Transcription
Büyük temel bir sorun şu: Biz hitap ederken, biraz önce de söyledim yani, şunu yapamıyoruz, bunu yapamıyoruz. Böyle kime konuşuyoruz? Çok ilginç, muhatabımız kim? Yani bu doğal bilincin kendini koruma refleksi, üç şeyle; idolle, putla ifade edilebilir; üç sütunla ya da cehalet, bağnazlık, kaba güç. Evet, şimdi cehalet yabancı olmadığımız şey. Şimdi cehaletin olduğu yerde insanlığının duyarlılığı arttığı zaman, utanç doğar. Demek ki utanma bir erdem, insani bir erdem; ama karşıtı ilginç, utandırılır bir kabus. Çocuklarımıza saygı duymuyoruz, sevgiyi boca ediyoruz, saygı duymuyoruz. Herhangi bir şey yapacağız, çocuğumuza sormuyoruz. Taşınacağız, taşınıyoruz, hep beraber paldır küldür gidiyoruz. Taşınacağız. Senin arkadaşlarından ayrılacaksın, okuldan ayrılacaksın. Acaba ne düşünüyorsun? Yani şartlarımız bunu gerektiriyor olsun. Bunun bir kitap olarak saygısı şimdi iç boşluğu. Aslında sevgisizlik gibi görünüyor. Halbuki saygı olmayınca sevgi zaten sönmüştür.
Merhaba sevgili Açık Beyin dostları. Anlat Bana programının zaten özel bir program ama bu sefer özel bir bölümündeyim. Çünkü uzunca bir süredir özlediğimiz buluşamadım bizim, hani fikir fenerinden bir tanesi olarak gördüğümüz yakın dostumuz, abimiz, sevgili Metin Bobaroğlu ile en sonunda yüz yüze buluştuk abi. Hoş geldiniz. Hoş bulduk. Sağ ol, teşekkür ederim. Onu bilenler biliyorlar. Eee, 4 yıl önce biz Açık Beyin kanalında baktım bir, eee işte o pandemi koşullarında bir canlı yayın yapmışız birlikte. Bir sohbet, muhabbet; biz gayet normal yaptığımız bir sohbet yaptık ama Açık Beyin kanalında en fazla yorum alan videolarımızdan bir tanesi o. Bizim geriye dönük izleme dediğimiz bir şey var. O yayını yapıp, işte videoyu koyduktan belki seneler sonra dönüp dönüp ziyaret edilenlerden bir tanesi. Özellikle de bir baskı var, Metin abiyi de sevenler, bizi de takip edenler, "Hadi bir daha ne zaman olacak?" diyordu. Tam da aslında Metin abiye uygun bir formatla sizinle bir araya geliyoruz. Çünkü ben genellikle Metin abiye sorarım, oturur dinlerim. Bugün de yoğun olarak onu yapma niyetiyle, inşallah kendisini davet ettim. Metin abicim, bizim anlatmada da şöyle bir şey var: Ben gerçekten bazı konuları okuyarak zor öğrenen bir adamım zaten. Vakit de kalmadı. Hazreti Ali demiş ya, "Eee, mesuliyet sahibi olmadan ilminizi tamamlayın" diye. Erken dönemde okuyamadığımız, anlayamadığımız bazı şeyler var. Onları erbabından öğreneyim diye burada konuklar ağırlıyorum ve onlara gerçekten öğrenme amacıyla soruyorum. Şimdi zaten sizden çok şey öğreniyoruz, ayrı bir konu. Ama şu anda içinde bulunduğumuz durumda, ben mesela Türkiye'nin çok konuşanlarından biri olarak tanıyorum artık. Devamlı çenem çalışıyor ve bunu da inşallah becerebilirsem, öğüt olarak aldıklarımı bugünkü insanlara ve yeni nesle işe yarar bir söylem olarak bırakma gayretiyle yapıyorum. Fakat sağ olsunlar bizi takip edenler, devamlı böyle gaz verenler diyeyim, çok ama çok açık gerçekleri, çok çok hayattaki temel sorunları işaret ettiğinizde size kızan, hakikati gösterdiğinizde inatla öbür tarafa dönen ya da "Gel şunu beraber çözelim. Gel birlikte, hani kimliklerimizi bırakıp bir şey yapalım" dediğinizde size mesafe koymaya çalışan bir refleksle karşı karşıyayız. Ve ben şunu gözlemledim, başta biraz galiba bende de var ki anlayabiliyorum bunu; biz nasihat dinlemekte çok zorlanıyoruz. Mesela, kadimden gelen öğütlere kulağımız genellikle tıkalı. Yeni zuhur bilgiyle çok ilgileniyoruz ve böyle hiç büyük şeyleri dinlemeye, büyük şeyler yapmak üzere kendi hayatımızda bir takım kararlar almaya çok böyle uygun bir yaşantımız yok gibi. Biz neden nasihat dinleyemez olduk? Oluyoruz diyorum. Çünkü ben şu anda 53 yaşındayım. Kendi küçüklüğümde yaşadığım yer pek böyle değildi. Bir başka kültürde büyüdüğümü hatırlıyorum ben; insanların hakikaten ak sakalın karşısında, bilgenin karşısında, e böyle sabırla, sebatla oturup dinleyebildiği zamanlardan bugün işte başka bir yere geldik. Ben biraz sohbeti bu ana merakımı cevaplayacağı en iyi düşündüğüm kişi olarak size açarak başlamak istiyorum.
Estağfurullah. Şimdi girişte söylediklerinin hepsini sana da yansıtmak gerekiyor. Şu anlamda, sadece birtakım şeyleri öğrenip yansıtmıyor, ben seni izliyorum, yakından izliyorum. Sen dediğim için özür dilerim, yani samimiyetten söylüyorum. "Acıyı bal eyledik" diye bir söz vardır. Arılar geziyor, e çiçekleri; herkesin söylediği bir halkın ağzında bir söz var: "Her çiçekten bal alınır." Hayır, çiçekte bal yoktur; çiçek kendini korumak için bir sıvı salgılar ve bu zehirdir. Aslında arı gider, onu alır ve kendi bünyesinde dönüştürerek bal yapar. Aldığımız bilgiler aslında bilgi değildir, bildiğin gibi. Yani dışarıdan bilgi almayız; biz veri, veri alırız, data alırız, haber alırız. Haber gelir, haberi işlediğimiz zaman bir gayesi varsa, o gayeye göre; nedensellik ilişkileri varsa işleyerek bir halı gibi dokuyarak ortaya koyarız. İşte, biz bağladığımız zaman o bilgi oluyor, değil mi? Dışarıda hazır yok, o demek zaten. Akıl bağ demek; ikaleden geliyor, bağ, bağ. Ben mesela Türkçede akıl "us" diye çevriliyor. Tabii tam örtüşüyor mu, ayrı bir konu. Ama Türkçe konuş konuşmalıyız işte, "us" demeliyiz filan. Bunlar ayrı şeyler ama kavram önemli. Akıl, ikal; batıdaki "reason" sözcüğüyle de, rasyo ile de aynı değil aslında. Arapların kullandığı akıl, batılıların "context" dediği şeydir; bağlam demek. Hı, Kur'an'da da bu sure demektir; surenin bir form, yani sure form demek. Formun içindeki her öğe, o form bağlamında bir anlam taşır. Evet, forma göre anlamı değişir, anlamı değişir. Hatta bilirsin Kur'an'da nereden şimdi birden öyle girdik Kur'an'a. Çünkü bu kültürün kökünde en temel metinlerden baş metin, sureye bakıyorsunuz, bir şey anlatıyor ama yani amacı ne ya da kim söylüyor? İşte genelleme yapıyoruz; Tanrı söylüyor. Tamam, iyi de altında imzalar çıkıyor; "Aliyyül azim" diyor. H, bu iki isimle bu sureyi anahtar isimler abstract. Hı hı, bu şeyi, eee, metni ancak okuyabilirsin. Bunun gibi "Deniz Feneri olma" diye bir tabir var. Deniz Feneri olma. Deniz Feneri ne yapar ki? Tarihte 7 harikadan bir tanesi, İskenderiye Deniz Feneri. Deniz Feneri gemilerin limana doğru yaklaşırken kayalıklara çarpıp parçalanmasını engellemek için onları aydınlatır, ışır. Şimdi, eee, yıldız insanlar kültürün içinden doğan insanlardır; kültüre dışarıdan gelenler değil; kendi içinden doğan insanlar her süreçte dediğin gibi, o aşama aşama yaşamıştır kültürü ve artık geldiği yolları bildiği için o yollara ışık tutabilir; farklı farklı kaynaklardan bal yapmak üzere zehirleri toplamıştır. Yani toplayıp, o zaman bak, onun için yine Ali ile başladık, Ali ile sürdürelim. "Ali sırrı, arı sırrıdır" denir, söylenen budur. Yani farklılıkları, hatta zehir olan farklılıkları bala çevirmek. Eee, bana diyorlar ki, "Eee, sen felsefeyle ilgili, işte kadim bilgelikle ilgilisin filan ama bu tasavvufa takmışsın filan, nedir derdin ya? Geçmedi bunun modası filan, kalkma." Hayır, diyor bir şey eğer klasik ise zaman üstü demektir. Heh abi, çok güzel bir klasik tarifiniz de vardı yeri gelmişken ona açık kaçın. Evet, şimdi klasik ise zaman üstü demektir ve içerikle biçim tam form tam örtüştüğü zaman klasiktir. O halde klasiğin bir zamanı yok ama her zamanda o bir müracaat şeyi, kaynağı değil mi? Dostoyevski'nin bugün psikolojide bile hala başvuru kaynağı olması onun klasik özelliğinden geliyor; zaman üstü olması. Yani zaman üstü olması ama şimdi zaman üstü olmak zaman üstü dışına atılmak demek değil. Bir de klasiği kadimle ilişkilendirir isek çok ilginç olur; kadime eski diyoruz mesela, hayır. Kadim eski demek değil; kadim, kademden, ayak basmaktan gelen bir sözcük ama zaman üstü, yani klasiğin bu şimdiki zamana ayak basmasına kadim diyoruz. Kadim geçmiş demek değil; klasiğin şimdi ile olan ilişkisi şöyle desem doğru mu: Eskilerde söylenmiş, yazılmış ya da zuhur etmiş bir şey var, bugünkü dünyanın herhangi bir sorun paketinde bir işlevselliği var, işlevi var, yani çalışıyor. Ad bas, hı hı, o işte o işlev, kadem önceydi kıdemi ama kadem ayak bastı şimdiye, oldu kadim. Yoksa kadim eskilerden işte ön sokratik derin kullanılan sözcükler, işte bunlar kadimdir. Ondan sonra Sokrat, son sonrası felsefedir şudur budur.
