şimdi biz öncelikle bir insan sarayında kimin efendi olduğunu nasıl anlayacağız? Yani burada kapının önündeki bekçi köpeği mi efendi, yoksa kalbinin kumanda mı efendi? Nasıl anlayacağız? Şöyle anlayacağız. Bakacaksın o insan sarayı nereye gidiyorsa, oradan belli olur. O insan sarayı, affedersiniz, hayvanca yerlere gidiyorsa, insanlığa yakışmayan günahlarla dolu yerlere gidiyorsa, anlarsın ki efendilik kapının önündeki bekçi ve köpeğe geçmiş. Ama o insan sarayı, insana yakışan yerlere gidiyorsa, insanı kâmil olmayan müsait yerlere gidiyorsa, anlarsın ki o sarayın yönetimi kumandan olan kalpte, efendi olan akıldadır.

Şimdi bazen hayatımızda o nefsi fark etmeden besliyoruz, bekliyoruz, bekliyoruz, bekliyoruz. Rüşveti alan kapıdaki bekçi ve köpek güçleniyor mu? Güçleniyor. Ne çıkıyor? Sarayda isyan çıkıyor. Sarayla içeriye yemek gitmiyor, dışarıdakiler güçleniyor. İsyan çıktı mı? Çıktı. Sarayda bizim o isyanı bastırmamız lazım mı? Lazım. Ama kapıdaki bekçi ve köpeğe bizzat gücümüz yetmiyor. Biz birebirde kapışamıyoruz. O zaman benim onların beslendiği ambarı yakmam lazım.

Burada yardımcı kim geliyor biliyor musunuz? Ramazan Ayı, oruç bir geliyor. Bütün sarayın ayarı bozuk mu? Bozuk. Tehzibi ahlak lazım mı? Lazım. Oruç bir geliyor, bir bakıyorum sarayın himayesi kapıdaki bekçiye ve kapının önünde duran bekçi köpeğine geçmiş. Diyorum ki: "Benim bunlara birebir gücüm yetmiyor. Benim bunların beslendiği ambarı yakmam lazım, ateşe vermem lazım." diyorum. Çak! Bir ay boyunca oruç bir yetişiyor yardıma. Bunların ambarı telef oluyor. Güçleri yitince sarayın idaresi yeniden kumandan olan kalbe ve efendi olan akla geçiyor. Bu söylediğim ince ayarları sağlayan şeyin adı şehri Ramazan'dır. Şu Ramazan ayıdır. Çünkü bazen olmuyor mu? Arabanız ağır olduğunda usta bir günde veriyor mu? Vermiyor. Ne diyor? "Sen bunu bırak, 4 hafta sonra gel." diyor. Niye? Ayarlar çok birbirine girmiş, doğru mu?

Şimdi vücutta da ayarların bu kadar bozuk olduğunu bilen Allah azze ve celle, "Sizin gücünüz tek başınıza yetmiyor. Ben size bir yardımcı göndereyim." diye Şehr-i Ramazanı gönderiyor. Ramazan ayından sonra ne oluyor? Buğday ambarı, onların beslendiği ambarı yakıyor. İsyan bastırılmış oluyor. Nasıl böyle bir şey olabilir mi ya? Çok şu oruçtaki hikmete bak. Orucun en son şeyi aç kalmak. Orucun altında o kadar yatan hikmetler var ki, bir bilsek. Devam edelim mi ağabey? Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Kendini unutuyor ne demek biliyor musunuz? Yemeği unutmuyor, içmeyi unutmuyor. Mahiyette gaflete diyor. Ben ne için yaratılmışım? O'nu unutuyor. Ne yapıyor? Hani çocuklar parkta oynuyorlar ya, annesinin eve ekmek al dediğini unutur ya, nefis öyle bir şey işte. Unutmaya çok müsait. Zaten insan dediğin nisyanla aynı kökten çıkıyor. Daha nisyan ne demek? Unutmak demek. Nefis unutmaya çok müsait. Devam. Mahiyetindeki hadsiz acz-i nihayetsiz fakr-ı, gayet derecede ki kusurunu göremez ve görmek istemez. İki şey duydunuz: Göremez, görmek istemez. Bakın, görememek bir kusurdur, başka bir olaydır. Ama görmek istememek başlı başına problemli bir hastalıktır. Buna tecahül denir. Nefsin vuracağı en büyük vurgun, görmek istememe noktasındadır. Çok ilginç değil mi?

