Transcription
İnsanlık tarihinin dönüm noktasına, yaklaşık 1400 yıl önceki Arap Yarımadası'na gidiyoruz. Hz. Muhammed Aleyhissalatu Vesselam'ın hayatını, daha önce hiç duymadığınız yönleriyle 11 bölümlük yeni bir seriyle inceleyeceğiz. Yeri gelecek, kendimizi vahyin ilk zamanlarında, Müslümanların gizli bir şekilde toplandığı Darü'l Erkam'da bulacağız. Yeri gelecek, heyecan yükselecek; Hz. Ömer'in müşriklere karşı korkmadan yürüyüşüne tanıklık edeceğiz. Defalarca ihanete, ağır iftiralara uğrayacak. "Muhammed, atalarımızın dinini inkâr etti. Onu öldürene 100 kızıl ve siyah deve, 3 kese altın ve 10 kese gümüş." Bazen hüzünlenip gözyaşı dökeceğiz. "Onu takip edene işte biz böyle yaparız. Gelsin de seni bizim elimizden kurtarsın." En çıkmaza girilen durumlarda bile çıkar yol bulmayı öğreten bir peygamberin hikâyesinden, kendi hayatlarımızın çıkmazlarını çözeceğiz. Sadece olaylara bakıp geçmeyeceğiz; içlerindeki derin manaları da okuyacağız. Bu yolculuk, senin de yolunu yeniden çizmene ve kendini yeniden keşfetmene vesile olacak. Allah'ın en sevdiğinin hikâyesi bu. Hayatını ümmetine feda edecek. Yeri gelecek, aylarca aç bırakılacak. Yeri gelecek, sevdiklerini toprağa verecek. Daima nura çağıracak ama karşılığında taş yağmurlarına tutulacak. "Senin getirdiğin gibi şer ve kötülük getiren bir kimse daha görmedim." Sayısız defa suikastlere uğrayacak ama yine de bir an olsun davasından vazgeçmeyecek. Sonundaysa Allah, bu kuluna olan vaadini gerçekleştirecek.
Şimdi tarihte eşi görülmemiş 23 yıllık bir serüvene gidiyoruz. Tek başına başladığı bu davada bütün dünyayı karşısına alan ama bugün 2 milyar insanı arkasına alan muhteşem bir insanın öyküsüne tanıklık edeceğiz. Hazırsanız, başlayalım.
Mekke'nin sıcak ikliminin serinlediği o gece. Günlerden pazartesi, sene 571. Mekke'nin sakin sokakları, dünya tarihinin en büyük olaylarından birine tanıklık etmek üzereydi. Abdülmuttalib uzun zamandır bekliyordu ve nihayet müjdeli haber geldi. ''Amine bir erkek çocuğu doğurdu.'' Heyecandan adeta kalbi yerinden çıkacaktı. Oğlu Abdullah'ın vefatından sonra, gelini Amine'nin bebeğine olan ilgisi bir başka boyuta taşınmıştı. O geceyi bir hayal edin. Abdülmuttalib hızla eve doğru gidiyor. Doğan torununu şefkatle kucağına alıyor ve Kabe'ye doğru yürüyor. Rabbine şükrediyor, dua ediyor ve ona Muhammed ismini veriyor. Sebebini soranlara ise diyor ki: "Allah'ın ve insanların onu övmelerini istediğim için.'' Bu isim Amine'ye rüyasında söylenmişti. Haber vermesi üzerine de Abdülmuttalib bu adı vermişti. Eşi Abdullah'ın emanetini sağlıklı bir şekilde dünyaya getirmesi, onun için büyük bir huzur sebebiydi.
O zamanlar Mekke'de çocukları süt annelere vermek gibi bir gelenek vardı. Bebekler, Mekke'nin zorlu ikliminden bir süre uzak tutuluyordu. Yeni doğan yavrusundan ayrı kalacak olmak bir anne için elbette ki çok zordu. Ancak bunun iki önemli sebebi vardı. Birincisi, bebeklerin sağlığı. Çünkü Mekke'nin iklimi bebekler için pek de elverişli değildi. İkincisi ise dil ve konuşma becerilerinin gelişimi için. Çünkü o dönemin Arabistan'ında edebiyat ve belagat, yani etkili konuşma, hayatın merkezindeydi. Çocuklar, Beni Sa'd yurduna gönderilerek, çöllerde ve yaylalarda özgürce büyütülüyor ve dillerini en saf haliyle öğreniyorlardı.
Sa'doğulları yurdundan gelen süt anneler, genellikle zengin ve soylu ailelerin çocuklarını arıyorlardı. Çünkü süt annelik ile arada bir bağ kurulmuş oluyor ve bebeğin babası hayatta olduğu müddetçe iyilik ve yardım görebiliyorlardı. Aslında Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam da soyluydu. Dedesi Abdülmuttalib, Mekke'nin siyasi lideriydi. Ancak yaşlıydı ve Rasulullah'ın babası da daha o doğmadan vefat etmişti. Yetim olduğu için kimse Amine'nin bebeğini süt evlat olarak kabul etmedi. Peki, şimdi ne olacaktı? Kimse onu almayacak mıydı? Bu iklimi çetin şehirde mi büyümek zorunda kalacaktı? Amine çaresizce süt annelerin bebekleri bir bir alıp gidişini izliyordu.
Bu sırada Halime ve Haris adlarındaki bir çift, diğer süt annelere göre geç kaldı. Binekleri zayıf ve yaşlı olduğu için ona sırayla binmek zorunda kalmışlardı ve bu yüzden zamanında yetişemediler. Halime aradı, aradı, ancak Mekke'de çocuğunu ona verecek kimseyi bulamadı. Zar zor biten yolculuğun üstüne bir de evine eli boş dönecekti. Üstelik yurtlarında kıtlık olduğu için geçim sıkıntısı da çekiyorlardı. Bunca sıkıntının üst üste gelmesi onu çok üzmüştü. Tüm bu düşüncelerle boğuşurken bir anda biriyle karşılaştı. Bu Abdülmuttalib'ti. Konuşmalar üzerine torununun durumunu öğrendi. Kocası Haris ile istişare etti ve elleri boş dönmektense küçük Muhammed'i almayı kabul ettiler. Bu yavruyu orada bırakamazlardı. En büyük nimet, en beklemediği anda karşısına çıkmıştı. Ancak Halime henüz nasıl büyük bir hazine bulduğunun farkında bile değildi.
Diğer tarafta Amine'nin halini düşünün. Çok sevdiği kocasını kaybetmiş, çocuğunu onun kucağına bile verememiş. Bunun üstüne şimdi bir de bebeğinden ayrılmak zorunda. Ama göndermekten başka çaresi de yok. Gözyaşları içinde Abdullah'ın emanetini, Muhammed'ini Halime'ye verdi. Uzunca bir süre evladından uzak kalacak, kokusunu içine çekemeyecekti. İlk adımlarına, ilk kelimelerine şahit olamayacaktı. Bir anne için bebeğinden bir saat bile ayrı kalmak ne kadar zorken, Amine bebeğinin geleceği için uzunca bir süre ondan ayrı kalmaya razı olmuştu. İçi paramparçaydı.