Büyük temel bir sorun şu: Biz hitap ederken, biraz önce de söyledim yani, şunu yapamıyoruz, bunu yapamıyoruz. Böyle kime konuşuyoruz? Çok ilginç, muhatabımız kim? Bir toplum katmanlardan oluşuyor, birinci şey; yani en alt, düz, alt, üst; burada aşağılama şeyi değil, hiyerarşik olarak bir insanın yapılanmasıyla ilgili söylüyorum. Doğal bilinç şimdi; doğal bilinç dediğimiz duyularla, zihin algıyla elde ettiği çevresiyle ilişkisini sürdüren bilinç. Bu yenir, bu yenmez, bu güzel, bu çirkin falan gibi; yer, içer, seks yapar, çocuk üretir, barınır, korunur, hayvanla, doğayla doğrudan ilişkisi vardır; doğal bilinçtir bu. Şimdi bu doğal bilince biz hukuk sorsak bilir mi? Anlatsak anlar mı? Şimdi sorun burada; hani nasihat mesela, anlatsak anlar mı? Anlayamaz; ona ancak kendi koşulları içinde bir karşılık bulabilirsek, yani ona indirgeyen, ona bir imge, basit bir şey değil. Şimdi çağımızda da çok ilginç şeyle karşılaşıyoruz; hukuk, hukukun üstünlüğü, devletler, siyaset yapılanma filan, büyük bir felsefi geleneğin sonucunda oluşmuş malum. E, şimdi anayasa profesörleri, felsefe düzeyinde bu işi bilenler otururlar, eee, anayasa hazırlarlar. Bunun bir geleneği vardır, o geleneğin dışında böyle gökten indirmez, sonra halka sunarız. Şimdi doğal bilinçteki insan anayasanın oradaki herhangi bir maddesini anlamasına olanak yoktur. Bunu tartması, tartması olanak yoktur; kendisi ona katkı vermesine olanak yoktur ama ondan oy isteriz. Bunu onaylıyor musun? Aslında o onaylamıyorsa, otoriteyi onaylıyorsunuz, budur. Diyelim ki din kitabı koyduk, bekliyoruz ki herkes işte, "A ne olacak ki?" Din kitabı okusun, anlasın, o kitabın kavramlarını, sembollerini, ritüellerini, o kadim eee öğretinin e tesirlerini alamıyorsa, bu kez onu önüne koyan otoriteye bağlanıyor. Şimdi sorun bence burada, eğitim sorunu tabii ki ama otoriteye insanlar nasıl e şeye dönüşür; kendi değerlendirmesine birey olarak, birey nasıl olabilir? Otoritede nasıl kurtulabilir? Nasihatli olur mu? Nasıl olması lazım? Yani nasıl yapayım? Bana diyorsun ki, "Aa çok iyi nasihat" da olmaz, nasıl? Nasıl olur? Şimdi, eee, nasihatte genellikle geçmişle ilgili bir şey var, ya bir terimdir. Benim kanaatime göre modernitenin endüstri devrimiyle başlayan felsefesi de, Descartes dediğimiz başlayan modernite ile bir kopuş, bu kopuş Fransa'da tam kopuş; işte Amerika'da, e biraz idare edelim, geçmişte işin içinde olsun falan, işte Alman felsefesi. Hayır, kültürümüzle birlikte bunu yapmalıyız yoksa tek başına, e yalıtılmış, soliptik bireyler oluruz, makinel aşarız filan olmaz. Şimdi bu tartışmaları bilenler biliyor, işte onun içine girmiyorum ama modernitenin önce kendi toplumumuz için kullanalım. Benim mesela dede düzeyi, dede, babaanne düzeyi, anneanne düzeyi; bu insanlarda, yani onların döneminde ki ben de onun birinci döneminde varım. Biz çocuklar yaşlılarımıza saygı gösteriyor, göstermeliyiz, öyle öğretiliyor; onlar ne derse yapmalıyız, onların n seyahatlerini ancak, eee, elde edebilirsek biz değerliyiz ve ecdada saygı. Şimdi modern dönem bir tapımı diye düşünebiliriz; ata dini diyorlar mesela, atalara tapı değil mi şeyler, işte onun biraz hafifletilmiş versiyonunu siz de hatırlıyorsunuz yani içinden. Ben ben de hatırlıyorum, ben de varım. Benim yaşım 75 olunca ben biraz daha hatırlıyorum, yani tam o dönemin şeyinde. A, modernite ne demek? O dönüş. Bu kez yönünü insanlar şeye döndü, çocuklar döndüler; nasihat dinlemiyorlar artık. Nasihat çocuklarına sevgilerini veriyor, çocuğu yüceltiyor, modern insan çocuğu başının üzerine taşıyor ve benim şeyle böyle egzajere ederek söylediğim, eee, çocuğuna tapıyor. Geleneksel insan annesine, babasına, dedesine, büyüğüne, ecdadına tapıyor. Şimdi böyle tapma dediğimiz buraya yönelme, yani ona yöneliyor; o ana referansını oraya koy, ana referansını or tutuyor. Şimdi bu kopuş ilginç bir şey; çocuğa yönelen modern insan çocuğuna ne aktaracak? Nasihat, yani eskiye dönük bir bağ kurmuyor, dede torun bağını koparıyor, oradan bir şey almıyor. Hatta dede, yani belki ekonomik koşullarda bunu getiriyor, dede torununu da gidip huzur evine koyuyor, yani iyilik olsun diye koyuyor; doktor bakımı var, şu var, bu var, tabii ki ama, eee, değerler açısından baktığımızda dede torun ilişkisi kopuyor, gelenek kopuyor. Peki, o zaman şimdi bu modern çocuk, modern insan nasihat dinlemiyorsa, bir varlık olarak orada kendi başına bırakılmışsa ne yapacak? Bilgi çağındayız, yapay zeka var. Hayır, o zaman ne diyoruz? İşte üniversitemiz var, işte orada eğitilecek, ondan sonra hayata tabii ki ama üniversitelerimizin bildiğimiz gibi, yani bütün dünyada böyle; bize dışsal nesnelerin, doğanın, toplumun şeylerini, bilgilerini verir, kendilik bilgimizi bize veremez. Ben neyim? Ben kimim? Ben neyim? Niçin buradayım? Gayem ne? Bunu aslında sadece üniversite değil, sadece bilimler değil, e hiç kimse kimseye vermez; dışarıdan verilebilir bir şey değil. O zaman nasihat burada da kalkıyor. Peki, bu şu abi, galiba bu soruyu sorma becerisi ya da ihtiyacı kültürün aktardığı bir şeydi bize. Çünkü bu akademik hiçbir yerde ben kendim bilmelisin diye bir şey duymadım; ister Stoacılar, ister benim dedeme, ister İslam medeniyeti, ister daha öncesine git, bu konu kültürden aktarı aktarı gelen. Kadim diye de ben bir burgu yap tabi. Şimdi mesela Sokrates de var, hani ne diyor? Diatima diye onun bir şeyi var, mabette bir kadındır ve, eee, Sokrates'in hocası kabul edilir; Delf Tapınağı'nda Diatima der ki, işte Sokrates de bilgedir, niçin derler? Yani sen bilgesin de o niye bilge oluyor? Çünkü kendini biliyor. Yani Antik Yunan'a baktığın zaman, Antik Yunan ki bütün filozoflar, ön sokratiklerin hepsi, fü, doğa bilimleri yapıyorlar; matematik, matematik bilimleri yapıyorlar, Pisagor gibi filan, geometri bilimleri yapıyorlar. Ondan sonra dil bilim üzerine falan tartışmalar veriyorlar ama kendini, yani insanın kendini bilmesi gerektiği Delf Tapınağı'nın içinde duruyor, Apollon Tapınağı. Ya niye? Bakın, ezoterik sırrı, mistery; yani herkese açık değil şu anlamda, herkese açık ama herkes yapabilir değil. Herkes hazır değil buna, herkes hazır değil. O halde bir ezoterik olan var; kendini bilme süreci. İki, agora'da felsefe var, tartışma: Hakikat nedir? Biz neye dikkat edelim filan? Ticaret var, işte ne bileyim, hukuk var filan. O Perikles dönemi filan parlak dönemler, sanat müthiş, gayet güzel ama Sokrates dedi ki, bu tapınağın sözünü dışarı çıkarttı, yani kaçak oldu. Dedi ki, "Siz doğayı bilmeden önce kendinizi bilmelisiniz ve kendinizi bildikten sonra ancak tanrıları", o dönemde tanrılar konstant doğa yasaları anlamında. Evet, bunu da çilingir sofrasında dinlemiştim çok iyi, Natur, evet, Lex Naturalis. Oraya abi bir kısa parantez açalım mı? Çünkü çoğu zaman, yani benim de yetiştiğim kültürde bu Yunanlılar sürekli her şeyden Tanrı yapıp onlara böyle tapınan tipler gibi düşünüyoruz ama aslında mitolojiden bize aktarılan tanrılar insan ve psikolojisine dair sabiteler. Aynen ve kerteriz noktaları, yani Narsis. O yüzden hala işte bir hikayedir, psikoloji falan gibi. Tabii, tabii hem de Freud da, Jung da ne yaptılar? Ondan sonraki Adler filan hepsi, eee, mitlerin yani mitosun içinden, eee, insan ruhsallığı, psikolojisini şey yapacak, yani yönlendirecek olan veya en azından referans olacak olan öyküler aldılar, o öyküleri kullandılar, halen de kullanıyoruz. Şimdi bu dini metinlerde de var tabii. Buradan şunu, eee, şuraya gelelim, çok dağıtmadan belki uzatmadan işi, nasihat meselesi üzerinden. Benim gönlüm bunları sürekli uzatmak istiyor ama evet, hatta kalmak iyi. Şimdi ister sanat olarak bakalım, ister din olarak bakalım, ister felsefe olarak, ister bilim olarak bakalım; olan şey ne? İnsanın yaptığı bir şey, insandan çıkıyor, e insandan çıkan insana benzer ya da insandan çıkan insanı gösterir. Radyo yapıyor insan, televizyon yapıyor, aslında kendini yapıyor. Dürbün yapıyor, gözünü, kulağını, beynini dışa, dışa dönük şeylerde, yani yansıtmalar, dışa vurumlu ediyor veya kendisini ifade ediyor. O halde insanı tanımanın sanatı bu dışa vurumlu ayna gibi düşünmekten gelir. Yani dine baktığım zaman o dinin arkasındaki vadedilen bir tanrı ya da gizemli bir şeyi arama yerine, o, eee, dini dışa vurumda o toplumun ve o toplumun seçkin bireylerinin e bu eserden görülmesi. O, o eser ya da bir sanat eserine baktığım zaman o sanat eserindeki sanatçıyı görmem lazım benim; oradaki şekilleri, manzaraları filan değil ya da taşın kendisinin bir önemi yok, oradaki var belki ama, eee, onu yapanı onla görebilirsen var. Yani şey diyoruz ya, eser müessir meselesi; yani esere bakıp, "Aa ne güzel eser!" Ama bu eserdeki müessir olan güç ve o anda belki orada yok, gizemli ama eserin kendisi ona ayna tutuyor. Dolayısıyla din de bir aynadır, insan aynasıdır. Onun için mesela tasavvuf derler ki, "Tanrı aynasında insan kendini görür." Şimdi Tanrı aynasında insanın kendini görebilmesi için bir kere kendi tanrılarından kurtulması lazım; kendi sanılar, zanlardan kurtulmalı. Bu, "Herkesin Tanrısı kendisinin abartılmış bir versiyonudur" diye bir mottoya da gönderme var burada. Aynen bu ve o zaman kendinden kurtulmak, Tanrı'dan kurtulmak. Şimdi çok ilginç bir şey söyleyeceğim; bu tabii halk için belki çok açık bir şey değil ama zaten şu ana kadar abi o konuda rahatsız olacaklar bu programı atladılar, biz bizeyiz şu anda. Buraya kadar izleyenlerden sonra biz istediğimiz konuya girebiliriz. Çok gel, şimdi "La ilahe illallah" diye bir motto var; İslam mottosudur bu ama "la ilahe" öncedir, "illallah" sonradır; ilah yok önce diyor, "la ilahe". Şimdi bu genelde, eee, teolojik olarak bir inanç mottosu olarak görülür; ilah yoktur, Allah vardır. "La ilahe illallah" fiili düşünmüyor insanlar, zihinsel düşünüyor. Fiili düşündüğü zaman, "La ilahe", ilahları kaldır, ilahları yık ki ki Allah tecelli etsin; yani bütünlük. Allah'tan kasıt bütünlüktür, ilah'tan kasıt partiküler olandır. Şimdi şey gibi düşünelim; ilah diyor, çünkü "La ilahe" belirli, belirli bir tanrı; mesela Zeus, Zeus'u kaldır demiyor, Baali kaldır demiyor; ne diyor? İlah kaldır; e ilah, Zeus da ilah, Baal da