📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

HUKUKUN ÖKSÜZ KALDIĞI GÜN: SOKRATES’İN BALDIRANINDAN EBU HANİFE’NİN ZİNDANINA. YENEROĞLU YAZDI

KHK TV9:53

Transcription

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, İslam Dünyasının Sokratesi olarak tanımladığı İmam-ı Azam'ı konu edindiği yazısında, Sokrates hala konuşmaya devam ederken Ebu Hanife'nin sesinin neden kısıldığını sorguluyor.

Şimdi sizi tarihin en ilginç, en sarsıcı paralelliklerinden birine götüreceğim. Bir yanda Atina, diğer yanda Bağdat. İki büyük düşünür ve onları bekleyen ortak bir kader: devlet tarafından infaz edilmek. Peki, İslam'ın Sokrates'i olarak anılan Ebu Hanife'nin sesi neden ve nasıl kısıldı? İşte bu anlatıda bu sorunun izini süreceğiz. Hadi, olayın merkezine dalalım.

Gözünüzle canlandırın: İki farklı medeniyet, iki dev şehir: Atina ve Bağdat. Aralarında 1000 yıldan fazla zaman var ama hikaye sanki kopyalanmış gibi. İkisi de 70 yaşında, yaşadıkları çağın en parlak zihinleri ve ikisi de kurulu düzene kafa tuttukları için doğrudan devlet eliyle ölüme gönderiliyor. İnanılmaz bir benzerlik!

İşte bu nokta bizi asıl soruya getiriyor: Madem kaderleri bu kadar benziyor, nasıl olur da arkalarında bıraktıkları miraslar gece ile gündüz kadar farklı olabilir? Biri Batı düşüncesinin temel direği haline gelirken, diğeri kendi medeniyetinde nasıl oldu da adeta bir sessizliğe mahkum edildi? Gelin, bu sorunun cevabını birlikte arayalım.

İşe bu iki ölümden sonra yolların nasıl keskin bir şekilde ayrıldığını anlayarak başlayalım. Çünkü bir tarafta sorgulamayı ateşleyen bir miras, diğer tarafta ise tam tersine itaati dayatan bir ideoloji doğuyor. Aradaki fark gerçekten çok çarpıcı.

Batı, Sokrates'i idam etmenin vicdan azabıyla adeta yeni bir hukuk felsefesi yaratıyor. Bu felsefenin kalbinde ne var? Güce karşı gerçeği söyleme cesareti, devleti sorgulama hakkı. Peki İslam dünyası ne yapıyor? Kendi Sokrates'ini, yani Ebu Hanife'yi öldürüyor ve sonra, bakın bu inanılmaz, onun adını alıp tam tersi bir şey yapıyor: Devleti kutsayan, otoriteye boyun eğmeyi bir erdem sayan devasa bir resmi ideoloji kuruyor. Trajik bir ironi!

Peki bu resmi ideolojinin gölgesinde kalan o gerçek Ebu Hanife kimdi? Onu anlamak için kafamızdaki o klasik din alimi kalıplarını bir kenara bırakmamız lazım. Ebu Hanife dediğimizde aklınıza sadece bir fıkıh bilgini gelmesin. O, bildiğiniz uluslararası bir iş insanıydı. İpek Yolunun kalbinde dönemin en lüks kumaşlarının ticaretini yapıyordu ve ekonomik olarak tamamen özgürdü. Bu ticari ağ ona sadece müthiş bir servet değil, aynı zamanda devletin kontrolü dışında sansürsüz bir bilgi akışı ve entelektüel bir bağımsızlık sağlıyordu.

İşte bu sözü onun bütün felsefesini, bütün duruşunu tek bir cümlede özetliyor aslında. Ona göre ekonomik bağımsızlık, düşünce özgürlüğünün olmazsa olmaz şartıydı. Biliyordu ki bir aydının maaşı iktidarın iki dudağının arasındaysa, o aydın asla özgürce eleştiri yapamazdı ve bu ilkesini lafta bırakmadığı bizzat yaşadı.

