📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Lâ İlâhe İllallah Zikri ile Rızık, Bereket ve Huzur Bulacaksınız [20.Mektup 1.Kelime] @Mehmedyildiz

Hayalhanem46:23

Transcription

Şimdi, bir komutan, bir gün dedi ki: "Bir mermi aynı delikten asla ikinci defa geçmez."

"Zahirde geçiyor gibi gözükse de onun bıraktığı yarayı biz inceliyoruz, bıraktığı yaraya baktığımızda aynı delikten geçmediğini anlıyoruz", dedi. "Çünkü farklı bir tahrip varsa geçişi bir önceki mermiyle milimi milimine aynı olmuyor", dedi.

Neden böyle oluyor? Çünkü insan tetiğe dokundu, mermi çıktı, aradan bir saniye geçti. Şimdi o ikinci saniyede ne oluyor, biliyor musunuz? Dünya biraz daha dönüyor, silahın atomları biraz daha değişiyor, insanın kanı biraz daha akıyor, insanın hücreleri o bir saniye içerisinde biraz daha yenileniyor. E onunla birlikte hedef de yenileniyor, değil mi? Bir saniye sonra mermiyi atan adama baktığınızda, bir saniye öncekinden farklı bir adam görüyorsunuz. Farklı bir silah, farklı bir hedef. Yani bir saniye sonra ortaya farklı bir kainat çıkmış oluyor. Allah Allah! O zaman Allah (azze ve celle) kainatı bir saniyede yeniliyor diyebilir miyiz? Evet, evet.

Madem kainat bir saniyede yenileniyorsa, o zaman benim imanımın da o kainata uyarlı bir şekilde, o bir saniye içerisinde tekrar yenilenmeye ihtiyacı var. İşte bu yüzden Resulü Kibriya (aleyhissalâtu vesselâm) Efendimiz, "ceddidü imaneküm" demiş. İmanınızı tecdid edin, yenileyin diyor. Allah Allah! Bir saniyede bütün kâinatın şartları değişiyorsa, o değişime uyum sağlayacak bir de değişen imana ihtiyacımız var.

Bir gün Abdullah İbn Revaha diye bir sahabe Efendimiz arkadaşlarını çağırıyor, diyor ki; "Gelin, bir saat oturup iman edelim, imanımızı yenileyelim, imanımızı tazeleyelim" diyor. Sahabe efendilerimizden bir kısmı bu cümleyi tam anlamadığından Resulallah (s.a.s)'a şikayete gidiyorlar, "Ya Resulallah, Abdullah İbn Revaha bizi böyle böyle bir şeye davet ediyor" deyince Efendimiz (s.a.s) "O sizi ne güzel bir şeye davet etmiş." diyor. Ne yapıyorlar? İmanı yeniden tazeliyorlar, kainata uysun diye. Bizim şu an yapmaya çalıştığımız ki inşallah sahabe efendilerimize benzeriz o cihetle. Aslında değişen, hem de saniye saniye değişen kainata uygun, değişen bir imanı, yeniden Allah'tan niyaz etmek.

İşte bu değişimi en ciddi sağlayan şey cümle-i tevhid. Allah Allah! Sürekli okuyoruz ya böyle: "Lâ ilâhe illallàhu vahdehû lâ şerîke leh, lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît, ve hüve hayyün lâ yemût, biyedihil-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr." diye. Ne oluyor bu? Bir tevhid cümlesi oluyor, sürekli bunu okuyoruz. Şimdi biraz büyük bir iddia oldu, değil mi? Sürekli değişen kainata o değişime uyacak nedir dedik? Az önce zikrettiğimiz tevhid cümlesi, ancak ve ancak bu uyumu yakalayabilir dedik. Bak, büyük bir iddia.

Şimdi büyük bir iddia varsa, "Yahu arkadaş, bu iddianın delili nedir, sahibi nedir?" diye sorulması lazım. Zira Üstad Hazretleri diyor ki: "Bir sözün kıymeti için 4 şeye bakılır" diyor. 1. Men gale? 2. Ve limen gale? 3. Ve lime gale? 4. Ve fîme gale? 1. Kim demiş? 2. Kime demiş? 3. Ne için demiş? 4. Ne makamda bunu söylemiş? Demek ki bizim az önce söylediğimiz ve iddiası büyük olan söze bir delil ihtiyacımız var.

İşte o delilimiz de Efendimiz aleyhissalatu vesselam. Amr İbni Şuayp Efendimiz (s.a.s)'den bize rivayet ediyor, diyor ki: "Ben ve benden önceki peygamberlerin söyledikleri en faziletli söz budur" diyor. Aklınızda değil mi o tevhid cümlesi? "Lâ ilâhe illallàhu vahdehû lâ şerîke leh, lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît, ve hüve hayyün lâ yemût, biyedihil-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr ve ileyhil masir." Ben ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz diyor bak bunu. Bugün dersimizin ana konusu, bu tevhid cümlesi.

Devam ediyor. Bu sefer Ebu Hureyre (r.a) bize rivayet ediyor. Allah Resulü (s.a.s) buyurdular ki: "Kim bu cümle-i tevhidi bir günde yüz kere söylerse kendisine, on köle azad etmiş gibi sevap yazılır, ayrıca lehine yüz sevap yazılır, ayrıca yüz günahı da silinir." Başka bir rivayette denizin üzerindeki kabarcıklar gibi günahları silinir diyor. Bu, ayrıca üç gün akşama kadar onu şeytana karşı muhafaza eder, bak bu cümle. Bundan daha fazlasını okumayan hiçbir kimse o adamınkinden daha efdal bir amel getiremez, yani bundan daha ciddi bir cümle lazımsa bunu daha fazla okumaktır, diyor efendimiz (s.a.s). Allah Allah!

Ebu Said bize rivayet ediyor, Ebu Said el-Hudri. Resulallah (s.a.s) buyurdular ki: "Kim sabah namazının peşinden bu tevhid cümlesini söylerse kendisine, Hz. İsmail evlatlarından bir köleyi azad etmiş gibi sevap yazılır." diyor. Subhanallah olaya bakın, olaya. Şimdi ne kadar derin bir mesele.

Bir de sadece bunu söylemek sevap. Ahiretten başka, bu dünyada insanın arayışta olduğu bir huzur, lezzet var ya; işte çalışıyorsun, bunun için; üniversite okuyorsun, bunun için; yeni bir şeyler alıyorsun kendine, üstüne başına, bunun için; ya gidelim de şuradan yemek yiyelim diyorsun, ne için? Yine lezzet için. Şimdi bu tevhid cümlesinin içerisinde (ama manasında, öyle içerisinde) sadece dil lafzında mı? Hayır, kalbe akan manaların içerisinde öyle bir lezzet, öyle bir lezzet var ki tarifi mümkün değil.

