📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Hz. Fatıma: Peygamber Efendimiz'in (sav) Kızı - Yapay Zeka Canlandırmalı - Cennetin Anneleri - B7

Uhre İstanbul34:09

Transcription

Muhammed yine insanlara öğüt vermeye çıkmış. Herkesin gözü önünde rezil edelim onu.

>> Ahırda taze kesilmiş devenin işkembesi var. Onu üzerine atalım. [kahkaha]

>> Ve Resulullah secdedeyken bütün o ağırlığı sırtına bıraktılar. Kimse yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Ama orada bir kişi vardı. Babacığım sana nasıl kıyarlar? Fatıma. O babasının gözünün nuru, kıymetli kızı. Hasan'la Hüseyin'in annesi. Annesini küçücük yaşta toprağa veren, açlıkla, yoklukla sınanmış, bir damla suya hasret kalmıştı. Bir yandan en merhametli babanın evladıydı. Bir yandan da nesiller boyu ümmete yön verecek kutlu bir soyun annesi. O teslimiyetiyle, iffetiyle öne çıktı. Ve şimdi cennet hanımlarının efendisi Resulullah'ın ciğer paresi Hz. Fatıma'nın hikayesine başlıyoruz. İzleyeceğiniz video serisi 100üzün üzerinde güvenilir İslami kaynaktan titizlikle derlenerek hazırlanmıştır.

Mekke en karanlık dönemlerinden birini yaşıyordu. Kız çocuklarının hor görüldüğü, adaletin unutulduğu, zulmün sıradanlaştığı günlerdi.

>> Baba, çukur mu kazıyorsun? Ben de yardım edeyim mi?

>> Sen yorulma, ben hallederim. O zaman sen bitirince içine çiçek dikeriz. Olur mu? Baba oyun bitmedi. Çıkart beni.

Ama tüm bunlara rağmen şehrin tozlu sokakları arasında bambaşka bir ev vardı. İçinde huzurun, sevginin olduğu, şefkatin hiç eksilmediği tarifsiz bir yuvaydı orası. Çünkü o evde alemlere rahmet olan Allah Resulü Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vardı. Ve kıymetli eşi Hz. Hatice vardı. Mekke'nin en asil kadını.

>> [müzik]

Ve işte bu kutlu yuvada tarifsiz bir heyecan yaşanıyor. Kalpleri yakında aralarına katılacak o minik misafirin tatlı bekleyişiyle çarpıyordu. Artık beklenen an gelmişti. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile Hz. Hatice'nin evinde bir kız çocuğu dünyaya gözlerini açmıştı ve o kıymetli yavruya babası Fatıma adını vermişti. Ama o gün o evde insanların hiç de alışık olmadığı bir manzara yaşanıyordu. Alemlerin efendisinin yüzünde güller açmış, evlerinin duvarlarında sevinç ve şükür yankılanmıştı. Onlar kızlarına sırt çevirirken Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem kızını başının tacı ediyordu. Aslında o sadece bir çocuk değil. Babasının nurundan bir parçaydı sanki. Yüzü ay gibi parlar. Tebessümü insanın içini ısıtırdı. Onun bu eşsiz güzelliğini görenler ona Zehra dediler. Yani parlayan, bembeyaz ve nurlu olan. Annesinin şevkatli kucağında geçen bebeklik günleri geride kalmış. Fatıma artık yürümeye başlamıştı. Minik adımlarıyla evi şenlendiriyor, varlığıyla herkese huzur veriyordu. Fatıma sıcaklık ve güvenin hissedildiği bir yuvada adım adım böylece büyüyordu.

