Transcription
Sevgili dostlar, size bir hikaye anlatayım. 100-150 yıl öncesinden bir hikaye. Bir turne kapsamında bir opera ekibi bir şehre geliyor efendim ve de 45 gün sonra da gösterileri var. Gösteriden birkaç gün önce, o ekibin en önemli sanatçılarından birinin, ünlü bir sopranonun sesinin kısıldığı haberi yayılıyor. Tabii o kişi de gösterinin belki de en önemli kişisi. Eğer onun sesi çıkmazsa iptal olmak zorunda kalacak. Tabii herkesi bir telaş sarıyor. Hemen doktorlar geliyor, kulak burun boğaz uzmanları falan, başka branştan doktorlar falan ve hepsinin söylediği ortak bir şey var: "Hiçbir problem yok," diyorlar. Kadının organik yapılarında, boğazında, ses tellerinde hiçbir sorun yok diyorlar.
Yani tabii hal böyle olunca devreye bir psikiyatrist giriyor efendim ve psikiyatrist geliyor. O ünlü sopranoyla tabii sesi çıkmadığı için kadının, yazışarak anlaşıyor ve kadına çok akıllıca bir soru soruyor. Soru şu: "Bu şehre geldikten sonra başımıza gelenleri bana kısaca anlatır mısınız?" Çünkü kadın şehre geldiğinde sesi yerinde. Şehre geldiğinden bir iki gün sonra, gösteriden bir iki gün önce sesi kısılmış kadının. Demek ki ne olduysa o şehre geldiklerinden bir iki gün içinde olmuş. Ve kadın yazarak psikiyatriste o bir iki günde neler olduğunu anlatıyor. İşte şehre sevgilisiyle geldiğini söylüyor, onunla güzel vakit geçirdiğini söylüyor, beraberce o şehri keşfe çıktıklarını söylüyor falan. Ve konu bir yere geliyor ve kadın o konunun geldiği yerde psikiyatriste yazarak şunları söylüyor: "Dün gece," diyor, "sevgilimle cinsel ilişkiye girdik ve bu cinsel ilişki esnasında hayatımda ilk defa oral seksi denedim," diyor. Ve "hayatımda ilk defa denediği bu seks türünden utandığını, bundan suçluluk duyduğunu falan" yazıyor. Tabii 100-150 yıl öncesinden bahsediyoruz, cinselliğin hala birçok yönüyle tabu olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Bunları falan yazınca psikiyatrist olayı anlıyor.
Sevgili dostlar, muhtemelen de psikanalitik eğilimli bir psikiyatrist. "Bana bu bilgiler yeterli," diyor. Niye daha fazla dinlemiyor? Çünkü konuyu hemen çözmek zorunda. Bu hızlı bir vaka yani. Birkaç gün sonra gösterileri var. Yani uzun uzun seanslar, uzun uzun analizler yapamaz. Olayı çözdü, çözdü. Zaten ondan da o isteniyor. Olayı hemen çöz. Psikiyatrist olayı hemen çözüyor. Saniyeler içerisinde, dakikalar içerisinde ve diyor ki: "Bu bilgiler bana yeterli." Kalkıyor efendim, psikiyatrist mutfağa gidiyor. Mutfakta cebine bir sosis koyuyor ve içeri geliyor. Kadının gözlerine bakarak cebindeki sosisi çıkarıyor ve diyor ki: "O ünlü sopranoya, bu sosisi ağzınıza koymanızı rica ediyorum."
Sevgili dostlar, psikiyatrist böyle der demez, sesi kesilmiş olan kadının sesi yerine geliyor. O ünlü, bir soprano, sesi de çok güzel bir sopranoymuş. O güzel ses duyulmaya başlanıyor. Yani işte Türkçesiyle "Hayır!" diye bir ses çıkıyor. Sevgili dostlar ve de olay çözülüyor. Kadının sesi yerine geliyor ve gösteri planlandığı zaman da yapılıyor. Psikanalizde anlatılan çok ilginç vakalardan biridir bu. Psikiyatristin maharetine diyecek hiçbir şey yok. Kadının yaşadığı şoka karşı bir şokla birkaç dakika içerisinde, birkaç saat içinde çözmüş. Bence çok başarılı bir psikiyatrist, çok başarılı bir psikanalist.
Peki kadının yaşadığı şey ne? Kadının yaşadığı şey bir konversiyon histerisi. Yani şu, diyorum ya 150 yıl önceden bahsediyorum, birçok konunun, özellikle cinsellikle ilgili konuların tabu olduğu dönemler. Cinselliğin parçası sayılabilecek birçok şey yasak, günah, ayıp sayılıyor o dönemlerde. Ve insanlar da ister istemez kendilerinden emin değiller. Cinsellikte kimi şeyleri denediklerinde şüphe duyuyorlar, yanlış yapıyormuş gibi hissediyorlar. Belki de o süperego'ya, o tabulara aykırı hareket ediyor gibi hissediyorlar. Belki de. Ve de kadın da diyorum ya, hayatında ilk defa oral seks denemiş. Belki de sevgilisi zorladı, onu da bilmiyoruz. Ve de hayatında ilk defa denediği bu seks türünden ciddi anlamda bir utanç duyuyor. Diyorum ya, belki de tabu olarak kabul edilen bir şey bu dönemde, o dönemde. Ve de bu tabuyu yıkmış gibi hissediyor. Yani bir günah işlemiş gibi, çok büyük bir hata yapmış gibi hissediyor. Belki de. Ve de bu hata yapmış gibi hissetme duygusu, bu utanma duygusu kadında derin bir suçluluk meydana getiriyor. Derin bir suçluluk. Ve bu derin suç, suçluluk sevgili dostlar, bilinç dışındaki bu derin suçluluk dışarıya konversiyon histerisi olarak çıkıyor. Yani sesinin kısılması olarak. Siz bir şeyden dolayı çok derin bir suçluluk hissederseniz, kendinizi cezalandırmak istersiniz. Bilinç dışında yaşanan derin suçluluklarda kişiler farkına varmadan kendilerini cezalandırır. O derin suçluluktan arınmaya çalışırlar. İşte bu ünlü soprano da bilinç dışında duyduğu o derin suçluluktan bir şekilde arınmak için kendini cezalandırmaya gitmiş. Bunlar hiç farkına varmadan yapıyor ve kendini cezalandırırken en büyük cezalardan birini vermiş kendine. En değerli şeyini kesmiş, sesini. Sevgili dostlar, ünlü bir soprano, o sesiyle para kazanan birisi, sesiyle ünlü birisi ve bilinç dışındaki derin suçluluk onu en değerli şeyinden ediyor, sesinden. Ve kendi kendini bu şekilde cezalandırıyor aslında. Hiçbir organik sebebi yok ses kısılmasının. Tamamen bir konversiyon, yani bir dönüşüm. Bilinç dışındaki bir şey dışarıya böyle dönüşerek çıkıyor. Yani bir belirti, bir semptom olarak çıkıyor.
