📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Tanrıdan Yoksunluğun Bedeli (Bir Film Okuması)

Dücane Cündioğlu2:09:22

Transcription

Herkese hayırlı akşamlar, güzel pazar akşamları.

Yarın çalışanlar için mesai başlıyor, bizim için öyle bir şey yok. Sabahımız gecemiz birbirine karışmış durumda.

Bu akşam özel bir konu var. Uzun zamandır pek uğraşmadım. Kanala yorum yazan arkadaşlardan bir tanesi bu filmi önermişti, sağ olsun. Nedense dikkatimi çekmemiş. Kendisine teşekkür ediyorum.

Umarım izlemişsinizdir. Çünkü filmi izlemeyenler için ya da sonradan izleyecekler için epey spoiler vermek zorunda kalacağım. Aksi takdirde çözümleme yerini bulmaya çalışmak zor olacak.

Ama bir tekrar duyuru yapayım. Olmayanlar abone olsun, bildirimlerini açsın. Üye olanlar da üyeliklerini güncellesinler lütfen. Geçen bir sevdiğim bir yorumcuyu dinliyordum, o da benim gibi utana sıkıla "abone olun" falan dedi. Sonra bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti.

Bir rasyonel gerekçe bulmak için "Yani bizim yayınlarımız çok önemli" dedi. "Türkiye çok önemli yerlerden geçiyor. O yüzden çok kişiye ulaşmamız lazım" dedi. O bakımdan desteklemeyi ihmal etmeyin dedi.

Düşündüm ben, "Cadı geldi yine." Çok kişiye ulaşma gibi bir derdim yok. Hatta şey diyebilirim, çok kişiye ulaşma kaygısına girmemek için belki de bunları söylüyorum. Sayıyı arttırmanın yolları malum çok kolay.

Evet, bu filmi iki filmle izlemenizi istiyorum. Zaten bir tanesini yorumladım video olarak. Bir tanesi hakkında da yıllar evvel sıkı bir yazı yazmıştım.

Biri "Godot'yu Beklerken", en sevdiğim oyundur. Yani daha iyisini düşünemiyorum, hatırlamıyorum. Godot'yu Beklerken, bende ifade ettiği anlamı tarif edemem. Yani benim böyle kalbimden vuran bir oyundur.

Nedense, hiç desem abartmış gibi görünecek ama hiç anlaşılmamış oyunlardan biridir. Hakkında okuyacak iki akıllı iki tane satır bulamamıştım hatırlıyorum. O problemi biraz açtım.

Zannediyorum modern sinema izleyicisi bu tür metinleri yorumlayacak arka plandan ve duyarlılıktan yoksun olduğu için muhtemelen iyi yorumlar çıkmıyor. Yani sinema izleyicisi, sinema yorumcuları mesela şiir, edebiyat, roman, öykü daha iyi yorumlarla karşılaşıyoruz. Ama sinema garip bir biçimde teknik yorumlar yapılıyor.

Ve bir tür bilmişlik diye temayla temas etmek çok güç olduğundan zannediyorum, açıklayacak gerekli aparatlara sahip olmamaktan birçok nedeni sıralanabilir.

Nasıl buldunuz bilmiyorum, filmi ben çok etkilendim. Tek izledim, sonra eşime önerdim. O tabii, tabiatlarımız biraz farklı. Onun belleği çok güçlüdür.

Yalnız ben dedim ki, "Bir sürpriz var filmde, bakalım bulabilecek misin?" dedim. Şeyini de söyledim, "Sonda bir sürpriz var." İzlediği gayet iyi, tabii o da yıllar sinemaya emek vermiş biri.

Fakat şey yapamadı, emin olamadı falan. Yani sürpriz deyince sürpriz kelimesi de biliyorsunuz biraz yanıltıcı olabilir.

Eee nereden nesi etkiledi beni? Önce kişisel bir iki gözlem zikredeyim. Birincisi taraf tutmuyordu. Yani şey, yönetmen Kmak McCarty çok ilginç bir adam. 67 tane filmi ya da işte kitabı, oyunu falan sinemaya uyarlanmış bir Amerikalı yazar.

İlginç bir kişiliği var ve çok düzeyliydi. Niye? Çünkü filmde iki taraftan birine yaslanmadan da hakkını verdi. Bu çok zordur biliyorsunuz. Yani ne beyazı ne siyahı önermedi.

Birini daha zayıf gösterip ötekisine tebliğ yapmadı. Mesajları sıkıştırmadan, doğal gereği olarak sezgileriyle büyük ölçüde hareket ettiği için küçük numaralar yaptı. İşte sürpriz dediğim o sonda, hiç beklemediğim bir sürprizle karşılaşınca onu filmin bir kusuru olarak görmedim.

Çünkü değişik şekillerde yorumlanabilir. Nedir o? Şimdi iki tane tikten söz edeyim, hatırlayacak mısınız bilmiyorum. Bir tanesinde, "Sen ne suç işledin?" dedi adam. İşlediği suçu itiraf etti. Olan siyahi olan dindar olan diyelim.

Ona biz sonra, "Sen hangi suçu işledin?" falan dedik. O da dedi ki, "Önemli suçlar işledim." E anlat dedi, "Anlatamam." dedi. Fakat bizimki şey dedi, "Orada ben oradaydım." dedi.

Ben de anlamadım, şeyi anla. Yani başıyla sonuyla hiçbir şeyle alakası yoktu. "Ben oradaydım." dedi. Yok, intiharla alakası değil. Geçmişte günahlarını birbirlerine itiraf ettiler.

İkincisi, bir çocuk ile ilgili bir şey anlatıyordu yine. Hatta notumu al, şey yapayım da yanlış söylemeyeyim. Ha bir yerde de, "Yaptığın en kötü şey nedir?" deyince, "Söyleyemem." dedi. "Ben oradaydım." dedi.

Bir de ilk vagon boştu. "Ben oradaydım." dedi. D iki defa. Hatta şöyle bir konuşma geçti. "Ya ben atlayacakken seni görmedim. Nereden çıktın sen?" dedi. "Ya belki direğin arkasındaydın." dedi. "Yok." dedi, "Ben baktım oraya, orada da yoktum." dedi.

"Ya duvarın arkasında olabilirim." falan diye böyle bir tuhaf bir... Yani tam oturamayacak, ne olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz. Tabii o sıcak atmosfer içerisinde dikkatiniz birçok şeye dikkat ettiğiniz için anlayamayız, gayet doğal.

Ben de şey yapamadım. Yani o "ben oradaydım" ne alakası var? Adam suç işlerken, acaba bunu eskiden tanıyor muydu falan gibi aklıma bağlı şeyler geldi.

Fakat son sahne çok önemli. Yani burada ben filmi kronolojik olarak anlatıp filan öyle bir şey yapmayacağım, takdir ederseniz. Adetim de değil, filmi izlediğinizi hep varacağım.

O yüzden hani başlangıç dersini dinleyenler için söyleyeyim, doğal ve tarihsel başlangıcı esas almayacağız. Usul başlangıçtan hareket edeceğiz. Şu anda da öyle yapıyorum zaten.

Şimdi en sonda, en sonda adamın gitmesini istemiyor. Tabii sabah oldu, güneş doğuyor, adam sinirlendi falan filan. Orada iyi diskur çekti. Öncesinde kapıdan çıkmaya çalışıyor, kapıyı kilitleri açıyor. Yani gitmesini istemiyor, intihar etmeye gidecek diye.

Dedi ki, "Biliyorum, söylediklerini kast etmiyorsun." Bu çok etkileyici bir sahnedir bu. Adam neler söyledi? White, beyaz olan profesör, ateist olan yani öyle söyleyeyim, dindar olmayan.

Bizimki şey dedi, "Bak, dilimi nasıl bilinç dışım şey yapıyor." Bizimki diyorum. Yani düşünsel açıdan değil ama duygusal açıdan yanında olduğum için muhtemelen bilinçli olmadan bizimki diyorum.

Ya da dediğimi fark ettim. "Ben sabah orada olacağım." dedi. Sonra döndü. Yani filmin rasyonalitesi çöktüğü yer finaldi.

Yani benim filmi beğenmem sebebi zaten rasyonalitesi fevk 1 sınıf. İki tarafı böyle terazide tutmuş, iki taraftan birine haksızlık yapmadan, ikisini de eşit şartlarda güçlü ve zayıf yanlarıyla resmediyor.

Bunu bir düşünür, bir filozof, bir ne bileyim kuramcı yapamaz. Bunu bir sanatçı yapar, nitelikli büyük sanatçılar bunu yapar. Taraf tutmadan yazabilirler. Sanatın gücü de buradadır zaten.