ilah, Herkül de ilah değil mi? Hangisini kaldırayım? Şimdi f(x) gibi matematikteki f(x) gibi her partiküler olan bütün için kaldırılmalıdır; kaldırılmadan bütün ortaya çıkmaz. Bendeki Tanrı imgesi bile ne kadar rahmani olduğunu düşünürsem düşüneyim, eğer parçalıysa, bütüne uymuyorsa, beni ayırıyorsa, aynen, onu da kaldırmam gerek. Tabii hatırlarsın şeyde vardır, e Antik Mısır mitinde İsis miti vardır; İsis, Osiris, Horus dedikleri şimdi İsis doğayı anlatır; işte Osiris zekayı anlatır, Horus ikisinin sentezi olarak insanı anlatır filan. Tamam ama şimdi orada çok ilginç bir şey var; Set, Set daha sonra şeytan, evet nitelendirilen, eee, Osiris'in kardeşi var, erkek kardeşi. Setle Osiris kavga ederler; Set onu paramparça eder, atar. Paramparça eder. Fakat İsis, eşi gider parçaları, Osiris yeniden dirilir; ölü dirilir ama parçaların toplanmasından. O nedenle söylediğin şey o kadar önemli ki; parçalı kişiliğimizi bütünlüğe kavuşturduğu zaman kendimiz oluyor ve kendilik yaşam başlangıcı, ondan önce peki biz var mıyız? Hayır, yokuz. Biz doldurulmuş, eee, taklitler; çok kişilik var içimizde, ona benzemek istemiş, buna benzemek istemiş, ebeveynlerimiz içselleştirmiş ama sorgulamamız, cesaret de edememiş. Şimdi herkesten de bu istenmez doğrusu abi zaten. Bir de biz zamansal boyut var ya şimdi, insan gelişiminin aşamaları diye bir şey de anlatılıyor, biz de çok bahsediyoruz; işte Kenber modeli var, o var, bu var. Mesela ilk biz bir böyle bir hakikaten hayvani bir farkındalıkla doğup sonra çok hızlı bir şekilde kültürel programla yükleniyoruz ya, ondan sonra diyorlar yani ilk bağlamı farkındalık, sonra program yüklenmesi, sonra robotik varoluş diye bir dönem; bu bayağı uzun sürüyor ta ki bir krize kadar. Evet, anlamsal, yaşamsal, sağlıkla ilgili belki herhangi bir şey, bir kriz yaşayıp "Ne oluyor ya?" diye sormaya başlayınca, zaten 4-5 fazlar olan işte o, "Ben neyim? Aa, bilmiyorum, o zaman keşfedeyim, dur yeniden öğreneyim. Hah, yaşam buymuş" hızz alanay gibi bir mod. Şimdi bunları konuştuğumuz zaman internet medyasında şöyle bir taraf var abi; herkesin evine destursuz giriyor; kimin hangi safhada yakalandığını da bilemiyorsun. Kimisi daha yeni başlamış bilinçsiz, işte o ne bilelim, robotik varoluş dönemine daha böyle bir sorgulamaya ihtiyaç bile hissetmeyene de varıyor. Eee, benim aslında bu zamansal farklılıkların ötesinde derdim şuydu: Hakikaten hayatında krizler de yaşamış, o krizlerin acıtmasıyla büyük soruları sormaya da başlamış insanlar, alışkın oldukları ezberlerin dışında bir şey duyduklarında, misal biraz önce konuştuğumuz "La ilahe" açılımı ya da işte o parçadan bütüne gitme, tekleme falan gibi konular, makul ve mantıklı olmasına rağmen bazı insanı öfkelendiriyor; hemen böyle bir defans verip bir şeyi korumaya çalışıyor gibiyiz. Tam orası önemli; o ne işte, yani işte orası, orası bütün sadece bizim için değil, yani bu toplum için değil, tüm dünya halkları için geçerli olan bir şey. Yani bu doğal bilincin kendini koruma refleksi, eee, üç şeyle, eee, üç şeyle; idolle, putla ifade edilebilir; üç sütunla ya da cehalet, bağnazlık, kaba güç. Öf, şimdi cehalet hiç yabancı olmadığımız şey. Şimdi cehaletin olduğu yerde bağnazlık olur; yani, e koruma çabası, taassup başlar; ailesine sığınmak, soyuna sığınmak, bir otoriteye sığınmak; kendisi var olamadığı yerde bunda şey yok yani, küçümsenecek bir şey değil, aciz bir insan bir yere sığınmalı. Tabii ki yağmur yağarken çardak altına. Evet, cehalet, cehalet; çok güzel bir şey vardır, bir tabir vardır, kim söylediyse şimdi anımsamıyorum, eee, alimler ilimlerini bilirler, cahiller her şeyi bilir. Şimdi, eee, her şeyi bir bildiğini varsaydığı, varsayan bir cahille konuşamazsınız. Yine bir başka şey, bir bilgenin sözüdür, eee, ki kendisini de bizzat tanıdım, dedi ki, "Ben hiçbir cahille konuşmada galip geldiğimi hatırlamıyorum." Galip gelemezsiniz; defans var orada da ama bu defans, eee, inanç bağlamına geldiği zaman kaba güce dönüşür, öfke olur, dışa vurur ve tehlikeli olur. O nedenle taassubun panzehiri tasavvuftu. Şimdi tasavvufdan söz edemiyoruz, ayrı bir konu; günümüzde varmış gibi görünen ama bir dönem, eee, şeyiyle beraber, yani kurumsallığıyla, inisiyasyonu ile içindeki gidip deneyimler yaşa, ona ait bir şey de söylemek isterim; orada yetişen insanlar var ve bu taassubun panzehiri olarak tasavvuf vardı. Tasavvuf bir karşıtlık içindeydi, böyle bir disiplin gibi değildi, karşıtlık. Peki, bununla ilgili çok ilginç bir şey söyleyeyim, farklı gene bir yorum olacak belki. Şimdi medrese, tamam ders, müderris, işte üniversitenin geçmişteki karşılığı medrese. Medresede ne okutuluyor? İşte o zaman geometri, astronomi, matematik, doğa bilimleri filan, mantık; hatta çok özellikli olarak o dönemdeki bilimler, endüstri öncesi. Peki, oradan çıkan hocalar, müderrisler, o zihinsel faaliyetten yorulan insanlar tekkeye gidiyorlar; bugün tekke diyoruz, aslında tekke değil, takiye, orijinali takiye. Bugün kötü anlamda kullanıyoruz takiye; "takiye yapıyor, iki yüzlü filan." Halbuki takiye sembolik anlatım demek; semboller kendilerinden başkasını gösteren, gösterdiğini gizleyen, göz hem gizleyen hem açığa vuran; simbin, simbin. Dolayısıyla sembolik anlatım, ritüel, sembolik anlatım takiye. Yani burada, e bilinç dışıyla ilgili bir olgu var; hazır olmayana aşikar hammaddeyi vermektense onu bir paketin içerisine. Ama bu şey değil, bu tercih değil. H, bu bir yöntem; yöntem ama zorunlu. H, çünkü bilinç dışı, bilinç dışı sembolik çalışır, sembolle çalışır, doğru. Bilinç dışının, eee, açığa çıkabilmesi için dışta ritüel ve sembolden başka hiçbir şey onu açığa çıkartmaz; çağrıştır, çağrışımlarla açığa çıkar, sanatsal etkinliklerle çıkar. Yani medresede zihin yani bilinç örgütlenir ama takiye geldiğiniz zaman bilinci kapıda bırakmış oluyorsunuz. Abi çok iyi. Şimdi biz bilinçle bildiğimiz bir sürü şey yapamama nedenimiz bilinç dışına ya da bilinçaltına onu sirayet etmemesi ya da orada karşılık bulmaması. Ama mesela bir konserde, bir zikirde, bir sanat eserinin içerisinde bir oluş halindeyken sen zaten onun tarafından ona cevap veren bilinç dışına başka bir hale sevk ediliyorsun; dönüştürücü olan bir şey. Aynen bu. Şimdi burada benim şeyi söylemek; kendini bil dediğim şeylerin içinde Sokrates'e falan döndüğümüzde sadece bilincin örgütlenmesi yoktu. Platon onu anlatırken bize şöyle diyor: Sofos'un karşısında Eros; e sofos bilge, e Eros aşk, tutku. Ne yapacağız yani? Şimdi, eee, bir kişiye nasıl aşık olur, hele erkekse diyelim, erkek, erkek mi ne olur? Burada bir şey mi var, sapıklık mı var filan gibi. Hatta öyle yazıldı Platon'la işte Sokrat arasında şey, işte Mevlana ile Şems değil mi böyle anlatıldı, neden anlaşılmadığı için. Halbuki yazıyor, metinlerin kendisinde var; Alkibiades diye bir general var, e Sokrates'in şeyinde, etrafında gelenlerin içinde ve oraya gelenlere bir gün sarhoş geliyor Alkibiades ve diyor ki, "Hey" diyor diyaloglarda Sokrat'ın yanına gelenler, "siz onu gördüm zannediyorsunuz, bu Atina'nın en çirkin adamı. Sizin gördüğünüz Atina'nın en çirkin adamı. Ben onun yüreğini açtım ve içindeki güzelliği gördüm; o beni dönüştüren bir cazibe, bir çekim vardı. Ben önce zannettim ki onun bedenine ilgili, hayır beden değilmiş, ruhla ilgiliymiş" diyor açıkça yazıyor. Şimdi bu çok ilginç bir şey; bir sofos bilge ile olan bir hayranlık, eee, düzeyindeki bir, eee, ilişki insanı dönüştürebiliyor; hayranlık dönüştürüyor. Onun için mesela Aristoteles, bizdeki mürşit ilişkisi; mürşit ilişkisi de böyle bir şey değil mi? Zaten budur ama mürşit meselesinde biraz daha farklılık var. Eee, sofos tam anlamıyla mürşit değil; mürşit provokatör olmalıdır; öğretmen değildir, şeyh değildir. Mürşit, mürşit provokatördür; Sokrat, Sokrat provokatördür; eee, karşısındakini, eee, sorularla sıkıştırır ve onun iç dinamiklerini açığa çıkartmak ister; rahatsız edip dönüşümün yolunu açar. Evet, yani mürşit, eee, provokatör değilse o mürşit değil, o öğretmen. Öğretmen insanı dönüştürmez; insanı dönüştürecek olan iç çelişkiler, konflikt olacak; yani onu çıkmaza sokacak, kuşkuya düşürecek. Bunu haliyle de yapabilir tabii, yani siz onun yanındayken mesela, evet, evet kendinizin olduğu halinizle çatışırsa ve onu da sevdiğiniz için gene muhabbet var işin içinde tabii, göre değişmek istersiniz. Mesela aslında bu temelde kuşku işte. Hı hı, şimdi şeyde, eee, gene Kur'an-ı Kerim'den benim, eee, şey baş müracaat surenin girişine bak; Bakara suresinin girişine: Elif, Lam, Mim; işte o bir şey şifre olarak kalsın. Elif. Şimdi çok ilginç; çeviriye bakıyorum, diyor ki, "Eee, bu kitapta hiçbir kuşku yoktur; muttakiler zaten bunu bilirler." Yani hayır, bu gene zihinsel bir okuma; fiilden okumuyorlar, fiilden okumuyorlar. Fiilden okuduğun zaman; "ve akimus salat ve atu zekat" gibi, kalk salat et, kalk zekat et; yani kalk yap, kalk yapt; baktığın zaman diyor ki, "la rebe fih"; şüphe yok demiyor, şüpheyi kaldır ha, "la ilahe" gibi. Evet, fiil, "la rebe fih". Arifler böyle okur yani onu demek istiyorum; "la rebe fih". Şimdi ben okuyorum Kur'an'ı, "Bu kitapta hiçbir şüphe yokmuş." Eee, karşımdakine söylüyorum, "E yani yoksa yok, ne yapalım? Ama bende var, ne yapacağız?" filan. E, he, yani ben ne yapacağım? Sen kendinden şüpheyi kaldırırsan, "la rebe fih" hüdene ilahiye erersin; muttakin doğrulukla hakikatle karşılaşır ve hidayete erer. Peki, hakikat ne ki ben ona gideyim? Ne ki kuşkuyu kaldırıyor o hakikat dedin? Sendeki kuşkuyu, eee, amakı hayalde Şeyh Benderzade der ki, "Reybe ejderhası", yani nefs-i emmare, reybe ej; şüphe ejderhası. O öyle midir, bu mudur, ne malum? Öyle filan, bu ejderhayı ortadan kaldıran; neyse hakikat, o yoksa bir hakikat var onunla alıp gelip ben bu ejderhayı