Şimdi nasıl bir lezzet biliyor musunuz? Allah'ın (azze ve celle) El-Fatır diye bir ismi var. Fatır: fıtrat yaratmak, her şeyi fıtratına göre yaratmak demek. Şimdi bir ceylanın yaratılışı ile benim yaratılışım birbirinden farklı değil mi? Ne üstüne yaratmış? Onu kendi fıtratı üstüne, beni kendi fıtratım üstüne, bir karıncayı kendi fıtratı üstüne yaratmış, Allah (azze ve celle). Bir de ne yapmış biliyor musun? Her fıtrata vazife koymuş. Çamaşır makinesinin fıtrat vazifesi nedir? Çamaşır yıkamak, değil mi? Matkabın fıtrat vazifesi nedir? Duvarı delmek. Arabanın fıtrat vazifesi nedir? Gaza basınca gitmek. Şimdi her şeyin, her mahlukun fıtrat vazifesinin içine eğer vazifeni yaparsan sana ruhun lezzetini açacağım, demiş. Bakın bu cesedin lezzetleri çerçöp, bırak onları. Neyin lezzetini açacak Allah? Ruhun. Mesela kuşun fıtratına bakıyorsun, uçmak. Şimdi onu altından kafese koysalar, (Divan edebiyatında çok geçiyor değil mi?) yok diyor, yok, hüzünleniyor orada. Ne istiyor? Böyle özgürce uçmak istiyor. Niye istiyor uçmayı? Çünkü onun fıtratının lezzeti, vazifesinin içinde saklı. Allah Allah! Atın fıtratı, koşmak. Hatta bazı atlar öyle koşuyormuş ki, öyle bir lezzet alıyormuş ki çatlayana kadar koşuyorlarmış. Onun lezzeti nerede saklı? Fıtratının yani yaratılışının yani algoritmasının vazifesinde saklı. Allah Allah! Şimdi biz karıncaya çerçöp temizliyor diye bakıyoruz ama öyle değil; o, aslında neyin peşinden koşuyor, vazifesinin içinde saklı lezzetin içinde koşuyor. Allah Allah!

Şimdi fıtratı tekrar hatırlayalım; yaratılışta var olan özellikler. Şimdi bir ördeğin fıtratında ne var? Yumurtadan çıktı, neyi arıyor? Suyu. Niye arıyor? Vazifesi o. Vazifesini gerçekleştirirse ne olacak? Mutlu olacak. Şimdi o ördek yumurtadan çıkınca suyu arayana kadar çayırların arasında, çimlerin arasında değil mi, hep keşmekeş bir dünyada mutsuz oluyor, aynı bizim gibi. Biz de arabaların, evlerin, dükkanların içinde arıyoruz ya böyle. O ördek, o suya kavuşana kadar ona mutluluk mümkün değil. Ne zaman ki suyuna kavuşsa ördeğin mutluluğu başlıyor. Niye? Çünkü fıtratının vazifesini gerçekleştirdi. Ördek suya kavuşunca mutlu olur. Peki insan neye kavuşunca mutlu olur? İşte bu sorunun cevabı için fıtratımın vazifesine bakmam lazım. Benim yaradılışımdaki bütün ama bütün cihazatlar beni yaratanı bulmak üstüne kurulmuş ve verilmiş. Demek ki insanın en gerçek lezzeti, ruhun derinliklerindeki lezzeti ancak ve ancak Allah'ı keşfetmekle ortaya çıkar. Onun harici yedim, içtim, biraz daha gezdim, yeni bir yer daha gezdim, yeni bir serpme kahvaltıcı buldum, yani bunlardan lezzet almak için (yani sıradan bir hayvan da bunlardan lezzet alabilir) bir insan olmaya gerek yok. Ruhun lezzeti değil bunlar. Bizim ruhumuz içeride can çekişiyor, hele bu asrı felaketin çocukları. Bir Asrı Saadet var, bir de Asrı Felaket. Bizim bahtımıza o düşmüş. Asrı felaketin çocuklarının ruhu can çekişiyor. Yeni iş açtım, yeni kıyafet aldım, yeni serpme kahvaltıcıya gittim, arabamı değiştirdim. Yok, yok, yok. Ulaşıncaya kadar. Ulaştıktan sonra lezzet manasını yitiriyor. Bunlardan lezzet almak için insan olmaya gerek yok.

İnsanın ruhunun derinliklerindeki lezzet, az önce bahsettiğimiz o tevhid cümlesinin içerisinde, başka bir manada saklı. Allah Allah! Ve biliyor musunuz, insanın bu kulvarda, bu imanın içindeki lezzetten başka hiçbir yerde lezzet bulması mümkün değil. Niye mümkün değil? Yaradan öyle yaratmış işte ya. Programını öyle yaratmış işte. Allah Allah!

Biz yine böyle konuşmalarda aslında biraz iddialı bir şey söyledik, dedik ki: Bu dünyada öyle bir lezzet var ki dedik, neredeyse cennetin lezzeti. Şimdi yine bir bildiğimiz yanlışı düzeltmenin vakti geldi. Biz şimdi İslam'ı böyle gazeteden televizyondan öğreniyoruz ya, yapmayalım ya. Oralardan o şekilde yarım oluyor, değil mi? Şimdi öyle olunca diyoruz ki tamam bu dünyada biraz dişimi, başımı sıkayım, canım sıkılsın, ondan sonra cennette bir mutluluk olsun. Efendimiz (s.a.s) öyle demiyor, ne diyor biliyor musunuz? "Saadeti dareyn" diyor. Ne demek o? İki dünyanın saadeti. O zaman iki cennet var: bir bu dünyadan sonra kavuşacağımız cennet var, bir de bu dünyada ruhun içinde tohum halinde saklı kalan bir cennet var. Allah Allah! O cennet ancak Allah'ı keşfettikçe, O'nun o lezzetini fark ettikçe ortaya çıkan bir lezzet.

Bak şimdi doğdun, yavaş yavaş büyüyorsun, yanında da iki tane insan var. Birisi anne. Yavaş yavaş anneyi keşfetmeye başladın mı, başladın. Peki annenin senin üstündeki sevgisini keşfetmeye başladın mı, başladın değil mi ya! Çocuk olsa keşfediyor, küçücük çocuk, fıtratında yazılmış, yazgısı bu. Bakıyor gecesini bölen anne, gece uyanıyor ne diyor? Anne, anne değil mi? Anne diyemese inga diyor yani. Şimdi o çocuğun karnı acıkıyor, yine anne. Allah Allah! Böyle ayağını vuruyor canı acımıyor yine anne diye bağırıyor, çok seviyor yani, anneyı keşfetmiş ya, annenin sevgisini üstünde keşfetmeyi çok seviyor o çocuk. Küçücük çocukta var bu, fıtratında var. Suyu arayan ördek gibi fıtratında var yazgısında var onun.

Şimdi annesinin sevgisini keşfeden bu çocuk bir gün annesinin başını okşadığını görse ne olur? Çok mutlu olur ya. Şimdi filmlerde bakın, adam son demde artık bitmiş, tükenmiş. Nereye gidiyor? Annesinin dizine gidiyor, şöyle annesinin dizine başını koyuyor. Annesi okşamaya başlıyor. Halbuki başkası okşasa ne olur? Çok rahatsız olur adam yani. Çek elini der, hayırdır der değil mi? Başkası okşasa rahatsız olacakken o okşamanın altında anneni keşfettiğinden dolayı muazzam bir lezzet alıyorsun, muazzam. Demek ki dokunuşun kime ait olduğunu keşfedersen lezzete de ulaşacaksın. Allah Allah!