Fakat sondaki sahne bütün rasyonaliteyi mahvetti. Ben şaşırdım. O yüzden eşime de şey dedim, "Sona bir sürpriz var, sona bir sürpriz var, hazırla." O yüzden söylemeyeceğim sana falan dedim, konuşmadım film üzerine.

O da şu: O gidiyor, profesör. Bizim Black dönüyor yukarı, Tanrı'ya diyor ki, "O sözleri kast etmedi, biliyorsun." diyor. Tanrı'yı bile yumuşatmaya çalışıyor.

Eee White diyor ki, "O söz, yani o şeyleri kast etmedin. Sen söylediklerini kast etmedin." Sonra dönüyor Tanrı'ya diyor ki, "Söylediklerini kast etmedi." Bu nasıl bir şeydir ya?

Sonra buna şey derler, naz makamı derler tasavvufta. Yani şimdi fazla mistifikasyon kısmına hiç girmiyorum, oralar önemli değil. Ama neticede empati çok önemlidir.

Yani bu film bir adama empatiyi öğretmiyor. Hangi film öğretir onu bilmiyorum. Dedi ki, "Tanrı'ya beni neden oraya gönderdin, anlamıyorum." O bizim siyahi oraya gönderen Tanrı. Yani görevli filmdeki rasyonalitesi tamamen bambaşka.

Adam dindar ama müthiş çelişkileri var, iç çelişkileri falan. Eee yönetmen de şey, yazar diyelim, oyunun yazarı McCarty bizi şöyle kandırdı. Bu normal, doğal yaşamın içinde iki karşıt adamın bir araya gelmesiydi.

İşte iki saat izledik. Öyleydi yani. Hiçbir fevkaladelik yoktu, olağanüstülük yoktu. Beni de etkileyen tarafı, bir olağanüstülük olmadan çok yalın bir dille çok sıradan şeylerden söz edermiş.

Çeşit tartışmaların yoğun bir entelektüel kapışmanın gerçekleşmesi. Hiç böyle di ex maaya yani Tanrı'nın şeyine, vincine ihtiyaç aristoteles'in şeyidir. Bu Yunan tiyatrolarında vardır. Öyle bir şeye ihtiyaç duymadı, mekanizmaya joker kullanmadı.

Yani fakat son sahnede birdenbire Tanrı'yla konuşmaya başladı. Beni oraya niye gönderdin dedi, "Anlamıyorum." dedi. Yani ona yardım etmemi istediysen, istiyorsan, sözcükleri neden bana değil de ona verdin?

Aman ya Rabbi, onu kurtarması için nedir? Orada kurtarma, ikna etmesi lazım. O yüreğinde birikmiş olan öfkeyi dışarı çıkarmalı, onu güldürmesi lazım, yaşama değdirmesi lazım.

İntihar etmesini engellemek istiyor. Ama diyor ki, "Beni görevlendirdim ama niye sözleri benim ağzıma koyacağına onun ağzına koydun?" diyor.

Son diskur varı çok güçlüydü profesörün. Fakat orada bir sürpriz var. Tanrı susuyor. Tanrı yanıt vermedi. Nereden anlıyoruz? Bir daha asla konuşmasan bile beni bıraksan bile sözümü tutacağım, biliyorsun. Buna gücüm var.

Yani yarın yine gideceğim oraya. Şimdi bakın, bu naz dediğimiz Tanrı'yla inanan bir insan açısından bakmanız lazım. Yani inanma deneyiminizi nerelerde olduğunuzu bilmiyorum.

Tabii bir anlamda karanlığa seslenir gibiyim. Ama dedim ya, bu filmin ana konusu empati. Karşı tarafı hissetmek, inanan bir insanı hissetmek, inkar eden bir insanı hissetmek.

Bu o kadar zordur ki, yani taraf tutarak izlediyseniz vay halinize. Anlama şansınız yok. Hangi taraftasınız? İnanan tarafında mı, inkar eden tarafında mı, ateistin yanında mı, teistin yanında mı? Böyle bir güçlü eğilim metinle hiç temas etmediğiniz, metne değmediğini anlamına gelir.

Kendinizi gözden geçirin. Eee diyeceksiniz ki, "Elimde değil ki, Necip Fazıl'ın kafası çalışmaz o işlere." Bunun için çok yüksek bir ahlaka ihtiyacı var bu konuları bütün çıplaklığıyla algılamak için.

Basit çocuksu krizleri tek yanlı olarak bastırma ve insanları aldatma. Yani bir tür namussuzluktur, oradan sanat çıkmaz.

Şimdi dolayısıyla ne oldu? Son sahneye gelince birdenbire filmin rasyonalitesi koptu. Çünkü irrasyonel bir şey koydu oraya. Onu oraya gönderen Tanrı oldu.

E ne yani, taraf mı tutuyor şimdi yönetmen? Bu tabii, sırf bir yorum olur. Sadece böyle bakmak, yani o son krat Tanrı'yla olan diyaloğu.

Eee belki kreşendo'ydu içeride. Tabii son, son yani film bittikten sonra bu tür filmler bir defa seyredilme. Biraz ara verin, sonra bir daha seyredin.

Eee önce duygusunu almaya almak lazım. O yüzden hazırlıksız oturacaksınız, seyredeceksiniz. Sizi sanat yapıtı sizi yakalar, içine çeker ya da çekmez. Belli bir mesafede kalırsınız.

Bir tablo da öyle, bir şiir de öyle, herhangi bir yazı bile, bir deneme bile öyle. Yani sizi yakalarsa yakalar.

Hatta daha da ileri gideyim. Yani bir kıyafet, bir gömlek, bir pantolon, bir etek, neyse bir ayakkabı bile beni al der sana. Beğenme, böyle bir şeydir.

Siz kendinizi pasif durumda hissedersiniz. "İhtiyacım yok ki, ben bu ayakkabıyı niye alayım? İhtiyacım yok ki, bu yüzüğü, bu takıyı niye alayım?" O kadar güzeldir ki, beni burada bırakma der.

Siz alırsınız, kullanmamak üzere hediye edebileceğiniz biri bile yoktur. Ben mesela biliyorum, Venedik'ten, Paris'ten öyle hediyeler almıştım. Takılar, diyeceksiniz ki, "K hocam, sizin takılarla ne işiniz var?"

Benim kızlara hediye ederim. Ne bileyim, belki bir hatuna hediye ederim. Karşıma kim çıkarsa sabit biri yok, yaşımda. O zaman 20 yıl filan oldu, daha fazla.

Ama yani böyle dolanırken sokaklarda filan bir yerde bir yüzük görüyorum, bir küpe görüyorum. Floransa'da mesela hatırlıyorum. Eee, öyle bir sürü anım var. Yani onu birine armağan etmek için değil, o kadar güzel ki bu dursun.

Bir gün sahibi onu bulur diye düşünürdüm. Hakikaten beğenmeden. Siz iradeyle bir ihtiyacınızı satın alıyormuşsun gibi alamazsınız. Bu film de öyle. Yani sanat da öyledir.

Benim bunu beğenmem lazım. Herkesin beğendiği şeye be para etmez diyebilirsiniz. Kimsenin beğenmediğini, ya o filmin benim için ayrı bir yeri var diyebilirsiniz.

Dolayısıyla filmi sonundan, yani finalden sonra o kreşendo olarak ortaya çıktığı için son iyi bitti ve şaşırtıcıydı. Yani ters köşe yaptı.

Eee doğal sosyolojik olgusal bir şeyle karşı karşıya gibi izledik. Hayret, nasıl yaptı bunu diyordum son sahnede. Birdenbire eli yükseltti, mistifiye Black Tanrı'yla konuştu.

Ve bu konuşma tek yanlı değildi. Nereden bilecek adamın intihar ettiğini? Nereden bilebilir? "Ben oradaydım." diye.

Sonra tabii, eee filmin sonunu izleyince, "Ben oradaydım, ben oradaydım." hikayelerinin aslında küçük yol işaretleri bıraktığını gösteriyor. Yönetmenin bunu film bittikten sonra son sahne ile birlikte oradaki "ben oradaydım" niye ben oradaydım?

Şimdi ne var karşımızda? Bir tane hayatın sillesini yemiş, anası ağlamış, kötü bir yerde oturuyor. Eee evine hırsızlar giriyor, o yüzden eşya bile alamıyor.

Adam burada yaşanır mı ya diyor. Hiç umurunda değil. Anlıyoruz ki o kendini görevli olarak kabul ediyor ya da bir görevi olduğunu düşünüyor.

Profesör ise neyin profesörü olduğunu bilmiyoruz, akademisyen. Fakat o da çok iyi, ikisi de çok iyi, çok iyi oyunculardır. Yani o kolay değil.

Yani o iki saat bizi orada ekrana bağlaması bu kadar. Yani bu tür çok film vardır, tiyatro daha çok. Bu bir tiyatro oyunu aslında.