Ne tek başına ümmet? Kur'an-ı Kerim bunu kullanıyor, çok ilginçtir. Dünyada hiçbir yerde rastlayamazsınız. İki kişi olacak, yan tek başına ümmet. İşte ehadiyet, işte biriciklik, bir olmanın kuvveti. Mesela, eee, Muhammed Nebi'ye –ben güzel Muhammed demeyi severim ona– güzel Muhammed'e hitap var Kur'an'da: "Sen İbrahim'in dinine uy! Çünkü o müşriklerden değildi, Hanifi." Neymiş o? Tek başınaydı, tek başına ümmetti. Biricik, biricik. Ben bu Hanifi'ye çok takmıştım. Yüz çeviren demek Hanif. E, ama işte hep çevirme var zaten işim; toplumun, toplumun tozundan yüz çevirme, toplum yüz çevirme. Tabii toplumdan Cenabı Nebi'nin de çok güzel şeyi var. E, bir öyküsü var, biliyorsun. Önce Beytül Makdis doğru, eee, şey ediyor, namazını eda ediyor. Bütün şey ümmet. Eee, bu bizde şeydir, Mescid-i Aksa'ya uzak mescide yapılıyor diye söyleniyor. Orada peygamberlerle buluşmuyor mu, peygamberlere rehberlik etmiyor mu? Veyahut da imamlık ediyor filan. Neresi o? Süleyman'ın Maedi? Hiç öyle! Başka bir Mescit arasın insanlar. Bildiğimiz Kudüs, Kudüs'te peygamberlik bir şey, eee, bir topluluk, bir gelenek. Topluluk olarak düşün önce; ona yöneliyor. Fakat sonra bir emir diyor ki: "Biliyorum, içinden geçiriyordum; sen yüzünü şeye, Beytül Harama, Allah Allah, oraya döndüğün zaman." Kabe yani, Beytül Makdis karşıt. Orada peygamberler geleneğine bağlanmıştı, burada kendine döndü. Yine bir Beytullah dedikleri veya e, birçok isimler, Kabe dediğimiz; bir bireyin kendisi kendine dönüyor artık. Kendine dön, şeyden, tarihsel veya geleneksel zincirden alıcı aldın; şimdi kendine dön. Sen zaten bunu istiyordu. Gene işte İbrahim'in dinine girmek, vahit olmak, tek olmak. Peki Musa diyorsun, e, Firavun var ya, bu Firavun da çok kötü adam. Kaldıralım şunu! Musa diye birisi olamaz onun karşıtı. O orada yasanın, yasayı anlamak gerekiyor. Yani gündüzü anlamak için gecenin olması gibi bir şey. Ama yani o… Evet, öyle pratik olarak söylüyoruz bunları. Ama orada önemli olan şu: Mesela, Musa'nın karşıtı Firavun'un karşıtlığı ne üzerinden? İbrahim gibi mi? Hayır, yasa üzerinden. Çünkü Musa yasa koyucu; yani On Emir filan, işte aslında 613 tür şeriatın yasası, 613 tür. E, peki Firavun? Firavun kral, zaten o da yasa koymuyor muydu? Koyuyordu. Ne farkı var? Şu farkı var: Musa, Musa söylüyor Firavun'a: "Senin kendine saygın yok! Niye koyduğun yasaya kendin boyun eğmiyorsun?" Bir yasa koyuyorsun, irade ediyorsun; tüm halk buna itaat etsin istiyorsun ama sen yapmıyorsun ve ailen yapmıyor. Senin sözün değeri yok! İşte söz vermek, din, sözünde durmak dindarlık, söz. Onun için dini yok, şeyin; dindar değil Firavun. Söz, yani onun emri, yani yasa, yasayı emrediyor, kendisi itaat etmiyor, din koyuyor sözde ama dindar olmuyor ya da din için olmuyor, olmuyor. Onun için ya dindar ya da dini dar oluyor. Şimdi geliyorsun, geliyorsun İsa'ya. E, İsa Nebi, Kur'an-ı Kerim'de Ruhullah diye geçer. Allah Allah! Bu ne biçim laf? Hristiyanlara da kızar Kur'an şey… Allah'ın ruhu demek yani. Evet, Kur'an-ı Kerim der ki: "Siz müşrik, Hristiyanlar, siz ikiliyi, Allah ve oğlu yapıyorsunuz. Böyle bir şey olur mu? Allah'ın oğlu değil o, ya Allah'ın ruhu." Bu bir seviye üstü oldu şimdi, şimdi değil mi? İşler sarpa sardı. Peki onun karşıtı ne? İbrahim'in, Nimrod; öbürü Musa'nın, mesela işte Firavun; karşıtı şeytan, doğrudan sonra şeytan. İsa'nın Ruhullah karşıtı şeytan. Şeytan provokatör. İncil'de İsa çöle gider, şeytan onu sınar. Der ki: "Bu taşlara sen söyle, Tanrı senin şeyin yani sen Tanrı'nın oğlusun, söyle taşlar ekmek olsun." O da der ki: "Sadece ekmekle doyulmaz, Tanrı'nın kelamıyla doyulur." Yani manevi doyum varken sen benden bu, bu tür bir mucize istiyorsun, der. Aslında konuştuğu kimdir? Çölde oluyor bu, çünkü kendi nefsidir, yani ruh kendi nefsiyle şeydir, sınanır. Ve nefsimiz bizim şeytanımız, aslında mürşidimiz provokatör. Çünkü "Hadi yapsana şöyle! Hadi yapsana böyle!" diyen nefsimiz, hani şu lanetlenmiş nefs, kendi kendini dönüştürerek nefs-i emmare dedikleri; emir altında, içgüdülerin emri altındaki kişi. Eee, nefs-i mutmainne, nefs-i envare, nurlanmış mı, bayağı böyle deyince abi büyük birleşik kuram gibi bir şey oldu. Yani kesinlikle tevhit dediğin şey zaten öyle bir şey; hepsini bir havuzda görebilmek. Şimdi bunların içine geliyoruz. Şeye, güzel Muhammed'e, Muhammed Nebi'ye; onun karşıtı cehalet, Ebu Cehil. Bakın! Halbuki Ebu Cehil kendi döneminde Ebul Hikme diye biliniyor, Hikmet'in babası diye biliniyor; en parlak adamlardan biriymiş o zaman bizce. Tabii ona müracaat ediliyor, yani o dönemin şeyi işte, alimi; gidip ona soruyorlar ne yapacakları, ne diyecekleri. Ama Cenab-ı Nebi diyor ki: "O Ebu Hikme değil, Ebu Cehil." Bilgili insana bu bir haset mi acaba, değil mi? Yani nasıl diyorsun? Bunu herkes ona danışıyor filan. Burada kıblesi yok diyor, gayesi yok. Ansiklopedi gibi bilgiyi biriktirmiş, gidiyorsun o mal satar gibi o bilgiyi sana veriyor ama bilgisini bir gaye için kullanmıyor. Yorumlamam; kıble yönü yanı sıra aynı zamanda insanları birleştiren bir şey gibidir, kabile falan oradan geliyordu. Galiba evet, ama ondan daha önemlisi dediğin gibi kabile dediğin için kabulden geliyor, kabul. Hah, kıble kabul etmek. Onun için biz "istikbali kıble" dediğimiz zaman kabul edilmeye yönelmiş olmak demek istiyoruz. Oradan şeye gireriz aslında, başka zaman konuşursak bu arınma süreçleri filan filan. Bütün bunlar var ama benim gelmek istediğim yer Cenab-ı Nebi'nin karşıtı Ebu Cehil, cehalet neydi? Bizim biraz evvel cehalet, bağnazlık, bağnazlık. Peki o cehalet? Kim diyor ki: "Siz, ben size hakikati söylesem de hala atalarımızın dininden, onların yoluna gidiyoruz" diyecek misiniz? Bağnazlık ya, onlar hiçbir şey bilmeyen birileri ise falan da var ya, değil mi? İşte cehalet, bağnazlık getiriyor. Bizim ecdadımız işte, ailem öyle gördüm böyle; bir şey bizim mahallemiz, bizim inancımız. Ve biraz daha ısrar edersen kaba güç, özellikle şeydi abi, inanç muhafazası, cehalet. Evet, o zaman kaba güç doğal olarak, maddi olarak; yapabileceğim bir şey yok, öfkeyle değiştirmeye çalış. Peki şimdi bunu ne yapabiliriz? Küresel toplumlar, bunun bir de içselleştirilmesi sorunu var; yani kültür, içselleşmiş. Şuraya kadar abi, bir sonraki vitese almadan önce bütün bu hikayeleri bir bütüncül olarak incelediğimizde, aslında makul ve mantıklı olan işte cehalettir, bağnazlık, kaba güçtür; bunlar her devirde bizim düşmanımız vesaire. Ama günümüz insanı böyle nasihatla geçiremediğimiz şey var ya… Demek ki bilinç düzeyinde konuşarak, izah ederek, akılla bağlantı kurarak, örneklendirerek aktaramayız bir kısmı var bunun. Ve ben mesela özellikle sizden, sizler gibi kaynaklardan baktıkça, bu olaya o pencerelerden baktıkça o hikayelerde millet işte İsa gerçekten yaşadı mı? Nuh'un gemisi nereye kondu mu gibi şeyler arıyor ya tarihte. Halbuki bu hikayelerin fasıllarının hepsinin bize bakan bir şey söylediğine dair bir kanıya kapılıyorum. Ama ben böyle bir şey aradığım için bunu buluyorum. Bunu insanlara anlatmak dışında, eee, ben yapmak ve göstermekle ilgili şeyini biliyorum, orayı önemsediğini biliyorum, oraya getirmeye çalışıyorum lafı. Nasıl aktarıyoruz yani insandan insana bu bilgi? Öncelikle şunu söyleyeyim: Beni en çok aydınlatan sohbetimiz; bu benim bilimsel düşünce okulunun sonu için yaptığımız muhabbette 6T prensibi. O günden beri ben bunu aldım, herkese satıyorum abi, onu söyleyeyim yani. Çünkü kadimden gelenin bir sonraki nesle aktarılması bir vazife de aynı zamanda. Ama onun metotları için… Eee, dur bir sayayım şimdi, korktum! Hepsini tam sayabileceğimiz; temellük, temsil, tekellüm, tercüme, telif… şey pardon, telif önceydi, sırası biraz bozuk oldu ama tamam. Hatta ondan sonra ona 7, 12'ye kadar taşıyabiliriz, on çıkarız. Ben şimdi girmiyorum yani. Alacağız, mal edeceğiz, hayata geçireceğiz, yenileyeceğiz ve hayatta bir işe yaratıp sunacağız yani. İnsanlara faydalı bir şeye dönüştüreceğiz. Şimdi fiilden hareket edersek olayı… Tamam, yani şöyle bir şey; eee, teorik olarak insanları ne söylersek söyleyelim ve hakikaten bilsinler, hatta sınavlarını kabul edelim, doktor ve okullarında diplomalarını çıksınlar, öğrenirler, bilirler. Ama kendileri aynı kalır, dönüşmez. İşte kalp meselesi. O Kur'an'da diyor ki: Mesela, "Akledin! Akl etmeyenlerin başına şayze yağar." Of bombalar, işte onlar yağar. Ama kalpleri var, kör, aklen kalpler var falan; şimdi mühürlü kalp, kalp; şimdi dönüşme, varoluşsal bir şey. Biz zihin felsefesi idealist olsak, rasyonalist, materyalist olsak birçok şey hukuk için işe yarayabilir, kurum, devlet kurumlarını kurmak için işe yarayabilir ama bizim ruhsal dünyamızı dönüştürme ise bize dışsal, fizik bilimi bize dışsal. Yani şimdi ben söylüyorum, sen zaten mesleğin beyincisi; şimdi diyorum ki: "Aklı laboratuvarda kanıtlasınlar!" Hadi önce ne olduğunu tarif ederim sonra bakarız, değil mi? Hayır, bilinci kanıtlar… Şimdi kimsenin aklının, aklından şüphesi yok, ruhundan şüphesi var. Psikologlara soruyorum ya ruh, işte öyle bir terim o. E, insanın ruhu diye bir şey olmaz diyor güzel, yani ruhtan kurtulduk şimdi, zaten tedavisi de gereksiz o zaman terapi, ruh terapisi falan gerek yok. İyi de akıl ne? Kanıtla! Çok ilginçtir; aklın kanıtı var den daha sonra deney bilimlerinde yok, hiçbir laboratuvarda akıl vardırdır, kanıtlayamıyorum ama bir tek kanıtı var aklın: geometri. Geometri bir teorem, akılda doğar, akılda oluşturulup akılda sonlandırılır; dışarıdan hiçbir şekilde hiçbir şey alarak yapılmaz, soyut alemde tastamam kapanır. Yani kapanır. Dolayısıyla o soyut alem aklın kanıtı. Evet, yani geometri, matematik diyoruz, ve ritim, yani aritmetik ve e, ölçüm ya da dalga veya parça; de ikisi de o, hepsi o. Bu matematus, bilgelik, aklın kanıtı, akıl geometri yapıyor, geometri onun kanıtı. Spinozanın bütün felsefesi bunun üzerinedir. Yani bu arada geometrideki hiçbir şeyin doğada olmaması bana da çok gerici bir şey gelir böyle; teorem olarak öyle doğada. Diyoruz ki mesela geometri… Eee, geometrik nesneler doğada yoktur diyoruz. Hemen kristalleri önüme koyuyorlar: "Bakın burada üçgen var! Bakın burada dörtgen var! Bakın burada küp var!" Kristallerde var bu şimdi, bu şekilleri… Eee, üçgen zannediyorlar, üçgen bir tanım. Tabii bir ide, belki de bir ide ve sonsuz bir ide, sonsuz ide şu üçgen… Eee, her zaman üçgendir. Biz mesela yüzeye bunu örnek veriyoruz; yani şu masanın üstü ya da kesilmiş bir taş, ama o sadece bir idenin oradaki projeksiyonu yani. Halbuki o bir şeyin kesilmiş hali, onun bir