Cebrail'in getirdiği ilk vahiy Mekke'nin kaderini de o küçük evin havasında değiştirmişti. Fatıma'nın babası artık sadece bir baba değil, alemlere rahmet olarak seçilmiş bir peygamberdi. Yine Resulullah'a "Rabbim Allah'tır." dediği için zulmedilen günlerden bir gündü. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Kabe'nin avlusunda secdeye kapanmıştı. Kureyş'in azılıları kahkahalarla alay ederken o sırada Ebu Cehil'in aklına alçakça bir fikir geldi. Yeni kesilmiş bir devenin işkembesini getirtti ve Resulullah secdedeyken bütün o ağırlığı sırtına bıraktılar. Kahkahalar göve yükseliyordu. Kimse yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Ama orada bir kişi vardı. Henüz 10 yaşında küçücük bir kız. Koca koca adamların bu zulme sessiz kalmasının yanı sıra minicik bir beden zulme kafa tutuyordu. Babasının kıymetli kızı Fatma gözyaşlarıyla koştu babasının yanına. Minik elleriyle o ağır işkembeyi kaldırmaya çalıştı. Küçücük bedeni titriyordu ama asla vazgeçmedi. Çünkü babasını öyle görmek dayanılmaz bir acıydı. Sonunda o pisliği elleriyle kenara attı. Nice yüreklerin korkuyla sustuğu o an küçük bir kız korkmadı. Zalimlerin karşısında dimdik durdu. Ardından hıçkırıklar içinde babasına sarıldı. Secdede rabbine yönelmiş olan Allah Resulü başını kaldırdı. O alemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı kutlu peygamber. Zulme rağmen secdesinden ayrılmayan, vazgeçmeyen, başını kaldırdığında gördüğü şey kızının gözyaşlarıyla dolu bakışlarıydı. O mübarek baba yavrusunu bağrına bastı. Teselli etti. Sonra ellerini semaya açarak şöyle dua etti: "Allah'ım bu azgınları sana havale ediyorum. Ya Rabbi Kureyş'i sana bırakıyorum." buyurdu. Allah zalimleri cezasız bırakmadı. O gün kahkahalarla alay edenlerin çoğu yıllar sonra Bedir'de öldürüldü. Resulullah onların cansız bedenlerine bakarken şöyle dedi: "Allah'ın vaadi gerçektir.

Günler geçiyor Fatma büyüyordu ve büyüdükçe babasıyla arasındaki bağ her geçen gün daha da kuvvetleniyordu. Efendimiz mecliste sahabeleriyle otururken bile Fatıma içeri girdiğinde alemlerin efendisinin yüzü bir tebessümle aydınlanırdı. Herkesin içinde o biricik kızı için ayağa kalkar ona doğru yürür. Ellerinden öperek onu kendi yerine, meclisin en şerefli köşesine oturturdu. Ve bir gün yanında bulunanlara dönerek kızına olan sevgisini şöyle dile getirdi: "Fatıma benim bir parçamdır. Onu üzen beni üzmüş olur. Ona eziyet eden bana eziyet etmiş olur."

Bir yandan da Mekke'de iman edenlerin sayısı günden güne artıyordu. Bu durum müşrikleri daha da kinlendiriyor. Azgınlaştıkça azgınlaşıyorlardı. Kureyş'in ileri gelenleri Resulullah'a ve Müslümanlara karşı insafsız bir karar aldı. Boykot.

>> Onlarla konuşulmayacak, alım satım yapılmayacak. Kız alınıp verilmeyecek.

Bir zamanlar Mekke'nin en zengin kadını olan Fatıma'nın biricik annesi Hatice elinde ne varsa harcıyor, her geçen gün imkanları tükeniyordu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ümmetinin yaşadığı bu zorlukları gördükçe kalbi derin bir hüne boğuluyordu. Küçük Fatmaa bütün bunlara şahit oluyor. Anne babasının bu güçlü duruşu onun çocuk kalbinde deri inizler bırakıyordu. Üç uzun yıl bu eziyet böylece sürdü. Boykot sona erdiğinde herkes yorgun ve bitkin haldeydi. Bu yıllar Hatice'yi çok yıpratmıştı. Zaten yaşı ilerlemiş olan Hatice'nin bedeni iyice zayıflamış ve hastalığı onu yatağa düşürmüştü. Küçük Fatıma annesinin bu haline çok üzülüyordu. Onu kaybetme korkusu kalbini sarmıştı. Annesinin yanından bir an olsun ayrılmak istemiyordu. Minik elleriyle saçlarını okşuyor. Sanki gitme anneciğim. Seni çok seviyorum. Ne olur gitme diyordu.