Şimdi nefiste şöyle bir özellik var. Nefsin her istediği verile verile verile, verilenin Allah'tan olduğunu unutur. Kimin üstüne alır? Kendi üstüne alır. Kendi üstüne alınca kendini nasıl bilecek? Çok güçlü bilecek, malik bilecek. Şimdi babasının sürekli gücünden yararlanan bir çocuk düşünün. Vardır değil mi öyle? Çok yararlanmış ama devamında nankör olmuş. En son bir gün babasına dese: "Kimsin sen ya? Bana ne faydan oldu?" dese, ne olur? Baba üzülür. Baba orada akıllı davransa, kıs sapara'nın musluğunu, çocuk gitti mi sokaklara gitti. Su alacak para yok, benzin alacak para yok. Canı ne çekti? Tantuni çekti, yiyecek ama para yok. Ne der? Döner babasına: "Baba, affet der. Affet, yanlış yaptım der." Neleri anlar biliyor musunuz? Hem babasının kıymetini anlar, hem de çocuk babasıyla kaim olup ayakta durabildiğini anlar.

Şimdi bizim nefse sürekli verildiğinden unutuyor. Sürekli yeryüzü nimetlerle dolu, unutuyoruz. Unutuyoruz neyi? Allah'ın o nimetleri verdiğini unutuyoruz. Ya bir patatesin 5.000 çeşidi olur mu? Nimetin bulduğuna bakar mısınız? Gülün envâ-i çeşidi olur mu? İnsanın bu muhabbet ehli insanların bir bir çeşidi olur mu? Şu güzelliğe bak. Bu nimetlerin Allah'tan geldiğini unutmamızın sebebi fazlalığı oluyor. Daha sonra Allah azze ve celle musluğu kesince, "İstiyorum, uzanamıyorum. Acıkıyorum, yiyemiyorum. Damağım yapışıyor, içemiyorum." Ne diyorum ondan sonra? "Demek ki bunların sahibi Allah'mış ve ben onun vermesiyle mutlu oluyormuşum." deyip asıl meseleyi anlamaya çalışıyorum. Şimdi bunu anlama kısmı çok elzem. Şu cümleyi tekrar söylemem lazım: İnsan her istediğine istediği anda ulaşırsa, onları Allah'tan olduğunu unutur, kendinden bilir. Nefiste böyle bir özellik var. Peki ben onların Allah'tan geldiğini unutursam, Allah azze ve celleye minnet duymam, şükür etmem, kullukta kalmaz. Bakın, en büyük vurgunlar bu cümlelerden çıkar. "Kendi zekamla bu işleri yaptım." doğru mu? Bunu diyen insanların hep akıbetine bakın, Allah'la ilişkisi berbat haldedir. "Ben kendi gücümle bu işler yaptım." ya, "Benim halamın oğullarını görmüyor musun? Biz bu işi çözdük." şimdi buralarda insan sürekli kendinden bilerek kim olur? Firavun olur, Nemrut olur, Şeddat olur, üçünden birisi olur, değil mi?

Şimdi ben Avrupa'dan gelen arkadaşlar oluyor, böyle eğitim sektöründe onlarla bazen muhabbet ediyorum. Avrupa'da çocuklara ilk öğretiği meseleler: "Sen özgürsün, senin kararın, senin bedenin, senin geleceğin, senin, senin, senin." sürekli bunları öğretiyorlar, değil mi? Böyle miyiz peki? Aslında yani, birisi güneşi doğurmasa ne olur? Halim? Bin bir dönüm arazim var diyelim. Birisi yağmur yağdırmasa ne olur? Benim halim? "Sen özgürsün, özgürsün." şimdi evinize küçük bir çocuk olsa ateşe koşacak olsa, şöyle mi diyeceksiniz? "Ya sen özgürsün, kafana göre takıl." mı diyeceksiniz? Ateşe koşuyor ya! Peki bizim genç kardeşlerimizin ahvalde böyle değil mi? Adam ateşe koşuyor ya, ateşe koşuyor. Biz özgür değiliz. Biz Allah'a kulluğun içerisinde bir sultanlığın özgürlüğünü yaşamaktayız. Ama bu unutuyoruz. Bu yüzden o insanları "Sen yaparsın, sen edersin, sen özgürsün, sen hürsün" dediğin anda, ona verebileceğin en büyük zararı veriyorsun. Hayır, biz bağımlıyız. Niye bağlıyız? Biz Allah'ın inayetine bağlıyız. Ya şu elimi kaldırma hareketinde, vücudumun hangi kasları, hangi hücreleri, hangisi sinir sisteminin çalıştığını bilmeden yapıyorum. Ama şu elimi kaldırma hareketinde arkada muazzam faaliyetler dönmektedir. Demek ki bu muntazam iş yapan birisi var ve bu ben değilim demek. Ben kaldırmayı istiyorum ve bu kaldırmayı böyle arkadan birisi yaratıyor. Allah azze ve celle yaratıyor. Ya şimdi elini kaldırmaktan aciz bir insan neyin hakimi olabilir ki, soruyorum size? Ama bir insana demek verilebilecek en büyük ceza ne olacak? "Özgürsün, hürsün" böyle böyle yetiştirmek oluyor ve ondan sonra o arkadaşlar 30, 35, 40'a geldiğinde psikolojisi ne kadar bozuk ahvallerde olduğunu bir çok defa şahit oluyoruz. O yüzden insanlara tam o sobaya koşan çocuk gibi o meseleyi anlatmak lazım. Biz hürüz ama Allah kulluğunun içerisinde biz hürüz.