Şimdi bak, demek ki anneyi keşfedince bu kadar lezzet alınırsa, anneye o şefkati koyanı keşfetsek ruhumuz coşacak, coşacak. Anne dediğin nedir? Allah'ın rahmetinin, muhabbetinin her birinin bir lemasının tecellisidir, bir damlasıdır ya. Bir şey değildir yani. Allah Allah! Şimdi Allah'ı bir keşfetsek var ya, neyi keşfedeceğiz? Allah'ın üstümüzdeki sevgisini, muhabbetini. Şimdi annede keşfettin. Ne diyorsan anne koşuyor. E şimdi benim de fıtratım çığlık atıyor. Çilek diyor. Bir bakmışsın, çilek yaratılmış. Kiraz diyor. Çocuğum ufacığım, ana diyor, baba diyor. E her biri yaratılmış. Ya kim göndermiş bunu? Bunları keşfedip perdeyi araladığımız anda Allah Allah! Bu anneler bir şey değilmiş ya! Bütün anneler toplansa damla eder, okyanus kadar bana muhabbeti olan, sonsuz bir okyanus kadar bana muhabbeti olan bir zat varmış, diyeceğiz.

Şimdi bu kadar muhabbeti keşfeden, Allah'ı tanıyan ve muhabbetini keşfeden birisinin Allah'ı sevmeme ihtimali yok. Niye yok biliyor musun? Herkesin sevdiği bir şey var, değil mi? Bak! Senin sevdiğin ne varsa, şu yeryüzünde sevilecek ne varsa Allah'ın isimlerinden bir reşha, bir sızıntı. Allah Allah! Yahu sızıntısına aşık olan; kaynağını, membanı bulsa ne yapmaz? Ne yapmaz ya! Ömrünü feda eder, ömrünü. Allah Allah!

Şimdi sana bir demet çiçek uzatsalar, ne yapıyor? Sevgisini ilan ediyor sana. Ya şu baharı böyle deste gül gibi önüne seren, yaz mevsimi geldiğinde sofraları önüne 'buyur' diye seren, her çeşit lezzetine bir karşılık verdim diye önüne seren Allah, aslında sana muhabbetini ilan ediyor. İşte bu dersleri almadığımızdan keşfedemiyoruz onu. Ya Rabbi sen beni seviyormuşsun. Bu dünyada bizim bunu keşfetmemiz lazım. Ruhun bu lezzeti alması lazım. Allah Allah!

Şimdi niye lazım biliyor musunuz? Bak! Dersin önemli yerleri burası. Ya Rab, ben ne zamandır sana kulluk etmek istiyorum, doğruları yapmak istiyorum. Olmuyor, yapamıyorum. Şimdi nefis terbiyesi için, yani insanın doğru adımları atabilmesi için nefsin bu lezzeti keşfetmesi şarttır. Çünkü nefis mecbur bir lezzet alacak. Ya haramlardan menhus, lanetli bir lezzet alacak. O da nasıl lezzet? Gitgide içindeki karanlığı büyüten bir lezzet, değil mi? Ya da ne yapacak? Her olayda, her fiilde, her icraatı sübhanide 'Yarabbi sen beni ne kadar seviyormuşsun' diye nefis buradaki lezzeti keşfedecek. Peki nefis bu kadar lezzeti keşfetse ne yapar?

Şimdi ben geliyorum, odada bir tişört var. Allah Allah! Kim gönderdi? Aşağı iniyorum, biri araba vermiş. Evime gidiyorum, evimiz değişmiş. Böyle beş katlı, on katlı ev vermiş. Allah Allah! Odama gidiyorum, biri saat vermiş. Sofraya oturuyorum, önüme yemekler vermiş. En son diyorlar ki: "Sana bu kadar yemeği veren Fatih." Ya ben o Fatih'i keşfetsen ben de bunlara mukabil onu razı etmek isterim. O zaman birisi Allah'ın bu kadar sevgisini keşfetse ne yapar? Onu razı etmeye çalışır ya. Çünkü seven sevdiğini razı etmek ister, değil mi? İşte o razı etme noktasını aradığı zaman, senin o insana 'şunu, bunu yap' demene de gerek yok, itaat etmek için kendisi sorar. Der ki: "Yahu benim ne yapmam lazım ki bana bu kadar muhabbet besleyen, beni var eden yaratan bir zatı razı edebilirim?" diye değil mi?

Şimdi günün 24 saatinden bir saatini veremeyen bir insan, çoğu zaman, öyle çok bağrıaçık cümleler kurmayı severiz ya, 24 saatinden bir saatini veremeyen diyor ki: "Ya ben Allah'ı razı etmek için her şeyi veririm" diyor. 24 saatinin bir saatini veremeyen her şeyini, yani ömrünü verebilir mi? Mümkün değil, veremez. Niye böyle oluyor? Çünkü Allah'ın üstündeki sevgisini keşfedemiyor. Patrondaki cüzi, geçici, izafi sevgiyi keşfediyor, ömrünü ona adıyor. Evdekini keşfediyor, iştekini keşfediyor, gençliğindeki keşfediyor, değil mi? Ömrü böyle aynanın önünde geçiyor. Allah Allah! Halbuki Rabbini keşfetse böyle derebeylik laflarına da gerek kalmayacak.

Dostlar! Sahabe Efendilerimiz'e önce namaz, oruç gelmemiş. Erkam'ın evinde, sürekli Allah'ı tanımışlar ve Allah azze ve celenin üzerlerindeki sevgisini keşfetmişler. Bak! Sahabe nesli böyle yetişmiş. O Mekke dönemini bir düşünün. O zaman namaz var ama farz değil. İki rekat namaz var. Efendimiz (s.a.s) birisine içki içme demiyor, namaz kıl demiyor, tesettüre gir demiyor, onu demiyor, demiyor değil mi? Ne diyorsun, ya Resulallah? Bak neler diyor? Bu iman derslerini vermiş Efendimiz (s.a.s). Allah'ı tanımışlar, Allah'ın üzerlerindeki sevgisini keşfetmişler, o uğurda sonra canlar feda etmişler. Çünkü o kadar muhabbet üstünde gözüküyorsa 'Ben nasıl teşekkür edebilirim?' bunu araması gerekiyor, onu aramaya koyulmuşlar.

Bir insanın maneviyattan istifadesi, manevi hayattan istifadesi, kalbi hayattan istifadesi, fedakârlığı ile doğru orantılıymış. Feda etmek ne demek? Allah için vermek; zaten Allah'ın malını Allah'a vermek, vermek olmaz da işte. Kendimizce bir şey yapıyoruz. Bir insanın maneviyattan istifadesi Allah için feda ettikleri ile doğru orantılıymış. Sadece aklınıza mal, para, Ramazan kolisi gelmesin lütfen. Bizim ömrümüz var, ömrümüz. Nefsimiz var, nefesimiz var, değil mi? Hissiyatlarımız var, coşan hissiyatlar var. Bu manayı anlayan sahabe efendilerimiz bu uğurda canlar vermişler, canlar feda etmişler. Soruyorum; almasalar verebilirler mi? Mümkün değil. Neyi almışlar? İmanın içindeki o derin lezzeti almışlar, almasalar veremezlerdi. Onlar bu imanın, bu tevhidin içindeki hakiki derin lezzeti almışlar ve aldıkları kadar da verebilmişler. Hayatlarına bakın! Feda etmedikleri hiçbir şey kalmamış, kimi gözünü feda etmiş, kimi ömrünü feda etmiş, kimim yuvasını feda etmiş, kimi doğduğu memleketini feda etmiş. Feda etmedikleri hiçbir şey kalmamış. Sorsak sahabe efendilerimize; "Nasıl bu kadar feda edebildiniz?" diye. Verecekleri cevap şudur: "Çünkü biz o kadar aldık." Neyi aldık? İmanı, tevhidi ve tevhidin içindeki o derin lezzeti.