arkası, üç boyutu bir şey, kalınlığı bir şey var hatta yani bu şimdi dikdörtgen diyoruz. Evet, dikdörtgen değil bu, bu dikdörtgenin gösterimi. Dikdörtgen bir tanım, çizgilerden noktalardan oluşan bir şey o. Yani yani… Şöyle mesela üçgen dediğim zaman iç açıları toplamı 180 derece olduğunu söylüyorum. E, peki bu dışarıda gördüğüm kristal iç açıları toplamı 180 olduğu için mi öyle? Yani dik üçgen için bu böyle işte, 90 derecesi var falan yani. Teorem, teorem akılda başlar, akılda tamamlanır. Bir de ideallerin bilimi, o da dış dünyada yok, idi. Eee, yani doğada olmayan bir şey yapıyoruz kültürümüzü inşa ederken. Özgürlük diyorum, doğada özgürlük nedir? Doğada bir zincir var, sebep sonuç zinciri var, ha şey var. Eee, kaos-kozmos tartışmasıyla kuantum fiziğinde işte indeterminizm var, determinizme karşıt filan. O aralıktan bir şey çıkar mı, bir irade filan, bir olanaklılık filan diye bugün zorlama tabii yani. Ama bu bir ide olarak düşünülebilir ama aslında mesele o değil şimdi. Özgürlük dediğim zaman bir ide ve bir toplum oluşturulma şeyinde, eee, yapılanmasında bu irade olarak; yani insanların özgür ifade, yaşam kararı, eee, anlamında ona tanınmış bir hak, özgürlük bir hak olarak şimdi… Eee, özgürlük hangi dönemde gereksiz, ide hangi dönemde geçersiz gibi bir soru var. Her dönemde var yani, orada. S, yani 1000 sene evvel de gerekli, şimdi de gerekli, 1000 sene sonra da gerekli yani. "100 olmak istemiyorum" diyen kimse olmaz. Aynı üçgen, aynı üçgen gibi. Dolayısıyla idenin edimsel olması ve evrensel olması ve tanrısal bir nitelik gibi, ayağını sabite gibi sabit bir nitelik gibi, evrensel bir nitelik gibi kabul etmemiz bir yakıştırma değil ya. Onsuz var olmamız, insan olma olanağımız yok, aklın bir tez olarak. Evet, bu da dolayısıyla bu aklın ispatıdır o zaman. Ak… Evet, aklın nitelikleri nedir? İşte başlıyoruz. Özgürlük yoksa ben, eee, insan değilim. Hak, haklar. Şimdi ben kendi haklarımı talep ediyorum ama diğerinin haklarına hürmet etmiyorum. O zaman hakka hürmet etmiyorum. Peki, haktan hakikate geçiyor muyuz mesela? Aklın iktizası mıdır hakikat? Hani hakikat direkt erişimim olmayan bir şey ama ide olarak var. Evet, şimdi öyle bir şey ki hakikat diye, hakikaten şeye, lare be fih gibi hakikat diye bir şey var ve biz de gidip onu elde edeceğiz gibi düşünüyoruz, üçgen bulmak gibi, bir şey ki, bir şey ki, bir düşünce veya bir olay, bir olgu ki ortadan kaldırılamaz, yani zorunludur. İşte hakikat o. Hakikat, zorunlu olan, ortadan kaldıramadığımız şey. Hakikat yoksa, hakikatler var ve biz bunlara gidiyoruz. Böyle bir şey yok gene. Bak bir cümleden bir bir tatil çıkar bana yani. Otur bunun üzerine bir düşünmek; ortadan kaldırılamaz olan… Evet, vacibü’l-vücut yani. Ayen vacibü’l-vücut. Evet, hakikat odur. Şimdi asıl bir şey var, izin verirsen ben hediye… Orayı getirmeye çalışıyorum ama ağzım açık kalıyor sen konuşunca yani. Lütfen serbest şey… Armanlar şeyden çıkartalım bakalım, zaten onunla başladık ya. Hani şöyle bağlayayım şimdi; nasihat dinlemememe hali dışarıda gördüğüm bir şey değil, ben oradan geliyorum. Atarlı, öfkeli, böyle sinirli, devamlı ötekileştiren, düşman yaratan falan bir yerden geldim ben, bir dönemim öyle geçti benim hayatım ve herkesin benim gibi olduğu bir dünyanın cennet olacağını zannettim bir süre sonra. Sonra onun en büyük kabus olacağını da anladım. Ama o dönemden eğer unutmadıysan aldığım ders; beni anlattığını ya da beni oluşturduğunu düşündüğüm inancım, ideolojim, aidiyetin bilmem ne nedeniyle aslında bayağı kendimi kötü hissediyormuşum, bayağı daralmışım, bayağı kopmuşum bütünden ve utanç içerisindeyim yani böyle bir darlanmış vaziyetteyim. Orada bir, bir rahatlık geldi. Ben şimdi o rahatlığı herkesin olsun istiyorum. Sizin gibi aynı… O nereden geliyor? Aslında o, biz neden böyle bir öz değersizlik, bir kapanma, bir şey… Onunla ilgili bir hediyeniz var. Var, var, zaten söyle verdin orada sözlerinin içinde; hemen cımbızla alalım onu: utanma. Cennet mitinde Adem-Havva meselesinde de eee, bir şey var değil mi? Çıplaktı ve farkında değillerdi, ve farkında değillerdi. Ama farkına varınca utandılar ve eee, edep yerlerini örtü, örtüler. Şimdi farkına vardığı zaman insan utanç duyuyor, yani vicdanı uyandığı zaman utanç duyuyor. İnsanlığının duyarlılığı arttığı zaman utanç doğuyor. Demek ki utanma bir erdem, insani bir erdem. Ama karşıtı ilginç: utandırılır. Bir kabus; utanma erdem, utandırılır kabus. Özgürlük erdem, özgürlük insanın kendisine özgürlük, eee, vermesi; yani kendi iradesinin kendi iradesiyle kendisine emir vermesi ve buna uyması. Özgürce bir davranış, dışarıdan emredilen uyuyorsa o irade, bu zulüm. Aynı bunun gibi. Şimdi utandırılır bence, eee, Doğu toplumlarının özellikle Batılılardan aşılmış başka sorunlar derinleşmiş ama bu aşılmış orada… Eee, Doğu toplumlarında halen var olan bir [Müzik] utandırılır; utandırıyorsun, versin kabul ama ruhsal durumu, kendi ruhsal durumu o utandırılır perdesinin arkasında yaşadığı bir… Bildiğimiz bugünkü bilimsel anlamda psikolojik bir sorun. Şimdi onunla ilgili benim getirdiğim şey de armağanlar içinde şöyle birkaç tane… Hiç olmazsa başlıktan söz etmeme izin verin şimdi. Utanırılır bir kere ha; utandırılır, sürekli suçlama, ailelere söylüyorum. Evet, kıyaslama ve suçlama, evet. Sürekli suçlama ve kıyaslama: "Bak o şey ediyor, çok başarılı, sen değilsin! İşte çalışmıyorsun, şöyle olacak, böyle…" Sürekli suçlama, sürekli yargılama. Sürekli yargılama: "Doğru yapmıyorsun! İyi yapmıyorsun!" Sürekli yargılama ve sürekli aşağılama. Şimdi sürekli sözü burada önemli yeri gelir. Suçlayabiliriz çocuğumuzu ya da e, y, "Niçin bunu yapıyorsun?" diye bir ihtarda bulunabiliriz ama sürekli ihtiyar yani süreklilik kazandığı zaman şey, utan… Varoluşsal bir olaya haline geliyor. Sizin bir eşik değerini aştığı anda içselleşmiş bu utandırılır olma, toplumda o, o kişide bir… Eee, çocukta özellikle çocuklarda. Tabii çocuk oldukları savunmasız ve bütün şefkatini ve sevgisini beklediği ailesinden bunu yaşıyor, içi boşalıyor yani. Öz saygısını yitiriyor, hatta öz saygısı daha oluşmamış, onun temelleri yıkılıyor, boş bir iç. Bu boş iç artık utandırılır insanın iç boşluğu ne yaparsa yapsın [Müzik] doyurulmuş; eyyi abanı, zenginliğe abanı, şöhret olmaya abanı, işte yarışmalara giriyor, kahraman olmak istiyor, para kazanıyor, her türlü şeye abanı, kara deliği doldurmaya çalışıyor ama bravo, kara delik gerçekten utandırılır ve o doldurulmuyor. Şimdi çok ilginç bir şey şeyimiz… Eee, toplumumuzda hepimiz biliyoruz yani geleneksel ailelerimizde çoğunlukta, %180'in üzerindeyiz, şey yapıyoruz; sevgiyle çocuklarımızı çok böyle şey vıcık vıcık sevgi veririz. Batılılar biraz daha rasyoneldir, çocuk ağladı mı odaya koyar, ağlaması geçince çıkartır filan. O nedenle restoranlarda bir Batılı çocuğun ağlayıp sızlayıp bağırdığını görmezsin. Bizimkiler hemen bağırır, feryat eder, ilgi ister; ilgiyi ondan alacağını öğrenmiştir. Yani biz çok sevgi veririz çocuklarımızı, biz Doğulular ve özellikle, eee, kendi halkımız ama saygı, saygı vermiyoruz. Çok temel bir sorun; saygı ver… Eee, saygı vermeyeceğince öz saygı düşüklüğü, öz saygı… Yani iç boşluğu orada kalıyor. Benim mürşidim dediğim o İhya Efendi diye adını anıyorum, çok e, provokatör ve benim iç dünyama allak bullak gidip sonra yol bulmama, kendi kendime yollar arayıp o aradan çıkmaya çalışmama neden olan kişi… Eee, bir gün böyle bir şey konuşuyoruz, yani sorunlarımız, ülkemizin sonra filan, bana dedi ki: "Bak," dedi, "He, ben sevgi nedir diye sordum." Yani sevgi, sevgi diyoruz işte, bir de Tanrı sevgisi, Tanrı aşkı filan filan böyle, tabii kalıp şeyler soruyoruz. "Bak," dedi, "hep sevgi, sevgi diyoruz. Sevgi," dedi, "kandilim mumudur, şeyidir pardon, Alevidir, Alevi kandilin." Alevi sevgi ve evde de vardı orada bir şey… "Getirin feneri," dedi. Getirdiler, açtı e, şeyi çıkarttı, uyandırdık kandili. Biz uyandırma da yakma demiyoruz, uyandırdık kandili, üfledi, söndü. Fener o şeyine, fanusuna, fener denir esasında kandilin fanusu; feneri üzerine koydu, üfledi kandili, bak dedi, eee, "mumun devi sevgidir, feneri saygı. Saygıyı kaldırırsan, saygıyı kaldırırsan sevgi ölür." Ona bir alan bırakmak, birey olarak kendine alan sağlamak, ev saygı. Şimdi dolayısıyla kendi çocukluğumdan da bir örnek vereyim; metinden bahsetmeyi sevmem ama bu çok da yerinde bir şey oldu benim… E, annemin babası bir şeydi, bir sufiydi. Ondan sonra babamın babasıyla mesela buluştum çocuğum; ona gittiğim zaman beni havalara fırlatıyor işte, çok seviyor, "Aslan oğlum!" diyor, al harçlık diyor, yanına şöyle git, kıçıma vuruyor, şey ediyordu işte, takdir ediyor, yüceltiyor filan, bağırıyor, çağırıyor filan. Böyle bir ilişkimiz var; alt alta, üst üste. Anne babasına, o sufi olan kişiyi evine ziyaretine gittiğim zaman ayağa kalktı, 6 yaşındaydım, 7 yaşındaydım, 8 yani bunları yaşadım. Ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor ve "Hoş geldiniz," diyor bana. "Hoş geldiniz! Tam da çayı demlemişim, bir fincan çay içer misiniz benimle?" diyor. Şimdi öteki ilişki, alt alta, üstte olan ilişki başka bir şey; bir sevgi var orada, şefkat var iç içe ama burada birden kendime geliyorum. Bana saygı duyan, ayağa kalkan, ayakta beni karşılayan birisi var. Böyle hayretle bakayım çocuğum, tabii çünkü bir şeyi bilerek gitmiyorum, onu görüyorum, onu görüyorum. Sonra oturuyoruz, benimle oturuyor, konuşuyor. Arkadaşlarının yanında onlarla ne ilmi konuşmaları yaparlarken, "Sen de otur evladım, dinle," falan diyor. Hatta bir tanesi demişti ki: "Hocam," dedi, "bu çocuk bizim konuşmalarımız, ilmi konuşma, bu ne anlar bugün? Duyar, yarın anlar," diyor. Şimdi çok ilginç. Nef ya, ve ne zaman onu ziyarete gitme şeyim olduğunda kalbim pır pır pır ederdi. Yani saygı gördüğüm bir yere gidiyorum. Saygı; çocuklarımızın saygı duymuyoruz, sevgiyi boca ediyoruz, saygı duymuyoruz. Herhangi bir şey yapacağız çocuğumuza, sormuyoruz, taşınacağız, taşınıyoruz hep beraber paldır küldür gidiyoruz, taşınacağız, senin arkadaşlarından ayrılacaksın, okullar alacaksın, acaba ne düşünüyorsun filan… Yani şartlarımız bunu, g olsun, bunu bir muhatap olarak saygı… Şimdi iç boşluğu aslında sevgisizlik gibi görünüyor; halbuki saygı olmayınca sevgi zaten sönmüş bir şey. Gireceğim abi araya, duygulandıran bir şey oldu beni… Eee, Danimarka'da görmüştüm Türk çocuklarıyla Danimarkalı çocukların farkı oradayken dikkatimi çekmişti, 98'de. Bizimkiler marketi birbirine katarken Danimarkalı çocuk felçli gibi yani hiçbir şey yapmıyor. İzlediğimde şunu gördüm: Ne zaman bir standart bir Danimarkalı ailenin çocuğu markette bir şey istese anne ya da baba, her ikisi de varsa her ikisi birden diz çöküyor çocukla, öyle konuşuyorlar, diz çöküyor ve yüz yüze, göz göze geliyorlar. Çocuk genellikle ikna oluyor yani, mevzuyu hallediyorlar. Bizimkiler spor çantası gibi çocuk taşıyorlar ve ben daha sonra bu davranışı nasıl fark edebildiğimi düşündüm çünkü insan böyle bir şey kolay fark edemeyebilir. Benim dedem bana aynısını yapardı ama peygamber sünneti diye. Şimdi Danimarkalı'da peygamber sünneti olması beklenmez bir şey ama orada bir hakikati, onlar da bir hakikati, onlar başka bir yerden duymuşlar. Şimdi biz böyle taklitten de olsa işte bunlarla bağlantımız kesildiği için sevgi boca etmeyi ya da para boca etmeyi, tek ebeveynlik şeyi… ZN ne biliyoruz? Halbuki belki de esas ihtiyaç saygı, işte yarın bir gün hayatta yolunu çizebilme cesareti. Evet evet, çok öz saygı. Öz saygı zaten orada, o yüzden ben dedemi iade ederim. Siz de galiba o dedeyi iade ediyorsunuz. İade ediyoruz, evet. Kendini bilmek, kendini bulmak öz saygı için… Öz saygı. Öz bilincin olduğu zaman yeterli değil, öz erkim de olmalı ha! Öz erkim de yeterli değil, öz güvenim olmalı ve bunun da korunuyor olması lazım değil mi, bu başkası için geçerli şimdi… Eee, şeyin, bu anlattığımız, sözünü ettiğimiz şeylerin çok çağrışımı oluyor. Ben onun için eee, bir yol bulayım da çok dağılmadan, valla bu bu program bitmez abi, söyleyeyim, bilmiyorum. Ali siz yatmaya gidin, biz devam… Şimdi, şimdi bir de şunları gene zikretmekte yarar var. Şimdi utandırılır insan gizlenir, yani kendini gizler, yani maske takar, yani ya böyle devamlı tebessümlü şey eder, ya böyle neşeyle, kahkahayla konuşur, sürekli kahkahanın arkasına saklanır. Eee, kimi zaman eee, şeyse, evlilik ilişkileri şu bu filan, kadınlarda daha çok görülen hastalığı; hastası sürekli hasta olur, ilgi şey eder. Yani öz güvensizliğin eee, getirdiği bir saklama var. Fakat bu fazlaca olduğu zaman başkalarından gizlenme giderek kendinden gizlenmeye dönüşür ki orada o insan artık kaybolmuştur yani. Utanırılır, kaybolmuş olarak aramızda olduklarını düşünebilirim, düşünelim. O yüzden hiçbir erişim de olmuyor yani, özüne erişim pek mümkün olmuyor, mümkün olmuyor. Bunlar ciddi psikolojik şeyler. Eee, şimdi peki utandırılır insan kendisini refleks olarak, kendiliğinden bir savunma eee, oluşturmuyor mu doğada? Hep vardır her şeyde, yani bir tepki çıkıyor yani değil mi? Hayvana kızıyorsun, o da sana kızıyor filan, yani evet var. Eee, gerçekliği yattığı zaman, eee, eee, kendisini korumak için yalan söylüyor, utandırılır insanlar yalan söylerler. Ama bu yalan söyleme eee, çevresinde fark edildiği zaman aşağılamaya e, şey olarak, neden olarak görülüp fasit daireye dönüşür, daha beter utandırılır, daha beter utandırılır, o daha beter yalan söyler. Halbuki onun yalan söylemesi orada savunmadır, gizlenmeden, yalanın arkasına gizlenmek, bastırma, psikolojik sorunlar meydana getiriyor yani. Utanırılır bastırdığı zaman o patlayacaktır bir yerde. Onunla karşı bir de yansıtma: "Ben yapmadım, o yaptı!" Şimdi bu dışsal sebepler; o zaman ne oluyor? Arkadan çıkıyor iftiralar çıkıyor: "Bak o yaptı! Bu yaptılar!" Bir suçlu bularak kendisini onun arkasına saklıyor. İşte durup dururken sanki üzerine şeymiş gibi, vazife gibi, e, toplumdaki herhangi bir şeyin, internette şurada burada rastladığı herhangi bir açıklamaya hemen illa orada ona bir şey söylemek, ona e, işte günah keçisi ilan etmek ya da e, hedef göstermek filan. Aslında utandırılır şeyi… Şimdi burada sorun, utanma erdem, utandırılır. Allah aşkına! İşte hep kaotik konuştuk, hep distopya konuştuk filan… Acaba bir yol var mı? Şimdi benim bir şeyim var. E, cehalet ve eee, bağnazlık, kaba güce karşılık bir gene, o da bir motto, bir dizgi gibi ben e, kabul ediyorum. Eee, insanın kendi nitelikleriyle ilgili hep insanla ilgili zaten. Şu andan itibaren yani konuştuğumuz her şey insanla ilgili. Bir insanda bilimsel tutum aşılanmalı; bilimsel bilgiler değil, bak dilimizde tüy bitti. Metin abi de aynı şeyi söylüyor; bilimsel düşünce önemli, evet, bilimsel düşünce yani bilim, bilimsel bilgileri yığmak değil, değil, o metodu bilmek, o metodu bilmek; onları işleyebilen bilimsel tutum diyorum ben buna. İkincisi, sanatsal duyarlılık. Sanatsal duyarlılığı böyle öğretemeyen benim yani. Sanatsal duyarlılık iyidir, çocuklar işte bunu yapın, nasıl yapacağım? S, sanatsal duyarlılığı nasıl yap, nasıllar önemli, bilim… Yani nasıl, hiç nasıl ilgilenmiyoruz. A, bir de şimdi 3 aşama; felsefi anlayış, bilimsel tutum ve bilgi, nedensellikle ilgilidir, açıklamaya yarar. He, bildiğimiz şeyler de yani konuşmakta bu şeyi işlemek için özellikle cehalet, bağnazlık ve kaba gücün panzehirlerini konuşuyoruz, panzehirler ya… Şimdi doğada herhangi bir şeyi anlamam lazım, bir nedensellik zinciri, neden-etki bağlamı kuracağım. Kuvvet etki etti, bunu yaptı, tepkisi de bu, ölçeceğim, bilim, bilim yapacağım. Tamam, sanata geldiğim zaman sanatsal duyarlılığın ölçüsü doğa bilimleri gibi değildir, yani nasıl ölçeceğim? Zevk etmeyle alakalı bir şey yok değil mi? Ruhsal durum var, estetik var. Tarihsel süreç içinde ekoller, o ekoller içine düşüncenin işin içine girip devrim aşamaları var, formların form olması, formunsuzlaşması, sökümü, yeniden kurum filan ha, orada sanatsal duyarlılıkta sanatı tanımlayan, ayırt eden, diğer her şeyden ayırt eden bir şey, bir özellik olması lazım. Onunla beraber çalışmam lazım. Sanatsal duyarlılıkta sanat nesnesinin gerçekten sanat nesnesi olup olmamasıyla ilgili bir algımızın olması lazım. Sanat, sanat okuryazarlığı yani ayırt edebilmek. Evet yani, evet yani hatta sanat, eee, yapıtını yapıtını ayırt etmek, sanat yapıtını diğer tüm bilimsel veya onun dışındaki tüm nesnelerden ne ayırt ediyor? Biricik olması. H, tıpkı basım değil, birişik. Şimdi bizim kendi olma, kendini bilme, kendini bulma, öz erk, öz bilinç dediğimiz de bir sanat yapıtı, buna dinda ehadit denir; biriciklik, kul huvallahu ahad. Biricik ol, y, biricik ol. Yani insana uyguladığımızda tabii biricik ol. O yüzden ilahi bir şeydir, sanat diye hep böyle kod… Biricik bir şey bu nedenle biricik. O işte e, İbrahim'in tek başına üm
Yani bunu ben çöle çöle çıkmak diye söylüyorum. Yani şunu çok ilginçtir gene Kadim öğretide İsmail sözü; İsmail Arapça sözcük ama aslında İbraniceden çeviridir. Yaşma eldir, şema işitmek demek İbranicede. Şema İsrail der. İŞİD, “Ey İsrail, Adonay Eloh Enu, Adonay Ahat” İŞİD, “Ey İsrail” derken burada bir kitleye değil, doğrudan doğruya Yakup peygamberin İsrail, yani dönüşmüş olarak ruhsallık andaki İsrail ünvanına; İbrahim de Abraham da İbrahim oldu, o da Yakup İsrail oldu. Bir halkı değil, orada bir kişidir, ona diyor İŞİD. Şimdi şeyde de, e İsmail, Semen geliyor, işitmekten geliyor. Evet, nedir? Tanrı onu işitti, diyor. İsmail çöle terk edildi ve Tanrı onu işitti. Yalnız, yalnızlıkta ancak işitildi. Gönlümüz kendi öz benliğimizin baş başa kaldığımız anda, ruhta deneyimlediğimiz bir şey yalnızlığı; kendi ruhumuzda. Aslında yalnız değiliz. Onu, “Ben varım ya,” aynen öyle, her zaman bizle bir yerlere gelen biri var orada. Yani yalnız değilim ki, çölde yalnızım demek aslında toplumun bağlarından kurtuldum ve kendimi buldum. Aslında çok garip şey, kendini buldun. Hım, zavallısın, bak dayanan yok, aile yok, şu yok, bu yok. Bunu mu demek istiyorsun? Orada bir okines, bir o kendi gücünü bulma; özerk, özerk bastonlu yürüyen çocuk gibi.
Hatta burada çok ilginç bir şey var; oyun var. Yani şimdi şeye geldik, nasıllar içinde ne yapalım? Oyun, oyun, oyun. Çocukların oynadığı bir şeydir. Ama çocuklar oyun oynadığını bilmezler, onu yaşarlar, onu deneyimlerler. Sonra büyüdükçe bunu bırakırlar, artık başkalarının, öğretmenlerini, ailen falan öğrettiklerini yaşarlar. Sonra da futbol, eğer şeyi varsa, ne bileyim, basketbol, işte bilardo filan, yani kurallı oyunlara yönelirler. İşte İngilizcede güzel ayrım var. Birine diyorlar play, öbürüne game diyorlar. Mesela game, müsabaka, kuralı belli. Evet, müsabakada da yarışmadan söz etmiş oluruz, o da çok güzel, çok önemli. Fakat benim söylemek istediğim oyun, yaşamın kendisidir zaten. Aynen öyle, kurallı oyun. Bu oyunun farkına varmak, onu yönetmek, yapılandırılmış oluyor biraz daha. Ah, evet, onu yönetmek. Şimdi çok ilginçtir gene, gene Kadim öğretilen, eee şey yapalım, peygamber safhasından bir alıntı yapalım. İsa Nebi, İncil'de diyor ki: “Tekrar dönüp çocuk olmadıkça Allah'ın melekutuna giremezsiniz.” Çok ilginç ya, bu bizim açık beyin en önemlilerinden de biri. Evet abi, tekrar dönüp çocuk olmadıkça, içinizdeki çocuğu bulmadıkça Allah'ın melekutu, Allah'ın Krallığı, onu Cennet diye falan çeviriyorlar böyle hep çıkarlara yönelik şeyler. Hayır, orada egemenlik sözü, melekut, melk, egemenlik demek; Allah'ın egemenliğine giremezsiniz, yani başkalarının egemenliğinde kalırsınız. Şimdi tekrar dönüp çocuk olmak. Vay canına! E, nasıl olacak tekrar diyorum? Çocuk. İşte orada bir şey var, bir oyun meselesi var. Eee, bu da sanat, sanatsal bir etkinliğe katıldı mı insan, tüm varlığıyla o sanatsal etkinliği icra ederken dönüşmeye başlar ve oyunu oynar. Batılılar bir enstrümanı kullanmaya ne diyorlar? Playing enstrüman, playing gitar, playing piyano. Biz öyle demiyoruz, biz çalıyoruz, değil mi? Gitar çalalım. Diye Cem Mumcu'ya da buradan selam ediyorum. Resim atölyesine beni birkaç kez çağırdı. Dedim abi ne yapacağım ben, anlamam. Dedi ki: “Anlaşılacak bir yerde ki, gelip oynanacak bir yer.” Dedi: “Ben dedi oynuyorum, çok güzel şey. Gel seninle beraber oynayalım.” Dedim, koca adam neden bahsediyor? Bunu demek istiyormuş; eğ, sanat oynayarak çıkıyor gerçekten.