Halime ve ailesini artık yepyeni bir hayat bekliyordu. Efendimizin gelmesiyle o eve de hayır ve bereket gelmişti. Görenlerin aklına sığmayacak şeyler yaşandı. Yaşlanan binekleri gençleşip hızlandı. Halime'nin sütü çok azken, Efendimizin emmesiyle birlikte birden bollaştı. Halime'nin yeni doğan bebeği Abdullah başlarda huysuzdu. Ne zamanki Rasulullah ile birlikte emmeye başladı, ondaki sakinlik Abdullah'a da yansıdı. Yaşadıkları yerdeki kıtlık ve kuraklığa rağmen, önceden yiyecek ot bulamayan hayvanları şimdi doyuyorlar, bolca süt veriyorlardı. Artık o eve bolluk ve bereket hakimdi. Civarda ise yine aynı kuraklık devam ediyordu. Bütün bu süreç içinde Rasulullah fiziken, aklen, ruhen güzelce gelişti.
İşte böyle hayırla geçen dört yılın sonuna gelinmişti. Zaman dolmuştu. Vakit artık ayrılık vaktiydi. Halime gözyaşlarını tutamıyordu. Efendimizden ayrılmak istemiyordu. Kim ayrılmak isterdi ki? Defalarca öpüp kokluyordu. Ama onu annesi Amine'ye geri vermekten başka çaresi de yoktu. Anne evlat, uzun bir ayrılıktan sonra birbirlerine tekrar kavuştular. Artık oğluna sarılmak istediğinde, onu yanında bulamamanın eksikliği yoktu. Sımsıkı sarılıyorlardı. Ayrı geçen her günü, her dakikayı telafi etmeye çalışırcasına. Bir daha birbirlerinden ayrılmayı hiç istemiyorlardı. Bu kavuşma, ayrı kaldıkları yılların zorluğunu bir nebze de olsa dindiriyordu.
Birlikte geçirdikleri bir buçuk seneden sonra Medine'ye, akrabalarını ve babasının kabrini ziyarete gittiler. Kabre vardıklarında, Amine'nin yürek burkan acısı gözlerinden okunuyordu. Aklında, kalbinde eşiyle beraber geçen günlere duyduğu derin hasret vardı. Sanki onu daha yeni kaybetmişçesine ağlamaya başladı. Rasulullah yetimdi. Dünyaya gözlerini babasız açmıştı. Babasının şefkatini görememişti. Minicik ellerinde hep onun elini aramıştı fakat bulamamıştı. Ve orada bir kez daha hissetti, babasının yokluğunu. Diğer yandan annesini o halde görmeye de dayanamadı ve orada birlikte gözyaşı döktüler. Babası olmasa da bir teselli olarak annesi yanındaydı, ancak Amine için de ayrılık vakti yaklaşmıştı. Eşinin yanına gidecekti. Oğluyla kavuşması kısa sürdü.
Dönüş yoluna koyulduklarında Amine hastalandı. Rasulullah henüz altı yaşındaydı. Ebva denilen yere geldiklerinde hastalığı daha da şiddetlendi. Hastalık canını yakıyordu, evet, ama iki şey daha da yakıcıydı: Yavrusundan ayrılacak olması ve yavrusunun bu küçük yaşında hem yetim hem öksüz kalacak olması. Son anlar yaklaşırken yavrusuna baktı. Yüzündeki ifade tüm duygularını yansıtıyordu. Son nefesi yaklaşırken Efendimize şu sözleri söyleyecekti: "Her yaşayan ölür. Her yeni eskir. Yaşlanan herkes son bulur. Her şey fanidir, gider. Evet, ben de öleceğim. Fakat ismim ebedi yad edilecektir. Çünkü tertemiz bir evlat doğurmuş, arkamda hayırlı bir yad edici bırakmış bulunuyorum." Biraz sonra ses de hareket de kesildi ve Amine ruhunu teslim etti.
Artık konuşan sadece Rasulullah'ın gözyaşlarıydı. Narin yüreğinde tarifsiz bir yangın vardı. Baba kabrini ziyaret için çıktığı yolculuğu, annesini de defnederek bitirmek. Yetimlik üstüne bir de öksüz kalmak. Belki de kaç sene o sözler kulağında yankılanacaktı. Sokakta oynadığı çocuklar ne zaman "Anne" diye seslense, belki kaç defa yüzü yere düşecekti. Yaşlı gözlerinde en sevdiği insanın son halleri canlanacaktı. Annesini kaybettiğinde yanında dadısı Ümmü Eymen vardı. Küçük Muhammed'in duygularını, gözyaşlarını yatıştırmaya çalışıyordu. Bundan sonra daima şefkati ile etrafını saracaktı. Annesinin yokluğunu hissettirmemek için elinden geleni yapacaktı. Rasulullah 25 yaşına gelip evlenene kadar yanında olacak, ona hizmet edecekti. İslamiyet geldikten sonra da bu din için büyük fedakarlıklar göstermekten çekinmeyecekti. Efendimizin hayatında yeri o kadar değerli olacak, ona öyle bir annelik yapacaktı ki Rasulullah onun için "Annemden sonra annem" diyecekti.
Mekke'ye vardıklarında dedesi Abdülmuttalib, torununu kendi yanına aldı. Onu sürekli yanında bulunduruyor, o olmadan sofraya oturmuyor, yemek yemiyordu. Abdülmuttalib kavminin efendisi olduğu için minderi Kabe'nin önünde seriliydi. Kendi çocukları bile o mindere oturamazken, 6 yaşındaki torunu Muhammed oturuyordu. Abdülmuttalib kimseye müsaade etmezken ona müsaade ediyordu. Engel olmaya çalışanlara, "Bırakın oğlumu, vallahi ileride onun namı ve şanı büyük olacaktır." Küçük yaşta dedesinin yanında Mekke'nin idaresine şahit oldu Muhammed. Burada gördüğü şeylerle geleceğin lideri yetişiyordu. Zaman zaman dedesi ona da bazı sorumluluklar, görevler veriyordu. Torunda dedeye karşı bir hürmet, dedede ise toruna karşı büyük bir şefkat vardı. Birbirlerine çok bağlılardı ama bu birliktelik de çok uzun sürmedi ve iki sene sonra dedesini de kaybetti.
Efendimiz kalbini kime bağlasa Allah onları bir bir alıyordu. Adeta "Tek dayanağın benim" mesajını veriyordu. Hayatı boyunca birçok sahabesini de kaybedecekti. Daha hayattayken 7 çocuğundan 6'sını toprağa verecekti. Bu serinin her bölümünde örneklerini göreceğimiz gibi ardı arkası gelmeyen zorluklar, çileler yaşayacaktı. İşte her türlü zorluğu ve acıyı yaşayacağı için, ümmetinin her derdinden anlayacak ve bu sayede bize en güzel önder ve rehber olabilecekti. Eğer hayatı dört dörtlük olsa ve Allah ona hiçbir zorluk, meşakkat yaşatmasa, bütün insanlara nasıl örnek olabilirdi?
Rasulullah'ın o zamana kadar insanlardan gördüğü her şefkat, her sevgi, güneşin farklı farklı aynalardan yansıması gibiydi. Ve o şefkatin gerçek sahibi, peygamberin etrafındaki aynaları bir bir kaldırıyordu. Yani sevdiklerini bir bir alıyordu. Böylece ona hakiki güneşi gösteriyordu, yani her nimetin hakiki sahibinin kendisi olduğunu. Gerçek sonsuz olan oydu ve o isterse insanları da sonsuzluğa mazhar edebilirdi. Sonsuz bir alemde, cennette bütün ayrılanlar o isterse kavuşabilirdi. İşte Allah, ileride ona vahyedeceği ahiret inancının temellerini böylece atıyordu.