Evet, artık vakit gelmişti. Hz. Hatice ruhunu rabbine teslim etmişti. Küçük Fatıma'nın gözlerinden yaşlar süzülüyor. Minik elleriyle annesinin güzel yüzüne dokunuyordu. Annem deyip sımsıkı sarıldı. Yaşadığı bu acı çocuk kalbini öylesine sarsmıştı ki ağlıyordu. Durmadan ağlıyordu. Annesini kaybetme acısına tek teselli babasıydı. Alemlerin efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'di. Ama o da Haticesini en sevdiğini kaybetmişti. O gün o evde hüzün vardı ama herkes rabbinin emrine boyun eğdi. Hz. Hatice gitmişti. Rahman'a kavuşmuştu. Boykot küçük Fatıma'dan çok şey almıştı. Çocuk yaşta açlıkla, yoklukla sınanmış ve bir lokmaya, bir damla suya hasret kalmıştı. Ve sonunda annesinin hastalığını da ağırlaştırmış, onu annesiz bırakmıştı. Ve şimdi onun yaşadığı bu ağır acıları düşündükçe akıllara Gazze geliyor. Gazze'nin masum, günahsız çocukları. Gözleri nemli, bedeni aç. Fatıma o küçücük yaşta her türlü zulme karşı dimdik ayakta durdu. Şimdi Gazze'de ve mazlum coğrafyalarda aynı kader yaşanıyor. Hz. Fatıma babasının yanında cennette o masum çocuklarla birlikte olacak. Peki o çocukları unutanlar? Onlar nerede olacak? Bu acıya ses çıkarmayan, bu çocukların gözyaşlarını görmeyenler o çocuklarla aynı cennete mi talip olacak? Sanki zalim kazanan, mazlum ise kaybeden gibi görünüyor. Bediüzzaman Said Nursi der ki, [müzik] "Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar." demek bir mahkeme-i kübaya bırakılıyor. Aslında bu söz rabbimizin mazluma verdiği o büyük tesellinin bir yankısı gibi. Bu dünyada cevapsız kaldığını düşündüğümüz her feryat aslında o büyük ve adil mahkemede dinlenmek için sırasını bekler. İşte bugün o masumlar için ettiğimiz samimi bir dua, kalbimizde hissettiğimiz gerçek bir sızı, bu zulmü unutturmamak için attığımız küçücük bir adım. Bunların hepsi o büyük mahkemeye sunacağımız şahitliğimizdir. Ya Rabbi benim gücüm bu kadarına yetti ama ben mazlumdan yanaydım demenin ispatıdır. Hz. Fatıma'ya cennette komşu olmak, o büyük mahkemede onunla ve sevdiği masumlarla aynı safta durabilmek mümkün. Gelin safımızı bugünkü amellerimizle belli edelim.

Evet, Mekke'de acılar ağırlaştıkça hicretin kapısı aralandı. Müslümanlar Resulullah'ın emriyle Medine'ye doğru yola çıkmaya başladı. Medine'ye hicretin ardından yıllar hızla ilerlemişti. Hz. Fatıma büyümüş artık genç bir hanım olmuştu. İffetiyle babasına olan bağlılığı ve takvasıyla dikkat çekiyordu. Onunla evlenmek isteyenler, Resulullah'a akraba olmak isteyenler çoktu. Sahabeden bazı isimler Fatıma için Resulullah'ın kapısını çaldılar. Fakat Resulullah bu teklifleri nazikçe geri çevirdi. Çünkü kalbinde bir bekleyiş vardı. O sıralarda Ensardan bazıları Hz. Ali'ye gidip fısıldadılar.

>> Fatıma'yı istemelisin.

>> Ali günlerce bunu düşündü. Kalbi hızla atıyor ama dili bir türlü söylemeye varmıyordu. Çünkü söz konusu Allah Resulünün kıymetli kızıydı. Sonunda cesaretini topladı ve Resulullah'ın huzuruna çıktı. Selam verdi. Mahcup bir şekilde önünde oturdu. Efendimiz aleyhissalatu vesselam tebessümle ona baktı ve tatlı bir sesle, "Ebu Talip'in oğlunun ihtiyacı nedir?" diye sordu. O gün Hz. Ali mahcup ve çekingen bir tavırla,

>> "Ben Fatıma binti Resulullah'ı istiyorum."

>> Efendimiz tebessümle ona baktı. "Hoş geldin Ali. Sen zaten aileden birisin." buyurdu. Ve belki o an Haz. Ali'nin zihninden çocukluğu geçti. Resulullah ilk davetini ailesine yaptığında herkes susmuş, başlar öne eğilmişti. Ama o sessizliği bozan henüz 12-13 yaşlarında küçücük bir çocuktu. O gün bütün cesaretiyle ayağa kalkmış. Ya Resulallah ben varım. Senin yanında olurum.