Lerken de öyle bir de kış güneşini unutmayın derim. Yani üçü şey mesela buraya sokulabilir. Eee 7 mühür, Berkman. Yani daha çok var, dalgaları aşmak, L sonerin mesela o bile sokulabilir. Bir sürü şey var.

Eee bu konuyu inceleyen bu Tanrı işte rahip Tanrı yok. "Duymuyor beni." diyor. Yani Tanrı beni duymuyor. Varsa niye beni duymuyor diyor.

Tanrı'yla temas etme ihtiyacı, konuşma ihtiyacı. Angl pulun filminde şey öyle diyordu, rahmetli oldu, Alman bir oyuncu. Gelmiyor şimdi adı aklıma.

Niye diyor, evin içinde sadece kendi ayak seslerimi duyuyorum. Benim ömrüm öyle geçti, hep kendi ayak seslerimi duydum.

Eee en büyük günahı profesörün ödediği bedel yani. Çözü bir kuyu gibi. Yalnızlık ve gerçeği olduğu gibi görebilmek. O yalnızlık, onunla baş etmek çok zordur.

Yani bunları çok okudum, çok üstüne konuştum falan ama burada mertebe yalnızlık var. Yalnızlık var. Yani bu yalnızlık, tanık olduğunuz bir şeye başkasının tanıklığını sağlayamamaktadır.

Çözümledi. Bence apaçık film size anlatmaya çalışıyorum. Diyelim ki sizi de etkilemeye çalıştığımı düşünün. Yani orada mutlaka benim bunu insanlara anlatmam lazım.

Çok kişiye ulaşmamız lazım ama sesim size ulaşmıyor. Yok yani bir kişi. A ben de öyle düşünüyorum. Ha ben de anlat, ne kadar filan yok.

Yani benim ömrüm biraz öyle geçti. Çok şeyi en yakınlarıma bile paylaşmayı beceremedim. Yani paylaşmayı denedim ben tabii ama geçmedi.

Yani ben o gördüğümle tek başıma bir cinayet görüyorsunuz. Bir cinayetin tanığısınız. Kimseye cinayetin işlendiğini bile kanıtlayamıyorsunuz.

Yani bırakın, bakın katil şuydu. Eee demek eee bir yana. Ya burada birini öldürdüler, haberiniz var mı? Bunu bile anlatamadığınız düşünün en yakınlarınıza.

Şimdi eksikler ne? Yani eee yaşamlarıyla ilgili bilgi veriyorlarmış gibi yaptı. Yani yazar bizim ağzımıza bir iki parmak bal çaldı.

Eee şeyini, eee hikayesi. Adam öldürüyor işte, suçlar işliyor, ağır suçlar işliyor. Eee bunları biliyoruz. Yani anası ağlamış, onun yoksulluktan geliyor.

İçkiler, uyuşturucular, her şey var. Yani her şeyi yaşamış, yaşamın sis semtinde dünyaya gelmiş ama anne baba vesaire hiçbir şey yok.

Profesör için de öyle, o da çocukluğuyla yok. Bir yerde söyledi ya, "Senin bu babayla olan ilişkilerin filan." dedi. Kaçtı oradan, konuşmadı.

Eee düşünsel olarak, eee profesör aşağıda daha altta kaldı mı? Hayır, birinci sınıftı. Sadece gerekçelendirmek eden duygusal ton sürekli o intihar edecek adamın karamsarlığı, kötümserliği, kırgınlığı.

Eğer empati kurarsanız, Tanrı'ya küsmüş olması. Yani orada Tanrı derken neyi kastediyorum? Geleceğe umudu kaybetmiş olması.

Bazı şeylerin iyi olabileceğine dair bütün umutlarını kaybetmiş olması. Ya şimdi var size okuyacağım. Yani izleyenler unutmamıştır onları.

Ama şimdi bir tane laf ediyor, diyor ki, "Seni ölüme götüren en baba cümlelerden bir tanesi ya da repliklerden diyelim. Seni ölüme götüren inanmadıkların aksine inandıkların."

Sen inanmadıkları dolayı intihara, intiharı düşün. İntihar etmeyi düşünmüyorsun, tam tersine inandıklarından intihar etmeyi düşünüyorsun. Bu önemliydi.

Eee şeyle ilgili, eee filmi asıl ana fikrini yorumlarken söyleyeceğim onu ama eee son sahneyi İsa'nın çarmıhı. Elo, Elo, Tanrım, Tanrım, niçin benden vazgeçtin?

Niye beni bıraktın? Yanıtı yoktur. Yani ben de bunu yine 20 yıl evvel filan yorumlamıştım. Benden niye vazgeç, terk ettin beni? Niye terk ettin?

Eee demiyorum ama ama ya sen arkamda olsan ben onların canını okurdum. Bak, beni burada mıhladı. Ya Baba, neredesin sen diyor?

Baba, neredesin? Eee kolay değil. O bedenin çektiği acılar, Hristiyan sanatı İsa'nın acısını göstermeyi sever.

Fakat onların hepsi maddi açı. Bence önemli değil ki. Yani maddi acı önemli değil demiyorum, çeken bilir.

Yani düşünsenize mıhlı, yani çivili, ylar sizi ve havada asıyorlar. Ama eee takdir edersiniz ki ruhsal acıların, hatta ben acı bile demiyorum.

Ağrı vardır, ağrı baş ağrısı, diş ağrısı falan. Bir de acı vardır ama bir de sızı vardır. Hangisi? Sızı mı, acı mı, ağrı mı?

Ya sızı sanki böyle daha katlanılabilir bir şey gibi görünür. Eee daha süreklidir, geçmek bilmez. Ve içinizden yakalanmışsınız.

ZD ne olup bittiğini anlamamışsınız. Yani ağrılara, acılara razı olursunuz. Yeter ki o sızı. Aşk sızısı derler mesela.

Terk edilmişlik, yitirme korkusu. Yani birini kaybetme korkusu daha. Ağrı, başkası tarafından terk edilme.

Yani ben onu şöyle izah ederdim. Kaybeden arayan arar. Yani kaybolan ne halt desin? O da bulunmayı bekler.

Yani burada yıkıcı olan kaybolanın tümüyle pasif olmasıdır. Hiçbir irade yoktur. Herhangi bir eyleme geçme şansı da yoktur.

Çünkü kaybettiğinizi ararsınız. Yani cüzdanınızı kaybetseniz, ne bileyim, yüzünüzü kaybetseniz, saatinizi düşürseniz falan.

Yani bir takım bir şey ararsanız bulamasanız bile, yani kaybetmişsinizdir. Gözünüz bir yere dikersiniz ama kaybedilen sizsiniz.

Yani en sevdiğiniz yüzüklerden bir tanesi düşmüş ve kar var. Nerede düştüğünü farkında değilsiniz. Bir yoldan ben tanık oldum.

Böyle bir iki sahneye, yani adada evin önünde yüzük düşürmüş biri. Oraları aradık, bulamadık. Yani çok üzülmüştü.

Şimdi kaybolmak, yani orada o yüzüğü kaybeden kaybedenin yerine koymayın kendinizi. Yüzüğün yerine koyun. Yani ve toprağın karın altında bulunamayacak bir yerdesiniz.

Bu sızıdır işte. Ağrı değil, acı değil. Ağlayamazsınız, birine bağıramazsınız bile. O yüzden yapılabilecek en önemli şey, bu iyi bildiğim duygulardır.

Çok acı çektiğinizde sızı büyüdüğünde onu durdurmanın bir tek yolu vardır. Yani 20 yıl evvel fark ettiğim şeylerden biri bu. Daha büyük bir acı.

Eğer etrafınızı gözlemlersiniz, şunu göreceksiniz. Çok büyük bir kayıp, yitim duygusuyla acı çeken biri kendisine daha acı verecek.

Eee bir iki eyleme girişir. Mesela ne yapar? Hayatta en sevdiği, onu en üzecek şeyleri yapar. En sevdiği insandan ayrılır.

Yani travmatik kopuşlar ihtiyaç duyar. O yeni bilinçli yaptığı, kendi tercihiyle yaptığı o aradığı büyük acı ona asıl acısını unutturur diye yapar bunu.

İntihar, intiharı hep böyle düşünmüşümdür. Bende de yıllarca hiç eksilmeyen duygulardan biridir. Daima ölüme çok yakın yaşadım.

Eee kendi başıma bu işi bitirmeyi de düşündüm defalarca. E buna değmeyeceğini kanaatine vardığım için. Yani var bir iki sebebi daha var, onlar için burada söylemek istemem.

