📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Allah'a Kısa Yoldan Yaklaştıran 3 Kelime - Velayet Mertebeleri @Mehmedyildiz

Hayalhanem39:38

Transcription

Şimdi Allah'ın veli kullarının normal sebepler üstü bazı halleri olur. Biz bunlara ne deriz? Keramet deriz, değil mi? Mesela bazı vakalarda Ali denk gelmiş, değil mi? Vardır belki bir veli, keramet ile ve Allah'ın bildirmesiyle başlarına gelecek olan olumsuz bir hadiseyi hisseder. Doğru mudur? Ve yahut yine Allah'ın bildirmesiyle geleceğe bakan manalı bir cümle kurar ve kurduğu cümle tam o zamana değen yerde, belki aylar sonra, belki yıllar sonra tam ortaya çıkmıştır, değil mi? Mesela Mevlana Hazretlerinin bir cümlesi vardı, hani yumurtanın sarısı gibi güneşin enerjisi içinde saklı falan diyor. Şimdi onu yorumlayanlar atom bombasının işareti olarak söylüyor. Ya da böyle başlarına bir hal gelecek olur, değil mi? "Ey evlat, o yoldan gitme!" falan. Ne oldu? Şeyh Efendi falan orada at teper, değil mi? Falan. Velilerin Allah'ın bildirmesiyle böyle keramet vari, değil mi? Halleri vardır. Ve bu keramet halleri bazen, yine tekrar edeyim, Allah'ın bildirmesiyle gaybi bir mesele onlara evvelden malum olur. Mesela Üstadın Risale-i Nur'da söylediği fitne fücurlarla ilgili bir cümlesi var: "Ben hissetmiştim fakat çare yoktu," diyor. Şimdi mesela nasıl hissediyor ama çare bulamıyor. Demek Allah'ın bildirmesiyle, değil mi? Evvelden bildirmiş.

Şimdi mertebe olarak Allah'a yakınlık olarak, akrebiyet-i ilahi olarak, kurbiyet olarak Allah'ın sahabeleri mi ona daha yakındır, yoksa veli kulları mı? Sahabeleri. Peki bu sahabeler içerisinde de böyle bir zümreyi sınıflandıracak olursak, Çâri Yâr-ı Güzîn Efendilerimiz demi, yani Hulefa-i Raşidin, yani dört halife baktığında o sahabelerin de birçoğunun üstüne çıkıyor, doğru mudur? Yani baktığında sahabeler veli kulların çok önündedir. Hulefa-i Raşidin onların da önündedir, değil mi? Bu maraton yolculuğunda. Peki Allah veli kullarına bazı gaybi meseleleri bildirmişse, normal bir düz mantıkla, Aristo mantığı mı diyorlar ona, bir Aristo mantığıyla, düz mantıkla baktığımızda sahabelere, hatta hatta Hulefâ-i Râşidîn'e hayli hayli bildirmesi lazım. Ama gel gör ki Hulefâ-i Râşidîn içerisinde Hazreti Ebubekir'den sonra diğer üçü de şehit olmuş. İnsanın aklına şöyle bir soru takılıyor: "Yahu bunlar Allah'ın sevdiği kulları, nasıl olur da öldürülecekler haberini daha önceden almamışlar?" Düz mantık gittik, velilerde evliyalarda birçok bahis evvelden bildirilmişken, nasıl olur da Allah'ın bu kadar sevdiği kulları, ayette geçiyor, değil mi? Allah onlardan razıdır, onlar Allah'tan razıdır diye, değil mi? Beyyine suresinde geçiyor, değil mi? Bir surenin içerisinde ayet olarak bile geçiyor. Ama gel gör ki şehit edilişlerine daha önceden hissetmemiş, belki farkına varmamış. Nasıl oluyor diye insanın aklına böyle bir sual geliyor. Üstad Hazretleri de bu suali cevaplamış. Bir okumaya başlayalım mı?

Bismihi Sübhanehu. Aziz kardeşim; senin birinci sualin ki, sahabeler nazarı velayetle, şimdi sahabelerin de velilik de bir mertebesi var. Birazdan o mertebeye geleceğim. Sahabeler nazarı velayetle müfsit neden keşfedemediler? Müfsit. Bu kelimenin üzerinden bir başlayalım konuya. Müfsit kim oluyor burada? Sahabeleri şehit edenler, değil mi abi? O Çâri Yâr-ı Güzîn Efendilerimizden üç tanesi şehit edildi. Soru bununla başlıyor. Nasıl olur da yeryüzünde bu fesat çıkaran insanları daha önceden keşfedemediler diye soru başlamış. Şimdi fesat, fesat eylemin adı. Müfsit ise yapan kişi. Şimdi fesat ne demek? Daha önceden doğru olan ve doğru bir şekilde çalışan bir sistemin bozulmasına fesat denir. Fesat, yeryüzünde yüzünde fesat çıkaranlar, bozgunculuk çıkaranlar, değil mi? Bu manaya geliyor. Şimdi müfsit adamlar, yani fesat çıkaran insanlarda, buradaki fesat çıkaranı şimdi biraz oyun kurucular olarak düşünelim. En temel özellik, yani bunu kesinlikle anlamamız lazım. Bir müfsit, "Ben müfsidim," demez. Sureti haktan görünür. Çok önemli. Şimdi fesat çıkaran adamı bir insan bir bakışta anlar mı? Anlayamaz. Onlarda bir hicap vardır. Neyin hicabı? Bir Müslüman hicabı giymişler, değil mi? Yani zahir hale baktığında onlar suret-i haktan görünür. Belki en güzel, en tatlı, en leziz Müslüman onlar görünür. Öyle değil mi? Ama gel gör, İslam'ın bir parça daha büyümeye başladığı zamanlarda dahi, sadece Uhud'a giderken üçte biri fesada uğramış. Bazı tefsirlere göre münafık diye bahsediyor. Direkt üçte birinden. Bunlar Peygamber görmüş adamlar ama yolun ortasından geri dönebiliyor. Daha Uhud'a üçte biri bu hale gelebiliyor. Ve bunlar seni beni değil, Sinan Peygamber görmüş adamlar. İş devam ettiğinde Mekke fethinden sonra birçok yerlere İslam ulaştıktan sonra Hz. Ömer'in Safevi eliyle nasıl zahmete ve bozguna uğramaya çalıştığını bir hayal edin. Onların hidayetine vesile oluyor. Koskoca bir İran'ın Hz. Ömer'e düşmanlık etmek için adeta yarışıyorlar. Şimdi o dönemlerde bile bunun oranları ve rakamları tahmin edilmez sayılardayken, Sinan bir de şöyle bir fitne zamanını düşünüyoruz. Tam bu hallerde Allah'ın kaderine sığınmak, değil mi? Bu bir dua şekli, değil mi? Dua eden adam bilir ki birisi var, değil mi? Yani ne oluyor? Allah'la aslında yakınlığını arttırıyor bu tür hadise ve olaylar. Ama fesadın temelinde, yani oyunu kuranları kastediyorum, sureti hak'tan görünme hadisesi var. Öyle bir çatal dil vardır ki, zehirlendiğini belki aylar, belki yıllar sonra İslam adına hiç hareket edemediğini gördüğünde anlayabilir ancak. Şimdi birilerinin tuzağına düşmüş, fesada uğrayacak o kişiler de o insanları istediği doğrultuda sevk ediyor. Neyle? Çatal diliyle, değil mi? Zehriyle. Ama nasıl gözüküyor? Ömer sureti haktan çok çok güzel, çok tatlı gözüküyor. O insanın iradesini ipoteklemeden güzel ahlaklı, adaleti, ibadeti, insanlara temiz ve güzel davranmayı, şefkati, merhameti, insanlığın ne kadar önemli olduğunu, toplum ahlakını ta hayvanlardan bitkilere kadar gösterilen hassasiyetin aslında Allah'a duyulan bir saygının çeşidi olduğunu öğretmesi gerekirken, eline düşer düşmez haset ettiği bir güruha sürekli yönlendiriyor, değil mi? "Bak onlarda böyle bir kusur var, bunlarda şöyle bir şey var," diye cerbeze ile muhtelif zamanındaki parçaları toplar ve bunlardan bir komplo teorisi kurar gibi kurar. Çocuğu, öyle değil mi? Şimdi ne olmuş oldu? Bu yalan, bu yılan dilli adam sureti hak'tan görünse de aslında insanları ifsat eden birisi gibi oldu. İnsanlara burada düşen temel kaide nedir? Basiret sahibi olmak için hem çabalamak hem de Allah'a bol bol dua etmek demektir. Çünkü böyle zamanlarda perdenin ardını görebilecek basiret, yani kalp gözü sende olmazsa aldanma ihtimali yüksek ve kavi.