Biz işte bu lezzeti alamayınca ne yapıyoruz? Cesedin lezzetleri var, cesedin lezzetleri içinde dolanıyoruz. Bunu da alayım. Allah Allah! Bir kaç metrekare yer için ömür feda ediliyor. Yazık değil mi ya! Bir tane hakkım var, ezel ile ebet arasında bir tanecik hakkım var. Öyle korkuyoruz ki, Allah'ı öyle tanımıyoruz ki 'Aman şu elimde tuttuğum gitmesin' diyoruz. Halbuki o gitmeden Allah o yeni kapıları açmayacak sana. O kapı kapanacak, binler kapı açılacak, öyle diyor, değil mi? "Bir kapı kapar ise, bin kapı eder küşâd". Ya Rab nasıl açarsın bin kapını? O bir kapıyı bırak, beni tanı, üstündeki muhabbetimi gör, bundan derin bir lezzet al. Can feda etmişler; senin üç kuruşluk demirini, betonunu değil; can feda etmişler can. Allah Allah!

Bak bu manayı en iyi anlayan, en en doruk noktada, en kemal noktada anlayan; Efendimiz (s.a.s). Sabahlara kadar, öyle geçiyor rivayetlerde, ayakları şişene kadar namaz kılıyormuş. Şimdi bu hali görmüş, görmüş, görmüş. Bir gün Ayşe annemiz sormuş: "Ya Resulallah neden, neden? Sen cennetle müjdelisin, cennet ise senin için var olan." Neden? Neden acaba? "Levlake levlak lema halaktül eflak" Felekler senin için yaratıldı, neden sabahlara kadar? Cennet varsa senin nurun hürmetine, yüzün suyu hürmetine var. Neden bu kadar namaz, sabahlara kadar, ayak şişene kadar. Efendimiz (s.a.s)'ın cennet ihtiyacı yok, cehennem korkusu yok, Allah'a karşı günahları haşa, onlar da yok. Neden o zaman? Ne diyor biliyor musunuz Allah Resulü (s.a.s): -"Efela ekünü abden şekûra!" / "Ben şükreden bir kul olmayayım mı?" diyor. Teşekkür eden diyor yani, üstündeki muhabbeti görmüş ya, o muhabbeti ruhu öyle bir almış ki Efendimiz (s.a.s). Sürekli Rabbiyle olup hem o lezzeti alıyor hem de Rabbine karşı şükrediyor. Allah Allah! Bakın, cehennemden kurtulmak için değil; Allah'ı memnun ve razı etmek için başını alıyor, sabahlara kadar secdeye götürüyor. Allah şöyle bir tane namaz kılmayı nasip etsin, bir tane. Yoksa yani bilmiyorum ki bizim namazlar nasıl namaz? Cesedimiz yerde de ruhumuz kazık gibi ayakta. Bilmiyorum ki bizim namazlar nasıl namaz? Demek ki bu işlerin manası, maddesinden çok çok daha önemli.

Şimdi bu tevhid cümlesinde gelin şu manaya bakalım. Çünkü bu manaya çok ihtiyacımız var, çok. Hayatlarımıza baktığımızda uykumuzu, yemeğimizi feda edemiyoruz. Siz hiç tam uyuyan, karnı da tamamen tok olan bir İslam kahramanı, bir dava adamı duydunuz mu? 'Ya dünyada şu kapılar açıldı da o işlerimden dolayı bu iman işlerini, iman hizmetlerini yapamıyorum' diyen bir iman adamı duydunuz mu? Bir teşhis edelim. Şahsi işlerinde neler neler yapıyorlar, zirveyi görüyorlar, dükkan üstüne dükkan açıyorlar, fabrika üstüne fabrika açıyorlar. Çok affedersiniz, tutup da bir tanesi 'Ben uykularımı böleyim, bu hizmetin işidir' demiyor. Ondan sonra da cesedin lezzetleri için gez dur babam, gez dur. Şurada uyuklayıp da şu işi ihya etmeye üşeniyoruz. Bu hizmet benim bebeğimden kıymetli. Belki bebeğe bir şey olsa biraz ağlarım sonra tevekkül ederim. Bu hizmette ağlama durmaz benim yani. O yüzden de yarım kalan hizmetlerin hiçbirinde hakkımı helal etmiyorum. Kapıdan geçene de etmiyorum, tanıyıp yapmayana da hakkımı helal etmiyorum. İnşallah anlar tövbe edersiniz. Kaç tane holdingler yönetiyorsunuz, şurada ucundan tutmuyorsunuz. Yazık ya! Niye yapmıyorsunuz yani niye? Almıyorsunuz ki yapasınız.

Böyle dinliyoruz, dilde bir zikir kafada iki cümle. Bu kalbe inmiyor bir türlü. Bu kalbe girmeyince buna da iman denmiyor işte. Niye bu dersler önemli görüyor musun? Hizmet can çekişiyor, hizmetin her işi ile aynı iki-üç kişi uğraşıyor. E siz niye yaratıldınız? İki tane dükkanın nöbetini tutmak için mi? Sorsak, bu sefer de "Allah bekçi yaratmış" diyor. Ne bekçisi? Vallahi tapıyor gibi yaşıyorsunuz ya. Kusura bakmayın da. Oku kardeşim oku da şu tevhid cümlesi bizim ruhumuza nakşolsun, böyle damarlarımıza işlesin yoksa biz sıkıntıya gireceğiz. Böyle bu dünyanın demiri, betonunda kalacağız, yapışacağız yani. Gözümüzü açınca da anlamanın hiçbir kıymeti kalmıyor yani.

Ahirete iman bu dünyada olacak bir şey. Sen ahirete gittiğinde zaten her şey ayyuka çıkacak, gözünle göreceksin, ruhunla bileceksin. Yani gördükten sonra iman etmenin bir önemi kalmıyor. Senin bu imanın sırrını, perdesini yırtıp bu dünyada anlaman gerekiyor. Ahirete gidince iman yok ki! Yani cehennemde iman etmemiş kimse yok. Çünkü cehennemi gördükten sonra herkes ayyuka çıkmış bir hakikati anlıyorlar, iman bu dünyada lazım. Burada, burada. Bazen diyorlar, "Ya neden böyle üst üste söylüyorsun." Ne yapalım, kabirde mi söyleyelim? Burada söyleyeceksin. Burada lazım bu işler. Çünkü tembeliz. Hareket noktasında fikri olmasa da fiili delaletlerimiz var. Yani olmuyor, Allah için böyle gecemizi gündüzümüze katamıyoruz. Beş dakikanın hesabı, beş liranın hesabı. Nasıl olacak bu iş böyle bilmiyorum. Kalplerimiz karardı iyice Allah bizi muhafaza etsin. Nasıl olacak, nasıl gidecek ben de bilmiyorum. Kalbimizde başka muhabbet, aklımızda başka muhabbet, dilimizde başka cümle. Ya neresi sahici şimdi bunun? Dilde Allah Allah, fiillerde yallah yallah. Bir tane Allah'ın sorumluluğunu aldığımız yok. Bir tane uykumu kaçıran hakikat yok. Aynı adamın derdini sabahlara kadar dinliyorum. Ne oldu? Koltuğumun ucu kırıldı. Allah Allah! Vay canım benim ya! Ne oldu? Başıma da bu ahval geldi. Ya İslam'ın başına ne gelmiş? Hala ulaşılamayan o kadar adam vefat edip gidiyor, bu hakikatleri duymadan gidiyor. Beyefendinin dişi kırılmış, tişörtü yırtılmış. Yani olacak iş mi Allah aşkına! Niye oluyor? Dilimizde bir cümle-i tevhid dolanıp duruyor ama inmiyor kalbimize işte. Kalbe inmeyince ahirette de bunun karşılığını nasıl alacağız? Nasıl yüzümüz olacak? Nasıl olacak yani bu iş. Zaten bu yüzden bu haldeyiz ya. Biz Allah'ın dinine yardım etmediğimizden şahsi hissiyatlarımızla uğraşıp duruyoruz. Bir gün dudağımızda uçuk çıkıyor, bir gün rumuzda yara çıkıyor. Niye böyle oluyor? Muhammed suresi 7. ayette öyle diyor: "Siz Allah'ın dinine yardım edin ki Allah da size yardım etsin." Bu Allah'ın yasası yani. Kendine yardım etmek mi istiyorsun? Bunun yolu Allah'ın dinine yardım etmekten, feda etmekten geçiyor. Uykunu bölme, evini bırakma, onu bırakma.