Belki başka zaman. Eee ama değmez diye. Yani dini nedenlerle filan değil. Yani bu bir insanın bu safhada, yani bu aşamalarda öyle din min filan öyle şeyler olmaz.

Vatandaşın olur, onu bilemem ama çok büyük travmatik acılar için, varoluşsal acılar için söylüyorum.

Şimdi bizim profesörün derdi çok şey değil mi? Nasıl bir acı? Ve şey diyor ki, "Ya orada ölülerle karşılaşmak isteyen annesiyle karşılaşmıyor. Annesinin cenazesine gitmiyor."

Anneyle babayla nasıl bir çelişki var? Ve hiç unutamadığım sözlerinden biri diyor ki, "Yani benim değer verdiğim her şey o kadar kırılgan ki, ellerimden gözümün önünde hepsi gidiyor."

Diyor benim. Öyle bir sözüm vardır. Eee çok çirkin, yani en güzelin en çirkine dönüşebileceğini görecek kadarmış yazgım.

Tam toparlayamadım ama böyle bir şey. En güzelin en çirkine dönüştüğünü görmek çok talihsizim. Eee talihsiz demişim, demiştim.

Yani bu kadar çirkinlikleri görmeden biraz erken gitseydim bunları görmezdim. Eee demiştim bir zamanlar.

Burada da ona benzer bir şey var. Çok fril, çok kırılgan. Onları açmak istemiyorum. Biliyorum ama yani mesela sanata ilgi duysanız, tablolara ve o en değer verdiğiniz şeyler sırf parayla tartılan hale gelse.

Yani orada bir modern dünyanın eleştirisi var, kapitalizmin eleştirisi var. Her şeyin maddileşmesi, yüksek kültürün, yüksek duyarlılıkların çiğnenmesi.

Bunlara tahammül edemiyorum diyor. Yani "B ya öyle duyarlılıklar geliştirdim ki, onların çiğnenmesi görmeye tahammül edemiyorum." diyor.

Şimdi diyeceksiniz ki, "Hocam, bütün bunların hepsi nasıl oluyor da bu adamın dinsizliğin gerekçesi halini alıyor?" Şimdi tabii, eee buradaki yorum hakkımı fallı istismar etmeden ben de filme de ihanet etmem çalışıyorum.

Yani şeyin deşifre etmenin şehvetine kapılmayacaksın. Yani 2 kere 2 4 değildir, onu empati yoluyla.

Fakat belli ki oyunun yazarı o sınırlarda çok dolaşmış. Şimdi o kırılganlık ve yani mesela benim sevdiğim birkaç kişiyle eee konuşmuştum. Eee fazla ayrıntı vermeyeyim ama şey dedim ya, "Biraz dikkat etsin sağlığına." dedim.

Çok sevdiğim bir dostuma dedi ki, "Ben yaşam sevemedim." dedi. Yani bir an evvel gidelim buradan, bitsin bu iş. Bu iyi tanıdığım duygulardan biridir.

Bunu birkaç kişiden duydum. Eee yani yaşlanmaktan, ölümden filan korkulması lazım. Geçen eee anneciğimi aradım, o da işte artık eli tutmuyor falan.

Yağ dökülmüş, ayağını yakmış falan. Eee anacığım dedim, işte niye yapıyorsun falan filan. İşte oğlum, yaşlılık çok kötü filan deyince, "Anne dedim, ya bir dakika dedim. Ya onu güldürmek için sen dedim, şimdi Tanrı sana dedim, uzattı dedim çubukları.

Biri kısa çubuk var, uzun çubuklar var. Sen bir çektin uzunu, bak 85. B sana verdik. Eee ne dedik? 125 yaşına kadar biz. Tamam kesin yani 125'e kadar yaşayacaksın.

Ondan sonrası için garanti vermiyoruz." demişti. Dedim, bizim biraderle şeyimiz hemen güldü. Furkan dedi, "150'ye kadar."

Baban ne diyor? Dedi, kardeşimin oğlu, yeğenim, 150'ye kadar. O beni kaybetmek istemiyor, o yüzden öyle diyor.

Şimdi ben dedim ki, "Anne dedim, sen uzun çubuğu çektin, bak maşallah 90'lara doğru yaklaşıyorsun. Bir de sana bizim ihtiyacımız var." dedim.

Yani bu iş dedim sırayla değil. Şimdi o zaman dedim, çok şikayet ediyorsan yaşlılıktan, dedim şey yapalım, tekrar dedim sana çubuk çektirelim.

Kısa çubuğu çek, erkenden git. Bu yaşlılık şikayetleri falan kalmalı." dedi. Oysa ben biliyorum, anacığım biraz korkuyor.

Yani şey dedi, "Evladım, ben dedi, yani sizden ayrılmak istemediğim için ölümden korkuyorum." dedi. "Sizden ayrılmak istemediğim için." dedi.

Yavrum. Eee şimdi ya insanların doğal tepkisi bu. Yani korkuyorlar, ölmekten korkuyorlar, dünyadan ayrılmaktan korkuyorlar. Her türlü sıkıntıya rağmen.

Ama bazı insanları hemen gidelim diyor. Yani yeter ya burada gördük, göreceğimizi. Yani ne var? Yemeği yiyorsun, yatıyorsun, kalkıyorsun, yiyorsun, içiyorsun, yatıyorsun.

Yani ne var? E şeyse hakikat neyse onu gördük. Şeyde, Çamlıca'nın tepesinde. E niye burada bekleyelim? Yani Godot Beklerken sorun yok.

Bir bakıyorsun Godo moda gelmeyecek galiba diyorsun. Nasıl beklersiniz ya? Ya otobüs durağında saatlerce beklenebilir, havalimanlarında beklenebilir, uçağı bekleyebilirsiniz, vapuru bekleyebilirsiniz, taksi bekleyebilirsiniz.

Ne bileyim, metrobüsü bekleyebilirsiniz, metroyu bekleyebilirsiniz. Gelecek ama gelecekse beklersiniz. Biliyorsunuz ki gelmiyor, nasıl bekleyeceksiniz orada?

E bir yere de gidemiyorsunuz. Bekleme işte sıkıntılı, kötü falan filan diye düşünülür. Beklemek, muntazır yolunu gözlemek ne kadar değerli bir duygudur, kıymetini bilene.

Bir de düşünün, kimseyi bekle, beklemeyen var. Hiçbir şey gelmeyecek. Yani Godo gelmeyecek. Otobüs durağında niye bekliyorsun diyorlar.

Otobüsün gelmeyeceğini, bu bu hattan. Eee hattın kaldırıldığını duymadınız mı diyorlar? Yook, biliyorum diyorsun. Aman şunu diyemiyorsun, gidebilecek başka bir yerim yok.

Ya ben bu durakta beklemek zorundayım. Diyemiyorsun. Artık bakın kelime tutmuyor. Durmak zorundayım diyorsun. Burada durmak zorundayım.

Yani nasıl bir insan otobüs durağında durabilir? Oysa otobüs durağında beklenilir, otobüs beklenilir, otobüs yok. E o zaman gideceksin. Başka bir yok.

Öyle bir seçenek. Şimdi filmin ana şeyi söylemeye çalıştığı şey, şimdi adında var bu siyah beyaz. Hakikaten de bir siyahiyle bir beyaz profesörün karşılaşması bu.

Ve entelektüel olarak bizim matematiği mesela müthişti. Yaşam enerjisi, yaşama bakışı, irfanı kesinlikle daha ilerideydi. Aptal bir dindar değil.

Ve yani garip bir biçimde dinle ilgili ciddi problemleri de var. Naz ehlinde olur bu mesela. Mesela bir tanesi diyor ki, "İncili göstererek sen buradaki her şeye inanıyor musun?" diyor.

Profesör hatırlarsanız, "Yo, hayır inanmıyorum." diyor. "Nasıl inanmıyorsun?" diyor. "Seni kafirlikten kurtarmaya çalışırken kendi kafirliği." Bak mısınız, o inanmış adamın kafir yanları var.

O diyor ki, "Sen kafir misin?" diyor. "Olması gerektiğinden daha fazla değil." diyor. Yani ne var? Tasdik var, reddetmiyor.

Sen kafir misin diyor, alması gerektiğini. Ben daha fazla değil diyor. Oysa o beyazı inanmış görüyor, inkar ediyor olarak görmüyor.

Diyor ya, "Senin, senin intihar yani intihar etmek istediğin şey inanmadıkları dolayı değil, sen inandıklarından dolayı intihar etmek istiyorsun."

Neye inanmıyor? Mesela diyor ki, "Adem Havva hikayesin beni kesmiyor." diyor. Yani Adem'le Havva hikayesi, yani onlar işte niye oldu? Adem'le Havva şey yaptı, ayarttı falan, birlikte oldular, ondan dolayı yeryüzüne cezalandı.