Evet, oyunla başlıyor ve kurallı oyun sanat oluyor. Kuralsız oyun, eee o anda bir, o bir dünyayı öğrenme yöntemi zaten, yani yaşayarak deneyimleme. Ama kurallı oldu mu, sanata dönüşüyor. Şimdi bunu bizzat uygulamalı olarak dikkat et; tüm tarihteki sufilere bak. Mutlaka enstrüman var, mutlaka raks var ya. Gerçek derinleşmiş herhangi bir öğreti zaten sanata çıkıyor ya. Bu bağlamda ya, orada bir, bir, bir zevk, neşve ile beraber. Aslında dönüştürücü bir kudret de var, yani ancak sanat dönüştürür, ancak ve hatta insanın ahlakını dönüştürür. Bizim boş geçen dersler hep o yüzden sanat dersidir işte; ahlakını dönüştürür insanın sanat. Çünkü estetik bir algısı olan insanın ahlak dediğimiz şeyi de o estetik üzerinden; çirkinden uzak durup güzele gitmeye çalışır. Evet, hani bu gene geleneğe dönelim; “Allahun cemilün yuhib.” Cemil, Allah güzeldir, güzeli sever ya da daha ilginç bir şey söylüyor ayet: “Allah mukallit deri sevmez.” Aslında bütün konuşmamızı bitirdik. Allah mukallit deri sevmez, ne demek? Eskisi gibi yapma, herkes gibi yapma, başka tür, taklit edenleri. Evet, sevmez. Şimdi diyorlar ki bana ya, Allah'ın sevip sevmemesi bir kere nereden bileceğiz, ayrı konu. E, böyle bir şeye inansak, inanmazsak. Yani biz kendimizle ne ilgisi var şimdi bu? Bu hakikaten çok büyük bir hikaye ama ârifler şöyle söylüyorlar, diyorlar ki: “Allah sevmez demek, sevilmezsin demek.” Bir kişi mukallit. Evet. Allah dediğimiz neydi? Programın başına doğru bir daha dönerseniz; o sanal ilahların yokluğu durumunda ortada bir hakikat, hakikat seni sevmez. Yani hakikat tarafından sevilmez, hatta çevrendeki insanlar sevmez. Yani insanlar bir kişinin mukallit olduğunu, taklit ettiğini, orijinal olmadığını anlar. Ben onun için diyorum ki ya, bir ayeti okuyoruz: “Allah mukallit deri sevmez.” Peki, kimi sever diye sormayacak mıyız? E, orijinalleri severmiş. Ama abi utandırılır, diyor sana. Evet, ya da çünkü bir söz vardı; herkes gibi davranan, kendisi gibi davranamayan, mecburen kızar diye. Orijinallik bir nefret unsuru oluşturuyor ya, işte oradaki güzelliği göremiyor. Çünkü o bir korku yaratıyor, utançtan dolayı. Tabii, tabii. Şimdi o zaman, eee orijinal olanlar, kendini bilenler, kendini bulanlar bir kibirle, eee davranmazlar. Dolayısıyla ezmez, câhili ezmez veya fakiri ezmez, yoksulu ezmez. Peki, ne yapar onlara? E, ulaşır.
Çok ilginç gene bir şey anlatayım, şimdi gene dini bir şey, bugün ağırlıklı geliyor bana; esin. Evet, bugün demek ki modumuz o olsun, geldi yani esin, öyle geliyor şimdi. Yahudilere bakıyorum, eee Süleyman'ın Mabedi diye söylenen, yani Tanrı'nın adını anılması adına hazret Süleyman'ın yaptırdığı ilk, eee Kudüs'teki mabet. Peki, bu mabedin ritüeli var, sembolleri var, dini anlatımları var, eee işte birçok şey var. Fakat oraya insanları çağırmak var bir de, değil mi? Yani bir muhabet yapıyorsun, insanları davet edeceksin. Neyle davet ediyor diye baktım, eee şofar diyorlar. Bugün şofar büyük bir, eee boynuz, hatta görmüşsündür filmlerde de vardır, şeyde de vardır, ne boynuzdur o? Kocaman da, ben şeyde gittiğimde Kudüs'te gördüm. Üfledik, ses çıktı böyle diye çık, ses çıktı. İki kişi, eee mabedin, eee şeyinde, kapısının önünde bu şey, namaz, namaz zamanı, dua zamanı boru ötüyorlar, boru üflüyorlar. Sonra baktım şeye, Hristiyanlara, onlar niye? Çan. Gelenekte boruyu, e onlar da zaten aynı geleneğin devamı, ama bunlar çan çalıyor. Belki de Hintlilerden öğrendiler, Tibet'lerden, onlar çan çalıyordu filan. O da çan çal. Geldik şeye, Müslümanlık aşamasına, aslında hepsi Müslümanlık da neyse, bu aşamada, Muhammedi aşamada da baktık, ezan, onunla çağırıyor. Eee, bir bilgiye sordum: “Efendim, bunlar boruyla aynı gelenek diyorsunuz; bunlar boruyla çalıyor, çağırıyor. Bunlar şeyle, çanla çağırıyor. Şeyde, Muhammedi'ler de insan şeyle, ezanla çağırıyor.” Bak, diyor, “Nefesimiz çıkan şey boru değil mi? Dilimiz, damağımız arasındaki seslendirmelerimiz çan değil mi?” İşte bu beni gafil avladı, doğru. Öyle. Ve ikisi birlikte insan değil mi? İnsan, insan ile çağrılır, dedi. Yine bir unification söz konusu değil mi? Yani insan, insanla çağrılır. Peki, bu devirde de artık risalet kalktı, velayet devri olduğu için artık bir daha Resul gelmeyecek. Risalet kalktı, velayet devri olduğu için artık çağırma devri de bitti, dedi. Bakın, bu biraz şey, yaşadığımız şeyin, o ekstrem bir şey, zaman şeyi için de bazıları değişir. Evet, şimdi çağırmaya ya, efendim, ne senin dede gibi hani diz çöküyordu. Ya gidip alıp geleceğiz. Gidip, şimdi gidip alıp gelme demek insanların anlayışına, onlarla birlikte yürüyerek gitmektir. Dolayısıyla buna eşlik etme, dostluk, velayet deniyor. Risalet emredicidir, velayet emretmez. Eee, birlikte gider, yan yana gider, koluna girer, ona koluna girer, onunla gider. Hatta onu önde götürür, onu yüceltir. Şimdi demek ki insanlara neyi kaybettiler onu hatırlatmak veya vermek ve elimizde değil, hatır ya da uyandırmak gerekiyor. Neyi kaybettiler? İnsan, saygıyı kaybettiler. O nedenle kimse kimseyi saymıyor. E, saygının olmadığı yerde zaten sevgi durmuyor. Saygı istiyorsak biz bir önce göstermeyi. En azından saygı ya, şimdi şeye çok ilginç bir şey vardır, bir hadis vardır; 1300'e varmam, 14'e kalmam, rakam var yani tarih var, bu tabii Hicri. 1300'lü yıllarda “ayaklar baş ola, başlar ayak ola, o günden sakının” a, bizim bura şimdi bir hesap ettim, 1980 ve bu sözünü ettiğin bilgeyle, İhya Efendi dediğim bilgeyle 1978 senesinde, e bir sohbette böyle bir hadisten işte mevzu hadistir, hakikidir, değildir filan, efendim böyle bir şeyler söylüyorlar. Yani bir önemi var mı? Hadis değeri verelim mi, vermeyelim mi filan gibi, a dedi ki: “Biz bunun şahidi olacağız. O zaman anlayacağız ki o hadisi.” Yani, yani şahidi olacağız, nasıl? Efendim dedim, ne diyor? Dedi: “Orada kuduran köpek cami duvarına seyirt.” Yani, yani şahidi olacağız, nasıl? Efendim dedim, ne diyor? Dedi: “Orada kuduran köpek cami duvarına seyirt.” Yani malum, idrar işte seyirt demek. Demek bir hakaret var, bir kudurmuşluk var, bir köpek ve cami duvarı. Şimdi düşünüyorum ki ya ne deme, ne kastediyor filan. Bekleyin dedi 1000, madem 1300, 100, 1400'de gerçekleşecek, 14'deki şeydir, yılbaşıdır, Hicri yılbaşıdır. Ha, bir de öyle denk geldi yani Hicri yılbaşı, Muharrem, Muharremin 7'si, Kabe basıldı. Eee, Sudan'dan gelen bir grup, Mehdiliğini ilan etmiş bir kişi silahla Kabe'yi bastılar, insanları öldürdüler, sonra da Suudi askerleri gelip onları öldürdü. Anımsadım, değil mi? Evet, evet. Tam o gece oldu. Küçücükten hatırlıyorum ama şeyi, sonrasında hatırlıyorum. Tam o gece oldu. Dönüp ertesi gün gidip ziyaret ettiğimde, dedi: “İşte sahih mi, değil mi şimdi öğrenmiş olduk,” dedi. Yani mevzu mu, değil mi, ondan nakletti. O işte ü kitapta da yazdı, onun için hakikidir filan değil, vaki olduğu zaman, hakiki vaka geriye dönük anlamak yerine var olana şu anda bakıp işte kıdem, Kadim olan şimdiye ayak basıyor filan dediğim o vaki oldu 14'de; cami duvarına seyirt, yani kan döküldü Kabe'de, kan döküldü cami, cami İslam'ın cem yeri. Cami şeydir, biz buradaki mescitlere cami diyoruz, hayır, mescitler cami değildir. Cami Allah'ın ismidir. Cami Allah'ın ismidir, mescitler mescittir; Selahaddin Mescidi veya şöyle ama biz şeyimiz, kültürün içinde bir de tarihsellik var, cami diyebiliriz, önemli değil. Kabe'de bu oldu. Ha, şimdi peki niye? Olmuş, şahit olduk. Ama hadis bize ne bildiriyor? Üç şey kalkıyor; hürmet, muhabbet, merhamet kalkıyor. Öyle bir döneme giriyoruz, bir distopik dönem, ahir zaman dedikleri, zamanın sonu diye. Hani şu Fukuyama, zamanın sonu. Evet, yani ne oldu? Üç şey kalktı, nereden kalktı dedim? Efendim, umumi olarak kalktı, hususi olarak kalkmaz yani, dedim. Bize düşen görev, madem ki umumi olarak kalktı, demek terk edildi toplumlar, halklar bunu terk ettiyse, biz bunu ihya etmeliyiz. O yüzden İhya Efendi diyorum ben; dirilten, yani bunları ihya. Neyi? Birbirimize karşı hürmet, muhabbet ve merhameti ayakta tutmalıyız. Şimdi günümüzün şeyi bu, bireysel, eee, e, yüklemi, görevi bu, iman anlamında. Şimdi insana eğitim varlığı biliyoruz. İyi de nereye eğitilirse o olur, yani eğitimin kendisinde bir kılıç gibi ya da bıçak gibi; bıçak elma da soyar, adam da öldürür. Şimdi diyoruz ki mesela akıl, işte çağ akıl. Çok doğru, aklın doruğu endüstri, endüstrinin doruğu, eee 5000 yetişmiş personelli uçak gemisi ne yapar? Adam öldürür, aklın geldiği yer burası. E, şimdi kesici, biçici, kıyıcı. Evet, ne yok? Dişil enerji yok, yani rahmet yok, merhamet yok. O neydi? Meryem Suresi. Ben bir papaz efendiyle konuşurken dedim ki: “Hazret-i Meryem, siz çok kutsal biliyorsunuz, adına kiliseler yaptınız falan, Protestanlar hariç, Katolikler ve Ortodokslar filan.” Evet, evet. Dedim: “Ben İncil'de bir Meryem Suresi görmedim.” “E, haklısın,” Biz dedim yani biz siz yapmıyoruz, Kur’an-ı Kerim'de Meryem Suresi var ve Meryem suresinde bir çok ilginç bir şey var, diyor ki, e, Hazret-i Meryem'e hitaben Rabbimiz diyor ki: “Senin için bir meveddet yarat şimdi.” Sevgi yaratmak, ama sevgi yaratmaktan söz ediliyor, yani muhabbet değil, meveddet ve onun şeyi yani, somut bir sevgiden kastediyorum bu somut sevgi. İsa Nebi, yani Meryem iffet demek, şehvetin karşıtı. Bir Meryem daha var, Mecdelli Meryem. O da şehvet demek; Mari Magdalena, fahişe. Hazret-i Meryem, İsa'nın annesi olan kadınların en hayırlısı, yani anne, kadınların en hayırlısıdır anlamında. Sembol olarak karşıt, fakat asıl İsa'nın kutsadığı azize diye, eee ilan ettiği Mariya Magdalena'dır. Anne değildir, anne iffettir, o Allah'ın ayettir, iffet. On değişiklik, o yok, yani orada bir gelişim, kemal yok, o zaten mütekamil değil. Evet, ama Maria Magdalena fahişe iken tövbe edip gözyaşlarıyla Hazret-i İsa'nın ayağını yıkayıp saçlarıyla kurulayıp dönüşüyor. Fahişedir, e, tövbe dediğimiz dönüşme, tövbede dönmek, dönüşmek demek. Şimdi biz de resetleyip bir daha gibi anlaşı... Aynen öyle. Evet, işte o zaman Maria Magdalena asıl dinin, eee sembolü. Tövbeyle dine girilir ve dönüşmeyle insan olur. O halde buna ölüp dirilme deniyor; ölüp dirilme, “mutu kabl emut”. Aslında senin sloganın çocuk, ben çocukluğa dön diyorum, yaratıcı oyun anlamında. Sen de resetle diyorsun yani. Bir de kendini resetle, nöroplastisite diye. İşte bizim alanda bir şey var; devamlı değişim halinde olan bir sistemle nasıl sabit kalabildiğini anlamaya çalışıyoruz biz. Aslında sistemin kendisi akıyor, dönüşüyor, değişiyor. Yani devamlı ev, ama biz böyle devamlı bir işte kitlenme, bir “ben buyum”, bunu benden daha bir şey... Güvenlikten, güvenlik arayışından olay. Bil abi, utandırılır olayı var ya, gerçekten çok ciddi bir bakış açısı. Yani bunu ben de içimde hissediyorum çünkü utandırılmaktan biz de nasibimizi aldık ve bu toplum içerisinde yani gördüğümüz o, aman ben istemem, bana dokunmasın, benimkiler süper, bunun içine karışmayayım, kaybolayım, hani hiçbir değişiklik yapmayayım çünkü her hamlem tanınıyorum gibi bir şey var ya, o gerçekten çok büyük bir park giridi gibi bir şey. Yani kesinlikle. Hatta şeyi bilirsin, şimdi çok ilginçtir, çocukluğumuzda hatırlıyorum ben, işte top oynardık mahallede filan, onun camını kırardık her şey. Şimdi komşu bize kızdığı zaman, kovaladığı zaman, hatta dövdüğü zaman öfkemiz artardı, kızgın, öfkelenirdik. İtiraf ederim, erdemdir dönüştürebilirsiniz yaptığında utanıyoruz, babamız yaptığında utanıyor. Çünkü onlar bizim var oluş, eee sebebimiz olarak yani zahirde ve onların şefkatine sığındık. İnsan sevdiğinden utanır, komşu kızdırır seni, öfken artar, o zaman güçlenirsin. Hatta ben onun için diyorum; bir çocuk çok böyle öfkeli, sağ solu çekmiyor filan diyorlar. O diyorum çok iyi, çok iyi, öz savunması güçlü, canım biraz bir kırsın, döksün ortalığı. Utanılır, kendinden kaçmaya neden oluyor aslında annenin şefkati. Onun için çevremdeki hanımefendilere söylüyorum diyorum ki: “Ben nasihat falan yapacak seviyede bir insan değilim. Ben size sadece, eee sohbet edebilirim. Bu sohbet bir feyiz olabilir, olmaz bilmiyorum ama lütfen çocuklarınıza ‘Seni sevmiyorum, bir sevmem, seni bak şunu yaparsan sevmem’ sevgiyle tehdit etmeyin. Tüm travmalar geçebilir, bu geçmiyor.” Çok doğru, bu iç boşluğu dolduramıyor, kendini sevemiyor ki, ondan sonra kendisini sevemiyor, kendisine saygı duyamıyor ve şey de gene geleneksel Kadim öğretide anne baba için sembolik anlamda mana, yani halen günümüzde de bizi irşad eden iki şey var; baba fedakarlık demektir, anne feragat demektir, ahlak olarak. Baba vur kollar, eee bedel öder, çocuğuna feda eder, malını verir, şey eder. Anne canını verir, sevgisini ve şefkatini verir. Anne feragat ahlakı demek, baba fedakarlık ahlakı. Eğer bu bir sevgi ama şefkat anlamında biri saygı. İşte bu ikisini dengeli içselleştiren olarak gene eril ve dişil dengesinden bahs; eril ve dişil dengesi. Biz de dengeler kaymış. Vallahi abi şeyde rekor kırdık, anlat bana.