İnsan, Efendimiz'in küçük yaşta yaşadıklarını düşününce farklı bir tefekküre dalıyor. Onun hayatındaki her bir detay, Allah tarafından özel bir şekilde belirlenmiş. Allah'ın onun için takdir ettiği her zorluk, her tecrübe onu daha da olgunlaştırıyordu. Çünkü ileride çok ağır bir sorumluluğu omuzlarına yüklenecekti. Bebekliğinden itibaren şehirde değil, yaylalarda yetişmişti. Bu yüzden özgür bir ruhu vardı. Fiziken sağlıklıydı ve dili gelişmişti. Bir sonraki gideceği evle birlikte yetişkinliğine kadar beş farklı evde yaşayacaktı. Bu sayede farklı insanlarla bir arada yaşamayı öğrendi. Dedesinin yanında bir şehrin idaresine şahit oldu. Anne babası yoktu ama farklı karakterlerde, farklı mizaçlarda üç ayrı anne ve üç ayrı baba figürüyle büyüdü. Annesinden başka süt annesi Halime vardı ve onun kocası Haris. Dadı Ümmü Eymen farklı bir şekilde annelik yaptı, dedesi Abdülmuttalib farklı bir şekilde babalık. Sonunda ise amcası Ebu Talib ona bir baba şefkati ile sahiplendi. Aynı şekilde hanımı Fatıma Binti Esed de onu kendi evlatlarından ayırmadı. Öyle bir sahiplenme görecekti ki ileride üç kadın için de, "Annemden sonra annem" diyecekti.
İşte onun hayatında hiçbir şey tesadüf değildi. Kırk yaşına kadar ki hayatı, tamamen peygamberliğin ağır görevine bir hazırlık niteliğindeydi. Çünkü sonrasında çalkantılı günler onu bekliyordu. Vahiy geldiğinde yükleneceği ağır yük, davasından vazgeçmesi için aç bırakılacağı boykot yılları, Mekke'de Kureyşlilerin zulümleri, Medine'de münafıklar, Taif'te vicdansız serseriler, Hendek günü tüm Arap coğrafyası, gireceği ağır savaşlar ve suikast için fırsat kollayan sayısız insan. Tüm bu yükler için ciddi bir temel ve dayanıklılık gerekiyordu. Bu yüzden peygamberlik öncesi hayatının her bir detayı çok ince bir şekilde tasarlanmıştı.
Artık sekiz yaşındaydı. Ve şimdi hayatı boyunca en çok sahip çıkıldığı, sevildiğini hissettiği o evdeydi. Amcası Ebu Talib'in evi. Üstelik bu ev varlıklı bir ev de değildi. Evdekiler çok defa sofradan doymadan kalkarlardı. Küçük yaşta yoksulluğu da görmüştü. Her şeye rağmen amcası ve yengesi onu kendi evinde gibi hissettiriyor, evlatlarından ayırmıyordu. Hatta yeri geldiğinde evlatlarından üstün tutuyorlardı. Ebu Talib bir yere gittiğinde mutlaka onu da götürür, yanından hiç ayırmazdı. Bazen bir arkadaş gibi onunla sohbet eder, sofrada olmadığında "Muhammed'im nerede, çağırın gelsin" derdi.
Rasulullah diğer çocuklara kıyasla çok farklı bir çocuktu. Büyükleri başlamadan yemeğe asla başlamazdı. Çok vefalı ve düşünceliydi. Öyle ki geçim darlığı çeken amcasının durumuna seyirci kalmayı içi el vermedi. Günlerini sıradan bir çocuk gibi geçirmek yerine çalışarak eve katkı sağlamak istiyordu. Bunun için amcasına gidip onun koyunlarına ve keçilerine çobanlık yapmak istediğini söyledi. Böylece Ebu Talib çoban masrafından kurtulacaktı. Bu, onun yaşından hiç beklenmeyecek olgunlukla bir istekti. Amcası ve yengesi, onun Arabistan'ın sıcağında saatlerce dışarıda kalmasına razı olmadılar. Aslında hiçbir zaman da onu yük olarak görmüyorlardı. Ama Rasulullah onları bir şekilde razı etti ve çobanlığa başladı.
Çobanlık büyük bir sabır işi. En fazla baktığı hayvanlar da keçilerdi. Sabrı, sorumluluk almayı, emanete sahip çıkmayı bir şekilde öğrendi. Bunu bir fırsat olarak değerlendirip, şehirden uzak kalıyor, geceleri yalnız başına gökteki yıldızları ve yerdeki varlık harikalarını tefekkür etme imkanı buluyordu.
Nihayet 12 yaşına geldi. Ebu Talib, geçim darlığından dolayı bir ticaret kervanına katılmak zorundaydı. Kervanı Kureyş düzenliyordu ve Şam'a gidilecekti. Efendimiz bunu duyduğunda içinde bir burukluk hissetmeye başladı. Tekrardan bir ayrılık istemiyordu. Onu yanından ayırmayan, babası gibi gördüğü amcası belki kaç ay kendisinden ayrı kalacaktı. Onun sevgisinden, koruyuculuğundan, güveninden uzak kalacaktı. Birlikte gitmeyi çok istiyordu fakat o yaşta birisi için kervana katılmak tehlikeliydi. Ya başına bir şey gelseydi? Ya Ebu Talib kardeşinin emanetini koruyamasaydı? Herkes aynı fikirdeydi ve bu yüzden gitmesini istemediler. Ama ne derlerse desinler, Efendimiz için amcasına bağlılığı can tehlikesinden ağır basıyordu. Üzgün geçen birkaç günden sonra dayanamadı ve Ebu Talib'in karşısına çıkıp hüzünlü bir sesle, "Amcacığım," dedi, "beni nereye ve kime bırakıp gidiyorsun? Burada ne annem var, ne babam?" Bu içten sözler, bütün hislerini, içinde yaşadığı tüm sıkıntıyı fazlasıyla yansıtıyordu. Ebu Talib'in vicdanı bunu kaldıramazdı. Kararını değiştirdi, hazırlıklar tamamlandı ve kervanın hareket etme zamanı gelmişti. Amca çocukları ve "Annem" dediği yengesiyle vedalaştı. Bu yolculuk, ticaret hayatına adım atışının başlangıcıydı. Bu kervanda öğrendiği şeyler, ilerideki hayatında ona çok faydalı olacak beceriler ve tecrübeler kazandırdı.
Artık yavaş yavaş gençlik dönemine geçiyordu. Ve maalesef etrafında birçok kötü ahlak ve davranış örnekleri vardı. Özellikle biraz ileride "Cahiliye" dediğimiz o dönemin ne kadar çirkin özellikleri, adetleri olduğunu detaylıca göreceğiz. Bütün bunlar insanın aklına şu soruyu getiriyor: Acaba o, böylesi bir çevrede nasıl korunacaktı? Yani peygamberlikten önceki hayatında günahlara bulaşmış mıydı? Bu konuyu aydınlatan birçok örnek var, size iki tanesini anlatacağım.
Mekke'de gençlerin katılacağı bir eğlence düzenlenecekti. Arkadaşları Rasulullah'ı da davet etti ve o da katılmak istedi. O sıralarda çobanlık yaptığı için sürüsünü bir arkadaşına emanet etti. Mekke'ye girdi, oturdu ve etrafı izlemeye başladı. Derken bir süre sonra gözünü sabah açtı. Güneşin sıcaklığıyla fark etti ki uyuyakalmıştı. Bir süre sonra tekrar aynı olay yaşandı. Yine oturup izlemek istediyse de uyuyakaldı. Eğer katılsa, ilerideki peygamberlik görevine ters düşecek şeyler olabilecekti. Ama Allah onu korudu. Aynı şekilde hiçbir zaman o toplumun tamamına yakınının yaptığı gibi bir puta tapmadı, hürmet etmedi.