Yeryüzüne indik, bence ondan değil diyor. "Bence ondan değil." Bu kitabı okumalı mıyım diyor? Yani yok, diyor, okumasan da olur.

Okumasıyla ilgili güzel bir pasaj var. "Yapman gerekeni yaparak kahraman olamazsın." Nasıl bir laf değil mi? Yapman gerekeni yaparak kahraman olamazsın.

Adam ne yapmak istiyor? Canına kıymak istiyor. Bunu yapmam gerekiyor diyor. Bakın, kabul var, doğru. Yani senin yerinde olsam ben de canıma kıyarım diyecek irfana sahip.

Yapmam gerekeni yaparım ama kahramanlar yapması gerekenleri yapanlar değildir diyor. Gerçek yoksunluk, Tanrıdan yoksunluktan mahrumiyet mi arıyorsun?

En büyük mahrumiyet, Tanrıdan mahrumiyettir diyor. Bunları inanarak söylüyor. Şimdi eee bu şeyin öğrettiği, eee yapıtın bu filmin öğrettiği en önemli sözlerden bir tanesi.

Bizim beyaz profesör, ateist profesör ne diyor? Hatırlayın, "Bu köylü ateistlerden nefret ediyorum." diyor. Ateist köylü ya da köylü ateistler, Türkiye'deki hikaye bu işte.

Niye? Çoğunu adam yerine koymuyorum. Varoluşun sıkıntılarıyla yüzleşecek cesaretten yoksunluktan. Bu köylü ateizmi, kendi sorunlarını kendine itiraf edememektir karşısında.

İşte snopluk dediğim o. İnanan bir insana bütün saçmalıklarıyla, yani 5 kuruş bile değer veremeyeceğiniz en aptalca şeylere inananlar için diyor.

Ben öyle Allah'ı, Kur'an'ı, Peygamberi filan savunmakla geçmedi ki benim ömrüm. Ben hurafeleri savundum. Hiç inanmadım.

Hiç inanmadığım, %10000 batıl olduğunu, saçma olduğunu düşündüğüm şeylere inananlara la empati kurdum. Saygı duydum demeyeyim, çok klişe olur.

Hatırlarsanız hurafelerle ilgili bir kitabım da vardır. Eee iki tane de televizyon programı vardır. Birini yayınlamıyor çünkü programı sunanı çok kötü.

Eee ne diyelim, kabaca olmasın, bozdum diyelim. Hepsine müşrik diyorlar. O bütün ilahiyatçılar, İslamcılar, işte İhsan el Açıklar var orada, Abdurrahman Aslanlar, Bayraktar Bayraklı falan.

Herkes giydiriyor şeye. Tabii şeyler seviye çok yerlerde süründüğü için. Eee hırkı şeriften bir sahne gösterdiler kanal 7'de. Eydi, onu hiç yayınlamadı bir daha.

Eee orada yaşlı bir kadın, hırka-ı şerifte işte nasıl ağlıyor falan. Yani dünyanın en büyük gavuru olsan, domuz olsan, o yaşlı ninenin şeyine, o inancına bağlanışına saygı duyarsın.

Yani asla "A, bunlar da ne kadar aptal." filan gibi bir şey söyleyemez. Fakat diğerlerine saydırıyor. Bizimkiler oraya gelince.

Oysa kendileri de öyle, kendi inandıkları onlardan farklı zannediyorlar. Ben söyle. O zaman şey yaptım. Bir tane daha program vardı. O programda şey dedim ya, "Dinin kendisi de HF." dedim.

İnanmayanlar için, siz inandığınız için işte, inandıklarını da siz hurafe ediyorsunuz. İnandıklarını hakikat diyorsunuz. Oysa sizin hakikatleriniz o hurafelerden zerre kadar farklı değil.

Ya inan bir adam için, Kabe'nin etrafında bir şeyin taşın etrafında dönen adamın, şeytan taşlayan adamın, Oruç Baba türbesine cüzdan süren, ne bileyim, evde kalmış kızını menenjit olmuş oğlunu götüren anne babadan ne farkı var?

Yani insanın inanmadığı şeyleri bu kadar kolay aşağılayabilirsin. Aşılanabilir olduğunu düşünmesi, asıl aşağılık olan. Ben tabii şey dedim.

Eee bence dedim, onların yaptığı dedim, tevhidin en yüksek mertebesidir dedim. Yani hepsi üstüne çıkmış. O Oruç Baba görüntülerinin üzerinde şey yapıyorlardı, tepiniyorlardı.

Şimdi beni de gözlerine pek kestiremiyor yanında. Eee Abdurrahman abi, Abdurrahman Aslan'a Bayraktar Bayraklı, onu gözüne kestirdi. "Sen Arapça biliyor musun?" dedi. Oflu.

Tabii Bayraktar Bayraklı, Arapçasının çok iyi olduğunu düşünüyor. Hafız, Kur'an'ı tersinden okuyabiliyor falan. Yani hakikaten hafıza var.

Fakat hafızanın güçlü olması, başka zaafların olduğunu söyler. Eee ben onu söylemeyeyim burada. Ben hemen dedim ki, "Ben biliyorum, buyurun bana sorun." dedim.

Şeyiniz yok, yok. Ben size dedi, "Bir şey demiyorum." dedi. O sırada ben dedim ki, "Bunlar eee şeydir, tevhidin en yüksek mertebesidir." Burası dedim.

Nasıl yani dedi? Dedim ki, "Tevhid üçe ayrılır. İşte anlattım, tevhid-i zat, tevhid-i sıfat, tevhid-i efal. Bu tevhidi eald dedim. O yüzden burada tevhidin en yoğun yaşandığı yer burasıdır."

Ded ya şimdi Cane Bey dedi, "Söyleyim yani, bence bir mır yok." Ahmet Hakan'ı sunucu, İskelesanaktaydı galiba. Yani onun gibi işte şeylerden biri.

Ya dedi, "Biz bundan hiçbir şey anlamıyoruz." dedi. "Ya ne yapacağız şimdi?" dedi. "Vallahi anlamak zorunda değilsiniz." dedim.

Yani moderatörlüğü spikerliğe devam edin, siz bu bizim işimiz dedim. Bende de şeyin e kol gibi ego var, demişti bir arkadaşım. Megalomani tavan yapıyor.

Ya benim de denecek laf değil tabii. Çocuk bozuldu ve kısa şeyde programı kapattılar. Ama neticede eee insan inanmadıklarını karşı hain oluyor.

Ateistler de öyle. Yani Türkiye'deki bütün gruplar öyle. Ateistler bir grup filan değil ama bu işlere inananların en ere ederek algılaması.

Bak ne diyorum, söylediklerine zerre inanmıyorum ki ben. Onlar filmde irfanı vardı, şeyden farklı olarak aktif durumdaydı. Daha irrasyonel olmasına rağmen tercih yapıyordu.

Yani umudunu koruyabiliyor, insanlara yardım etmeye çalışıyor. Eee başına gelenleri önemsizleştirmek, hakikate varmış, Tanrı yok, bilmem ne yok, hiçbir şeyin anlamı yok falan filan yaptığı yorumlarda birinci sınıf.

Hiç öyle aptal bir köylü ateist de değil. Ama orada çok ciddi bir şey, bir irfan eksikliği var. Neden? O empati kurmak lazım.

Vay gavur vay diyebilirsin ona. Yani beyaz olana, vay gavur vay, vay dinsiz, vay beter ol falan diyebilirsin. Ötekisine, Allah'ın cahili, işte aptal aptal şeylere inanıyor diyebilirsiniz.

İyi de kendinizi neden mahrum ediyorsunuz? Burada varoluşsal krizi tek yanlı olarak önemsizleştirmek, onlarda yemin ediyorum 100 katı var. Aynı aynı şey.

Sadece eee onu sona bırakıyorum, söylemiyorum filmle ilgili asıl yorumumu söyleyeceğim ana fikriyle ilgili. O varoluşsal ızdırap. O nereden kaynaklanıyor? Karar verilemezlikten.

Şey diyor ki, "Ben kuşkucu değilim, ben sorgulayıcıyım." Ne fark var diyor? "Sorgulayıcı yalnızca hakikati talep eder. Kuşkucu öyle bir şeyin olmadığı söylensin ister." diyor.

Yani Tanrı yok, varlıktan kuşku. Çünkü sen sana tek cevap hakkı veriyor. Bu salakça şeylere inanmıyorum demeni istiyor.

Bu salakça şeylere inanılmayacak. Kavrar, san seni adam yerine korum, salağım diyor. Ondan daha salak olmasına rağmen tabii.

Eee al birini vur ötekisine düzeyinde gidiyor Türkiye'de bu işler. O yüzden kötü misal, emsal olmaz derler. Eee oraya dayanmayın.