Ve psikiyatrist öyle bir şey yapıyor ki ona. Tabii kadının orada "Hayır!" diye bağırması, o derin duyduğu suçluluğu bir kez daha tekrarlamamak için aslında. Çünkü sosis bir penis. Orada, bunu zaten tahmin ediyorsunuz. Bu suçu tekrar işlememek için bir mekanizma aslında, bir savunmaya geçiyor kadın ve "Hayır!" diyor. Bu da aslında gayri ihtiyari yerine gelen bir şey ama semptom yok oluyor, belirti yok oluyor. Bunlara bu tarz şeylere biz konversiyon histerisi diyoruz. Yani bilinç dışındaki kimi mekanizmalar fark edilemediğinde, çözülemediğinde dönüşerek çeşitli belirtiler, çeşitli semptomlarla dışarıda kendini gösterir. Demek konversiyon, dönüşmek. Ve biz belirtiyi görürüz, semptomu görürüz. Mesela sesinin kısılmasını görürüz. Ya da mesela temizlik yaparsınız sürekli, biz temizlik yapmanızı görürüz. Ya da bir şey düzenli şekilde sürekli düzenlersiniz, biz düzeni görürüz. Ya da başka fiziksel belirtiler. Kolunuz mesela hareket etmez. Hiçbir biyolojik kaynağı yoktur ama kolunuzda felç vardır. Hayaletimsi bir felç. Bakın buradan çıkar ama bunlar belirtidir. Bunlar görünenden bir bilinç dışı mekanizması vardır.
İşte sevgili dostlar, psikanaliz görünenle ilgilenmez. Psikanaliz belirtilerle ilgilenmez, semptomlarla ilgilenmez. Psikolojik hastalıklarla ilgilenmez. Çünkü psikanalize göre bunlar birer sonuçtur. Bunlar görünen şeylerdir. Biz psikolojik hastalıklar sayıyoruz değil mi? Takıntılar diyoruz, panik atak diyoruz, anksiyete diyoruz, histeriler diyoruz, depresyon diyoruz. İşte çeşitli çeşitli belirtiler ve semptomlar var bu saydığım rahatsızlıkların. İşte psikanaliz bunlara böyle "Okey," der. "Tamam, ben bu belirtileri, semptomları yok saymıyorum, bunların hepsi var, okey." Ama onlarla ilgilenmez. Onların nelerden dönüşmüş olduğunu merak eder. Çünkü psikanalize göre bunlar bir konversiyon. Dışarı çıkana kadar onlar o şekilde çıkmıştır. Aslında çok da bir anlamı yoktur psikanalize göre o belirtilerin. Çok da anlamlıları yoktur. O belirtilerin kökenine gider psikanaliz. Bilinç dışına gider. Orada neler oluyor onu anlamaya çalışır. Ve çok ilginçtir, her zaman şunu söyler: Belirtiler, semptomlar kişide bir şeye hizmet ediyor. Bir şeye hizmet ediyor. Ve psikanalist daima şunu sorar: "Bu belirtiler neye hizmet ediyor? Bu psikolojik hastalık kişide neye hizmet ediyor?" Bir panik atağı var. Bak, psikanalist hemen sorar: "Panik atak kişide neye hizmet ediyor?" Bir takıntısı var mesela, zarar verme ile ilgili takıntılı düşünceleri var. Psikanalist hemen sorar: "Bu düşünceler kişide neye hizmet ediyor?" Depresyonda, depresyon bu kişinin mekanizmasında, bilinç dışında neye hizmet ediyor? Hemen bunu sorar, soruşturur. Ve uzun seanslarda o analiz seanslarında bilinç dışı ortaya çıkarılmaya çalışılır. Bu semptomun dönüşmeden önceki ilk haline ulaşılmaya çalışılır. Bilinç dışında ne yaşanıyor kişiye, o gösterilmeye çalışılır.