Vallahi biz asrı saadette yaşasak nasıl olacaktı bilmiyorum yani. Var mı burada bir tane böyle, ya benim gözüm karadır, gel de penseyle benim dişimi çek diyen. İşte o dönem, öyle bir dönem. Var mı böyle bir tane? Ben gözümü kaybetsem, gel gözümü şişle dağla diyen? Said bin Zeyd Efendimiz'in Tebük seferinde gözü şehit olmuş. Ne yapmışlar, hastaneye mi götürmüşler? Ya böyle konuşuyoruz duruyoruz bol keseden. 'Ben asrı saadette yaşasam...' Yataktan kalkamıyoruz Allah aşkına, insaf ya insaf! Yani bir teşhis edelim de çözelim yani. Biz ölünce mi çözeceğiz bunları? Bunların yeri burası. Sırat bu dünyada geçiliyor, bunlar bu dünyada açılacak hakikatler. Allah aşkına sahabeden hicret etmeyen kalmamış. Hicret edin şu evinizden, işinizden, gücünüzden. Bir şey olmaz, vallahi Allah açlıktan öldürmez, billahi öldürmez, gidiyoruz, o da benim olsun, bu da benim olsun. Ya senin olanlar içinden çekip alacak Azrail (a.s). Yani bir esprisi kalmayacak, ahirette elin boş gözün yaş kalacaksın işte. Hakikat anlaşılmayınca böyle oluyor. Dilimizde zikir, dil başka bir şey söylüyor, kalp başka bir muhabbet içerisinde. Yani biraz da analiz edelim kendimizi, edelim ki "Ya arkadaş ben nasıl düzeleceğim" bu halden dememiz lazım. Biz doktora gitsek, doktor "Neyin var" dese, "Vallahi utanırım söyleyemem" desek, o adam nasıl bize ilaç yazacak. Önce bir teşhis edelim. Bizde sıkıntı var arkadaş. Bizim dilimizle kalbimiz, amelimiz, fiilmiz aynı şeyleri yapmıyor; söylemiyor yani. Cümle-i tevhid okuyoruz. Şimdi herkes ateistleri düşünüyor. Allah Allah! Ya bizim hiç ihtiyacımız yok mu bunlara ya? Hiç amele ihtiyacımız yok mu? Ne haldeyiz ya? Her gün sahabe okuyup duruyoruz. Sahabe okuyacaksın, her sabah yataktan kalkamayacaksın, spatulayla kazıyacaklar seni. Sahabe okuyup duracaksın. Beş dakikanın, beş liranın hesabını yapıp duracaksın yani. Allah Allah! E şimdi bu cümle de mi böyle olacak? Tevhid cümlesi bu. Allah'ın varlığına birliğine iman cümlesi bu yani. Ee biz bu cümlede de bu amellerimiz gibiysek, ne olacak bizim halimiz? Dilde bir şey söylüyoruz, kalpte başka bir şey söylüyoruz. Yani nasıl olacak? Ne yapacağız biz, kim kurtaracak bizi? Yetiş dedik, kim kurtaracak bizi?

Bugün duydum bizim çok uzaktan bir tane akraba. Yirmi yaşında gencecik, Allah şifa ihsan eylesin, bir anda felç inmiş. 30 gündür hastanedeler. Bir anda böyle bir ahval üstüne geldi, sonra pişman oldun durdun. Ne olacak, nasıl olacak? Bir tanesi anlattı. Uzun süredir işlerle meşgul oluyormuş, bir arkadaşı da namaza gel diyormuş, o da diyormuş "Ya benim dünya işlerini bilmiyor musun, iki saat vaktim yok" diye. Allah (azze ve celle) aortu bir yırtıyor, aortta iki katman var ya, içerideki katmanı bir yırtıyor böyle bıçak vurur gibi. Üstteki katman da böyle şişiyor, üç santimlik aort, 11 santim oluyor. Bitmiş, yok, bitmiş. On altı gün komada yatmış, üç ay sonra babası vefat ediyor. İki yıl boyunca doktor yerinden oynatmamış, babasının cenazesine gidememiş. Ne oldu hayat? Bu kadar mı ucuz? Evet bu kadar ucuz. Hayatın maddesi ucuz, manası çok pahalı. Gelin manasını keşfedelim, yoksa ucuza ucuza satıyoruz gidiyoruz ya. Kazandığını da yiyemiyorsun ki yani. Beş çikolatadan fazla kaç yiyebileceksin. Beş gömlekten fazla ne giyeceksin yani. Bir arabadan başka neye bineceksin yani. Gerçekten amacı olmayan bir şeylerin etrafında koşturuyoruz. Bunların amacı olursa onlara lafım yok. Ama amacı olmayacak şekilde hırs damarıyla koşturup duruyoruz. Ondan sonra da "Vallahi yani biz de Allah için ömür feda ederiz. Kelimeyi tevhid mi? Yav geçen komşunun kafasına vura vura anlattım, hiçbir şey anlamadı." Biz efsaneyiz, o anlamadı yani. Maşallah! Vallahi helal olsun. Kardeşim oku şöyle inşallah Allah ruhumuza nakşetsin, böyle dilimizde kalırsa çok sıkıntı bunlar.

-"Yirminci mektup. Bismillahirrahmanirrahim. La İlahe İllallahu vahdehu la şerike leh lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyi ve yümit ve hüve hayyun la yemut biyedihil hayr ve huve ala kulli şey'in kadir ve ileyhil masir. Birinci makam. Şu kelâmı tevhidinin on bir kelimesinin her birinde birer müjde var ve o müjdede birer şifa ve o şifada birer lezzeti maneviye bulunur."