Şimdi bu fesat dediğimiz olay Hz. Ömer zamanında çok ilginç bir vaka ile gerçekleşiyor. Bu arada müfsitleri tehdit eden ve onları betimleyen Kur'an'da takribi 50 adet ayet bulunuyor. Hz. Ömer bir gün mecliste sohbet yaparken, "İçinizde fitne ile ilgili hadis bilen var mı?" diye sual eder. İlmin kapısı kim var? Hazreti Ali. Hazreti Ali, "Kişi ahiret ilmiyle dünyayı kazanmaya çalışacak. Bu fitneye düçar olacaklar sadece böyle para gözüyle de bakmayın olur mu? Bunun makamı, mansıbı, hürmet görmesi, insanlar tarafından sevilmesi, abi şurada bir tanıdığım var diyebilme güdüsü yani geniş düşünelim." Hz. Ömer, "Ben ondan bahsetmedim, başka bir fitne deyince onu kastedmiyor." Emîrü'l-Mü'minîn Hz. Huzeyfe'yi anlar. "Ey Ömer, senin o fitnelerle ne alakan var? Sen onları görmeyeceksin ama sen o fitnenin kapısısın," der. İnsanlık tarihinde fitneler nasıl başlamış bakalım. Hz. Ömer, "O kapı kırılacak mı?" diye sorar. "Fitnenin kapısı kim?" Hz. Ömer. Yani şu tabiri hatırlar mısınız? Halid Bin Velid ne diyordu? "Endişelenmeyin, Ömer buradayken başınıza bir şey gelmez." Hz. Ömer baştayken fitneler boy gösteremez. Niye? Kapısı çünkü onları engelleyici. Hz. Ömer, "O kapı kırılacak mı?" diye sorunca Hazreti Huzeyfe daha önce Resulullah'tan duyduğu beyanlara dayanarak evet cevabını verir. "Desene o kapı tekrar kapanmayacak," der. Hz. Ömer, "Kapının kırılması Hz. Ömer'in şehit edilmesi manasındadır," ve Hz. Huzeyfe'ye, "Ömer şehit edileceğini biliyor muydu?" diye sorulunca, "Evet, biliyordu," cevabını verir.

Şimdi birinci cümle manidar oldu mu Muhammed abi? Oldu, değil mi? Acaba o birinci cümleyi tekrar alabilir miyiz? "Sahabeler nazarı velayetle müfsitleri neden keşfedemediler?" Oldu mu? Sahabeler, onlarda bir velilik nazarı var ama bildiğimiz velilik tarzı değil. Birazdan gireceğiz. Üst seviye bir velilik tarzı var. Madem böyle bir velilik tarzı var, Hz. Ömer gibi bir sahabe şehit ediliyor ama o şehit edilmesini, yani kendisini şehit eden müfsidi neden daha önceden keşfedememiş? Soru oldu mu? Ta Hulefa-i Raşidin'in üçünün şehadetini netice verdi, değil mi? Üçü şehadete eriyor ama onlar daha önceden müfsitleri tespit edebilme imkanı var mıydı, yok muydu? Bunu soruyor soru sahibi. Halbuki küçük sahabelere büyük velilerden daha büyük deniliyor. Bazı veliler başına gelecek vakaları bilip bildirirken, Hulefa-i Raşidin onlardan daha büyükken nasıl olur da müfsitleri bilemez?