Peki bilinç dışında yaşanan şey gösterildiğinde ne olacak? İşte psikanalizin kuramına göre bilinç dışı görüldüğü an belirtiler yok olup gidecek. Psikanalize göre belirtileri yok etmenin tek yolu mekanizmayı anlamak. Kişi bilinç dışını anladığında, bilinç altında neler olduğunu gördüğünde belirtilere ilgisini kaybediyor. Belirtilerin saçmalığını anlamaya başlıyor. Aslında onların hiçbir işe yaramadığını anlıyor. Onların aslında dönüşmüş şeyler olduğunu anlıyor. Ve belirtiler artık dikkatini çekmemeye başlıyor. Takıntılarını bırakabiliyor. Kimi kimi konuları, kimi ritüelleri bırakabiliyor. Ve esas konuşması gereken şeyleri, bilinç dışını konuşmaya başlıyor. Psikanaliz bize bunu söyler. Tam da az önce bahsettiğim ünlü soprano hikayesinde olduğu gibi. O zaman da psikiyatrist olayı hemen çözmek zorunda kaldığı için gidip sosis getirmiş. Belki klinikte olsaydı, böyle bir teknik uygulamayı klinikte haftalarca süren konuşmalarda zaten bilinç dışındaki o suçluluğa ulaşılacaktır. Kadının oral seks yapmayla ilgili hissettikleri konuşulacaktır. Bunun onda neden tabu olduğu konuşulacaktır. Bilinç dışı konuşuldu. Zaten sesi yerine gelecekti. Diğer belirtiler yok olacaktı. Ve kadın bir süre sonra sağlığına kavuşacak ve bilinç dışını daha iyi anlar hale gelecekti. Kim gibi? Psikanalizin ilk hastası Anna O. gibi.
Sevgili dostlar, Anna O.'nun birçok histerisi vardı, birçok konversiyonu vardı. Kolu tutmuyordu, bacaklarında sorun vardı, bayılma nöbetleri yaşıyordu, kusma krizleri yaşıyordu. Ve de Sigmund Freud'un arkadaşı Joseph Breuer onu dinleye dinleye bilinç dışını keşfedip Anna O.'yu kurtarmıştı. Ama Joseph Breuer Anna O.'dan bir yerde korktu. Sevgili dost, neden korktu? Çünkü bir gün Anna O. geldi, "Joseph," dedi, "sizden hamileyim." Sevgili dostlar, bu Joseph Breuer için, adamın adını da söylemedim, Breuer için tabii ki korkutucu bir şeydi. Evli barklı bir adam ve Anna O.'nun bu cümlesi onu dehşete düşürdü. Aslında Anna O. bir transferans yapıyordu, bir aktarım yapıyordu. Bu psikanalizde çok yaşanan bir şeydir. Hatta psikanalizin başarılı olması transferansa bağlıdır. Ama Joseph Breuer burada seansları kesti. Anna O.'dan korktu. Sevgili dostlar, Anna O.'nun o yalancı hamileliğini analiz etmedi. Bu transferansa izin vermedi ve hızlı bir şekilde Anna O. ile ilişkisini kesti. Peki kim buradan sürdürdü? Tabii ki Sigmund Freud. Freud korkmadı sevgili dostlar. Danışanların onunla ilgili yaptığı transferanslardan korkmadı. Kimisi onu babası yerine koydu, kimisi kocası yerine koydu, kimisi oğlu yerine koydu, kimisi bilmem ne yerine koydu, kimisi Tanrı yerine koydu. Hiçbir transferanstan korkmadı. Tüm transferansları kabul etti, hepsini yorumladı ve bu şekilde psikanaliz seansları çok daha başarılı bir yere doğru gitti. Anna O. gibi. Anna O. konuştukça, bilinç dışını gördükçe semptomlarına ilgisini kaybetmişti.
Bir başka kişi, Fare Adam, Ernst Lanzer. Freud'un en başarılı vakası dediği obsesif-kompulsif hastalığı yaşayan bir kişi. Ve şöyle bir obsesyon var: Babasına ya da sevgilisine bir zarar geleceği ile ilgili düşünceler geliyor zihnine, çeşitli görsel obsesyonlar. Peki bu obsesyon ne? Şöyle bir obsesyon: Bir gün arkadaşından bir Çin işkencesi duymuş. Çin işkencesi şu: Kutunun içine bir tenekenin içine fareleri koyuyorlarmış ve de o tenekeyi de kişinin böyle kalçasına bağlıyorlarmış ve kişi hareket edemiyor, onu çözemiyor. O teneke orada kalmak zorunda ve de fareler bir süre sonra kişinin anüs bölgesine zarar vermeye başlıyor ve anüs bölgesinden içeri girmeye başlıyorlarmış. Bu bir Çin işkencesiymiş. Bir arkadaşı bir gün Fare Adam'a, Fare Adam lakabı da buradan geliyor, Ernst Lanzer bunu anlatıyor. Ve bu anlatımdan sonra Fare Adam'ın zihnine böyle görsel obsesyonlar gelmeye başlıyor. "İşte babamın başına bu gelir mi? İşte babamın bir gün işte kalçasına böyle bir şey bağlarlar da babama fareler zarar verir mi? Ya da sevgilime böyle bir şey yaparlarsa, hadi sevgilim bundan zarar görürse?" Böyle böyle cinsel, aslında cinsel de sayabilirim tabii, cinsel yönü de var çünkü bunun, biraz daha zarar vermeyle ilgili böyle obsesif görüntüler geliyor Ernst Lanzer'in zihnine. Tabii bu görüntüler geldiğinde bu kişi çok rahatsızlık duymaya başlıyor ve bu obsesyonlardan kurtulmak için çeşitli ritüeller yapıyor. Çeşitli ritüeller yapıyor. Bu arada bu görüntü aklına geldiğinde babasının ya da kız arkadaşının başına bu gelirse, bundan da kendisi sorumlu olacakmış gibi hissediyor. Hani bunları düşündüğüm için bunlar onların başına geldi gibi de bir başka obsesyon yaşıyor. Ve bu obsesyonlar yerine gelmesin diye, bu obsesyonlardan korktuğu için bir takım ritüeller yapıyor. İbadet benzeri. Hani böyle ibadetlerde çok böyle düzenli hareketler vardır, ona benzer şekilde birçok düzenli hareket yapıyor, birçok düzenli ritüel yapıyor.