Ama neticede eee büyük inançsızlar ile büyük inançlılar diyelim. Hadi uyduralım bir kelime. Onlar anlaşabilirler. Aşağıda olur, aşağıda problem.

Aşağıda neden? İnanç bir kesinlik zannedilir. Bakın bu sokak Müslümanlığı, sokak dindarlığı. Bunları söyler, aşağıda söylenir. Bu doğru değildir. Dindarlık çok ciddi bir kuşkuyla yaşamaktır bir ömür boyu.

Yani bir kadına aşıksanız ya bir adama deliler gibi, yani canını istese sizden, kelebeğin ateşe, eee mumun alevine kendini bıraktığı gibi bırakacak kadar aşıksınız diyelim.

Hiç denediniz mi? Öyle bir deneyiminiz oldu mu? Sizi aldatıyor mu, aldatmıyor mu? Kuşkuya düştüğünüz varsayın. Büyük aşıklar kesinlikle o kuşkuya düşerler.

Yani bu üzerine çalıştığım konulardan biriydi. Eee bir anne, annelerde L salık delirmeleri vardır. Yani L salık hastalıkları doğumdan sonra anneyle çocuk arasında tuhaf şeyler deneyimler yaşanır.

Bunlardan bir tanesi, çok tanık olduğum bir şey. Çocuğunu öldüreceğimden korkar anneler. Yani çocuk ölecek diye korkar. Sebebi nedir biliyor musunuz? O kadar mutludur ki bebeği için, onu kaybetme korkusu.

Bu tür illüzyonlar yol açar, tanrılara yol açar. O aslında şey, yani onu çok mutludur. Yani niye sahip olmaktan dolayı mutludur.

E onu ne mutsuz edebilir? Onu kaybetme mutsuz edebilir. Ve kaybetmesi gerekmez. Kaybetme korkusu, ölüm önemli değil ki. Ölüm korkusu önemlidir.

Yaşlılık değil, yaşlılık korkusu. Kaybetmek değil, kaybetme korkusu adamı öldürür. Şimdi bir kuşkuyla, yani inanç yüksek düzeyde yaşandığında.

Bu cami cemaatini filan söz etmiyorum. Oralarda böyle şeyler olmaz. Yani eee geçen şeyle işte ateistlere, ö deistlere bazı sorular filan diye konuştuğum bir şey vardı. Orada da söyledim.

Yani hiçbir dindarın aklına Allah vardır demek gelmez. Bir Allah yoktur derse, olur mu canım? Vardır der bilince gelmez.

İnanç reddedildiğinde, kuşku olduğunda dile gelir. O yüzden yine sufiler arasında bir hikaye vardır. Rahmetli babam anlatmaktan çok hoşlanırdı. Demiş ki, bir tane hocanın biri dervişin birine, "Biliyor musun?" demiş.

"Ben demiş, tının varlığına demiş, bin tane delil getirebiliyor, kanıtlayabilir ki." "Bak, benim delile ihtiyacım yok ki." diyor. "Çünkü kuşku yok."

O yüzden dindarlık, herhangi bir dine bağlanma, ritüeller yapma anlamında demiyorum. Daha mistik, daha metafizik bağıntıların var olduğunu varsayan bir bilinçten söz ediyorum.

Müslüman olabilir, Hristiyan olabilir, Yahudi olabilir. Hiç fark etmez. Hiç fark et, putperest olabilir. Hiç önemli değil. Çok derin kuşkularla birlikte inanıyordu.

İnancının bu kadar güçlenmesinin sebebi, kuşkuların güçlenmesi. Bir ateist bunu anlayamaz ki. Yani bir Allah'a inanıyorum. Tabii ne demek filan dediğinde, vay salak, vay moduna geçiyor hemen.

Nerese sosyolojik anket yaparak filan bu işleri tespit edecekler zavallılığına. Çünkü karşı tarafla empati kurmuyor.

İnan adamı en ilkel biçimde. Yani şimdi bir AK Partili tipi var ya, böyle anlıyorlar. Yani AK Partili belediye başkanlarını filan, il başkanlarını, ne bileyim, milletvekillerini gözünüzün önüne getirin.

Türkiye'deki iğrenç şey yapılan, eee suçlanan filan dindar profili. Bu uyanık taşla tüccarı, ne bileyim, şey eee taşta siyasetçisi filan. Akıllarına bunu getiriyor.

Kemal Sunal filmlerindeki o şey karakterler. Bu değil ki, bu bunun işin basit düşük versiyonları. Yok mu? Onlar çoğu böyle.

Bunda bir mahur yok. Ama bir düşünceyi, bir tavrı, bir insani eleştirecek seniz, onun en yüksek formlarıyla temas etme, onları gözlemleme lazım.

Yani eee bizde ateizm şöyle çalışıyor. Hani defterdarlık filan vardır ya, müfettişler adamın defterlerini getirin diyor, şey yapacağız.

Masak, masak mesela inceliyor değil mi? Kılı tak tak hesaplıyorlar, ediyorlar filan. Burada 3 tane fatura ödenmemiş, 5 tane bilmem, bu nereye gitti filan.

Amel defteri böyle bir şey değil ki. Ya insan bu kadar basit mi? Ya amel defteri böyle bir şey mi? Yani kaç cinayet işledi filan böyle bir şey mi?

Kaç kişinin kalbini kırdı, kaç kişinin hakkını yedi filan? Ne lan bunlar? Bunlar hukuki şeyler. Din dili bunu kullanıyor.

Yani bu dinler böyle bir şey zaten. Ama dindarlığın bunun ötesinde bir biçimi de var. Biçimleri var. Aptallıkla alakalı değil, dinle bile alakalı değil.

Hristiyan oluyor, Yahudi oluyor, Müslüman oluyor, fark etmez ki. Eee bu herhangi bir dinin hastalığı değil, dinin de hastalığı değil.

Aslına bakarsanız, ne peki? Varoluşun kendisi. Yani bu filmin en değerli tarafı oydu, söyleyeyim. Hadi uzatmayayım fazla.

Nedir o? Belirsizlik, olabilirlik, katiye olmaması. İman da şüphe olmaz. İman %10000 olur, %199 iman olmaz.

Geç o fıkıh, kınd filan yazan şeyler. Onlar geç, onları sen normal iman, büyük bir aşkla bağlandın, canını feda etmeye hazır olduğun sevgilinin seni aldattığını aynı zamanda düşünmek.

Onunla ilgili kanıtlar bulmak ama değildir herhalde deyip o ortada kalma. Yani bir çelişki hali, bir huzursuzluk hali.

Eee huzur İslam'dadır dediklerinde ben şey yazmıştım. Huzur İslam'da bile olsa alma bu ahmak talebidir. Huzur talebi yaşamın varoluşun kendisine aykırıdır.

Varoluş, özün özü gereği huzursuzluktan çelişkidir. Çünkü belirsizliktir. Anlamsızlıktan verilemez krizdir. Bitmek bilmez bir krizdir yaşam.

Bunun tam ortasında sallanmaktan diyerek bu çelişkiyi yaşamaktır. İnanmıyorum diyen bu çelişkiyi iptal ediyor. Tek yanlı. O cami cemaati gibi işte.

Köylü ateist midir o? Niye? Çünkü varoluşun o en temel var olmaktan kaynaklanan ızdırabıyla yüzleşmiyor. Hiçbir şey yok ya.

Bilan diyor işte, komşu sunu, ne bileyim, eee dincileri filan aşağılamak için kullanıyor. Kültürel farklar var, yeme içme, kıyafet vesaire.

Yani şey, sosyal ayrımlar var. Yani bir beyazın, siyahı, Meksikalıyım gibi bir şey. Bir Afrikalıyı, onu insan olarak göremiyor bu ya.

Kokar. Bunlar sen bilmezsin bunları. Bu dinciler var ya, bu dinciler ya da bu komünistler var ya, bu komünistler aynı şeyin madalyonun iki tarafı.

İki tarafta. Yani özel konuşuyor olsaydım, muhtemelen ağzımdan çıkacak kelimelerden bir tanesi farklı olurdu ama kullanmayacağım. Düşününce kullanmıyorsunuz.

Dolayısıyla bu filmin en değerli yanı ortada bırakması. Aynı yaşamda olduğu gibi. Godot'yu Beklerken de öyle. Onlar aptal mı? Beckett onları iki tane aptal olarak mı anlatıyor? Aptal, aptal Tanrıyı bekliyor.

Aptallar böyle mi? İzliyorsunuz, onun çoğu anlamıyor bile. Tabii o Godo, Godo ne? Onu da bilen yok. Ya Tanrıyı beklemek böyle.