Şimdi önce bir sahabe kelimesinden başlayalım. Sahabe kelimesi sohbet kelimesi aynı kökten geliyor. Şu geceleri yaptığımız bizim müzakere dediğimiz, mütalaa dediğimiz şu sohbetler neden bu kadar önemli anlıyor musun? Sahabeleşmek için sohbet etmen ve sohbete gitmen şarttır. Bu sahabeleşmenin şartı. Bak demek bir insan sahabeleşmek istiyorsa, ne demek bu? Onların bu asra bakan izdüşüm bir hayatını da ben yaşayabilir miyim? Böyle bir amaç edinmişse iman bahislerinin olduğu sohbetleri etmesi ve o sohbetlere gitmesi çok elzem. Zira sahabelerin hayatında şu çok fazla görünmüş: "Bir sahabe, öbür sahabe kardeşin elini tutup, 'Kardeşim, gel imanımızı tazeleyelim, tecdit edelim,' çok demişler birbirlerine." Bu ne demek biliyor musun? İman sohbeti yapalım manasında çok fazla yaşanmış sahabeler arasında. Celaleddin Suyuti sahabe tarifi geliyor. İmam Celaleddin Suyuti Efendimiz zamanında inanarak sohbetinde bulunma şerefine ermiş kişilerdir. Önemli kelime ne? İnanarak. Çünkü Ebu Cehil de görmüş ve sohbet etmiş ama inanmış mı? Sahabe mi? Değil. Kilit kelime orada. Efendimiz zamanında inanarak sohbetinde bulunma şerefine ermiş kişilerdir. Şimdi neden Celaleddin Suyuti tarifini aldım, onu da beyan edeyim. Celaleddin Suyuti İslam alimlerinin büyüklerindendir. Celaleddin Suyuti Risale-i Nurlar'da şöyle geçiyor: "Uyanık iken çok defa Peygamber sohbetine nail olan." diye geçiyor. Uyanık iken. Önemli bir tasvir değil mi? Uyanık iken. Peki sual edeyim, Celaleddin Suyuti uyanık iken her saniye, her salise Peygamber sohbetine mazhar olsa, en küçük sahabeye yetişebilir mi? Yetişemez. Sebebi şu. Şurada bir hem fikir olalım. Basitçe anlatayım. Sahabeler Peygamber Aleyhisselam'ın huzurunda olduklarında, Efendimiz nübüvvet, yani Peygamberliği ile temas ediyorlar doğrudan. Ama Efendimiz Aleyhisselam'ın dünyadan göçmesi, sonra bedenen diğer veli kullar artık Efendimizin nübüvveti ile değil, velayet makamıyla görüşüyorlar. Çok önemli bir kavram. Yani Efendimiz Aleyhisselam dünyadan göçmesiyle o nübüvvetle görüşme makamı kapanıyor. Yani ondan sonra artık sahabe olunamıyor. Celaleddin Suyuti gibi defalarca uyanıkken de Efendimiz aleyhisselam'la görüşsem gene de asla bir sahabe gibi bir paye elde edemiyorum. Asla. Hani hep sual ederler ya, "Neden biz bir sahabeye benzeyemeyiz?" Bir sebebi hikmeti tam budur. Sahabeler onun nübüvvet makamıyla görüşürken, ondan sonra gelen veli kullar, Celâleddîn Süyûtî gibi onun velayet makamıyla görüşür.

Beyyine suresinde, "Beyyine" kanıt demek, 8. ayeti: "Onların Rableri katındaki mükafatı içinde temelli ve sonsuz kalacakları, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri." Şimdi cümleye bak, cümleye. "Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdır." Bu, Rabbinden korkan kimseye, sahabeler için bir beyan. "Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdır." Sübhanallah! Bu nasıl bir şereftir? Yani nasıl bir şereftir sahabelere bakar mısın? Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdır. Kulun Allah'tan razı olması kaderine tam iman ettiğinin göstergesidir aslında. Allah'tan razı olmak, haşa ne demek? Kadere tam iman etmek. Başa gelen her şeye eyvallah demek. Nasibe tam kanaat etmek. İnanın o kadar farklı bir şey ki, şunları böyle mütalaa etmek, müzakere etmek, sohbet etmekle evde açıp okumak arasındaki farkları ben anlatabilecek cümle bulamıyorum asla. Asla. Neden böyle şeyler var? Şimdi 5 tane kelimeye gireceğiz. Altıydı. O kelimenin bir tanesi fesat kelimesiydi. Halis, fesat ne demekti? Fesat, işleyen bir düzeni bozmak. Evet, o doğru gidecekti, sen onu bozdun. Müfsit ne demek? Onu bozan kişi. Peki müfsit pis mi gözükür? Sureti haktan gözükür. Bir müfsit, "Ben müfsidim," demez. Sureti haktan gözükür daima. Sureti haktan gözükür. Çok aldatıcılar, çok münafık özeti. Yani bunlar münafık tasviri. Burada müfsit kasıt münafık, başka bir şey aramayın. Anladın mı? Ayan beyan münafıktan kastediyor Üstad. Üstad gibi insanlığın imanını kurtarmaya çalışan, sosyolojik yaşantıya, toplum hayatına bu kadar katkıda bulunan, inanılmaz bir hadise, kalplerde kılıçsız devrim yapabilen, dünyayı alakadar eden meseleleri insanlara aklen ispat edip kabullendirirken, yanından geçtiği karıncayla da ilgilenmeyi de ihmal etmeyen ve unutmayan bir insan, kendi imanına koşmaya çalıştığı çocuklar tarafından taşlanılan ve onlara dua eden bir insan, nasıl olur da insanlar tarafından korkulacak bir hale gelebilir? Müfsitler sayesinde hakiki güzelin kaderi budur. Yer yer zaman zaman o ufak taşlardan bir ikisi buraya da çarpıp bir iki nefes buraya da değiyor ve nasıl olduğunu idrak edebiliyoruz, değil mi? Müminin niyetinde bozukluk olmaz ama amelinde olabilir, değil mi? Buradaki kardeşler, sizlerin her biri böyle güzel müminlere kem ve kötü gözle bakıyorlar. Ben o bakanlara hayretimden bütün meseleyi ahirete bıraktığım çok oluyor. Bu kadar saf niyetle toplanmış her insan gibi kusurları hataları amelde olabilen ama niyette olmayan böyle güzide güzel insanlara nasıl böyle çatal dilliler hücum ediyor diye soruyorum. Sonra kendi kendime cevabını veriyorum. Yine diyorum ki, akrebin tabiatında sokmak var, yani şaşırmamak lazım. Yılanın tabiatında zehrini akıtmak var, şaşırmamak lazım. Ama inşallah bizim tabiatımız Muhammedi olur, değil mi? Silahlarımız onlarınki ne benzemez. Konuyla çok elzem farkındaysanız. Çünkü soru da temelden, velilerden çok üst mertebeler nasıl olmuşta o müfsit anlayamamış? Soru çok güzel, değil mi? İrfan tertemiz soru. Şimdi birinci kelimeyi öğrendik, fesattır. Bu kelime, ifsat, fesat, müfsit. Müfsitle ilgili unutmayacağımız şey, bir müfsit "Ben müfsidim," demez. Sureti hak'tan gözükür. Bu yüzden sen hicabın altısını görecek basirete sahip olmak zorundasın, doğru mu?