İşin garip tarafı sevgili dostlar, Freud Ernst Lanzer ile görüşürken bir şeye ulaşıyor. Ernst Lanzer'in babası aslında yıllar önce ölmüş. Bu da çok ilginç bir bilgi. Bakın, babasının başına kötü bir şey geleceğiyle ilgili obsesyonlar yaşıyor ama babası Ernst Lanzer analize başlamadan yıllar önce ölmüş. Tabii bu bilgi Freud'u çok şaşırtıyor. Ölmüş babasının başına bir şey gelmesiyle ilgili bir takım obsesyonlar yaşıyor. Demek ki baba ölebiliyor, ölebilir ama o imge, demek ki bir baba imgesi var zihninde yaşayan bir baba imgesi ve o imge yaşamaya devam ediyor. Peki Ernst Lanzer'in bu obsesyonları nasıl tedavi etmiş Freud? Tabii ki bilinç dışına inerek. Böyle günlerce aylarca süren seanslar var sevgili dostlar. Bunlar öyle az önce anlattığım hikayedeki gibi bir psikiyatristin olayı "şak" diye çözmesiyle olmaz. Bu çok mucizevi bir iyileşme. O çok nadir olur yani hayatta. Normalde bunlar uzun uzundur. Yani Freud'un seansları 4-5 yıl sürüyordu. Haftada iki-üç kez görüşüyorlardı. Dile kolay. Öyle "lah" diye hemen sonuçlara ulaşamazsınız. Hemen "lah, benim bilinç dışımda ne var?" Öyle olmuyor işler. Babali öyle yok. Armut piş, ağzıma düş. Yok öyle bir şey. Yavaş yavaş, adım adım serbest çağrışım yaptırıyor Ernst Lanzer'e. Babasıyla ilgili, sevgilisiyle ilgili, zarar vermeyle ilgili. Ve sevgili dostlar, bu süreçler boyunca Ernst Lanzer'in bilinç dışı ortaya çıkıyor. Babasına duyduğu öfkeler ortaya çıkıyor, babasına duyduğu kızgınlıklar ortaya çıkıyor. Aslında babasına olan kızgınlığını dile getirememiş hayatı boyunca. Ki yaşarken sevgilisini de beğenmemiş, yargılamamış. "Bu ne biçim kız demiş, bunu mu buldun demiş?" Ernst Lanzer de sevgilisini çok seviyor. Oradan da bir babaya hınç var. Babaya duyduğu çok düşmanca öfkeler var, çok ciddi nefret var ama bunları dile getiremiyor Lanzer. Bunlar hep bastırılıyor. Bastırılan bu öfke onda suçluluk uyandırıyor. Bir yandan babasına böyle öfke duyuyor olmasından suçluluk duyuyor. Bu görüntülerin kafasına gelmesi bir yandan suçluluk uyandırıyor onda. Ve tüm o karmaşa, babasına duyduğu öfke, babasına duyduğu sevgi, her şey böyle tek tek tek tek konuşulunca, babasıyla ilişkisini anlayınca, sevgilisiyle ilişkisini anlayınca, işin bilinç dışını görünce bu obsesyonlar anlamını yitirmeye başlıyor. Belirtiler, o ritüeller tek tek ortadan kalkmaya başlıyor. Ernst Lanzer'in ritüellerine ilgisi kayboluyor. Obsesyonlar ilgisini kayboluyor. İlgiyi bilinç dışına yöneltiyor. "Babama ne hissediyorum? Aslında bende anlayamadığım neler oluyor?" Bunları anlamaya başlıyor.
Bakın, çok ilginç bir olay daha var Ernst Lanzer ile ilgili. O da şöyle bir olay: Bir gün yine Fare Adam Freud'a geliyor seansa ve birkaç ay boyunca kilo verme takıntısını konuşmuşlar. Fare Adam takıntılı şekilde kilo vermek istiyor ama bu kilo verme isteği değil, bu bir takıntı gibi. Sürekli kilo verme ile ilgili böyle obsesif şeyler yaşıyor. "Kilo vermeliyim, kilo vermeliyim." Yemiyor, içmiyor, koşuyor, kendine zarar verecek kadar bir an önce kilo vermek istiyor. Tabii Freud bunun da bir bilinç dışı mekanizması olabileceğini keşfediyor ve serbest çağrışımlarla olayı anlamaya çalışıyor ve olay ortaya çıkıyor sevgili dostlar. Şöyle bir şey çıkıyor ortaya: Ernst Lanzer'in bir kuzeni var. Kuzeninin adı da "Dik". Almancada "şişman" demek, İngilizcede de "penis" demek. Şimdi Ernst Lanzer'in hoşlandığı bir kadın var ve kuzeni Dik o kadından hoşlanıyor. Ama anladığımız kadarıyla kadın, kuzenine, Ernst Lanzer'in kuzeni Dik'e daha yakın. Ve böyle olunca da Ernst Lanzer Dik'e karşı böyle öfke duymaya başlıyor, belki kıskançlık duymaya başlıyor. Ve de sevgili dostlar, Ernst Lanzer'in en önemli sorunlarından biri duygularını cesurca dile getirememesi ve birisine karşı böyle negatif duygular hissettiğinde bunun kendine yakıştıramamak. İşte mesela kuzeni Dik'e karşı öfke hissettiğinde, kıskançlık hissettiğinde bunu dile getiremiyor ve bunu bastırıyor. Ve bunu bastırınca sevgili dostlar, işte bu başka şekillerde ortaya çıkıyor. İşte "Dik" şişman demek ya Almancada. Freud'un yorumuna göre aslında kilo vermeye çalışırken Dik'ten kurtulmaya çalışıyor. Çünkü kiloları ona Dik'i, çünkü Dik Almancada da şişman demek, kalın demek. Dik'i hatırlatıyor ve Dik'in zihnine gelmesini istemiyor. Böyle ikircikli duygular var. Yani bir yandan hem çok öfke duyuyor ona, belki bir yandan anlayış göstermeye çalışıyor falan. Ve de Dik'i unutabilmek adına, Dik'le ilgili hiçbir şey zihnime gelmesin adına kilolarından kurtulmaya çalışıyor. Ve spor yaparken aslında o katı egzersizlerle biraz da Dik'i, kuzeni Dik'i cezalandırıyor diyor Freud. Ve ona öfke duyduğu için ve bu duyguyu kendine yakıştıramadığı için. Çok enteresan değil mi? Ve bunları anladığı zaman Ernst Lanzer rahatlıyor. Kilo vermekten vazgeçmiş. Çünkü aslında kilosuyla barışık. Yani yemeyi içmeyi de seven birisi ve barışmış. Mekanizmayı gördüğünde semptomlar yok oluyor. Mekanizmayı gördüğünde hastalığa ilgisini kaybediyor ve ilgiyi Dik'e artık bilinç dışına veriyor.