Umut böyle bir şey. Umut olacağına inanma değildir ki. Olacağına ne kadar inanıyorsan, olacağından o kadar kuşkulanmak demektir.

Yani bir sınava girdiniz, kazandınız mı? Kazanmadın mı? Yani biliyorsunuz, yani yaptınız. Yani kesin kazandınız. Ama yok, herhalde, belki de yanlış yaptım.

Şimdi bir çocuğu düşünün, bir ortaokul öğrencisini, bir lise öğrencisini. Ehliyete girende bile var o şey. Ne kadar sürer? Bu bir gün sürer, iki gün sürer.

Yani sonucu ay, kazandın mı? Kazan. Bir de hayat memat meselesi olsun. Öyle bir şeydir ki, bu inanmayan içinde, inanan içinde bir ömür boyu süren bir çelişkidir.

Bak inananı gördük, inanıyor. Problemleri çev, daha iyimser, daha gırgır, daha irfanı var. Empati yeteneği daha gelişmiş.

Şey profesörü izliyoruz. O da zeki, aptal bir adam değil. Çok iyi, akıllı, gerekçeleri de var. Ama yaşamda yaptığı tercihler, inandığı şeyler bizim bilek in dediği gibi, eee onu umudu elinden alıyor.

Yaşamı tahammülsüz kılıyor. Yani bu nasıl bir erdemdir ki, bir takım batıl, Tanrı, manı gibi eften püften şeylere inanmamayı başarmış, bunu kavramış bir zeka sefilleşiyor.

Hani erdem nerede bunun? Her şey anlamsız filan, ben öleyim kurtulayım diyor. Nasıl bir hakikat ki bu? Bu kadar kötü bir şeye seni sürüklüyor.

Hayatta kalmayı bile beceremiyorsun. Nasıl bir inançsızlık ki bu? Hayata bile inancı siliyor. Ya insan şey diyor, Tanrı'ya, tanrığını fark etmenin cezası bu mu?

Yaşamın anlamının olmadığını fark etmektir bu. Ve yeni bir anlam üretememek, aynı zamanda sefaletin daniskası. Hani entelektüel olarak daha yukarıda yaptığı çıkarım, diskur varı hatırlıyorsunuz.

Seyredenler en azından. Niçin böyle oluyor burada? Eee anlaşılmayan şu, çok zeki, akıllı beyaz bir profesör. Can gibi zekası var, namuslu bir adamda gibi gözüküyor.

Günahlarını bilmiyoruz, ailesiyle ilgili hiçbir şey yok. Mutsuz bir adam ve yaşamına son vermek istiyor. Şimdi bunun karşısında bir tane hayatın yemediği sillesini kalma, şey kalmamış.

Yani her silleyi yemiş bir adam var. Bu adam Tanrı'nın olmadığını biliyor zaten. Ona güven, kime güveneceğiz? Adam profesör ya. Hem de argümanları falan da çok rasyonel.

Ötekisi işte dolandırıyor, lafı, "İncil oku." diyor falan filan. Ama daha şey, müspet, daha pozitif, daha irfan sahibi. Niçin hakikati?

Eğer ateist biliyorsa, niye irfandan bu kadar yoksun? Nasıl bu kadar kırılgan olabilir? Nasıl bu kadar empati yoksun olabilir? Nasıl bu kadar bencilleşmek inandığı için?

Beyni de fazla değil, köylü şey, cahil bir zenç. Ne olacak ki? Hapislerde geçmiş ömrü falan. Dolayısıyla bu masallarla işte kendini avutuyor.

Bu mudur? Yani aradaki fark şu. Bence beyazdan daha yoğun bir kuşku ızdırabı çekiyor. İnanan, inanmamış olanla temas kurabiliyor.

Onun acısını, eee o diyalog, onunla konuşuyor. Bu karşılıklı etkileşimi açık demektir. Beyazda yok. O beyaz, beyaz.

Bu empatiyi kuramıyor. Nasıl bir hakikat is bu? Dindarın e hıyar gibi davranması lazım. E bu daha aksi, daha huysuz, daha kırıcı.

Olayın altında daha çok ezilmiş durumda. Düşünsel olarak haklı olsa bile. Şimdi eee dindarlığın daha derin katmanlarında dindarlık bir inançsızlığa dönüşür.

Şeyin, eee İbn Arabi'nin öyle bir sözü vardır. Yani küfür hakiki olmadan iman hakiki olmaz. Bu diyalektiğin şahıdır. Yani inkarı yaşamış adamdır gerçekten.

Eee bu işlere gereken emeği vermişse, inkarı yaşamadan mümin olacak. O işte normal sosyolojik dindarlık filan diyebiliriz.

Ona siyasal İslam diyorlar ya, biz de sosyolojik İslam diyelim. Toplumsal, fark etmez. Hoca ol, şeyh ol, ne olursan ol. Yani hiç fark etmiyor.

Her her o kadar zengin bir ülkeyiz ki, topraklarımızın her tarafında hıyar yetişir. Nerede şey yaparsan, güneşi görsün, altına 2 gram su ver, at tohumu, yetişsin.

Yani Hüdayi nabit gibi yetişir. Oysa dindarların varoluş kriziyle yüzleşmeleri olmayabilir. Ben olan tarafında duruyorum demesi, ussal olarak onun ne olup bittiğini anlamaması değildir.

Onu bilir o. Yani aklen profesöre hak verir, aklen kalben veremez. Çünkü profesörün görmediklerini görüyor. Yani diyor ki, "Sendeki kuşkudan alası bende var."

Buna rağmen ayakta kalabilirsin. O yüzden işin burası felsefenin, bilimin filan konusu değildir. Yani burası inanmanın, inkar etmenin yeri değil.

Bu ikisi de vardır burada. Eee ben şeyin bir sözünü nakletmiş, Pascal'ın birisi şey demişti ya. Türkçe olsaydı dualar, moalar, Kur'an, Muran işte ben de e iman ederdim, inanırdım belki ama hep Arapça.

Arapça ne? Arapçayla filan dedim. Ben de Türkçe dua etmek istiyorum filan diye biri öyle bir şey yazmıştı yıllar evvel. Ben de bir yazı yazdım. Dedim ki, "Eee sen dedim, dindarları yanlış anlıyorsun. Onlar dedim, inandıkları için dua etmiyorlar ki, inanmak için dua ediyorlar."

Paskal sözü, "Diz çök, dua et, inanacaksın." diyor. "Dua edersen inanacaksın, inandığın için dua et." demiyor. Zencin pozisyonunu biraz sınırı zorlarsam, inanan bir adam değil, inanmaya çalışan bir adam.

İnancın yanında durmak için savaşan bir adam. Yani o, bun, bu olup bitenleri, buradaki derin çelişkiyi bütün çıplaklığıyla görebilme erdemi olan bir adam.

Diyor ki, "Ben şansı bu tarafta kullanacağım." Bunu entelektüel bir problem olarak görse, profesörün yanına geçer ve inananların hepsini aptal zanneder.

Öyle değil ki. Yani nasıl bir şeyse, insanlığın %0'ı inanıyor, %199'u inanıyor. Tek tek işte entelektüeller, bilim adamları filan filan inanmıyor.

Bakın, neye inanılıp inanılmadığı önemsiz. Bir mesela biraz varoluş felsefesi ile ilgili metinler okusanız, biraz Niçe mesela, biraz Hegel okusanız, şeye bir bakın.

Ya Wittgenstein, hayatına mantıkçı pozitivizmin manevi babası. Eee çok asil bir ruhtur, fevkalade gerçek bir filozoftur. Düşünceleri falan filan, filozof hane değil, zeka, deha düzeyinde.

Ama söylediklerinin çoğu palavra. Yani hiçbiri tutmadı. Fakat bana sorsanız, 20. yüzyılda tek Wittgenstein filozof, filozof gibi yaşamıştır. Şeyi işin teknik kısmını paranteze alarak söylüyorum.

O yüzden eee profesörle bizim arasındaki çatışmada tamamıyla inanan bir adamla tamamen inançsız bir adam yok. İnançsız diyen adamın inançları var, inanıyorum diyen adamın inançsızlık varı var.

Bu e şeyleri Molla alımların işine gelmez. Bakın şimdi size inanç, inançsızlık gibi değildir. İnandıysan ve inancın son raddeye geldiyse, daha fazlasını aramana gerek kalmaz.

Yani inandıysan, inanmışsın, biter. Yani daha daha daha fazlası yok. Yani ama inanmayanın bir sorunu vardır. Dünyayı çözmek için yola koyulmuştur.

Gerçek olmadığını söylediği her şey için ardında bir şeyler bırakır. Çözmek ve çözümlemek. Bakın sentez yok.

Eee niye ateizm felsefenin bir parçası değildir? Felsefi tutumu sat yansımasıdır. Bir devinim yok. Düşünsel bir devinim yoktur orada.