Çobanlık ve ticaret derken yaşı 25'e yaklaşıyordu. Artık ticaret konusunda güvenilir kişiliğiyle zihinlere kazınmıştı. Mekke, onun ahlakından övgüyle bahsediyordu ve ona aranan bir isim olarak "Muhammed'ül Emin" yani "Güvenilir Muhammed" unvanını vermişlerdi. Birçok insan, değerli şeylerini ona rahatlıkla emanet edebiliyordu. Hatta peygamberliğini ilan ettikten sonra ona düşmanlık sergileyenler bile emanetlerini geri istemeyecekler, çünkü hâlâ ona güvenecekler; ancak anlattığı şeyler işlerine gelmeyecekti.
O sıralarda büyük bir ticaret kervanı yola çıkacaktı. Bu, Hüveylid'in kızı Hatice'nin kervanıydı. Hatice, çok iyi bir tüccar olmasının yanında iffet ve asilliğiyle de tüm Mekke tarafından biliniyordu. İki evlilik yapmıştı ancak iki eşini de kaybetmişti. Tüccarlar arasında adından övgüyle bahsedildiği için kervandan Rasulullah'ın sorumlu olmasını istemişti. Onun gibi bir başkası daha Mekke'de bulunmuyordu. Rasulullah da bu teklifi geri çevirmeyip kabul etti. Hatice, hizmetinde bulunan Meysere'yi Efendimiz'in yanına verdi. Hem ona yardımcı olacak hem de hal ve hareketlerini, tavırlarını takip edip Hatice'ye haber verecekti.
Yola çıkmalarından itibaren Meysere, Hz. Hatice'nin verdiği görevi titizlikle yerine getiriyordu. Bu gençte gördüğü her davranışta, gitgide onun takdirini daha da artırıyordu. Sefer boyunca kimsenin hakkına girmemeye son derece dikkat etmişti. Ahlakı mükemmeldi, doğru sözlüydü, arkadaşlığı samimi ve ciddiydi. Yolculukta temizliğe de son derece dikkat ediyordu. Bunlar, o dönemin insanları için hasret duyulan ve kolay bulunmayan vasıflardı. Meysere'nin tanıklık ettiği bunca şeyi artık Hatice'ye anlatma zamanı gelmişti. Tüm gördüklerini ona bir bir anlattı. Duyduğu tüm bu güzellikler karşısında Hz. Hatice'nin kalbinde bir sevgi filizlenmişti. O zamana kadar evlenmeyi düşünmese de artık fikri değişmişti.
Normalde evlenme teklifi erkekten, kadına gider. Ama Rasulullah'a o derece hayran kalmıştı ki teklifi kendisi götürmeyi düşündü. Ama Rasulullah 25 yaşındaydı, Hatice ise 40 yaşındaydı. Bu teklifi kabul eder miydi? Şimdi ne olacaktı, ne yapacaktı? Yakın, sadık bir arkadaşı vardı, Nefise binti Münye. Hislerini onunla paylaştı. Nefise'nin yapacağı şey belliydi. Rasulullah'ın yanına gidecek ve ondan Hatice'de gönlünün olup olmadığını öğrenecekti. Hatice, "Tahire" yani temiz kadın olarak anılıyordu. Kureyş kadınların içinde üstün ve varlıklı biriydi. Kavminden birçok kişi onunla evlenmek istese de o hiçbirini istememişti. Hatta ileride Ebu Cehil'in Rasulullah'a duyacağı kinin bir sebebi de Hatice'yle evlenememesi olacaktı. Elbette "Tahire" denilen bir kadın, öylesine pis ruhlu biriyle evlenecek değildi. İşte şimdi bulacağı en hayırlı eş adayını bulmuştu.
Nefise, Efendimiz'in Aleyhissalatu Vesselam yanına vardı ve ona sordu: "Muhammed, seni evlenmekten alıkoyan ne?" Efendimiz dedi ki, "Elimde evlenecek kadar para yok." Nefise sordu, "Eğer bu temin edilse ve sen mala, güzelliğe, şerefe, denkliğe davet edilsen kabul eder misin?" Efendimiz, "Kimdir bu?" diye sordu. "Hüveylid'in kızı Hatice," dedi Nefise. Efendimiz de, "Ama bu nasıl olabilir?" deyince. Nefise, "Orasını ben bilirim," dedi. "O hâlde ben de kabul ediyorum," dedi Efendimiz. Nefise geldi ve Hatice annemize bu sözleri tek tek iletti. Hazreti Hatice de bunları duyduğuna çok sevindi. Ne kadar büyük bir nasip değil mi? O kadar insan arasından bir peygamberle evlenecek olmak.
Daha sonra ikisi bir araya geldiler ve mesele ile alakalı konuştular. En son Hatice annemiz, "Amcam Amr bin Esed'e gidip beni iste.'' dedi. Efendimiz'e daima babalık yaptığı gibi, burada da Ebu Talib geldi ve herkesin yüzünün güldüğü bu günde, 20 deve mehir karşılığında bu kutlu evlilik gerçekleşti. Mekke'de hayran kalınan bir yuva kuruluyordu. İki kalp birbirine derinden bağlıydı ve günden güne bağlılıkları da sevgileri de artıyordu. Böylesine mutlu, böylesine örnek olacak başka bir ev yoktu Mekke'de. Sebebi ne diye sorarsanız, çok şey sayılabilir ama en temelde iki şeydi: Aralarında müthiş bir vefanın olması ve mizaç, huy, ahlak, düşünce bakımından çok uyumlu olmaları.
Cenab-ı Hak zamanla meyveler de verdi o yuvaya. İlk Kasım geldi, ardından Zeynep. Sonra Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma. Peygamberlik döneminde de Abdullah doğdu. Fakat Kasım iki yaşında, Abdullah da daha üç aylıkken hastalık sebebiyle vefat ettiler. Bir anne baba için nasıl tarifsiz, nasıl yıkıcı bir acı. Bir de üstüne bunu iki defa yaşamak.
Rasulullah'ın hayat yolculuğu buraya kadar üç farklı bölgede şekillenmişti. Süt emmek için Sa'doğulları yurdunda yaşadı ve bu sayede çöl hayatını tecrübe etti. Daha sonra eski adıyla Yesrib olan Medine'de annesiyle akrabalarını ziyaret etti ve bir süre dayılarında kaldı. Burada da şehir hayatını gördü. Şimdi ise uzun süredir Mekke'de, cahiliye denilen kaosun merkezinde ve en karanlık yerinde yaşıyordu. Yıllar boyunca sayısız zulümlere tanık olmuştu. 35 yaşına geldiğinde hayatında ve ruh halinde önemli değişiklikler başlayacaktı. Bu değişiklikler büyük bir doğuşun habercisiydi. Peygamberliğin gelişiyle Mekke'deki dengeler altüst olacak ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Günlerden birinde küçük bir kız çocuğu, babasıyla birlikte gözlerden uzak bir yerde, çölün ortasındaydı. Baba, kafasındaki düşünceler içinde bir çukur kazıyor, kız ise babasının ne yaptığını anlamaya çalışıyordu. Babasından hiç sevgi görmemişti. Ama ilk defa birlikte baş başa bir şeyler yapıyorlardı ve bu yüzden çok sevinçliydi. Bir ara babasının kazdığı çukura yardım etmeye çalıştı. Çukurun derinliği arttıkça merakı da artıyordu. Oyun mu oynayacaklardı acaba? Ne olacağını anlamaya çalışırken bir anda aldığı bir darbeyle kendini o çukurda buldu. Vuransa bizzat babasıydı. Kazdığı toprağı kızının üzerine atmaya başladı. O çukurda neden olduğunu bile bilmeyen minicik kız gerçek bir kâbus yaşıyordu. En çok sevgi beklediği insan tarafından diri diri gömülüyordu. Ne minicik masum çırpınışları ne de ağlamaları babasının çürümüş vicdanına galip gelemedi. Öylece can verecekti. Bulunduğu zeminin vicdansızlığının, acımasızlığının yansıması haline gelecekti.