Şimdi buradan maksat manayı anlamak, tekrar söyleyeyim de. Bu tevhid cümlesinin hep dilimizde dolaşması, sadece orada kalması değil. Buradan maksat ne? Manayı anlamak, maddeden maksat manadır. O zaman sevap dediğimiz olay, başlı başına bir amaç değildir. Sevap nedir, biliyor musunuz? Manayı anla diye verilen teşvik biriminin adı sevaptır. Bazen bir şeyin sevabı, bir şeyden daha yüksek oluyor değil mi? O ne demek biliyor musun? Ondaki mana daha çok demek. Yani buradaki olay manayı anlamamız, defineleri keşfetmemiz. Şimdi defineleri keşfedersek ne olur? Bunların her birisi iman dersidir. Ne okursak burada, iman dersidir. Şimdi iman dersini alır almaz belki tesirini göremeyebilirsin ama her bir iman dersini böyle küçük bir lif gibi düşünün. Bu küçük lifler birikip birikip birleşip koskocaman bir halat oluşturuyor ya, o halatla ne çekiyorlar? Gemiyi çekiyorlar. Sen bu iman derslerini ala ala, o küçücük lifler koskocaman bir halat oluşturursa sekeratta şeytan gelip o halatı koparamaz. Anladınız değil mi? O yüzden bu dersler size 'Ya hep aynı dersi mi yapıyoruz' gibi gelebilir. Asla! Bu dersler tekrar gibi gözükse de haddizatında tekrar değil; tesistir. Yani biz bir inşaat yapıyoruz. Neyi? İmanı inşa ediyoruz. Küçük lif bugün, dün bir tane atıldı, yarın bir tane, öbür gün bir tane, namazda bir tane, tefekkürde bir tane, dilimi gıybetten çektim, bir tane; gözümü şehvetten çektim, bir tane; başka şeyler yapmadım, bir tane; bir tane, koskocaman halat olacak. Ve bakacaksın ki değişen dünya şartları içerisinde değişmeyen bir adam var, imanı hiç değişmiyor, imanı hiç sarsılmıyor. O yüzden bu cümleye çok ihtiyacımız var, bu tevhid cümlesinde on bir kelime var. Üstad Hazretleri bu yirminci mektupta on bir kelimeyi teker teker bize anlatacak. Bugün ne anlatacak biliyor musunuz? İlk kelimesi ne? La ilahe illallah kelimesini hiç bakmadığımız bir pencereden anlatacak ve o pencere o kadar keyifli ki yani benim ruhum acıdığında; öyle, öyle, değil mi? Dünya böyle üstüme geliyor, düşmanlar sayısız, ihtiyaç sınırsız, böyle bazen ruhum acıyor. Ya Rab ne yapacağım? Hiçbir gücüm yok ortada, böyle ruhum acıyıp iyice gariban bir hale düştüğümde açıyorum, burayı okuyorum. Nasıl ruha böyle bir ilaç, nasıl bir tedavi oluyor, biliyor musunuz? Buyrun!

- "Birinci kelime. La ilahe illallah da şöyle bir müjde var ki: hadsiz hacata müptelâ," Bir dakika! İnsanı tanıyalım. Ne varmış bende? Hadsiz ihtiyaç var. Bak bak! Şimdi gözümü açıyorum sabah, ne oluyor biliyor musunuz? Bir belirsizliğe uyanıyorum. Allah Allah! Acaba diyorum bugün beni neler bekliyor? Acaba yolumu neler kesecek? Böyle bir anda bir hastalık haberi alacak mıyım? Cenaze haberi alacak mıyım ya da birden bana inme inecek mi? Acaba trafikte giderken bir kaza yapacak mıyım? Acaba bugün ömrümün son günü mü? Acaba bugün ne giyineyim diye düşünürken kefen mi giyineceğim? Şimdi bunların her birisini topladığında o hacatım diyor ya! Hadsiz hacat diyor. Kaç tane ihtiyacım çıkıyor biliyor musunuz? Sonsuz ihtiyaç çıkıyor. Peki sonsuz ihtiyaca karşılık sermayem ne kadar? Sıfır! Çok enteresan bir denklem. Sonsuz ihtiyaç, sıfır sermaye. Allah Allah! Ya Rabbi sen beni hep ihtiyaç üstüne mi yarattın? Evet kulum. Bana ne kadar sermaye verdin? Sıfır sermaye. Haşa anlayalım diye yani: Ya Rabbi zulmetmek için yarattın? Hayır hayır. Olur mu üzerimdeki merhamet tecellilerine bak, zulüm olur mu hiç. Yani o zaman başka bir hikmeti var bu işin. Sıfır sermayen, sonsuz ihtiyacın varsa bunun tek anlamı: sonsuz kudretli zatı, o ihtiyaçlarını sonsuz karşılayacak zatı bulmak zorundasın başka sana rahat yok. Ördeğe suya kavuşmadan rahat olmadığı gibi sana da Rabbini keşfetmeden, keşfetmek kelimesi ne güzel oldu değil mi bugün, Rabbini keşfetmeden huzur rahat olmayacak. Allah Allah! Sonsuz ihtiyaç, sıfır sermaye. Ancak bir sonsuz zat bunları karşılayabilir. Evet: -"Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a’dânın hücumuna hedef olan " Yani nihayetsizde ne var? Düşman var. Evet: -"hedef olan ruh-u insani şu kelimede öyle bir nokta-i istimdat bulur ki..." Bak şimdi bir dakika. İhtiyacım ne kadar? Sonsuz. Düşmanım ne kadar? Hadsiz. İşte bizim bir abi hasta, gidiyor hastaneye. Doktor demiş ki: "Valla genelde bu hastalıkların yüzde ellisi teşhis edilemiyor." İçeride bir düşman var mı? Var. Teşhis edebilmiş mi? Edememiş bak. Bugün onu teşhis edemedim, yarın ruhundaki teşhis edemedim, öbür gün onu teşhis edemedim. Hadsiz düşman var. E şimdi bir insanın kesinlikle imdat isteyeceği bir noktaya sığınması lazım. Mutlaka sığınması lazım. Şimdi şu masayı kaldırmak istesem ne olur? Mutlaka size omuz omuza dayanmam lazım. Kainat kadar ihtiyacım ve düşmanım varsa bu sefer de bunların her birisini karşılayabilecek bir zata, benim 'Medet, Medet!' diye yalvarmam lazım. Yoksa ne olur biliyor musun? Ağlayan çocuk gibi böyle köşede kalırım.