Sevgili dostlar, Freud'un anlattığı çok ilginç bir vaka daha vardır. Onu da kısaca anlatayım. Şöyle bir vaka: Şimdi bir gün adamın biri karısına bir mutfak eşyası almış. Bu mutfak eşyasını da kadın sık sık ondan istiyormuş. Yani "Bana şu eşyayı al," diye. Neyse, adam eşyayı almış gelmiş. Mutfak robotu diyelim. O zamanlar yoktu ama biz yine mutfak robotu diyelim. Almış gelmiş. Kadınla adam sohbet ederken, kadın adama soruyor, diyor ki: "Bu şeyi nereden aldın? Hani bu mutfak robotunu nereden aldın?" İşte "Şu mağazadan aldım." "Peki o mağaza neredeydi?" diyor kadın. "İşte ya şu sokakta." "Hangi sokakta?" "İşte Arif Sokak," diyor mesela. Şimdi dikkatinizi çekelim. Arif Sokak. Freud bunu Almanca başka bir sokak ismi söylüyor da ben Türkçeye çevireyim. Arif Sokak diyor. Tamam, okey. "Arif Sokak'tan." "Tamam." Şimdi bakın, olay kapandığı gibi. "Sağ ol," diyor, "eline sağlık," diyor, "kesene bereket." Kadın mutfak robotunu kullanmaya başlıyor. Sevgili dostlar, kadının bir süre sonra mutfak robotuyla ilgili obsesyonları çıkmaya başlıyor. Böyle mutfak robotuna dokunduğunda böyle kendini kirli gibi hissetmeye başlıyor ve gidiyor elini yıkıyor mesela. Bir süre sonra mutfak robotuna dokunmayacak. Dokunacaksa eldivenle dokunmaya başlıyor falan. Allah Allah. Bir süre sonra mutfak robotunu görmek istemiyor. Gördüğünde böyle bir huzursuz oluyor. Zihninde kimi obsesyonlar, böyle kimi negatif duygular geliyor. Bir süre sonra mutfak robotunun üstünü kapatıyor. Sonra onu gizli bir yere koyuyor, görmeyeceği bir yere. Sonra bir süre sonra kullanmamaya başlıyor. Sonra bir süre sonra onu evden atmak istiyor. Tabii kocası diyor ki: "Kadın, karı, öyle derler ya, karı sen kafayı mı yedin? Başımın etini yiyordun, al al al diye aldık, yedik. Şimdi sokağa atacaksın sen bunu?" "Evet, ben bunu istemiyorum," diyor kadın. "Bunu git," diyor, "istersen ikinci elciye ver, istersen çöpe at. Ben bu robotu evimde istemiyorum." Sevgili dostlar, robot kadına aileye dert olmuş.