Hayal etmekte dahi zorlandığımız bu korkunç manzara, cahiliye dönemi Arap Yarımadası'na ait. İslamiyet gelmeden önceydi. O dönemde kız çocukları utanç kaynağı ve uğursuzluk sayılırdı. Bazen de "İleride evlenip mirasımızı yabancılara kaptıracak" denilirdi. Bütün bu düşünceler bazı yavruların hayatlarına mal oluyordu. En iyi ihtimalle bir ömür baba sevgisinden mahrum kalıyorlardı. Durum sadece bununla da sınırlı kalmıyordu. Kız çocuğunun büyüyüp, evlendikten sonra dahi hiçbir kıymeti olmuyordu. Öyle ki, kocası vefat etse ve kadın yetim çocuklarıyla ortada kalsa, rastgele biri o evi sahipleniyordu. Ama bu sahiplenme, iyilik olsun diye yapılan bir şey değildi. Evdeki tüm mal varlığına ve aileye el koyuyordu. Babanın mirasından aileye vermediği gibi, üstüne onları hizmetçi gibi kullanıyordu. Hayatları, hayalleri, gelecekleri gasp ediliyordu. Bir oyuncak kadar değersizdi. İşin en acı kısmı ise, ne o yetim çocukların ne de o dul kalan annenin hakkını gözetecek kimse yoktu.
Olaylar bir de sadece bunlarla sınırlı değildi. Kabileler arasında ardı arkası gelmeyen kan davaları vardı. Bir kabileden birisi öldürülürse, arada bir hukuk, adalet gözetilmezdi. Artık karşı kabileden kim olursa olsun canı büyük tehlikedeydi. Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde ansızın bir cinayete kurban gidebilirdi. Olaylarla hiçbir bağlantısı olmayan masum bir çocuk, babasının kaybı, intikam hırsı ve karşı kabilenin düşmanlığı ile büyüyordu. Bu şekilde cinayetlerin de ardı arkası kesilmiyordu. Adalet yoktu. Kalpler şefkatsizlikten taş kesilmişti. İnsanlar, heveslerinin, arzularının kölesi haline gelmişti. Tek amaçları, mümkün olabildiğince tatmin olmaktı. İçki, kumar, yalan, hırsızlık, zina, zulüm, ahlaksızlık namına ne varsa yarımadanın dört bir yanında hüküm sürüyordu. Maddi hava güneşin altında gözleri kamaştırsa da, manevi hava zifiri bir karanlığa gömülmüştü. Karanlığın fazlalığı nispetinde çıkan nurun parlaklığı anlaşılır. İşte Kur'an, nurunu ilk bu insanlar üzerinde gösterecekti. Onları cahiliyenin karanlıklarından çekip çıkaracaktı. Peygamberlik zincirinin son halkası burada ortaya çıkıp tüm dünyaya hitap edecekti.
Mekke aynı zamanda stratejik bir konuma sahipti. Merkeziydi. Bu, diğer bölgelere kıyasla önemli bir avantajdı. Çünkü ticaretler, panayırlar burada oluyordu. Arap Yarımadası'nın dört bir yanından kabileler geliyorlardı. Burası aslında bir internet kaynağı gibi bir şeydi. Oradaki bir mesaj, diğer tüm civar kabilelere yayılabilirdi. Hatta dört beş ay içinde bile diğer devletlere ulaşabilirdi. Ancak yarımadanın başka herhangi bir yerinde bu potansiyel yoktu. Size biraz ilginç gelecek ama Arap Yarımadası, krallıkların ve devletlerin gölgesinden uzaktı. Her yönüyle son Peygamberin gelmesi için en ideal zemindi. Sonuç olarak Allah, Rasulnün dünyaya gelmesi için tüm yolların kesiştiği Mekke'yi seçmişti.
Bütün bu sebepler bir yana, Mekke'nin gördüğü ilginin bir sebebi daha vardı. Atalar, Araplar için çok önemliydi ve bu şehir, ata kabul ettikleri Hazreti İbrahim'i temsil ediyordu. Kabe'yi inşa eden peygamberlerden biri de İbrahim Aleyhisselam'dı. Atalarının yaptığı bu mabede derinden saygıları vardı. Ama sorsanız ki hayatlarında Hazreti İbrahim'den kalan ne var? Hiçbir şey. Sadece mübarek Hac ibadeti. Fakat o da kültürel bir ritüel konumuna getirilmişti. Özündeki derin manalar teker teker cahiliye insanlarının eliyle öldürülmüştü. Kabe'yi üstlerinde bir kıyafet olmadan tavaf edenler dahi vardı. Bu mabedin ruhundan, manasından bütün bütün yoksun kalmışlardı. Putlara karşı mücadele veren Hz. İbrahim'in Kabe'si artık 360 putla çevriliydi. En bilinen putlar ise Lat, Menat, Uzza ve Hübel'di. Allah'a inansalar da kabul ettikleri şey sadece ismiydi. Diğer isimleri, sıfatları, fiilleri, kainattaki bütün tasarrufu putlara veriliyordu.
Peki o şehirde herkes putlara mı tapıyordu? Hazreti Muhammed de mi onlardan birisiydi? Hayır. Yüzyıllar sonra Hazreti İbrahim'den kalan Hanif inancına sahip olanlar da vardı. Putlara tapmayı reddeden, Allah'a inanan nadir insanlar. Bu inanç, vahyin gelmediği dönemde sapkınlıklardan koruyan manevi bir ilaç gibiydi. Rasulullah da onlardan biriydi. Putlara tapılmasından hiç hoşlanmıyordu. Ama insanları da bundan engellemeye çalışmıyordu. Bu çok ilginçtir çünkü İslamiyet geldiğinde, "Muhammed, biz seni biliyoruz. Gençliğinden beri bize engel olmaya çalışıyordun." diyebilirlerdi ama geçmişte inançlarına karışmadığından diyemeyeceklerdi. Ne zaman ki peygamberlik görevi gelecekti, o zaman kesin bir şekilde uyarmaya başlayacaktı.
Günlerden birinde Kabe'nin etrafından şiddetli bir bağrışma duyuldu. Tarafların birbirine karşı öfkeleri had safhaya ulaşmıştı. Beni Adiy, Beni Temim, Beni Ümeyye gibi kabileler, kendilerinin diğerlerinden daha üstün olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlardı. Tartışma o kadar ileri gitmişti ki bazı aileler birbirlerini öldürmeye, savaşmaya yemin ediyorlardı. Tehditler savuruyorlardı. Peki bütün bu tartışmaya neden olan şey neydi? Hacerü'l-Esved taşının hakemliği meselesi. Hadi olayın birkaç gün öncesine gidelim.