Şimdi gelelim beşleme. Bir kelime gireceğiz. Beşleme. İlk kelimemiz insibağ, boyanmak demektir. Demek bir insan ne tür sohbetlere gitse onun ahlakıyla boyanır, doğru mu? Müfsitlerin eline düşse kendisi gibi, yani bir o müfsit boyasıyla boyandığında dolayı, o da etrafa ancak fesat yayabilir. Ama Peygamber ahlakıyla ahlaklanmaya çalışanların eline düşse, "Ne gerek var enerjimizi negatif şeylerde kullanacağıma, pozitif, yapıcı olalım, yeni bir şeyler üretelim," gayesini o da alabilir, değil mi? İnsan istidadı var ise bulunduğu sohbetin boyasıyla boyanır. Neyi varsa istidadı varsa. Bazen gül bahçesinde akrep gezer, gül olmaya istidadı yoktur, o zehrine devam eder. İstidadı varsa herkes kendi istidadı özelliğiyle. Muhammed abiyi boyadıysa, Limon'da bir insibağ vardır, boyanmaya. Anladık mı? Allah Resulü Aleyhisselam'ın nübüvvetten gelen insibağı ile velayetten gelen insibağı aynı değildir. Bunu az önce konuştuk, bir daha üstünden geçeyim onu. Hakiki sohbetiyle kabul ederek bir zat, bir dakika dinlese biz ona sahabe deriz. Neden? O Peygamber'in nübüvvetiyle boyanmıştır, Peygamberliği ile boyanmıştır. Ama Efendimiz Aleyhisselam dünyadan göçtükten sonra Celaleddin Suyuti gibi defalarca uyanıkken de onun sohbetine mazhar olmuş bir insan, Efendimiz aleyhisselamın velayetiyle boyanmıştır, velayetiyle insibağı vardır. Yani asla bir sahabenin mertebesine ulaşamaz, yetişemez. Nübüvvet mesleği nasıl velayet mesleğinden üstün ise, doğru mu? Peygamberlik mesleği velayet mesleğinden üstün mü? Evet, üstün ise nübüvvet insibağı da velayet insibağından aynı derece üstündür. Sahabeler bizzat nübüvvet insibağına mazhar olurken, sonrakiler Allah Resulünün velayet insibağı ile muhatap olmuşlardır. Hal böyle olunca en küçük sahabeye en büyük veli yetişemiyor. İnsibağda tam bir temessül manası var. Yani Allah Resulü Aleyhisselam sahabelerin ruh aynasında bütün vasıfları ile temessül etmiş, misal olmuş. Şimdi mesela burada hepiniz bir aynasınız. Ben de bir güneşim. Peki bu aynaların arasında da kalite var mı abi? Kalite var, değil mi? Kimin bu güneşin özelliklerini ne kadar emeceği o aynanın kalitesine bağlıdır. Mesela sen çok kaliteli bir aynasındır. Sen ise dışarıdaki özellikleri çok alabilen bir ayna değilsindir. Sen de Zilan, çok kaliteli bir aynasındır ama kırık döküksündür. İstesen de o yansımayı alamıyorsundur, doğru mu? Şimdi buradaki güneş ışığını verse, diğer aynalar kendi kabiliyetine göre o ışığı alabilir mi? İrfan, kendi kabiliyetine göre şu kadar olsa, böyle benden geldi mi ışık? Geldi. Şu küçük aynaya yansıdı mı? Şuraya yansıtabilir miyim o ışığı? Ne kadar yansıtırım? Ömer, aynanın kabiliyeti kadar, değil mi? Peki böyle elimde mesela dev gibi bir ayna olsa, şöyle bir ayna olsa elimde, ardından bu ayna benden gelen ışığı alsa, şunu vurdun mu? Fatih, ya bir çek gözüm rahatsız oldu dersin, değil mi? Koskocaman bir ayna, her yeri aydınlatırım. Peki bu güneşte bir de ısısını verebilme özelliği var mı? Var. Her ayna eşit miktarda alır mı? Neye göre alır? Kabiliyetine göre alır. Ben güneş olarak temessül etsem, misalim versem, bu elimdeki ayna küçücükse, ısıyı da bu kadar yansıtır. Belki şurada bir yaprak yakarım. Ama şu büyük aynayı alsam elime, ısıyı aldığı gibi koskocaman, bak yüzeyi daha geniş ayna yüzeyi, bu kadarını yansıtır. Belki bir duvarı yakarım. Demek ki sahabeler bir ayna gibiyse, Efendimiz aleyhisselam da bir güneş misali ise, her sahabe de eşit miktar temessül mü eder? Hayır. Sahabelerin, yani aynanın kabiliyetine, alış gücüne, emiş gücüne göre Efendimiz aleyhisselamın özelliklerine mazhar olurlar. Buna huzur da deniyor. Huzur. Bu da demek. Burada biz bu hadiseye ne diyoruz? Sahabelerin kabiliyetlerine göre Efendimizle boyanmasına insibağ. Nurani bir varlık, burada Efendimiz aleyhisselamın ruhu, değil mi? Nurani bir varlık yansıdığı yere kendi aslında vasıfları da götürür. Güneş nurani mi? Evet. Nasıl nurani? Yarı nurani. Peki temessül ettiği yere özelliklerini verir mi? Verir. Peki ruh nurani mi? Nasıl nurani? Tam nurani, yarı nurani. Güneş temessül ettiği yere özellik verirse, tam nurani ruh tabii ki de verir. Bizim ruhlarımızın tamamının ortak bir havuzda tam nurani bir şekilde temessül edip buluşup kavuşmasına Şahs-ı Manevi diyoruz. Yani o tüzel kişilik bizim ruhlarımızın temessülüyle oluşuyor. "Kişi dostunun dini üzere." Böyle mi oluyor? Dedi, evet, böyle oluyor. İşte temessül ediyoruz birbirimize. Mesela aynada yansıyan güneş kendine özgü vasıflarını aynada aksettirir. Bir nevi küçük güneş o aynada olur. Üstad kabarcık örneği de veriyor, unutmayın. Aynı güneş gibi o da ısı ve ışık verir. Üstadın kabarcık vermesinin hususiyeti, kabarcık patlar, güneş olmadı mı gözükmez bile. Olay bu.

İkinci kelime İnşirah. Gönül açıklığı, iç rahatlığı demektir. İnsibağdan sonra oluşan kuvvetli bir özellik inşirahtır. Sıralı farkındaysan abi, "İçim çok huzurlu oldu," diyor, değil mi? İnsibağdan sonra oluşan şey nedir? İnşirahtır. Yani bir insan bir mecliste o sohbet ile boyansa, yani insibağa erse, devamında farkında mısınız, acayip bir iç huzuru yakalıyor. Sanki içindeki dinamiklerin kontrolü kendisine verilmiş. İç denge. Böyle gereksiz bir heyecan kalbinde hissetmiyor. Lüzumsuz bir telaş kalbinde hissetmiyor. Duymaması gereken bir acıyı kalbinde duymadığını fark ediyor. Neden oluyor bunlar? Ardından da inşirah ile bir hediye, bir ikram oluyor. Bu ikram ne oluyor? Muaccel oluyor.