Şimdi ağlayan bir çocuğu. Şeyi anlatacağım: eğer o zat-ı bulamazsak... Yani Allah'ı (azze ve celle) keşfedemezsek çok sıkıntı. Onu anlatıyorum: la ilahe illallah kelimesi bunu anlatıyormuş bak. Neyi anlatıyormuş biliyor musun? Senin çok düşmanın, çok ihtiyacın var. Bu kelimenin anlam ve manasını bulup dayanırsan bunlardan kurtulacaksın bak, bunu anlatıyor. Şimdi ağlayan bir çocuğu alsak komşuya götürsek, susmuyor. Zengin adama götürelim, susmuyor. Devlete götürelim verelim; susmuyor, susmuyor. Ne zaman o çocuğu annesine teslim ettin, çocuk ne yapıyor? O zaman susuyor, değil mi? Şimdi benim ruhum öyle ağlıyor ya! Ayrılıktan ağlıyor, fakirlikten ağlıyor, ihtiyaçtan ağlıyor, hastalıktan ağlıyor, sevdiğim birisini kaybediyorum; ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Ruhum sürekli ağlıyor. Ne var? Çok düşman var, çok ihtiyaç var. Allah Allah! Şimdi ben bu nefsi alıyorum, diyorum ki: Benim bunu susturmam lazım. Buna 'kelâmı nefis' deniyor. İçerden bir konuşmaya başladı mı, böyle vicdan azabı bir başladı mı var ya, mahvediyor. O zaman diyorum ki: Ben bu nefsi alayım birine teslim edeyim ki sussun. Hani ağlayan çocuğun annesini buldum mu, bulunca sustu mu, sustu. Nefsi aldım, bir yere götürüp teslim edeceğim. Amacım ne? Susturuyorum şunu. Aldım paraya teslim ettim, susmuyor. Şöhrete teslim ettim, susmuyor değil mi? Allah Allah! Yeni bir ev alayım, ona teslim edeyim, yok. Bahçe açayım, ona teslim edeyim; susmuyor, susmuyor, susmuyor. Aldım başımı seccadeye koydum, bu nefsi Rabbine teslim ettim, ne oluyor biliyor musun? Ağlayan ruhum gülmeye başlıyor, gülmeye. Çok enteresan bak. Şimdi çocuk niye ağlıyordu az önceki çocuk, bir ihtiyacı var çocuğun. Çocuğa oyuncak verdim, susmuyor. Tuvalete götürdük -afedersiniz- susmuyor. Allah Allah! Çocuğa ne yapsam susmuyor ta ki annesine teslim ettim, çocuğun karnı doydu, annesine sarıldı mamasını yedi ya. Demek çocuğun ihtiyacı hem annesi hem annesinin eliyle şefkat üstüne ona gelen mamasıymış. Yani çocuğun midesi açken başka yerlerini doyurmak o çocuğu susturmayacağı gibi benim de ruhum açken bu cesede yatırım yapmak, cesedi doyurmaya çalışmak, çok saçma bir denklem. Sonra ne oluyor biliyor musun? Süslü hayatlar içinde üzgün adamlar oluyoruz. Ruh aç, ağlıyor. Sen habire cesedi doyurayım, cesedi gezdireyim, saçma sapan denemeler bunlar. Kaç deneyen olsa da bunlarla hiçbir zaman mutluluğa erememiş. Ördek suya varamayınca mutluluğa erememiş. Bunlar istediği kadar çayırda çimende gezmiş, suyu bulamayınca Rabbini bulamayınca mutluluğa, huzura erememiş. Allah Allah! Öyle yapıyoruz değil mi? Ruh ağlıyor içeriden bağırıyor. Çığlıkları susturmak için eline bir tane ev veriyoruz, yok. E yeni kıyafet vereyim, yok. Geleyim, götüreyim seni, güzel yemek yedireyim -nefsime diyorum yani- yok. Yeni dükkan açalım, belki daha mutlu oluruz ha. Hayatın anlamı oradadır belki olur mu? Yok, yok, yok. Ördek suya kavuşmadan, bizler Rabbimizi keşfedip kavuşmadan bu dünyada ne yaparsak yapalım, mutluluk ve huzur, saadet mümkün değil, yok.

- "Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a’dânın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, bütün hâcâtını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar." Hangi kelimede? La ilahe illallah kelimesinde. Ne ihtiyacın varsa, ne düşmanın varsa onun Rabbi de Allah, benim Rabbim de Allah. Madem hepsinin Rabbi Allah, madem başıma gelenleri yaratan Allah, madem bulunduğum bütün ahvalden haberi olan Allah ise, madem Allah'ın haberi varsa; ben kime güceneceğim, kime darılacağım ki! Madem her şeyin dizgini sadece Allah'ın elinde ise ben kimden isteyeceğim ki? Bitti, huzur burada, mutluluk burada, saadet burada. İşte kelime-i tevhid buymuş görüyor musun? 'La ilahe illallah' çektik mi böyle çekmek lazım değil mi? Kalben böyle. Sen varsın, yetersin Ya Rab. Devam: -"Ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a’dâsının" yani düşmanının - "bütün a’dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, mâliki kim olduğunu irâe eder." yani ona gösterir irae eder. Evet hangi kelime dikkatinizi çekti? Neyi buldurdu, sahibini buldurdu. Bak bu kelimede öyle sır var ki sahibini buldurdu. Bitir cümleyi o kelimeye bakalım bir. -"Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder." Allah Allah! Bir insanın bu dünyada mutlu olmasının yolu neymiş biliyor musunuz? Sahibini bulmasıymış. Çünkü her şey bir zatın elinden dönüyor, bir zatın kudret elinden dönüyor. Eğer sahibini bulsa insan, çaresizlikten kurtulacak. Değil mi? Bir insanın derdini dökecek bir muhatabı yoksa, onun ihtiyaçlarını karşılayacak bir muhatabı yoksa, onun düşmanlarıyla baş edecek bir sahibi yoksa mutlu olması söz konusu bile değil. Hiç konuşmaya gerek yok. Maalesef.

Şimdi sahipsiz hissedenleri görüyorsun, değil mi? Bazen anasız babasız çocuk görüyoruz. Burada belki annesi, babası olmayan arkadaşlarımız var, Allah Firdevs'inde de buluştursun sizi. Ama zor ya! Şimdi bir adamın anası babası gittiyse bitsin dünya ya. Gerçekten. Başını okşayanın yok ya. Çok acı bir hal. Yani bazen de bir çocukta görüyorsun ana yok, baba yok değil mi? Şimdi bu çocuk böyle anasız, babasız perişan, sahipsiz bir liman ararken birden etrafına bakıp annesini keşfetse ne olur? A ana yaşıyormuşsun varmışsın dese ne olur? Burak bak anneni yeni kaybettin. Değil mi? Allah ahirette kavuştursun. Ne olur? Sabahlara kadar o gözlere uyku girmez bir daha. Gözünü kırpmaya çekinirsin, anamı bir saniye daha fazla göreyim diye değil mi? Şimdi annesini keşfeden bu kadar mutlu olursa Allah'ını bulup keşfeden ne yaşamaz ki! Allah Allah! Annesini keşfedenin hayatı değişirse Allah'ını

Bulup keşfedenin hayatı ne hale dönmez ki. İşte bu kelime-i tevhidin manasını bir anlasa başı her sıkıştığında Rabbine sığınmak refleks oluyormuş refleks.

Bak bir araba akıllı, düşünerek kullanılmaz. Önce bunu, sonra bunu yapayım derseniz, ne yaparsınız? Kaza yaparsınız. Bir araba ne ile kullanılır? Refleksle kullanılır. Artık meleke olacak, öyle kullanılacak. Bu halleri şimdi pratik yapacağız ama artık direksiyona geçip refleks haline dönmemiz lazım.

Bir gün bir imtihan yaşayacaksın, Allah Resulünün (s.a.s) hadisi denk gelecek. "Sabır, ancak musibetin ilk başa geldiği anda olmalıdır." vurduğu anda dişini çıkacaksın, sığınacak limanı bulacaksın, elini açıp dua dua yakaracaksın. Bu haller bize ne olacak? Refleks.

O yüzden iman dediğimiz olay bir kabiliyetidir. Kol kası kabiliyeti, futbolda vurma kabiliyeti, işte cirit atma kabiliyeti gibi bir kabiliyettir iman. O yüzden sürekli tesis etmeye ihtiyacımız var anladınız mı? Geçerken alınacak dersler değil bunlar, ömrü vakfedilecek dersler.