Kabe, yılların yorgunluğuyla epey yıpranmıştı. Mekke'nin ileri gelenleri toplanmış, Kabe için bir şeyler yapmak istiyorlardı. Haber aldılar ki o günlerde Cidde yakınlarındaki Şuaybe Limanı'na bir inşaat gemisi gelmiş. İçinde tam aradıkları inşaat malzemeleri var. Bu malzemeleri almaya ve Kabe'nin harap haldeki yapısını baştan yapmaya karar verdiler. İnşaatın çabucak yapılması için bir para havuzu oluşturuldu. Kim ne ekleyebilirse Kabe için birlik oluşturmuşlardı. Cahiliye devri olmasına rağmen, para havuzuna tek bir kuruş dahi faizden kazanılmış para eklenmemişti. İlahi bir gazaba uğramaktan korkmuşlardı. İçinde yoksulun gözyaşını barındıran bir parayı böyle kutsal bir işte kullanmak istemediler. Nihayet gereken para toplandı. El birliğiyle Kabe inşa edildi.
Peki her şey normal giderken tartışmanın sebebi neydi ki? Geriye sadece bir şey kalmıştı çünkü. Bütün tartışmanın alevlenmesine sebep olacak kısım, Hacerü'l-Esved taşının Kabe'deki yerine konulması. Bu taş, Hz. İbrahim tarafından oraya konulmasıyla yüzyıllardır oradaydı. Ve kimse bu onuru başkasına kaptırmak istemiyordu. Her kabile, kendilerinin buna daha layık olduğunu söylüyordu. Kendilerinin üstün olduklarını ispat etmeye çalışıyorlardı derken tartışma alevlendi. Öyle ki, birbiriyle savaşacağını yemin etmeye kadar varanlar bile oldu. 4-5 gün boyunca olay çözülemedi. Ne olacaktı peki? Hayır niyetiyle başladıkları bir işin bu hale gelmesi hiç de memnun edici değildi.
En son içlerinden en yaşlıları çıktı: "Ey Kureyşliler! Anlaşamadığınız şu işte, mabedin şu kapısından ilk girecek zatı aramızda hakem yapın. O kimse bu işi bir neticeye bağlasın." Fikir kabul edildi ve beklemeye koyuldular. Kim gelecekti? Nihayet bir süre sonra kapıdan içeriye biri adımını attı. ''El-Emin o Muhammed o. Onun aramızda vereceği hükme razıyız." dediler. Gelen kişi, Rasulullah Aleyhissalatu Vesselam'dı. Meseleyi anlattılar. Ona güveniyorlardı ve herkesi rahatlatacak bir karar vereceğini de biliyorlardı. Heyecan ve merak dolu yüzlerle kararını beklediler.
Peki, olayı nasıl çözecekti? "Bana bir bez getirin." dedi. Başta ne yapmak istediğini anlam veremediler. Ardından her aileden bir temsilci gelmesini ve hepsine bezin ucundan tutmalarını söyledi. Böylece Kabe'ye doğru yaklaştılar. Nihayet Efendimiz, taşı bezin üstünden aldı ve kendi elleriyle yerine koydu. Böylece günler süren kavgaların ve akabilecek kanların önüne geçilmişti. Böylece Rasulullah'a karşı olan ilgileri bir kez daha arttı. Bir kez daha El-Emin olduğunu gözler önüne sermişti.
Hayatının önceki safhalarını anlatırken de güvenilir kişiliği ile tanınmasından bahsetmiştik. Birileri El-Emin dediğinde biliyorlardı ki Rasulullah'tan bahsediliyor. Hayatının her yerinde bu özelliği görülüyordu. Ticarette emin, akraba ilişkileri içinde emin. Söz verdiği zaman emin, büyüklerin, küçüklerin, herkesin yanında emin. Bu vasfıyla akıllara kazınmıştı. Aslında onun bu sıfatı kazanmasında Allah'ın bir planı vardı. Gün geldiğinde ona peygamberliği verdiğinde insanların onu yalancılıkla suçlayamaması gerekiyordu. Suçlasalar dahi bu iddia çok asılsız gözükecekti.
Mekke'de Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'a olan güven her geçen gün daha çok pekişirken iç aleminde bir şeyler değişmeye başlamıştı. Gitgide yalnızlığı sevmeye ve insanların içinden çekilmeye başlamıştı. Hazreti İbrahim'in tevhid üzere yorduğu Kâbe'de putlar hâkimdi. Her türlü ahlaksız fiiller, adaletsizlikler, insanlık dışı muameleler ve nice zulümler hüküm sürüyordu. ''Onu takip edene işte biz böyle yaparız. Gelsin de seni bizim elimizden kurtarsın.'' İç dünyası Mekke'yle gittikçe daha da zıtlaşıyordu. Artık buna daha fazla tahammül edemedi ve hayatını değiştirecek o kararı verdi. Toplumdan bir derece çekilecek, düzenli olarak Nurdağı'na çıkacaktı.
Peki, ne yapacaktı orada? Yalnızlığı arayacaktı. Ruhu sıkılıyordu. Yalnızlık ona sevdirilmişti. Kainatla ve kendi tefekkür alemiyle baş başa kalmak istiyordu. Rabbine ibadet ediyordu, dua ediyordu. Düşünceleriyle baş başaydı. Bunlar içinde en uygun yer Nurdağı'ndaki Hira mağarasıydı. Allah onu göndereceği vahye, Nur'a hazırlıyordu. Nurdağı'nın 621 metrelik o sarp ve dik yokuşu kendisini zorluyordu ama yine de oraya çıkmaktan alıkoyamıyordu. Bu yolculuğun en büyük tesellisi de Hatice'sinin sevgisi ve desteğiydi. Onu hiçbir zaman kınamıyordu. Böylece 40 yaşına kadar devam edecekti bu süreç. Ve bu mağara onun dostu olacaktı.
Kainat beklemekteydi. Yıllardır bütün karanlıkları dağıtacak bir nuru bekliyordu. Yerde, gökte, her bir zerrede birer mana gizliydi ama insanlar bundan habersizdi. Her bir varlık Allah tarafından yazılmış bir mektuptu ama okumayı bilen çok az insan kalmıştı. Uzun zamandır o mektuplara tercüman olacak bir vahiy yoktu. Kendilerine okuyacak bir ruha hasret kalmışlardı. Artık dayanılamıyordu. Ve işte o eşsiz gece. Yıllardan 610, aylardan Ramazan, günlerden pazartesi, karanlıkların aydınlanacağı Kadir Gecesi. Rasulullah 40 yaşında ve dostu Hira Mağarası'nda. Tefekkür, dua ve ibadet ile meşgul. Her yeri derin bir sessizlik bürümüş. Ay'ın kandil gibi parıltısı dışında her yer karanlık. Rasulullah Aleyhissalatu Vesselam olacaklardan bütün bütün habersizdi.
Ve işte o büyük buluşma anı gelmişti. Birden Hira'nın duvarlarını aydınlatan bir nur parladı. Gözleri kamaştıran bir nurdu bu. Ve içinden bir yabancı belirdi. Vahiy meleği Cebrail geldi. İnsan suretine girmiş ve Allah'ın emrini son peygamber olacak zata iletmeye gelmişti. Efendimiz, hayretler içinde olanları anlamlandırmaya çalışıyordu. İlk emir, ilk müjde geliyordu. Cebrail " اِقْرَأْ " dedi. ''Oku'' Efendimiz, "Ben okuma bilen biri değilim," dedi. Melek sarıldı ve Efendimiz'i iyice sıktı. Bıraktıktan sonra tekrar söyledi: "Oku." Fakat ne çare, cevap aynıydı. Melek bir daha sıktı: "Oku," dedi. Elinde yazılı okunacak bir şey de yoktu Efendimiz'in. Efendimiz yine aynı cevabı verdi. Bu sefer tekrar sarılıp sıktı. Mecali kalmayacak dereceye gelmişti Efendimiz. Çaresizce, "Ne okuyayım?" diye sordu. Cebrail kendisi başladı okumaya.
اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُۙ اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ
Duyulan tek ses vahyin sesiydi: "Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı alaktan yaratmıştır. Oku, kalemle yazmayı öğreten, böylece insana bilmediğini bildiren Rabbin sonsuz kerem sahibidir." İşte bunlar Efendimiz'e gelen ilk vahyin ayetleriydi. Okuma yazma bilen birisi değildi. Ama o saatten sonra gerçek manada okumanın ne olduğunu gösterecekti. Elindeki Kur'an ile kainat denilen kitabın tercümanlığını yapacaktı. Kainat'taki her bir sanat eserinden, sanatkarları olan Allah'ın imzalarını gösterecekti. Bir çiçekteki güzelliğin El-Cemil isminin bir yansıması olduğu anlaşılacaktı. Bir annedeki şefkatin Rahman isminin bir yansıması olduğu anlaşılacaktı. Rastgele yenilen besinler, anne bedeninde bebek için besleyici tertemiz bir süte dönüşüyordu. Bunun Rezzak isminin yansıması olduğu anlaşılacaktı. İnsanı tanımayan arı, çiçek çiçek dolaşıp onun bedenine şifa olacak bir bal yapıyordu. Bunun Şafii isminin bir yansıması olduğu anlaşılacaktı. Kainat başı boş tesadüflerle dolu zannediliyordu. Bir matemhaneye, yas evine benzetiliyordu. Ölenler bir daha dönmemek üzere yokluğa gidiyor zannediliyordu. Ama tüm bu cehalet ortadan kalkacaktı. Kainatın sırları anlaşılacaktı. Kilitli kapıları tek tek açılacaktı. O artık Allah'ın Rasulü Muhammed'di, Sallallahu Aleyhi Vesellem.
O anı bir hayal etmeye çalışın. Ne yapacağını bilemiyordu. Bir an önce evine dönmek istiyordu. Hira'nın dışına çıktı, büyük bir korku içindeydi. Hızlıca evine gitmek istiyordu. Çünkü sığınacak bir limana, Hatice'sine ihtiyacı vardı. Onun yanına gidiyordu. Onu sadece o anlardı. Onun şefkat dolu sözleri lazımdı. Onun yüreği lazımdı. Nihayet eve vardı. Terler içerisindeydi. Adeta konuşamaz haldeydi. Dilinde ise tek bir cümle vardı: "Beni örtün. Beni örtün." Ne yaptı Hatice annemiz? Doğrudan söyleneni yaptı. Rasulullah'ı üzecek bir şey yapmadı. Rasulullah'ı yatırdı, üstünü örttü, yanında durdu. Rasulullah başından geçenleri anlattı: "Korkuyorum ey Hatice," dedi. "Bana bir zararın gelmesinden korkuyorum." Hatice annemiz telaşı artıracak, panik dolu sözler söylemedi. Onun cevabı her şeyi yatıştıracak kıymetteydi: "Korkma Efendim. Allah seni zayi edecek değildir." dedi. İşte ihtiyaç duyulan tam olarak buydu. Devam etti sözlerine: "Ben biliyorum ki sen sözün doğrusunu söylersin. Emanete riayet edersin. Akrabalarına yakın alaka gösterirsin. Komşularla nazik davranırsın. Fakirlere yardım elini uzatırsın. Gariplere evinin kapısını açıp onları misafir edersin. Uğradıkları felaket ve musibetlerde halka yardım edersin." Söylenen her bir kelime Rasulullah'ı daha da rahatlatıyordu. İşte bu yüzden en güvenilir liman, bir başkası değil, Hatice'ydi.
Peki, bundan sonra ne olacaktı? Sorup soruşturmak Hatice'ye düşüyordu. Efendimiz'i amcasının oğlu Varaka'ya götürdü. Kimdi peki Varaka? Varaka bin Nevfel bir din âlimiydi. Geçmiş vahiylerden haberdardı. Hristiyanlığı, Yahudiliği, peygamberlik kavramını biliyordu. Yaşı 80'nin üstünde bir Hristiyan'dı. Onlara yardımcı olabilirdi. Nihayet Varaka'ya vardılar. Olanları anlatmaya başladılar. Varaka heyecanlanıyordu. Dinledikçe hayreti artıyordu. Sanki gençleşiyordu. Seslice "Kuddüs, Kuddüs" diyordu. Allah'ın ismini zikrediyordu. Her şeyi dinledi ve söze başladı: "Bu gördüğün melek, Yüce Allah'ın Musa peygambere gönderdiği Ruhul Kudüs'tür. Namus-u Ekber'dir. Sen ise, bu ümmetin peygamberisin." Namus-u Ekber, en büyük sır sahibi demek. Yine devam etti. Ama bu sefer söyleyeceği şey Rasulullah'ı sarsacaktı. "Ah, ne olurdu kavminin seni yurdundan çıkaracağı zaman genç olsaydım, sağ olsaydım." Efendimiz şaşkınlık içerisinde dedi ki: "Kavmim beni sürüp çıkaracak mı?" Neden şaşırdı? Çünkü 40 yaşına kadar kimseyle bir düşmanlığı, kavgası yoktu. Herkes onu tanıyor ve güveniyordu. Bu insanlar mı yapacaktı bunu? Anlam veremedi. Ama Varaka'nın çok iyi bildiği bir şey vardı: Önceki peygamberlerin yaşadıkları. Onlar da kendi kavimlerine karşı yabancı insanlar değillerdi. Tanınıyorlardı. İçlerindendi. Kardeş olarak görülüyorlardı. Esteuzubillah, وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُودًاۜ "Ad kavmine de kardeşleri Hud'u gönderdik.'' وَاِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحًاۢ ''And olsun ki Semud kavmine kardeşleri Salih'i gönderdik." Burada dikkat ettiyseniz özellikle bir kardeş vurgusu var. Peygamberler kavimlerinin içinde en güvenilir insan olarak uzun süre yaşıyorlardı. Ama ne zaman ki hakkı duyurmaya başlıyorlar, o zaman düşman görülmeye başlanıyorlardı. Varaka şöyle cevap verdi: ''Senin getirdiğinin benzerini getiren hiç kimse yoktur ki kavmi ona düşman olmasın. Şayet o güne yetişirsem sana yardımcı olmaya çalışırım.'' O gece böylece geçmişti. Tüm konuşmalardan sonra eve döndüler.
Ertesi gün Cebrail, Rasulullah'ın yanında yeniden belirdi ve onu Mekke'nin dışına, Ebu Dük denilen vadiye götürdü. Topuğunu yere vurdu ve oradan berrak bir su çıkardı. Abdest almayı öğretti. Ardındansa namaz kılmayı. Böylece Rasulullah orada iki rekat namaz kılmıştı. İlk gün vahiyle kainattaki en büyük hakikat öğretildi: İman. Ertesi günse bir sonraki en büyük hakikat öğretildi: Namaz. O namaz, Allah Rasulü'ne bir dayanak noktası olacaktı. Çekeceği zorluklara karşı manevi bir kalkan olacaktı. Hayatına namazın girmesiyle beraber, peygamberliğin ağır yükünü daha güçlü bir şekilde taşıyacaktı.