Üçüncü kelimeye geçiyorum abi. Aynada nasılım aksetti? İnkias. Tamam mı? Aksetmek demektir. Size tam inkiyasın en basit haliyle şöyle anlatmaya çalışayım. Burada bir modem var mı? Ömer, nerede modem? Şurada koridorda. Şimdi ben o modeme bağlanırsam insibağ olmuş olur. Ben modeme bağlandıktan sonra internetten istediğimi indirebilir miyim? Telefonumun kabiliyeti ölçüsünde. Telefonumun kabiliyeti ölçüsünde internetten istediğimi alıyorum ya, o almaya da inkias deniyor. Sahabe Efendilerimiz, Efendimiz aleyhisselamın huzurunda sohbetine nail oluyorlar, insibağ kuruyorlar ve her biri kendi kabiliyeti ölçüsünde Efendimizin vasıflarını alıyor. İnkias oluyor.

Dördüncü sırada incizap var. Birden merkeze çekilmek demek. Ama birden diğer bir anlamı akrebiyeti ilahi. Akrep, akrabadan geliyor, yakınlık demek. Akrebiyeti ilahi. Şimdi size bir şeyi hatırlatmam lazım. Risale-i Nur'da kelimelerin kullanım yerine göre ciddi fark ve manaları var demiştik. Mesela Muhammed Mustafa Aleyhisselam dediğimizde onun beşeriyetinden bakarız demiştik. Ama Risaleti Ahmediye dediğimizde Allah canibinden onun Peygamberlik verilişinden bakarız demiştik. Aynı bir manada demiştik, kurbiyet dersek, bir insanın Allah azze ve celle'ye bilme tanımıyla, marifetullah ile yaklaşma çabası demiştik. Akrebiyet-i ilahide Allah canibinden bir yakınlık var. Kavram. Allah canibinden. Yani kurbiyet de benim canibimden bakarım. Derim ki mesela, "Ya şu namazlarımı tam güzel manada ikame etsem Allah'a kurbiyeti artar." derim. Akrebiyet-i ilahi, Allah canibinden birden o yakınlığı hasıl eder. Birden incizap da bu var işte. Cezbede şöyle ayıralım. Yani bunu ayırmak zor. Biz anlayalım diye ayıralım. İnizapla cezbenin birbirine çarpan %90 yeri vardır mutlaka ama ayırmak zorundayız. Cezbede kulun cehd ve mücadelesiyle kesbi bir şekilde yakınlık kazanma çabası var. İnizap da vehbi bir şekilde birden merkeze çekilme olayı var. Ceza ve cezbe halinde kulun kesbi bir kazanımıyla mücadele iyle belki o hale girmek için 3 saat evrat ezkarla meşgul olman lazım. Belki cezbe için kulun kesbi bir şekilde mücadele etmesi lazım. İnizap da vehbi bir şekilde, yani Allah canibinden birden merkeze çekilme var. İnizap vehbi, cezbe kesbi diyelim. Tam böyle denemez. Çünkü cezb hali kişinin tam elinde de değil ama böyle ayırmaya çalışıyorum. Birden merkeze çekilmek demektir incizap. Neden bir veli sahabenin mertebesine çıkamaz? Çünkü sahabe incizap, birden merkeze çekiliyor. Velide yok incizap. Niye anlattığımı anladın mı? Birden merkeze çekilmek kim için bu vasıf? Sahabe için. Sahabe Efendilerimiz Efendimiz Aleyhisselam'ın huzurunda bir dakika kabul ve ikna olarak sohbet etseler, incizapla birden merkeze çekiliyorlar. Hiçbir veli bu mertebeye gelemez. İşte nübüvvetin boyasında bu var. İnizap esprisi burada. Bu hale gelen fazilet noktasında aleme ders verecek hale gelir. İnizabın diğer bir esprisi, Veda Hutbesi'ndeki 120.000 sahabenin 115.000 tanesi nasıl başka ülkelerde irşat ve tebliğ vazifesi için gitmişler? 20.000 kilometre Çin'e kadar dayanmış. İnizap sırrıyla birden merkeze çekilen o sahabeler bütün aleme ders verebilecek bir ruh aleti yakalıyorlar. Çok ince bu incizap sırrı. İşte Risale Nur'da var bu sır. 15 yıldaki eski medrese usulündeki mertebeye 15 hafta, bazen 15 günde çıkarıyor. Ama orada da o tabir geçiyor, değil mi? Kabul ederek okuyan diyor ve inanarak okuyan diyor. Bak aynı mana burada da var. Yoksa Allah Resulünü her gören sahabe mi? Değil. Ebu Cehil sahabe değil. Birden merkeze çekilen bir sahabe olduğundan Musab Bin Ümeyir Yesrib'e gidiyor, 16-17 ayetle ve Yesrib'i Medine'ye çevirebiliyor. Bedir'in intikamını almak için gelen Avres bin Haris isminde bir kumandan, Efendimiz bir ağacın altında dinlenirken birden başında belirir ve "Seni benim elimden şimdi kim kurtaracak?" diye bağırarak Efendimize kılıç çeker. Hadiseyi hatırlarsınız. Efendimiz, "Allah," diye cevap verince Avres titrer ve korkudan kılıcı düşürür ve Efendimiz o kılıcı eline alır. Avres şaşkınlık içinde hafif kekeleyerek konuşur: "Sen, sen istesen beni öldürebilirdin." Efendimiz tebessüm buyurur, yanakları goncagül pembeliğin. "Biz insanları öldürmek için gelmedik. Biz ebedi hayatın habercisiyiz," der. Avres'in kalbi yumuşar, gözlerinde ılık yaşlar başlar. Yerinden doğrulurken kelime-i şehadet getirir. Sahabe incizab ile Allah'a vasıl olurken, veliler cezbe ile yaklaşmaya çalışırlar. Şu örnek bir incizap örneği. Yine Avres'in bir anda kelime-i şehadet getirip merkeze çekilip bir sahabe mertebesine ulaşması. Gene bu vaka, bir cihattan sonra yatsı namazından sonra iman edip sabah namazını görmeden şehit olan ve Efendimizin müjdesiyle cennete giden sahabe var. Zaman dilimine bakar mısın? Bir vakit namazı yok, belki hayatında. Nasıl bu kadar hızlı bir şekilde sahabe olabiliyor? İnizap sırrıyla. İşte insibağ kuruluyor, inşirah başlıyor, iç huzur, sonra inkias kabiliyeti ölçüsünde akıyor, aktıktan sonra da kabiliyet ölçüsünde birden merkeze çekiliyor, incizap oluyor. Avres'e olmuş işte. Nasıl örnek oturuyor mu hala incizapdayım. Tamam isek incizapta derine girmem lazım. Efendimiz Aleyhisselam'ın bir dakika kabul ederek ikna olarak huzurun sohbetine nail olan birisi bir sahabe olurken, dünyada aklınıza en iyi hangi örnek geliyorsa o sahabenin tozu olamıyor bu incizap sırrı. İşte velayeti üçe ayırıyoruz. Birincisi velayet-i suğra'dır. Normal dışarıda sıradan insanlar görürüz. Bazen simit satan bir amca görebilirsin, bazen normal bir öğretmen görebilirsin. Ama bunlar o hicaplarının, örtülerinin altında aslında birer evliyadır. Bu ne oluyor? Velayet-i suğra oluyor. Bu insanların bu hale gelmesine bir örnek verecek olursak, cezb ile gelebilirler. Bunların o çekilmesi cezb oluyor. Anladın mı abi? Velayet-i suğra tamam mı? İkincisi velayet-i vusta. Sünnet-i seniyyeye ittiba etmeye esas alarak imana, Kur'an'a hizmet eden büyük mürşitlerin, asfiyanın, mukarrebinin yoludur. Sünnete ittiba eden büyük insanların yolu, mürşitlerin, asfiyaların, evliyaların velayetin. Yani veliliğin. Velilik aslında dost, değil mi? Tam karşılığı dost. Veli rahmetli dedemin adı. Birinci sırada velayet-i suğra var, hani sıradan veli diyelim, belki, değil mi? İkinci sırada velayet-i vusta var, sünnet yoluna ittiba eder ve o asra bir ışık tutarlar, asfiyalar, değil mi? Müçtehitler, mukarrebin. Bu da cezb ile olur. Birinci ile ikinci yol cezb ile oluyor. Üçüncüsüne velayet-i Kübra diyelim. Bu da sahabe yoludur ve bu incizap ile olur. Veliliği üçe ayırıyoruz.