Şimdi bakın, görünürde konu robot master. Robotla ilgili bir şeyler var gibi. İşte psikanalize göre her zaman arkasında bir şey vardır. Bu kadın analize geldiğinde Freud aslında konunun hiç robot olmadığını, robotun arkasında bambaşka mekanizmalar olduğunu keşfediyor. Ne dedim başında? Robot Arif Sokak'tan alınmış dedim. Aslında konuyu başlatan şey Arif ismi. Kadının gençlikteki sevgilisinin adı ve aslında bilinç dışında hiç unutamadığı sevgilisinin adı. Ve o Arif Sokak'tan aldım la beraber bilinç dışında o Arif'le ilgili, sevgilisiyle gençlik yıllarındaki sevgilisiyle ilgili belki de anılar canlanıyor. Anıların canlanması da sorun değil. Burada daha başka bir problem var. Arif'i belki de hala sevdiği gerçeği var ama bunu bilinçte kendine söyleyemiyor. Bununla yüzleşmek biraz kolay değil. Bu biraz yürek ister. O yüzden psikanaliz çok zor bir terapi yöntemidir. Zor derken aslında zor değil de hani biraz cesaret ister, biraz kendinizle yüzleşme cesareti ister, biraz dürüstlük ister. Yani işte kadın aslında Arif'e karşı duygusal bir şeyler hissettiğini bilinç dışında hissediyor. Belki de onu cinsel olarak arzuladığını hissediyor bilinç dışında. Bakın sevgili dostlar, şimdi ikircikli duygular var. Freud'a göre obsesif kişilerde daima ikircikli duygular vardır. Yani şimdi bu kadının bir yanı bilinç dışı Arif'i belki de özlüyor, Arif'i seviyor ve hatta ona karşı cinsel bir takım hisler besliyor. Ama bir tarafı da bunu yasak diyor. "Sen evlisin be kadın, senin kocan var yanında. Sen ne yapıyorsun? Ayıp değil mi bu?" diyor. Süperego'su. Freud'a göre obsesyonlardan hep böyle karşıt duygular vardır. Hep böyle ikircikli duygular vardır. Sevgi ve nefret iç içedir. İkircikli duygu bu demek. Yani hem bir şeyi çok severler, hem o şeyden çok aşırı nefret ederler. İşte kadının bilinç dışında böyle karşıt duygular var. Hem bir yandan arzu duyuyor eski sevgilisine karşı, hem bir yandan bunu asla kendine yakıştıramıyor. Bir semptom olarak temizlik semptomları, temizlik takıntıları, robot üzerinden temizlik takıntıları ve o elini yıkaması, dokunmaması, sürekli robotla ilgili konularda kendini böyle kaygısal olarak cezalandırması da aslında bir cezalandırma mekanizması. Bilinç dışında duyduğu o cinsel arzularını kendine yakıştıramadığım için sevgili dostlar, aslında o temizlik takıntılarıyla da bir cezalandırma, bir arınma mekanizması var. Freud'un tanımıyla. Tabii bunlar ortaya çıktığında robot mobot meselesi kalmaz. Robot neymiş, el yıkama neymiş. Belirtilere ilginiz kaybolur. Hastalığa ilginizi kaybedersiniz. Takıntı hastasıysanız takıntılarınıza, hastalığınıza ilginiz kaybolur. Eğer bu konularda cesursanız ve yüzleşmeye hazırsanız ve artık bilinç dışınıza konuşmak istersiniz, Freud'la oturur cesur Arif'le ilgili hislerinizi konuşursunuz. O ikircikli duygularınızı konuşursunuz, çatışmaları konuşursunuz. "Ben şimdi ne yapmalıyım?" konuşursunuz. "Onu kocamla konuşmalı mıyım? Nasıl hareket etmeliyim? Arif'e olan hislerimi ne yapmalıyım? Kocaman kocamla yaşadığım işte bu suçluluk duygusunu, Arif'e hissettiğim suçluluk duygusunu nasıl üstesinden geleceğim? Ben şimdi ne yapacağım?" Bunları konuştukça o belirtiler kendiliğinden yok olur. Esas konuşulması gereken şey konuşulmaya başlanır.
Sevgili dostlar, ikircikli duygular çok önemli. Freud obsesyonlardan hep böyle ikircikli duygular olduğunu söylüyor. Mesela eşcinsel güdüleri olan birinde şöyle ikircikli duygular vardır: Bir yanı çok yoğun şekilde eşcinsel ilişki yaşamak ister. Bir yanı bundan tiksinir. Eğer süperegosundan, zihninde eşcinsellik ile ilgili tabular varsa, yasak, günah, ayıplar varsa, bir yanıyla da bundan tiksinir. İkircikli duygular yaşar. Ve şöyle yapar: Mesela bir gün dayanamaz, bir eşcinsel görüntü hayal ederek mastürbasyon yapar. Aslında bundan çok yoğun bir haz alır. Ama sonra haz bitince, boşalınca bir tiksinti başlar ve kendinden tiksindiği o noktada da bir cezalandırma mekanizması yapabilir. Gider temizlik yapabilir, işte kendini yıkayabilir, bir takım şeylerle kendini zorlayabilir. Ve onlarla da aslında bir arınma, bir temizlenme mekanizması yapar. Suçluluk duygusu obsesif kişilerde çok yoğun yaşanır ve bu hep ikircikli duygulardan kaynaklanır. Aslında suçluluk duygusu diye bir şey yoktur sevgili dostlar. Suçluluk dediğimiz şey zihnimize yerleşmiş tabuların eseridir. Sizin zihninizde eşcinsellik bir tabu ise, yasak, günah, haramsa ve bu tabuyu çok üstte bir yerde tutuyorsanız, e haliyle eşcinsellikle ilgili güdülerin tiksinmeye başlarsınız ve de eşcinsel güdüleri hissettiğiniz için suçluluk duymaya başlarsınız. Aslında suçluluk duygusu diye bir şey yoktur. Suçluluk duygusu zihindeki tabuların sonucudur. Zihninde tabusu bol olanın suçluluk duygusu boldur. Zihninde böyle "meli, malı"ları olanların, kalıpları olanların, yasak, günah, haramı çok olanların doğal olarak suçluluk duyguları çoktur. Ama zihninde tabusu olmayan bir insan için suçluluk duygusu da söz konusu olamaz. Tabularını yıkmış bir insansanız ve hiç kimseye zarar vermeden kendi hayatınızı yaşama cesareti gösteriyorsanız, zihninizde herhangi bir tabu olmaz ve zihninizde herhangi bir tabu olmadığı için de suçluluk duymazsınız ve ikircikli duygularınız da olmaz. Kendinizi cezalandırmak zorunda da hissetmezsiniz. Bakın, vicdan diye bir şey yoktur. Vicdan bizim zihnimizdeki tabuların eseridir. "Ben iyi bir insan olmalıyım" gibi bir tabunuz varsa, birine yardım etmediğinizde vicdan yaparsınız. Vicdan dediğiniz şey aslında o tabuyu yerine getirmemenin anlamına gelir. Bizim duygu diye yaşadığımız çoğu şey sevgili dostlar, zihnimizin eseridir, tabularımızın eseridir. Duygu diye yaşadığımız şeyler aslında çoğu zaman böyledir. Duygu aslında birkaç tane temel duygu var. Onun dışındaki duyguların çoğu bizim zihnimizdeki tabular nedeniyle yaşadığımız kimi mekanizmalar nedeniyledir.