Yuvasına döndüğünde, namaz emrini ilk Hatice annemiz ile paylaştı. Efendimiz önde imam, Hatice annemiz arkada cemaat olarak namaz kılıyorlardı. Hatice, ilkliği kimseye kaptırmamıştı. Ardından evlatları takip etti onları. Tek bir Rableri için birlikte kıyama duruyor, secde ve rükû ediyorlardı. Ruhlarına nefes aldırıyordı, kalplerinin gıdasını veriyorlardı. Verdiği sayısız nimetlere şükrediyorlardı. Bir kez daha Mekke'nin en güzel, en huzurlu evi olduğu görülüyordu.
O namazlar kılınırken, arkada onları izleyen bir çocuk vardı. 10 yaşında, ismi Ali. Rasulullah'ın amcası Ebu Talib'in oğlu. Bir yandan garipsiyordu, bir yandan da etkileniyordu. Namaz bittikten sonra Rasulullah'ın yanına geldi "Nedir bu?" diye sordu. Allah Rasulü onu İslam'a davet etti. Hemen iman etmedi Ali, babasına danışmak istedi. Bir müddet düşündü, ölçtü, biçti. Sonra dedi ki, "Allah beni yaratırken Ebu Talib'e sormadı ki ben de ona ibadet etmek için gidip kendisine danışayım." Tekrardan Efendimiz'in yanına geldi ve iman etti. Böylelikle Ali, bir çocuk olarak ilk iman edenlerden oldu.
Efendimiz, ilk günlerde peygamberliğini açıktan ilan etmiyordu. Herkesi değil, bazı insanları davet ediyordu ve bunu gizli tutuyordu. Ama bir şekilde bu kulaktan kulağa yayıldı ve Kureyş'in önde gelenlerine ulaştı. Alâyı İlliyin' dekilerle, Esfel-i Sâfilin' dekilerin birbirinden ayrılma vakti gelmişti. Yani en üsttekilerle, en alttakilerin. Ebu Bekir'lerin kalbindeki potansiyeller de açığa çıkacaktı, Ebu Leheb'lerin de.
O sıralarda Ebu Bekir, Yemen'den ticaretten gelmişti. Kureyş'in önde gelenlerindendi. Tanınmış bir tüccardı ve haniflerden birisiydi. Rasulullah ile eskiden beri çok yakın arkadaşlardı. Ondan sadece iki yaş küçüktü. Ebu Cehil ve Kureyş'in bazı önde gelenleri onu ziyaret etmek istediler. "Ben Mekke'de yokken neler oldu, önemli bir haber var mı?" diye sordu. Dediler ki, "Büyük bir iş var. Ebu Talib'in yetimi Muhammed, peygamberlik iddiasına kalkıştı. Biz de senin Yemen'den dönüşüne kadar beklemeyi uygun bulduk. Artık sen o dostuna git. Ne edeceksen et." Onun peygamberi vazgeçireceğini zannediyorlardı ama Hazreti Ebu Bekir için durumlar hiç de öyle değildi.
Yakın zamanlarda farklı bir ruh haline girmişti. Bu duydukları üzerinde bir şeyleri pekiştirmeye başladı. Çünkü rüya tabircilerinin kendisine söyledikleri şeyi tam olarak şimdi anlıyordu. Gördüğü rüyanın manasına göre Mekke'de bir peygamber çıkacak ve kendisi de ona tabi olacaktı. Anlatılanları düşündü; Rasulullah'ı yıllardır tanıyordu. Yakın dostuydu. Herhangi bir yalan söylemeyeceğine dair güveni tamdı. Ağzından hakikat dışı hiçbir söz çıkmamıştı. Hele ki Allah adına yalan söyleyemeyeceğini çok iyi biliyordu. Allah'a karşı büyük korkusu vardı. Aklı da gayet yerindeydi. Hikmetsiz, faydasız, zararlı işlere kalkışmazdı. Yanına gelenlere ne hissettiğini belli etmedi ama heyecanlıydı. Gitmelerinin ardından da hızlıca Rasulullah'ın evine vardı. Neler olduğunu fazlasıyla merak ediyordu. "Ya Ebel Kasım, peygamberlik iddiasında bulunduğun, kavminden ayrıldığın ve atalarının dinini kötüleyip inkâr ettiğin doğru mu?" diye sordu. Efendimiz, sadık dostunun hakikatten yüz çevirmeyeceğini biliyordu. Kendisini İslam'a davet etti. Yıllar sonra Efendimiz şöyle anlatacaktı: "Kimi imana davet ettiysem başta bir tereddüt etti. Ebu Bekir hiç tereddüt etmeden iman etti." İşte Ebu Bekir daha ilk günlerden iman etmiş, ilklerin arasında yer almıştı.
Hayatının kalan kısmında peygamberi hiçbir zaman terk etmeyecek, yalnız bırakmayacaktı. Ebu Bekir'in iman etmesi öyle bir etki yapmıştı ki Müslümanların sayısı günden güne artmaya başlayacaktı. Çünkü yerinde durmak istemeyecekti. Ertesi günden itibaren, güvendiği dostlarına İslam'ı anlatmaya başlayacaktı. Bugün İslam tarihinde isimleri altın harflerle yazılan bazı isimler, Ebu Bekir'in vesilesiyle iman edecekti. Bunlardan Hazreti Osman, Talha bin Ubeydullah, Zübeyir bin Avvam, Abdurrahman bin Avf, Sa'd bin Ebu Vakkas, Osman bin Maz'un, saymakla bitiremeyeceğimiz meşhur sahabelerin imanına vesile olacaktı.
Öte yandan, hanımlar arasında da bir gayret başlayacaktı. Efendimizin hanımı Hatice, kızları Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma, amcası Abbas'ın eşi Ümmü Fadl, Hazreti Ömer'in kız kardeşi Fatıma, Ebu Bekir'in kızı Esma, her biri ruhlarını uyanışa getiren bu hakikate sahip çıkacaktı. Kadınlar kadınlar arasında, erkekler erkekler arasında bu iman ilacı daha kimlere ulaşabilir diye dertleneceklerdi. Ruhlarındaki bütün yaraları tedavi eden bir ilacı, imanı bulmuşlardı. Nasıl yerlerinde durabilirlerdi ki? Bencil olamazlardı. Etraflarında buna muhtaç olan, ama ihtiyacının farkında bile olmayan sayısız insanlar vardı. Her birine bu nur ulaşmalıydı. Ancak yaptıkları şey hiç de göründüğü kadar basit değildi. Bu, bütün Mekke'yi karşılarına almak demekti ve bedeli hiç ama hiç ucuz olmayacaktı. Bu daveti kabul etmek büyük cesaret isteyecekti. Bütün korkunç adetleriyle cahiliyenin liderleri bu değişimden hiç hoşlanmayacaktı ve buna ağır şekilde karşı koyacaklardı. Müslümanları zorlu ve acılı günler bekliyordu. Artık kimin ruhu elmas, kimin ruhu kömür kıymetinde ortaya çıkma zamanı gelmişti.
İslam'ın bu günlere hiç de kolay gelmediğini göreceğimiz çetin imtihanlarla dolu bir bölüm bizi bekliyor. Efendimizin hayat hikayesi, insanlık tarihinin dönüm noktası olduğu gibi, günümüzde dahi dinleyen ve ibret alan herkes için yepyeni başlangıçlara vesile olmaya devam ediyor. İnşâallah sen de bu 11 bölümlük seri bittiğinde, önceki senle sonraki sen arasında çok farklar görecek ve kendini yeniden keşfedeceksin. İzlemesini istediğin arkadaşlarına göndermeyi unutma. O izledikçe sevaplarından sen de hissedar olacaksın.