Bence yok dedim mi bitti. Yani illa kaç cilt kitap okudun filan mı olacak? Yani bence yok arkadaş. Tartışmıyorum da seninle.

İnanırsan inan o saçmalıklara, ne yapacaksın? Ötekisi diyor ki, "Ben de inanıyorum." Dost dediği gibi, "İki kere 2, 2 kere 2'nin 4 ettiği gibi." Bana İsa'nın yalan olduğunu söyleseler, yine inanmam diyor.

Matematiğe bile inanmam diyor. Doğrusu bu. Bakın, bir akideden filan söz etmiyoruz. Yaşam karşısında en soylu tutum, bana göre bu akşam pı açıldık.

Bu belirsizlikle yüzleşeceğiz. Daha ilerideydi. Düşünsel olarak mı? Hayır. Şey, düşünsel olarak hak hı olan ateist olan.

Eee bizim şeyin, eee bizimkinin, diyeyim ona, ben bizimkinin diyecek hiçbir şey yok ki onlara. Diyemedi zaten, kendisi de itiraf etti.

Ben benim de burada dedi, hepsine inanmam lazım mı? Dedi, yok dedi. Hatta okumana bile gerek yok dedi.

[Müzik] Sonra diyor ki, "Bağışlanmanın yani kitaba tam tamına uyun yok." diyor. Kesinlikle düşünmüyorum. Bu kitapta yazan doğrular, insanın ezelden beri kalbinde yazılıdır diyor.

En önemli mottolarından biri budur. Bu filmin İncil'de yazanlar, insanın kalbinde yazılıdır diyor. Kur'an'da yazanlar da öyle, Tevrat'ta yazanlar da öyle, Avesta'da yazanlar da öyle.

Bütün bu sorunlar, insanın kalbinde, doğasında var zaten. İnsan ol. Bak tavşanlar için yok, kediler için yok, köpekler için, civcivler için böyle bir sorun yok.

Yani insanın varoluşsal krizi yok. Hayeg gerin çok severim, taş vardır ama var olmamaktadır. At vardır ama var olmamaktadır. Melekler vardır ama var olmamaktadır.

Tanrı vardır ama var olmamaktadır. İnsan yalnızca insan vardır ve var olmaktadır. İnsan olma bir var olma sürecidir.

Tanrı için, Tanrı'nın kemale erme şansı yok. Tanrı'nın yaşamında varsa böyle bir ilerleme yok. Tanrı başta da sonda da aynı heykel sükuneti ile kımıldamadan duruyor.

Tanrı ilerleyemez ki, gerileyecek, ilerleyemez. Ama insan, hayvanlar da ilerleyemez. İlerleyebilir, varoluşu var çünkü zamanda ve mekanda.

Ve lanet olası bir bilinç, anlamlandırma yeteneği. Düşünsenize, insandan başka hiçbir yerde yok.

İnsanın zavallılığı bu. Kendi yarattıklarına tapar. Bakın, çeçi bitiyor. Biz yarattık onu, önce biz tapmaya başladık.

Bu kitapta yazan hakikatler, insanın kalbinde yazılıdır diyor. Ezelden bu yana. Bunlar İsa uymadı diyor. O söyledi, sadece diyor. Yani kendi düşüncesinde de şey yapmadı.

O aktardı, sadece diyor, yansıttı. İsa'dan bize yansıdı diyor profesörün argümanı. Bakın, bu kitap doğru yoldan çok yanlış yol hakkında konuşuyor.

Argümanlar denizde kum kadar yanlış yol, 1000 tane doğru yol, bir tane ya. Yani bu kitap doğrudan söz etmiyor, hep yanlışlardan söz ediyor. Bu dengesizlik diyor.

Ya şimdi o yüzden diyor ki profesöre, "Sen o söylediklerini kast etmedim." Şevkat, nasıl yakıcı bir duygudur ya? Empatinin şahıdır.

Sana biri küfür ediyor. Yani en ağırından şey diyorsun. Ona, "Sen bana küfür ediyorsun ama bu kalbinden gelmiyor." Bu küfürler dilin söylüyor.

O yüzden seni bağışlıyorum diyorsun. Söylüyorsun ama kast etmiyorsun. Yani bilmiyorum, beni etkilediği kadar da sizi etkiliyor mu? Daha da bir tık daha yukarı çıkıyor.

Tanrı'ya dönüyor, o biliyorsun diyor, "Söylediklerini kast etmiyor." Tanrıyı da kalam çalışıyor. O sözleri söyleyen adama, "Söylediklerini kast etmiyorsun." diyor.

Yetinmiyor, Tanrı'ya dönüyor. Çünkü nereden hareket ediyor? Sonuçtan hareket ediyor. Bunu söyleyemez, bunu kast edemez diyor.

Alması gerekenleri var ya, bunun kutsal kitaplarla filan ne alakası var? Kutsal kitaplarda olan her şey, en basitinden, bütün dünyadaki kutsal kitaplar için söylüyorum, en basından en ulvisine kadar hepsini insanın aynasında seyredebilirsiniz.

Ya insana bakın, ya Hazreti insan'a bakın. Yani kendinize bakın diyeceğim ama çok zordur. Yani kusurları başkalarında seyretmek genelde tercih ettiğimiz budur.

Kendimizde kusurları değil, erdemleri seyreder deriz. Var olduğunu zannederiz. Onu kurtaramayacak, sen ona yardımcı olamayacaksın.

Beni niye oraya gönderdin diyor. Yani ben niye bu kadar uğraşıyorum, ediyorum? E hiçbiri işe yaramadı diyor. Ahlak içinde bir zorunluluk hissetme duygusudur.

Yapmam lazım, lan aleyhine. Yapma, etme, bunu yapmam lazım, lan. Bir çıkarın yok, bir şey yok, keyfini bozmadan yapmam lazım.

İşte buna tanrısal ses deyin. Melekleri duydum, gördüm diyeyim, fark etmez ki. Kim inkar, bunlar hastası, psikopat değil ki.

İnsanda yapmam lazım sözü, bir annenin çocuğunun küçücük sesinden nefes almasından bile hemen gecenin yarısında ayağa fırlaması.

Evladı için bir annenin duyarlılıklarını düşünün. Orada yapmam gerekir diye bir düşünce yoktur ki. Bir zorunluluk hissetme mi? Haksızlığa karşı ya da bazı erdemleri özü gereği yapma zorunluluğu hissetme.

Ve kendini benim tercihim değil demek. Niye saldırdın? 20 kişinin içine niye girdin? Hayatını tehlikeye attın. Yapmam lazım.

Şeyde siyahi, en güçlü duygu bu ya. Bur, senin bu mahallede ne işin var diyor. Ya o varoluşsal kriz dediğim bu toplumsal şey değil ki bu.

Yani sosyalist yoksullara proletarya yardım ediyorum demiyor ki. Benim burada bulunmam lazım diyor. O insanlar için yapabileceğim şeyler var diyor ve yapabiliyorum.

Bunu ben diyor. Diyor ya Tanrı'ya diyor ki, "Benimle bir daha asla konuşmasam bile sözümü tutacağım, biliyorsun. Benim buna gücüm yeter."

Bu bir irade, bir karar değil ki. Bir karar vermeye maruz kalma. Bir anne, bir baba evladıyla ilgili karar alır mı? Kötü durumlarda zarara uğrayacak olsa bile.

Yani ben babayım, yapmak zorundayım der. Ya canını okuyacaklar alabilir ama yapmak zorundayım.

Yani e bazıları biraz şey yaparsa, işin içine edebiyat katarsa, Tanrı verdi bana bu görevi, biraz insanları kurtarmam gerekiyor diyebilir.

Bakın burada matematik hiçbir boka yaramaz. Affedersiniz, hiçbir işe yaramaz. Bilim, hiçbir işe yaramaz. Einstein gelse burada, bu şeyde oturacak, hiçbir şey söyleyemez.

Niye? Çünkü bilimin bu problemle yüzleşeceğiz. Bunları tek tek yaşamımızda deneyimler, kendi insanlık kalitemiz, kendimize verdiğimiz emek ölçüsünde.

Nasıl bir adam olduğunuzu bilemezsiniz ki. İyi adam olmaya çalışırsınız, dünyanın en berbat adamı olup çıkabilirsiniz. O yüzden eee şeyde, Bab Aiz'de bir sahne vardır.

Onu çok şey yaptım. Nereye gidiyorsun diyor, toplantı var diyor. Çağırdılar, toplantıya gidiyorum diyor. Nerede diyor, toplantının yeri? E bilmiyorum diyor.

E bizim de bilmiyor. Şey eee profesör her şeyi biliyor. En büyük hızdır o, bilemediği