Bu arada obsesif kişilerde ikircikli duygular neden oluyor? Bunun sebebi Freud'a göre anal dönemde gizli, anal dönemde takılıp kalmış kişilere kişilerde yetişkinlikte anal tutucu bir karakter olur diyor Freud. Anal dönemde, işte 2-3 yaş, tuvalet eğitimini kazandığımız yaşlar. Tuvalet eğitimini kazandığınız o 2-3 yaşlarda sorunlar yaşamışsınız. Freud'a göre oraya takılıp kalmışsınızdır ve yetişkinliğinizi de anal tutucu bir karakter olmuşsunuzdur. Yani cimri olabilir, çok katı olabilirsiniz, despot olabilirsiniz, çok tabularınız olabilir, çok kurallarınız olabilir. Bunlar anal tutucu karakter. Freud'a göre tuvalet eğitiminde niye saplanıp kalır bir insan? Muhtemelen annesiyle çok çekişme yaşamıştır ya da babasıyla, kim veriyorsa tuvalet eğitimini. İşte "Aman oğlum, bize haber ver. Aman kızım, bize haber ver." Çocuk mesela diyelim ki altına kaçırdı, tuvalet eğitimini kazandığı dönemde çok böyle laf işitebilir. "Kızım, biz sana demedik mi? Oğlum, biz sana demedik mi? Niye altını ıslattın? Şimdi biz ne yapacağız? Eve geri mi dönelim? Bak dışarı çıktık." Bir süre sonra çocuk tuvaleti gelse de söyleyemez. Söylese de bir şey yapamaz. Yani tuvaletiyle, kakasıyla bir dert, bir sorun yaşamaya başlar. Yani diyor Freud ve de bir süre sonra tuvaletlerini tutmaya başlar çocuklar. Anal tutucu karakter ve de tuvaletini tutar, tutar, tutar. Ondan sonra diyor, böyle birden yaparken püskürterek yapar. Aslında o püskürterek yapmada bir öfke boşalımı vardır. Anneye, babaya bir öfke boşalımı vardır. İşte anal tutucu karakterlerde diyor Freud, böyle tutuculuk vardır. Çeşitli otoriteler, çeşitli tabular vardır ve kişiler diyor belli dönemlerde boşaldıklarında da çok böyle öfkeyle boşalırlar. Tüm her şeylerini böyle hızlıca boşaltırlar ve de o dönemde yaşadıkları kimi sorunlardan dolayı yetişkinliklerinde böyle çeşitli böyle mekanizmaları vardır. İşte "Yanlış mı yapıyorum? Doğru mu yapıyorum? Nasıl yapsam?" İşte ikircikli duygular diyor Freud buna.
Oral dönemde takılıp kalanlara da, anal dönemin bir öncesinde takılıp kalanlara da oral emici karakter diyor ve o insanların da çok sömürücü olduğunu söylüyor. Böyle herkesi emerler diyor, herkesi sömürür, çok menfaatperesttir ve herkesten ne elde edebilirim mi düşünürler ve diyor bir türlü doymazlar diyor. Oral emici karakterler için. Bir de fallik dönem var. Oedipus kompleksinin gerçekleştiği dönem. Yani 3-6 yaş arası. Oedipus kompleksinde de kadınlarla ilgili ilginç bir şey söylüyor Freud. Diyor ki, kadın erkek çocuğunda, kız çocuğu sorry, exquizmi. Bir kız çocuğu 4 yaşında, 5 yaşında bir kız çocuğu erkek çocuklarında bir penis olduğunu görür ve de diyor kendinde onu görmediğinde penisinin kesildiğini düşünür, iğil edildiğini düşünür ve de bundan diyor böyle bir şey yaşar, böyle bir üzüntü yaşar. Tabii çocuk aklıyla. Yani bunlar böyle yetişkin şeyleri değil, çıkarımları. Bir çocuk aklıyla böyle şeyler düşünür diyor. "Benim penisimi kesmişler," der diyor kız çocuğu. Ve de bunun suçlusu olarak da annesini görür. Çünkü annesinde de bir penis yoktur ve de diyor ki Freud, anneyle kız çocuğu anneyle Oedipal çatışmasını çözemezse hayatı boyunca anneyle çatışma yaşar. İşte o Oedipus kompleksi zamanında "Benim penisimin olmamasının sebebi annem," diye düşünür çocuk. Çünkü onda da penis yok. Muhtemelen "Benim penisimi o kestirdi," diye düşünür diyor ve annesini düşman bilir. Ve de bu kompleks çocuklukta o yaşlarda çözülemez, hayat boyunca devam eden bir anne kız çatışması olabilir diyor. İlginç bir yorum. Yıllarca anne kız çatışması yaşayanların belki de böyle bir Oedipal çatışması vardır diyor. Bu arada erkeklerdeki versiyonu da biliyorsunuz bunun. Erkek kız çocuğuna bakar, bir penisi olmadığını görür. 3-6 yaş arası ve de bakar ki "Aa, bende var. Allah'tan benim çüküm yerinde," der diyor. Yani ve de kendi penisinin kesilmesinden korkar. İyi diş edilme korkusu diyor Freud buna. Ha, kızlardaki de bu arada penis hasedi. Erkeklerdeki de işte penisin kesilme korkusu. Çocuk diyor penisinin kesilmesinden korkar. Niye korkar? Çünkü annesine olan aşkının babası tarafından fark edileceğini düşünür diyor ve de penisinin kesilmesi korkusuyla beraber annesinden olan aşkını geri alır ve babasına yaklaşmaya başlar. Babasını rol model alır, babasına yanaşır. "Sırf babam penisimi kesmesin diye," diyor ve de Oedipus kompleksi çözülmüş olur diyor.