Halife Mansur, bir nevi sus payı olarak ona 30.000 dirhem gibi devasa bir hediye yolladığında, Ebu Hanife bunu geri çevirdi. Sorusu çok netti: "Bu para senin kendi alın terin mi yoksa beytülmalden, yani halkın hazinesinden mi geliyor?" Eğer senin paran ise ben almam. Eğer halkın parasıysa, bu parada benim hakkım bu kadar olamaz. Bu, kamu malını bir emanet olarak gördüğünün en somut kanıtıydı.

İşte böyle sarsılmaz bir karakter, böyle ilkeli bir duruş kaçınılmaz olarak dönemin mutlak gücüyle, yani halifeyle karşı karşıya gelecekti. Bu aslında iki insanın değil, iki farklı dünya görüşünün çarpışmasıydı.

Peki Ebu Hanife'yi iktidar için bu kadar tehlikeli yapan neydi? Aslında üç devrimci ilkesi vardı. Birincisi: O bir akıl ekolü mensubuydu. Yani hukukun körü körüne bir taklit olmadığını, her kuralın akla uygun bir gerekçesi olması gerektiğini söylüyordu. İkincisi: İktidarların siyasi çıkarları için uydurduğu ve "Peygamber dedi ki" diye pazarladığı rivayetlere karşı Kur'an'ı bir filtre olarak kullanıyordu. Ve üçüncüsü, belki de en tehlikelisi: Zalim yöneticilere karşı isyan etmenin meşru bir hak olduğunu açık açık savunuyordu.

Ve bu duruşu öyle bir kerelik bir şey değildi; resmen bir ömür boyu sürdü. İktidarda Emeviler varmış, Abbasiler varmış, onun için fark etmedi. Zulüm kimden gelirse gelsin karşısında durdu. İsyanları finanse etti. Kendisine teklif edilen devlet görevlerini reddettiği için kırbaçlandığı, sürgüne gönderildi ve en sonunda Halife Mansur'un ordusuna katılmanın haram olduğunu söyleyen fetvası bardağa taşıran son damla oldu.

Yalnız Halife Mansur kurnaz bir adamdı. Biliyordu ki Ebu Hanife'yi öylece öldürürse onu halkın gözünde bir kahramana, bir şehide dönüştürecekti. Bu da yeni isyanları tetikleyebilirdi. O yüzden farklı bir strateji izledi: Onu fiziksel olarak yok etmeden önce halkın gözündeki itibarını, kredisini sıfırlamak ve o meşhur, o şeytani tuzağı kurdu.

Ebu Hanife'ye sistemin en tepesindeki makamı, yani başyargıçlığı teklif etti. Bu öyle bir teklifti ki reddetmek neredeyse imkansızdı. Kabul etse sistemin bir parçası olup susacaktı. Reddederse devlete baş kaldırmış olacaktı. Tam bir kapan!

Ama Ebu Hanife'nin cevabı gerçekten bir zeka ve mantık şaheseriydi. Halifeyi resmen kendi kelimeleriyle mat etti. Dedi ki: "Eğer ben bu makama layık değilim derken yalan söylüyorsam, yalancı bir adamdan yargıç olmaz. Eğer doğruyu söylüyorsam, zaten layık olmadığımı itiraf etmişim demektir. Her iki durumda da bu görevi kabul etmem mümkün değil."

Bu cevap onun ölüm fermanıydı. Tabii bu zekice manevranın bir bedeli vardı; hem de çok ağır bir bedel. 70 yaşındaki Ebu Hanife zindana atıldı, halka ibret olsun diye her gün pazar yerinde kırbaçlandı ve en sonunda zorla içerilen zehirli bir içecekle hayatına son verildi.

Ebu Hanife'nin hikayesi zindanda bitiyor gibi duruyor, değil mi? Ama aslında asıl trajedi, asıl büyük dönüşüm onun ölümünden sonra başlıyor. Mirasının nasıl alınıp tam tersine çevrildiğini göreceğiz şimdi.