Şimdi şeytanın en büyük vurgunlarından bir tanesi şudur: Nefse şunu anlatmak ister: "Sen müstakilsin." Yani müstakil ev var ya, oradan düşünün. Ne demek? Bağımsız. Var mı yanında? Sağla sola bağın yok. Müstakilsin. Bağın ayrı, bahçen ayrı, bostan ayrı. Madem müstakilsin, kime hesap vereceksin? Kimseye hesap vermeyeceksin. Bakın, şeytanın bu dediğine karşılık Risale-i Nur'da bir cümle geçiyor. Bir okumam lazım size: "Ey insan, sen kendine malik değilsin. Evin sahibi sen değilsin ki müstakil olsun. Sen kudretin nihayetsiz bir kadir, rahmeti hadsiz bir Rahim zat-ı zülcelalin memlûküsün." Neyisin? Kulusun. Kulu. Bu kadarsın. Şimdi bizim bunu anlamamız lazım ve bunu anlamakta da en önemli problemimiz ne biliyor musunuz? Tekrar başa alıp bağlayacağım bir şey. Devam et. Lezzetini kaybeder. Şimdi nimetler devam ediyor, ediyor, ediyor. Ben kendimden biliyorum, biliyorum, biliyorum. Sonra diyorum ki: "Ben kendime sahibim, kendime aidim." diyorum. Allah da tam nefsimin eline düşecekken ne yapıyor? Ayar veriyor. Ayarı nereden veriyor? Hangi vanadan veriyor? Midem vanasından bir kapatıyor mu? Kapatıyor. Sarayın önündeki askerler rüşveti bırakıyor mu? Bırakıyor. O köpekler güçsüzleşiyor mu? Güçsüzleşiyor. Ambarlarını yaktık mı? Yaktık. Ardından bütün vücut ayarlarım, yani tehzib-i ahlak dediğimiz olay gerçekleşiyor mu? Gerçekleşiyor. Ondan sonra diyorum ki: "Ya ben malik değil, memlûk müşüm. Ben benim sahibim değilmişim. Allah'ın kuluymuşum." diyorum. Bakın, burada bize yardıma koşan ne biliyor musunuz? Ramazan ayının bize hissettirdiği acizlik, gaflet perdesini paramparça ediyor mu? Muazzam bir hadise. Evet. Bundan ederim. Hem ne kadar zayıf ve zevale maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Adeta polattan renk olurdu, çelikten. Evet, adeta polattan bir vücudu var gibi, layık-ı mütâne, kendini ebedi tahayyül eder gibi dünyaya saldırır.