Hz. Vahşi, Hz. Hamza'yı şehit etmiş bir sahabedir. Bak, şehit ettiği zata bak. Şimdi Hazreti Vahşi'nin kabilesi var, o kabilenin özel bir de sıfat ismi var. O mızrağı böyle bildiğin silah gibi kullanıyorlar. Sufyan'ın karısı Hint, Hazreti Vahşi'yi o kabileden özel olarak alıyor, "Bana Hamza'nın ciğerini sök yedir," diye. Böyle Hazreti Vahşi o kabileden, bak düşün. Hazreti Vahşi bir sahabe ama nasıl bir sahabe? Hz. Hamza'yı şehit etmiş. Yani çok üzücü bir olay, doğru mu? Efendimiz Aleyhisselam, Hazreti Vahşi tövbeye geldiğinde, "Çok yanlışım var, yine de gelebilir miyim?" diye soruyor. Efendimiz Aleyhisselam, "Gel," diyor. Hazreti Vahşi, "Benim gibisi affolmaz," deyince Zümer 53 iniyor. "De ki, Allah şöyle buyuruyor: 'Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım!'" Bu ayeti bildiniz mi? Bak, Hazreti Vahşi olayından nüzul oluyor. "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah dilerse bütün günahları bağışlar. Doğrusu o çok bağışlayıcı, çok merhametlidir." Nasıl abi? Zümer 53 neye inmiş? Çok bildiğimiz bir ayet değil mi? Hazreti Vahşi olayı iniyor. Yalnız Efendimiz Aleyhisselam, "Seni görünce Hazreti Hamza'yı hatırlıyorum, bana fazla görünme," diye rica etmiş. Hazreti Vahşi'yi Yemame'de aynı mızrak ile Müseylemetül Kezzap öldürür. Bu sefer kim o? Müseylemetül Kezzap, yalancı, yalancı Müseyleme. Müslüman demek, kezzap kisp geliyor, yalancı demek. Yalancı müslümancık, yalancı peygamberliğini ilan ediyor. Bu sefer Hazreti Vahşi Yemame'de aynı mızrakla onun kalbini söker ve kaldırmış ellerini, "Ya Rab, artık huzuruna çıkabilir miyim?" diye duada bulunmuş.

Şimdi de Hasan-ı Basri'ye anlatacağım. Az önce kime anlattım? Hazreti Vahşi. Şimdi Hasan-ı Basri'yi anlatacağım. Hasan-ı Basri cehennem deyince hıçkıra hıçkıra ağlar, bazen de küt diye düşermiş. İnanılmaz evliyaullahtan bir zat. Hasan-ı Basri çok kemal sahibi bir zat. Çok imam-ı Rabbani'ye bu zatların kıyası sorulunca, kimle kimin kıyası? Hazreti Vahşi ile Hasan-ı Basri. Bak, Hasan-ı Basri hayatı boyunca o kadar hassas yaşamış evliyaullahtan bir zat. Hz. Vahşi bir sahabe ama Hz. Hamza'yı şehit etmiş. Bak düşün. İmamı Rabbani'ye bu iki zatın kıyası sorulunca, Hasan-ı Basri, "Hz. Vahşi'nin atının tozu bile olamaz," demiş. Sahabenin incizap verenin ki cezp. İşte kıyası budur. Tabiin, yani sahabeden sonraki zat Hasan-ı Basri. Evliyanın cezp yolu uzun olduğundan bol keramet görülürken, sahabenin incizap yolu çok süratli ve kısa olduğundan keramet halleri pek olmamış, pek ihtiyaç duyulmamış. Çünkü sanki betimlemeler bu asra çok uyuyor, değil mi? Risale Nur mesleğine falan. Allah Allah. Üstad, "Keramet olsa kimin?" diyor, "Şahsı manevinin keramettir." Bu arada beyler, hala incizabı anlatıyorum. Bu yüzden veliler arasında keramet gösteren mi daha hayırlıdır, yoksa göstermeyen mi diye usulcüler arasında çok tartışma konusu olmuş. Sahabelerde çok o hal yok ya fazla, çok keramet göstermesi mi iyi, velinin göstermemesi mi iyi? İmam Gazali şöyle demiş: "Dört hal vardır, düşükten yükseğe doğru. Bir, kerameti kendisi de ister, etrafındakiler de ister." Bunu düşük saymış İmam Gazali. İki, kendisi keramet istemez, etrafındakiler ister. Burada da insibağ var ya, o yüzden düşük. Etrafındakiler de önemli. Bir insanın üç, etrafındakileri daha yüksek saymasın. Şeyini insibağdan kodla bakalım ne kadar önemli. İnsibağ demek sadece anlatıcıyla alakalı değil, buradan da alakalı. İnsibağ karşılıklı bir şey. Sahabe Efendilerimiz'de hiçbir zaman keramet yok diyemeyiz. Tabii ki de. Mesela bir emsal, bir örnek verelim. Hazreti Ali savaşta ok yediğinde, o oku nasıl çıkarttırıyor? Namazdayken. Yani sahabe Efendilerimizin en çok hususi yanları neyse, Allah o cenahtan keramet de verdiği olmuş onlara. Namazda öyle bir huşuya giriyor ki, keramet derecesinde oku çıkarıyorlar ve acıyı hissetmiyor. Bu da bir keramet hali. Hassasiyeti namazdanmış, kerameti namazdan olmuş. İnizabı bitiriyorum.