Tabii, tabii. Ben mesela bence daha konuya yeni giriyoruz aslında. Bence de bu format gereği bunu burada yavaş yavaş kapanışa doğru götürürken, daha önce de arada da konuştuğumuz için biz daha başka muhabbetlerin yolunu arayacağız. Metin abi, Sinan canım bir araya gelecek herhangi bir vesileyle baş. Çünkü, eee benim istifadem ayrı bir konu, ben de çok kamuoyu önünde konuşan bir insan olarak hakikaten başka engin pencerelerden alınmış manzaralar rektifikasyonuna benim ihtiyacım var. Ve böylece insanlara daha rafine bir şeyler sunabilme imkanımız var. Şimdi 1 buçuk saate aşkındır biz sohbet ediyoruz. Hatta program çekimine başlamadan önce başladı bizim sohbet, çok fazla şey konuştuk. Aslında bu geri dönüp ben tekrar dinlediğimde, mesela en son, eee hürmet, muhabbet ve merhametin kalkacağı öngörüsünü biz bugün işte post-truth diyoruz. Yani hiçbir hakikatin öneminin kalmadığı, herkesin kendi kafasına göre kural koyabilir ve hani hakikaten böyle eril ilkenin işte elimize savaş silahlarıyla işte başarı ölçütleri koyduğu bir yere gelmek gibi. Hemen hemen insana dair aslında her meseleye dokunduğumuz bir sohbet oldu bence, ama hepsinden önemlisi ben şunu öğrendim; nasihat, eee insanın önce kendisine vermesi gereken bir şey, dışarı verilmesi gereken bir şey değil ve çöle çıkmak işte kendinle kalmak falan filan her neyse, bu bizim mağaralardan dağa çıkmak, mağara girmek bütün metaforları anlatışları onlar hakikaten besleyici, doğru. İşte bunların hepsini tek tek deştiğin zaman da anlıyorum ki hepsinden öğrenebileceğimiz ayrı bir şey var ama şu her zaman çok hoşuma gidiyor; öğrendiğim her şey eğer bende bir değişikliğe sebep oluyorsa işlevsel. Ya ben bunu alırım da satarım, iyi bir işlev değil bu şimdi. Bir de izin verirsen çok bitmeye yakın hakikaten, yani ben, ben demek için filan değil yani yaptığım işi önemsemek de değil, üstenci, bilinçli doktrin bir şey yapmıyoruz; sohbet. Bunların dışında bir şey, sohbet ne yapıyor? Var olan bir kor ateşte üstü küller var. Sohbet onları, o külleri atıyor, altta kor ateş var. Kastettiğim şu; çağrışımsal olarak sohbet çağrışımsaldır, damdan çağır dağa, oradan oraya gidiyor, buradan buraya geliyor, bir seyir sülük yaratıyor, bir aslında brainstorming yapıyor ve o fırtınanın içinde şeyi, e, zihinsel takip etme zayıfladığı için içsel sezgiler, bilinç dışı etkiler daha çok açığa çıkıyor. Yani aslında kültürümüzde var olan şeyleri uyandırmış oluyoruz. O nedenle ben illa böyle dini bir şey olsun diye bir atıfta bulunarak bir peygamberden söz etmiyorum. Bu kültürün içinde yoğrulduğu felsefe de var, sanat var. Şimdi sanat deyince bu kültürün içindeki sanat, resim, çağdaş sanat olarak şimdi var, heykel yoktu zaten şimdi var. A bunlar işte zamanında olsaydı şöyle olurdu, böyle... Ben bunları konuşmuyorum, neyse ne bu. Evet, bu kültürün içinde sanatın doruğu vardı. Hegel diye bir filozof var malum, sanatı şey eder, sınıflandırır, eee en alta mimari koyar, sonra heykel der, yani soyutlamaya doğru gider, sonra resimler, sonra müzik der, sonra şiir der; şiir en üst sanattır der. Bu toplumun tarihine şöyle gerisine dönüp baktığın zaman tüm tasavvuf sufilerin şeyi, Yunus Emre'den, Mevlana'ya, Hacı Bayram Veli'den, Niyazi Misri'ye, say sayabilir ozanlara, dedelere filan, sazıyla değil mi şey, muhteşem bir felsefeyi şiir olarak, söz gibi somutlaştırılır içinde. Peki, bugün var mı? Neyi yitirdik? Şiiri yitirdik. Şiir ruhtur, akıl değildir, mantık değildir. Şiirde mantık olmaz. Şimdi şiirde akla dur derler; sen kapıda dur, sen sen toplumsalın, sen adalet peşinde olmalısın, sen hukuk peşinde olmalısınız, yani sen lazımsın bize toplum için. Benim iç dünyama girme, akıl benim iç dünyamda ruhsal çağrışımları var, benim şiir doğacak ve şiirin bütünlüğü ruhsallıktır. Oradan ilham edip koyuyorum. O yüzden sanat eseri biriciktir diyorum, şiir daima biriciktir, çoğaltamazsınız. Bir harf ekleyin, şiir bozulur, bir mısra çıkartın, şiir bozulur. Ama Kur’an-ı Kerim, onun için şiirsel, şiir değildir; şiirsel ama şeye bakın, eee mantık, mantık düz yazının tutarlılığıdır. Bir makale yazarsınız, mantıksal tutarlılığı vardır; giriş, gelişme, sonuç, eee abstraction vardır, bildiğimiz işte akademik, bunu kitap haline getirebilirsiniz, ansiklopedi yapabilirsiniz, ekleyip çıkarabilirsiniz. Evet, çünkü mantık buna olanaklıdır. Ama, eee aklın alanı ile şiirin alanı, yani mantıkla şiirin birbirine tercih etmek değil, her birinin yeri yeri var şimdi. İç dünyada, bilinç dışında ne mantık geçer, ne alakası var yani, bilinç dışı tanımaz öyle şey. Bilinç dışı dediğimiz rüya, rüyada zaman var mı, mekan var mı? Yani hangi zaman, hangi mekanda yaşıyoruz biz rüyada? Zamansız, mekânsız, yani la-zaman, la-mekan, la-kuyut olan görüler, her, her şey, her an birlikte olabildiğimiz bir dünya, şiirsel, yani onu o yüzden rüya tabir edilir, şiir tabir edilir, tevil edilmelidir, tefsir edilmelidir, hermeneutik olmalıdır filan. Dolayısıyla, eee biz bu kültürün, bu kültür derken bizim kültür şunun kültürü diyemiyorum, neden? Anadolu, Anadolu her yerden beslenen bir hafıza şeyi, her yerden beslenmiş. Dolayısıyla insanlık kültürü. Ben Anadolu'da Hint görüyorum, Pers görüyorum, Zerdüşt etkilerini görüyorum, eee Anadolu'nun kendi kaynaklarını, Yunan etkileri, İyon değil mi var, Osmanlı, Selçuklu Türkler şimdi, eee diğer kültür, diğer etnik gruplar ya, e, yani NASA gid... Yani sonuç olarak şunu söyleyeyim: İnsan hak ve özgürlüklerini hedefleme, eee yoksa yerel değerlerde, eee birbirimize karşı çatışmalar içinde kalırsak toplum gelişemez, en yüksek gayeye odaklanmalıyız, insana, insana. İnşallah, inşallah. Ezoterik anlamda ağzım bal yesin abi, canım dünyevi bal şeker yaptığı için. Evet, evet. O, GL... Eee, çok çok teşekkür ediyorum. Benim için yani bu sohbetler bitimsiz zaten. Eee, çok şükür bugün de bunu yapabildik. Uzunca bir aradan sonra, eee bunu izleyenler dediğim gibi hemen hemen her tarafa dokunup geçtiğimizi görecekler ama sohbetin ne olduğunu tekrar hatırlatmak için bile bence bu sohbet güzel oldu. İyi ki geldin abi, ayaklar sağ. Teşekkür ederim, sağ ol. Sevgili Açık Beyin dostları biliyorum ha, bu arada şunu da söyleyeyim; bizim bu videomuz muhtemelen uzun olacak son montajdan sonra. Ee, hani o hep kısa kısa istiyorlar, gençlerin dikkati dağınık falan deniyor ya, bizim en çok sevilen videolarımız hep 1 buçuk saatten uzun videolar. Bu arada sohbet güzel oldu mu? Damarın bir yeri onu anlıyor, onu anlıyor ve yakalıyor. Bu dijital medyada da olsa bu karşılık buluyor, o yüzden sevgili dostlardan çok var biliyorum, buraya kadar dinleyen, izleyen, eee hatta çevirip çevirip dinleyenler olduğunu biliyorum. İyi ki buradasınız, iyi ki varsınız. Ama geldiğinizde abone olmadıysanız bozulurum hemen, kan bir abone ol tuşuna da basın. Zira biz bu muhabbetlerimizle devam edeceğiz. Yakında gerek anlatmana da, gerek Açık Beyin'in diğer enteresan formatlarında çok güzel madencilik çalışmalarımız var, inşallah bol bol cevher çıkarıp sizle paylaşacağım. Arkeoloji yapacağız tabii ki, inşallah. Hoşça kalınız.