Bu arada baba bize çok önemli bir metafor. Bunu başka videoda konuşalım. Baba otorite. Babasız yaşayamayan toplumlar, babasız yaşayamayan insanlar. Zamanında Süleyman Demirel öyle demiş ya, "Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur," diye. Böyle bir şey demiş mi hakikaten bilmiyorum ya da parodilerde mi geçiyor bilmiyorum ama parayla babayla ilgili, parayla ilgili de var da babayla ilgili bizim böyle komplekslerimiz var. Baba kompleksi. Bir ara uzun uzun konuşacağımız bir konu olabilir. Ve hatta bazı teorisyenlere göre 3-6 yaş arasındaki erkek babasıyla bir özdeşim kuramıyorsa, yani güçlü bir baba yok evde, çok silik bir baba var ve babayla bir Oedipus kompleksi şey kuramıyor, bir bağ kuramıyor. Yani Oedipus kompleksini çözemiyor. Bazı teorisyenler öyle diyor, silik baba modellerinde babayla çözülemeyen Oedipus kompleksi kişide eşcinsel eğilimi artırabilir ve kişi yetişkinlik yıllarında babasından almak istediği o otoriteyi, yetişkinlik yıllarında kendi hemcinsi birinden almaya çalışıyor olabilir diyorlar. Bu da bir teori. Saçma gelir gelmez ama bu teorilerden bir tanesi.
Tüm bunları niye anlattım? Tüm bunları şunun için anlatıyorum: Görünen her şeyin bir arkası var sevgili dostlar. Hep bir arkası var. Siz belirtilerle, semptomlarla uğraşırsanız arkayı göremezsiniz. Arkayı gördükçe, bilinç dışını gördükçe semptomlara, hastalıklara ilginizi kaybedersiniz. İnanın bu birçok psikolojik hastalıkta böyle. Sosyal fobide de böyle. Mesela sosyal fobide arkada şey vardır. Kişi bir hata yaptığında tüm falsosu ortaya çıkacakmış gibi hisseder. Sosyal fobi yaşayan insanlarda "hepsi" bir duygudur. "Herkes benden üstün, ben herkesten aşağıyı" gibi bir duygu. Ve de bir hata yaptığında aşağılık olduğu görülecekmiş ve de bir daha hiçbir şey düzelemeyecekmişim. Anladığında, "Hayır, ben kimse ken aşağılık falan değilim. Kim ki onlar benden üstün?" Anladığında sosyal fobiye ilgisini kaybeder. Çıkar, konuşmaya başlar. Hatalar yapar ama işte bu şakkadanak olmuyor. Bazılarında şakadanak da olabilir ama bazı kişilerde uzun seanslarla bunun anlaşılması gerekir. Ve kişi bunu anladığında, "Aha! Anı yaşadığında, 'Oh my goodness, ben böyle bir şey mi yaşıyormuşum? Esas korkum bu muymuş benim?'" dediğinde hastalık yavaş yavaş ortadan kalkmaya, belirtiler silinmeye başlar. Takıntılarda da böyledir. Yani birine zarar verme obsesyonlarında çoğu zaman benlikle ilgili konular vardır. Mesela birine zarar vermek vermemek değildir. Kişi orada birine zarar vermesi gibi bir durumda kendisine inancını kaybedeceğini düşünür. Kendisiyle ilgili çünkü bir tabusu vardır. "Ben iyi biriyim, hiç kimseye zarar vermemeliyim." Ve böyle bir ihtimal dahi, "Birine zarar verme ihtimali dahi, ya olursa?" ihtimali dahi onun benliğini sarsar, sarsar. Kendine inancını sarsar ve de benliği sarsılırsa, "Delireceğim" korkar. "Delirirsem canıma kıyabilirim" gibi bir şeyden korkar. Ve kişi obsesyonlarla uğraşmaya devam eder. Eğer bu obsesyonların sebebini anlarsa, meselenin benlikle ilgili konular olduğunu anlarsa ki bunları anlayabilmek için çok emek vermek gerekir. İşte o zaman semptomlara ilgisini kaybetmeye çalışır. Psikozda da böyledir. Freud'a göre birçok psikozda, birçok demeyeyim de bazı psikozlarda kişi aslında bir mekanizma yaratmıştır. Gerçeklikle baş edilemeyen yerde kişi kendine bir sanal dünya yaratmıştır ve o sanal dünyada birtakım psikozlar yaşıyor olabilir diyor.
İşte tüm bunları psikanalist söylüyor. Babacığım, son soru: "Her şeyin arkasında illaki bir sebep var mıdır?" Vardır babacığım, illaki bir sebep vardır. Ama dinlemeye cesaretiniz varsa. Ömer, "İnsanları kıtır kıtır doğrayanların da bu mekanizmaları vardır?" Vardır babacığım. Dinlemeye cesaretiniz varsa. Herkes o insanları dinlemeye cesaret edemez. Joseph Breuer Anna O.'yu dinlemekten bir yerde korktu. Hak verebiliriz tabii ki. Korkabilir, kenara çekildi. Ama korkusuz olan biri geldi onun yerine. Sigmund Freud. Ve o hiç korkmadı. 50 yıl boyunca günde 10 seans insanları dinledi. Bu teoriler uydurma değildir. Yıllarını verdi bu işe ve teorilerin arkasında çok güçlü argümanlar var. İster inanın, ister inanmayın. Siz bilirsiniz. Dinlediğiniz için teşekkür ederim. Hoşça kalın.