Beş, Himmet. Davaya sunulan tüm gayrete himmet denir. Üstad Hazretleri bir yerde diyor ki: "Kimin himmeti milleti ise, gayrete bak, bütün millettir." O yani tek başına bir millettir diyor. Şimdi bu himmet olayında çok çok ince sırlar var. Bunun için Sözler 710'dan bir yer okuyacağım. Şimdi lemaat şöyle geçiyor: "Bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz, bu davadan vazgeçmem," diyor. Bak bu bir himmet örneğidir. Allah Resulünün Aleyhisselatu Vesselam'ın gayreti nasıl? "Bir elime güneşi, öbür elime ayı verseniz, ben bu davadan vazgeçmem," diyor. Bak himmet bu demek. Nazar barut fıçısına bir ateş değer gibi bazılar bir an bir senedir. Barut fıçısı ateşe değse ne olur? Nasıl patlar? Ama minnacık ateşle. Bak o incizabı anlattık ya, çekildi, çekildikten sonra da netice bu. İçinden çıkan enerjiyi anlatıyor. Bu enerji himmet. İşte nazar barut fıçısına bir ateş değer gibi bazılar bir an bir senedir. Bak şu olayı belki bir ateşle yakayım desen, bir senede yakarsın. Barut fıçısına o ateş değdiği anda patlatır, götürür komple binayı. Ne oldu bu? İşte Efendimiz Aleyhisselam'ın nübüvvetinin karşılığını anlatıyor burada. Anladın mı? Himmet böyle bir şey işte. Fırtınaların bir kısmı birdenbire parlıyor, bir kısmı tedricidir, şeyen şeyen kalkıyor. Burada cezb, az önceki incizap tabiatı insani, ikisine de benziyor. Şeriate bakıyor, ona göre değişir. Yani sana göre değişir. Bazen tedrici gider, bazen dahi oluyor. Barut gibi zulmani birdenbire fışkırıyor, nurani bir nar olur. Bazı olur, bir nazar fahm-ı elmas ediyor diyor. Bazı olur, bir temas taşı iksir ediyor. Efendimiz aleyhisselamın nübüvveti sahabeleri ne hale çevirdiğini anlatıyor. Bir nazarı Peygamber, hangi nazarı? Nübüvvet değil mi? He, peygamber nazarı. Yani velayeti değil, nübüvveti. Bir nazarı Peygamber mecliste oturuyor, Darül Erkam'da sahabeler. Bir nazar ediyor, o kadar birdenbire kalb eder, kalb etmek değişmekte. Örnek bir bedeviyi cahil bir arif-i münevver, bir bedeviyi ne yapıyor? Münevver, nurlanmış bir arif yapıyor. Arif, marifetullahı bilen, direk hakikate çıkıyor. Eğer mizan istersen, böyle anlatıyorsun da, yani bir nazarda böyle olmuş. Hani nasıl anlayacağım ben bunu? Eğer mizan istersen, İslam'dan evvel Ömer, İslam'dan sonra Ömer. Lemeatte geçiyor ha tabirlere bak ya. Birbiriyle kıyası. Bir çekirdek, bir şecer, şecer şecere ağaç. Biri çekirdek, biri ağaç olmuş. Bütün Allah'ın esma ve sıfatları patlamış. Ne ile? Nazarla. Himmetin örneğini anlatıyorum. Yani üstadın Risale-i Nurları bütün bizim gönüllerimize yaymasının tezahürü buradan alınmış. Himmet bu işte. Birbiriyle kıyası. Hani Hazreti Ömer'in iki halini bir çekirdek, bir şecer defaten verdi. Semer o nazar-ı Ahmedi, o himmeti Peygamber. Bak nazar-ı Ahmedi dedi, Allah canibinden Ceziretü'l Arab'da fahm olmuş fıtratları kalbetti, elmaslara dönüştürdü. Elmaslar uzun bir sürede mi, birdenbire seraser barut gibi ahlakı parlattırdı, oldular birer nur-u münevver.