Şimdi nefis bozulma üzere olduğunu anlamak istemez. Çünkü nefiste bir hile, bir oyun vardır. Nedir? Tevehhüm-ü ebediyet. Ben sonsuza kadar yaşayacağım diye bir kuruntusu vardı nefsin. O yüzden bozulduğunu bilmek istemez. Her istediğin olur, her istediğine ulaşırsın. Nefis bunların hepsini kendinden bilir. Ama öyle misin? Aslında değilsin. Senin öyle olmadığını hatırlamanı sağlayacak sana bir yardım lazım. Tam kendini demirden zannederken, Allah senin haline acır. Çat diye belinde fıtık çıkar. Böyle oldum ya. Tam böyle kendini vazgeçilmez zannederken, Allah haline acır. Bugün arkadaşın der ki: "Tepen açılmış, saçım dökülüyor." Tam böyle kendini polattan, demirden zannederken, uzaktaki tabelayı okuyamadığını fark edersin. Gözler gider, ciğer gider, kulak duymaz. Bir mikroba yenilip perişan hallere düşersin. Bu Allah'ın seninle ilgilendiğinin en büyük göstergesi. Neden? Sana hakikatini gösteriyor. Çünkü şimdi bir insanın 11 ay boyunca Allah'ı artistik yaptıktan sonraki en büyük kurtarıcısı kim oluyor biliyor musunuz? Ramazan ayı oluyor. Bakın, sahurdaki halinizle ikindideki halinize bakın. Sahurlar nasılsın? Polat gibi, demirsin. İkindide ne oluyorsun? "Ya şu yastığı alır mısın? Vallahi gücüm yok." değil mi? Bel bükülmüş, gözler dönmüş, bulanmış. Görüyorsun, yıllardır tanıdığın abinin adını karıştırıyorsun. "Aaaa, abi sen miydin?" diye. Niye acizliğini hissettiriyor sana? Ve diyorsun ki: "Ben etten kemiktenmişim." diyoruz. Biraz daha bu hal devam etse, et kemiği de görmezsin. Ben ruhtanmışım. Benim sonsuza bakan yanım ruh ve... Tama doymuyoruz. Niye duyuyoruz? Sonsuz dünyada yaşayacağımız zannediyoruz ya, o yüzden doymuyoruz. Ama oruç geliyor, acizliğini bildiriyor. Dünyada geçici imiş diyorsun. Hırstan ve tamadan kurtuluyorsun.

Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır, hem kendini kemal-i şefkatle terbiye eden halıkını unutur, hem neticeyi hayatını ve hayatı uhreviyesini düşünmez. Bir dakika dursana. O cümleden önce Allah'ı neden unutuyordu? Asker sürekli nimet gelirse, nimetin Allah'tan olduğunu unutuyor. Ramazanın esprisi bu zaten. Kilidi vuruyor. Nefiste problem o nankör çocuk gibi dedik, değil mi? Hatta bir şiir var, diyor ki: "Cihan ara, cihan içredir, arayı bilmezler. O mâhîler ki, o balıklar ki, derya içredir, deryayı bilmezler." Balık yüzdüğü denizi bilmez. Niye bilmez? Denizin içinde olduğu için bilmez. Ne zaman balığı sudan çıkarırsın, susuz kaldığını, o zaman anlar. Bu espri, yani bu sünnetullah. Biz de balık gibi hep nimetin içinde olduğumuzda, suyun yani nimetin içinde olduğumuzu hissedemiyoruz. Allah azze ve celle bir ay sudan çekip alınca, "Aaaa, benim denizim neredeymiş? Denizi veren nerdeymiş?" bunları sorgulamaya başlıyorum. Bakın, şu denklemleri anlamazsanız, gaflet zamanda yardıma gelmez. Ben söyleyeyim size. Bir gün mutfakta iş yaparken elini keseceksin. Sonra burada formül yardımına gelecek, yoksa anlamamışsın demek. Galiba demek malümat demek. Devam et. Hem neticeyi hayatını ve hayatı uhreviyesini düşünmez. Ahlâk-ı seyyie'ye içinde yuvarlanır. İşte Ramazan-ı Şerif'teki oruç, en gafillere ve mütemerridlere zaafını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor. İhsas ne demek? Hissettirmek. Bakın, orucun esprisi çok ilginç. Fakirin fakir olduğunu herkes biliyor ama fakirliğin ne olduğunu herkes bilmiyor. Orada kim yetişiyor yardıma? Oruç yetişiyor. Sana onu bilmekten hissetmeye, yani bilince dönüştürüyor. Sen böyle bir hali yaşayınca, böyle bir hali yaşayanların ne durumda olduğunu daha iyi ihsas, yani hissediyoruz. Allah Allah! İşte bu hissi sana hediye eden Şehr-i Ramazan'dır. Muazzam değil mi? Devam edelim. Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor, midesindeki ihtiyacını anlar. Zayıf vücudu ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. İftara yakın boynun bükülüyor. Tam ne tavrı? Kulluk tavrı. Ve ne olduğunu anlıyorsun? Zayıf olduğunu, polattan, demirden olmadığını, değil mi? Şimdi senin orada boynun bükülüyor ya, bir ay boyunca boynu bükülen bir adamın kapıdaki askeri ve o bekçi köpeklerinden isyan bekleme gelmez. Niye? Güç yok ki gelsin. Güç olsa senin dik duruşunla olurdu, doğru mu? Senin boynun bükülmüşse, onların da içeride ambarı yanmış demektir. Böyle bir nefiste Allah'ın izniyle isyan çıkmaz. Buyur. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. Ya boynu bükükken hissediyor bunları, değil mi? Evet. Nefsin firavunluğunu bırakıp kemal-i acz ve fakr ile dergah-ı ilahiyeye iltica, bir arzu hisseder ve bir şükrü manevi el ile rahmet kapısını çalmaya hazırlanır. Eğer gaflet kalbini bozmamış ise. Allah Allah! Nasıl bir şükürle o kapıyı çalacak? Manevi bir şükürle. Bakın, şimdi namazın bir maddesi vardır, bir de manası vardır. Secde, rüku, kravat. Bunlar nedir? Namazın maddesidir. Kainattaki büyüklükleri görüp Allah'ın yüceliğini anladığında, Allah-u Ekber dersin. Hayret verici olayları icraatları gördüğünde, Sübhanallah dersin. O nimetleri yanınca, Elhamdülillah dersin. Bu da namazın neyidir? Manasıdır, ruhudur. Ruhsuz beden, yani ceset hiçbir işe yaramazsa, bu eylemlerde de bir madde bir mana vardır. İkisi evlenmeden bir işe yaramaz.