Şimdi bu manayı bulamayınca insanlar ne oluyor. Bir çok üzülüyoruz maalesef. Özellikle genç kardeşlerimizi görüyoruz, onlar yine maalesef üzülerek söylüyorum da kendilerini uyuşturacak bir şey belki bulabiliyorlar. Bir de Rabbini bulamayan ihtiyarları görüyorsun, ne oluyor biliyor musunuz? Belki içkiye sarılıyor, böyle hayatına bir renk katıp yaşadığını hissedebilmek için bu sefer ne yapıyor? Kendisini uyuşturma ihtiyacı hissediyor.

Bir de bizim yaşlılara bakıyorum, bir ara böyle neredeyse elini kolunu kaybetmiş birisine denk geldim. Böyle şevkli ya şevkli, hala Kur'anını okuyor. Niye? Rabbini bulmuş, keşfetmiş ya yatırımına kavuşacağı günü bekliyor. O kadar inanmış, o kadar inanmış. Bizim dünyaya inandığımızdan daha fazla inanıyor yani Allah Allah! Efendimize (s.a.s) kavuşacağı günü bekliyor. Şimdi böyle bir insan bu hayattan lezzet alır mı, almaz mı? Alır değil mi? Demek ki bu dünyadan lezzet almanın sırrı da yine imanın içinde saklı.

Yoksa bu derslere duyup, dinleyip duymamış gibi, dinlememiş gibi davrananlar görüp görmemiş gibi davrananlar, maalesef gün geçtikçe içlerindeki kara boşluğu büyütüyorlar. Gün geçtikten sonra kapatması da bir parça daha zahmetli olabilir, hemen dönelim hakikate. Üstad öyle diyor bakın: "Onu tanıyan ve itaat eden (yani bu ruhun derinliklerindeki la ilahe illallah sırrını anlayan) onu tanıyan ve itaat eden zindanlarda dahi olsa saraydadır, bahtiyardır. Onu bulamayan ve itaat edemeyen saraylarda dahi olsa zindandadır, bedbahttır." diyor.

Sadık dost salaktı. Ben Allah'ın zindanında olduğum günden beri mutluluğu yaşıyorum, Allah herkese onu nasip etsin. Ben Allah'ın zindanında olduğum günden beri özgürlüğü yaşıyorum. Allah herkese nasip etsin. Yoksa kendim için çok düşünüyorum. Ya Mehmet bulamasaydık bu yolu, ya Allah nasip etmeseydi, şöyle bir sevk etmeseydi? Yani layık olup Allah'ı ikna edecek hiçbir şey yok üstümüzde. Ama çok şükür ki acımış koymuş. İnşallah o acımasını celbeden neyse, hep onu sabit tutabiliriz. Neyse oi artık bilmiyorum yani.

Şimdi bu manaları bulamayan insanların dünya hayatı, özellikle bizim asrımıza bakan yerde rütbelerle geçiyor, makamlarla geçiyor değil mi? Şimdi insanın nefsi, lezzet almak zorunda dedik mi? Dedik. Hakiki lezzeti ruhun lezzetini bulamazsa neyin lezzetini arayacak? Cesedin lezzetleriyle böyle morfin gibi kendini uyuşturmaya çalışacak değil mi? Şimdi bu dünyanın, şu anki yaşadığımız asrın en büyük uyuşturucularından bir tanesi de rütbe, makam. Öyle oluyor değil mi? Adama selam veriyorsun; dayısını anlatıyor, bacanağını anlatıyor kirvesini anlatıyor, biz şuyuz biz buyuz diye. Şimdi sürekli üzerinde bir rütbe görmek istiyor, insanların ona teveccühünü görmek istiyor ki bir lezzet alabilsin.

Halbuki bu dünyadaki rütbelerin makamların hepsi ne biliyor musunuz? İzafi, geçici rütbeler. Şimdi yine dünyadan örnek vereyim siz ahiret gibi düşünün. Mesela koskoca bir Osmanlı Sultanı bana bir rütbe taksa bunun bir önemi vardır değil mi? Dünya şartları içerisinde koca Osmanlı Sultanı rütbe taktıysa bunun bir önemi vardır. Ama dışarıdan, sokaktan herhangi biri çevirmiş beni. Demiş ki: "Mehmet Bey gel sana bir rütbe takayım." Şimdi rütbeyi takanın rütbesi olmadığından rütbenin de bir keyfiyeti ve kıymeti yoktur. Yani boştur.

İşte bu dünyada takılan rütbelerin her biri cesede, şu kıyafete. Ceketteki rütbe, ceketi çıkarınca köşede kalır gider. Cesetteki rütbe, cesedi çıkarınca köşede kaldır gider. Benim ahirette Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmla buluşacağım bir rütbe bulmam lazım. Bu rütbeyi tek takabilecek, kainatı elinde çeviriyorsa, kainatın sahibi kimse ancak O'dur. Soru şu: "Ya Rab o rütbeyi takman için benim ne yapmam lazım?" Dersin en başına geldik mi? Geldik. Yaradılış vazifesini yapman lazım. Peygamberimiz (s.a.s), sahabeler ne yol bırakmış? Biz o yolda mıyız? Dükkânlarda, evlerde, yataklarda ölmeye mi namzetiz? Demek ki onlarla birlikte olmak isteyen onların yolunda gitmek zorundadır.

Eğer onların yolunda gidersen, bu dünyada arada sonbaharı yaşayabilirsin ama hiç endişe etme. 3 mevsim ölsen de baharda elbet dirileceksin. Allah'a inan, dayan, güven yeter. Allâh'a dayan sa'ye sarıl hikmete râm ol Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol. Vallahi bilmiyorum. İlim amel içindir, bu derslerde öğrendiğimiz 'bilmek'ler de bildiğimiz gibi mucibince tatbik etmek içindir. Yani bunları okuduk, okuduk. Hala koltukta ihtiyarlıyoruz. Olmaz dostum, olmaz! Sahabe efendilerimiz ömrünü neye adadıysa, Allah'ı razı etmek uğruna neler yapıyorsa biz de o yolu bulmak zorundayız. İşte bu medreseler bu yüzden çok önemli, çok.

Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn. el-Fatiha. o abone ol.

Dünyada nereye bakarsan bak! Her yer kalabalık. Hastaneler tıklım tıklım, sanki herkes hastalanmış gibi. İnsan kaynıyor mağazalar, sanki herkes aynı anda alışverişe çıkmış gibi. Adım atacak yer yok caddelerde, tüm dünya sokağa dökülmüş gibi. Bir de camiye gidiyorsun bomboş, Sanki namaz hiç farz olmamış gibi. Ama şunu iyi bil! Uğruna namazı terk ettiğin her şey, kabirde seni bir bir bıraktığında anlarsın bazı şeyleri. Hataların telafisi mümkün olmadığı ölüm. Seni uyandırmadan evvel uyan.

Gezegenler bile bir aradayken; tek olduğunu düşünüyorsan koskoca evrende, bu kanal tam sana göre. Bu video YouTube kazanında kaybolmadan senin gibi başkalarına da ulaşabilmesi için desteğine ihtiyacımız var. Her abone bir kırgın yüreğe daha ulaşmayı sağlayacak. beğen, abone ol ve yorum yapmayı da unutma! Siz de Hayalhanem İstanbul ve diğer tüm projelerimize destek olmak için buradaki linke tıklayarak online bağışta bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz abone ol.