Aziz kardeşim, senin birinci sualin ki, "Sahabeler nazar-ı velayetle müfsitleri neden keşfedemediler?" Daha manalı oldu demi? Evet. Sahabe büyük mertebe var, nasıl oluyor ya mufsitleri keşfedemiyor? Üçü şehit oluyor Hulefayı Raşidin. Ta Hulefayı Raşidin'in üçünün şehadetini netice verdi. Halbuki küçük sahabelere büyük velilerden daha büyük deniliyor. El cevap: Bunda iki makam var. Birinci makam dakik bir sırrı velayetin beyanıyla sual halledilir. İnce, hani ateş baruta değer hepsini patlatır ya, öyle incecik ufacık bir iksirimiz var ama incecik dikkat ettiğinde sorunun cevabını alacaksın diyor. Devam. Sahabelerin velayeti, velayet-i Kübra denilen veraseti nübüvvetten gelen, nübüvvetin peygamberliğin varisi gibi, yani onun makamı. İşte o berzah tarikine uğramayarak doğrudan doğruya zahirden, yani onun bir dakikasına müşerref olmak dünyada bir emsali yok. Niye? Doğrudan doğruya devam. Doğrudan doğruya zahirden hakikate geçip, zahirden hakikate o dolan başlı ve kerametli zor yollara girmeyip direkt hakikate geçiyor. Akrebiyet-i ilahiyenin ne demekti bu kelime? İnizap. İşte yani o birden çekilme. Ne oldu? Zahirden hakikate geçme. İnizap işte. Akrebiyet-i ilahi bir velayet ki, inkişaf varsa, seyri sülük var. Unutma, terakki varsa, inkişaf varsa, fehim varsa, seyri sülük var. Bu arada terakkisinde fehmetme zorunluluğu. Birinci sınıfı anlamayan biri ikinci sınıfa geçemez. Seyri sülük'ta geçen işledik. O velayet yolu gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Nedenini konuştuk mu? Evet, incizap var, velayet-i Kübra var. Devam. Harikaları az, mezihatı çoktur. Yani diğer velayet yolları gibi keşif ve kerametleri, değil mi? Harikadan kastı az. Şimdi ben bir otobüs yolculuğuyla buradan İstanbul'a gitsem, 14 saatte harikası var, doğru mu? Peki bir saatlik uçak yolculuğunda bunları yapabilir miyim? Hayır, hiçbirini yapamam neredeyse, doğru mu? Az, neyi az abi? Harikaları az ama benim amacım İstanbul'a varmaktır. Bir saatte varır, 14 saatte varacağım. İşte o yol bu yok. Anladın mı? 14 saatte gidilecek yola bir saatte gidiyor ama harikaları az. Ya benim amacım o yola varmaksa zaten keşif ve keramet orada az görünür. Sebebini anladın. Uçak yolcu da abi, bir saatte ne yapacağım yani? Afyon'da abi, Afyon'da durdurur musun? Bir sucuk dönerim. Durduramam kardeşim, uçak bu. Bir saatte gitmem lazım. Doğru mu? Doğru. Anladın değil mi? Uçak yolcudur, otobüs olu. Hem evliyanın kerametleri ise ekserisi ihtiyari değil. Burada da İmam Gazali'nin dörde ayırmasını konuştuk. İhtiyari olması nedir, olmaması nedir? Devam. Ummadığı yerden ikram-ı ilahi olarak bir harika ondan zuhur eder. Bu Üstad Hazretleri burada asıl keramet böyle olması istenip talep edilmesiyle değil, aslında böyle olması lazım. Bir kişi muztar, ne demek muztar? Izdırari, çaresiz. Muztar hali ile dua diyor ya. Bir kişi muztar kalır, Allah azze ve celle acze binaen ona bir keramet gönderir. Tabii sadece acze binaen değil, bazen alameti makbuliye olarak gönderir. Çok ilginç halleri var ama Risale-i Nur'un mesleğinde Üstad hazretleri bu kerametler benden, senden, ondan olamaz diyor. Şahsı mana manevinin kerameti diyor. Tam götürülürken ellerini kelepçeliyorlar, "Namaz kılacağım," diyor, kelepçe açılıyor. Namazın kerameti diyor. Bak bak bak. Vasıflandırdığı yerler güzel. Üstüne alınmıyor bile, öyle değil mi? Mükemmel bir olay. Bak çok ince bir sır daha anlatayım. Çok ince. Nübüvvet delilli bir şekilde ilan edilmesi zorunlu mudur? Evet, zorunludur. Bir peygamber bile kendi peygamberliğine iman etmek zorunda mıdır? Zorunda. Aleme iman ettirmek zorunda mıdır? Aleme peygamberliğin gerekli hallerini, meselelerini, kitabını, beyanını gösterip onlara da kabul ettirmeye çalışmak zorunda mıdır? Nübüvvet, yani peygamberlik delilli ve ispatlı mı? Velilik delilli ve ispatlı mı? Hayır. Setr edilmiş, gizli. Peygamberlikte peygamber peygamberliğine tam tutunup o delilleri teşhir etmek zorundayken, velilik de tam zıttı, kendi velilik emarelerinden kaçmak zorunda. Çünkü delilli ispatlı değil. Oldu mu abi? Yani bir insana, "Yahu veliye bak," dendiği anda, "Allah Allah, herhalde arkadaki arkadaşa diyor," demek zorunda. Demek ben veliyim zannıyla veliliğin koşan birinin ekserisi de seyri süluk zamanında, yani o sınıf atlama zamanında yükselme, terakki zamanında tarikat berzahın geçtikleri vakit adi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, yani ruhları bedenlerinin önüne geçtiklerinde hilaf-ı adet halata mazhar olurlar. Ruh bedenin önüne geçtiğinde bu haller hep görür. Çünkü yaşadıkları alem farklı. Bedenin yer çekimi sürtünmesinden sıyrılmış. Her insan başkalarının görmediği şeyleri görmeye başlar. Bunu böyle illa filmlerdeki büyülü şeyler gibi düşünmeyin. Anladın mı? Kalbinde öyle bir Allah hissedersin ki, dünya namına canın hiçbir şey çekmez artık. Buna da cazibe denir abi. Şu marketten şu kıymayı alalım, şu eti alalım mı? Çok cazibeli ya. Ne demek cazibe? Duygu ve latifeler oraya çeken. Cazibe merkezi ne demek? Duygu ve latifeler oraya çeken, çeken, doğru mu? Cazibe bu demek. Bir insan ruhu bedenin önüne geçse ve ruhu yerçekimi sürtünmesinden kurtulsa ne olur? Bu sefer cazibe olur. Duyguları artık ruhunu tatmin edebilecek o noktalara sevk olur. Sahabeler ise sohbet-i nübüvvetin inikası ve incizabıyla ve tarikattaki seyri suluk daire-i azimin tayyına mecbur değildirler. Siz tayı geçmek diye kodlayın, atlamak diye. Devam. Bir kademde ve bir sohbette zahirden hakikate geçebilirler. Anladınız mı? Kimi dosta varır, dosta bend olur. Kimi nefse uyar, kahrolur gider. Kimi gülistanda gonca gül olur, kimi gonca güle har olur gider. Kimi tövbe eder, esfiya olur. Kimi inat eder, eşkıya gider. Kimi Ahmet seni uzaktan tanır, kimi yaklaşır da kör olur gider. Kimi uzaktan tanıyor, kimi dibinden göremiyor ya. Subhanallah.

Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel Alim'ül-Hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El Fatiha. Masalavat. Mehmet Yıldız'ın "Evlilik Kader Mi?" isimli yeni kitabı çıktı. Madem evli kaderse ve kaderimle evleneceğim kişi yazılı ise, ben neden bunca zahmete giriyorum diyorsanız, bu kitap tam size göre. Şehrinizdeki anlaşmalı kitap mağazalarından ve mybedesten sayfasında kitabınıza ulaşabilirsiniz.