Şimdi oruçta da böyle bir şey var. Orucun maddesi ne biliyor musunuz? Çok basit aslında. Ne ağabey? Maddesi sadece maddesi (aç kalmak). Bu kadar. Orucun maddesi açlık. Peki orucun manası ne biliyor musunuz? Allah'ım sana ne kadar ihtiyacım olduğunu şimdi hissettim. Peki o ihtiyacını hissedersen, Allah azze ve celle iştiyakın artar. İştiyakın artarsa muhabbetin artar. Muhabbetin artarsa aşkın artar ve işin sonunda sen de bir şükür fabrikası, şükür fabrikası devreye girer. Allah'ım, ben senin var etmenle varmışım deyip muazzam bir kulluk ortaya çıkar. Son bitireceğim. Ama bu bitirişim çok önemli. Bu cümleyi biraz tefekkür ettiğinizde, üf diyeceksiniz. İnkarın en büyük sebebi ülfet ve alışkanlıktır. Alışkanlık dediğiniz şey cehaletle aynı şeydir. Bu yüzden Risale-i Nur'da Üstad Hazretleri der ki: "Ülfeti, yani alışkanlığı, yani cehaleti ilim telakki ettiler, ilim zannettiler." der. Alışkanlıktan daha büyük bir cehalet yoktur. İnsan bir şeye, özellikle nimetleri alıştı mı, hem anlamını yitirir hem şaşırmasını yitirir. Bu derin gaflete düşmeyelim, şaşırmamızı, muhabbetimizi yitirmeyelim diye en büyük yardımcılarından bir tanesi Şehr-i Ramazan'ın midemizde kilit vurmasıdır. Yani sen Ramazan ayında maddeten aç kalaraktan mânâ olarak ilerideki şirk hastalığından bile kurtulmuş oluyorsun, biliyor musun? Anladınız mı? Ben de tefekkür çok yer etti de, herkes de farklı farklı eder. Kiminde daha çok, kiminde daha az. Ama şurayı umarım toplu anlamışızdır. Ülfet ve alışkanlık cehaletin ta kendisidir. Bazen sen sinek anlatıyorsun, adam bu sineğe niye şaşırıyorsun diyor. Akrebi çekmeye gidiyorlar, akreple ilgili bir şey olunca adam "Ee, ben bunu yapmasam olmaz ki" diyor. Mesela o akrebin özelliklerine şaşırmıyor. Niye biliyor musun? Saf cahillik başka bir şey değil. Bakın, "Ülfeti ilim telakki ettiler" cümlesi bence bir boyda daha mana atladı. Alışkanlık cehaletin en zirve noktalarından birisidir. Bu yüzden üslubu Kur'an'a baktığınızda, insanların sık görüp alıştığı şeyleri mucize olduğunu beyan eden çok ayet göreceksiniz. Yıldızların, ayların, güneşin bir çölde en çok görülen argümanlardır bunlar. Muazzam bir detay.

Sübhaneke la-ilme-lena illa ma-allemtena-inneke entel Alimül-Hakim. Sübhaneke la-fehmelena illa-ma-fehhemtenainneke-entel-cevvadül-kerim. El Fatiha. Hayalhanem İstanbul ve diğer tüm projelerimize destek olmak için buradaki linke tıklayarak online bağışta bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz. Abone ol.