Ve sahneye kilit bir isim çıkıyor: Ebu Hanife'nin en parlak öğrencilerinden biri, Ebu Yusuf. Hocasının aksine o yoksul bir aileden geliyordu ve sivil kalmanın ne kadar tehlikeli, ne kadar savunmasız olduğunu bizzat yaşamıştı. Ona göre hocasının ekolünün hayatta kalabilmesi için tek yol vardı: Devletin koruması altına girmek.

İşte tam bu noktada tarihin en büyük ironilerinden biri yaşanıyor. Halife, Ebu Yusuf'a hocasının canı pahasına reddettiği o makamı, başyargıçlığı teklif ediyor ve Ebu Yusuf hocasının kanının bulaştığı o cübbeyi giymeyi kabul ediyor. Bu sadece bir görevi kabul etmek değildi; bu bir duruşu, bir mirası terk etmekti.

Bu cübbeyi giymesiyle birlikte o büyük doktrinsel kırılma da yaşandı. Ebu Hanife'in "zalim sultana isyan etmek bir haktır" ilkesi, öğrencisi Ebu Yusuf'un kaleminde "fitne, yani kargaşa, zulümden daha kötüdür. Bu yüzden devlete itaat esastır" doktrinine dönüştüründü. Ve böylece Hanefilik, sivil ve sorgulayan bir hukuk ekolüyken, devletin resmi itaatkar ideolojisi haline getirildi.

Peki bu dönüşümün sonucu ne oldu? Etkileri, inanın, tam 1250 yıldır İslam dünyasının kaderini derinden şekillendirmeye devam ediyor.

Peki bu yapısal olarak nasıl olduu? Yargı bağımsızlığı nasıl buharlaştı? Aslında çok basit adımlarla: Birincisi, halife hem yürütmenin hem de yargının nihai başı kabul edildi. İkincisi, başargıç bağımsız bir güç odağı değil, halifenin bir vekili statüsüne indirgendi. E. Hukukun en temel kuralıdır: Vekil kendisini atayan asile, yani patrona karşı karar veremez. Sonuç: Yargı kaçınılmaz olarak yürütmeyi onaylayan bir noterliğe dönüştü.

Bunun enece sonucu ne oldu biliyor musunuz? Devlete göbekten bağlı bir entelektüel sınıf doğdu. Artık alimlerin maaşı halkın vergilerinden değil, doğrudan sultanın lütfundan, onun hazinesinden geliyordu. Bu da Ebu Hanife'nin temsil ettiği o özgür, sivil, orta sınıf aydını modelinin tarih sahnesinden neredeyse tamamen silinmesine yol açtı.

Ve bu durum bizi günümüzdeki o acı ironiye getiriyor. Bugün Bağdat'a gitseniz, Ebu Hanife'nin devasa bir türbesiyle karşılaşırsınız. Yüzyıllar boyunca sultanlar, devlet başkanları, komutanlar oraya gidip dua etmişlerdir. Ama unuttukları ya da görmezden geldikleri bir şey var: O türbede yatan adam tam da onların temsil ettiği o adaletsiz güce boyun eğmediği için öldürüldü. Yani İslam dünyası Ebu Hanife'nin cesedini kutsadı ama fikrini ve cesaretini adeta toprağa gömdü.

Toparlayacak olursak: Sokrates'in sesi binlerce yıldır hala yankılanıyor. Çünkü Batı onun sorgulayan mirasına sahip çıktı, onu dinledi. Ebu Hanife'nin sesi ise kısıldı. Çünkü onun takipçileri bile fikirlerinden çok bedenini kutsamayı daha güvenli buldu.

Bu anlatıyı şu can alıcı soruyla bitirelim: 1250 yıllık bu sessizliğin ardından Ebu Hanife'nin o kısılmış sesini bugün yeniden açmak İslam dünyası için ne anlama gelirdi? Sanırım bu, üzerine uzun uzun düşünmeye değer.