>> Ve çocuk yaşta tereddütsüz ben varım diyen Ali bugün artık Resulullah'ın kıymetli kızının hayat arkadaşı oluyordu. Resulullah kızının yanına gitti. Onunla konuşmak ve fikrini almak istedi. Kızına Ali seni istiyor. Dedi. Hz. Fatıma birden utandı. başını eğdi. Ne evet dedi ne de hayır sessiz kaldı. Bunun üzerine peygamberimiz anladı. Bu sessizlik aslında bir kabul edişti. Resulullah'ın sevdiği iki kalp birleşmişti. Biri biricik Fatıma'sı, diğeri çocukluğundan beri yanında olan Alisi. Henüz kendileri farkında değildi ama bu evlilik ümmete yön verecek büyük bir yolun başlangıcı olacaktı.

Düğün günü geldiğinde herkesin gönlünde huzur, yüzünde tebessüm vardı. Nikahları Mescid-i Nebevi'de kıyıldı. Ama Ali'nin elinde savaşlarda giydiği bir zırhı ve atından başka hiçbir şeyi yoktu. Resulullah Aleyhissalatu Vesselam ona nazikçe bu zırhını satmasını tavsiye etti. Ali zırhını sattı, mehir olarak verdi. Bundan sonra efendimiz tatlı bir tebessümle, "Ey Ali, düğün için yemek ikram etmek güzel olur." buyurdu. Herkes bu kutlu evliliğe yardımcı olmak istiyordu. Ensarın önde gelenlerinden Sad bin Ubade bir koç getirdi. Diğer sahabeler de evlerinde ne varsa kimi bir avuç un, kimi bir parça yiyecek getirdi. Hazırlanan yemek bereketlendi. Onlarca kişiyi doyurdu. Onların evliliği yalnızca evin dört duvarı arasında yaşanmayacaktı. Gerektiğinde hayatın en çetin sınavlarında Uhud gibi savaş meydanlarında bile dimdik ayakta duracaktı.

Evet, Uhud Gazvesinde Hz. Ali ve Hz. Fatıma savaşın en çetin anlarında bir an bile tereddüt etmeden Resulullah'ın yanında yerlerini almışlardı. Fakat savaş meydanında kargaşa hakimdi. Efendimizin yüzünden kanlar akıyordu. Bunu gören Hz. Fatıma telaşla babasının yanına koştu. Hz. Ali yarayı tutuyor. O ise elleriyle kanı yıkıyordu. Ama kan bir türlü durmuyordu. Hz. Fatıma eline bir hasır parçası aldı. Yaktı. Küllerini babasının yarasına basacaktı ama kıyamıyordu. Kanı durdurmak için başka çaresi yoktu. Ve külü efendimizin yarasına bastı. Atmanın içi sızlıyordu ama nihayet kan durmuştu. O anda bir evladın sevgisiyle bir müminin cesareti birleşmişti. Onların hayatı işte böyleydi. Sabırla göğüsledikleri nice zorluklar vardı. Çünkü onlar peygamberin evinde büyümüş, cennetle müjdelenmiş iki kahramandı. Sınavları da kolay olmayacaktı.

Zaman ilerledikçe evliliğin yükü omuzlarına ağır ağır yerleşmeye başlamıştı. Fatma evin yükünü sırtlanıyor. Her gün hamur yoğurup değirmende un öğütürken avuçlarına sır tutuyor. Elleri acıyla kabarıyordu. Ali ise Medine'nin sıcak sokaklarında su taşıyor, sırtındaki yükle beli bükülüyordu. Ve bir gün yorgunluk dayanılmaz bir hal aldı. Hz. Ali sevgili eşinin o yara bere içindeki ellerine daha fazla dayanamadı ve mahcup bir sesle,

>> "Fatıma, Allah'a yemin olsun ki su taşımaktan göğsüm ağrım başladı. Resulullah'a bir savaş esiri verilmiş. Gidip ondan bize yardım edecek bir hizmetçi istese, [müzik]

>> Fatıma'nın kalbine bir umut doğmuştu." Yorgun adımlarla babasının, alemlerin efendisinin huzuruna doğru yola çıktı. Ama kapıdan içeri girip de o gül yüzüne baktığında kelimeler boğazında düğümlendi. Babasından dünyalık bir şey istemeye utandı. Başını öne eğip, "Sadece selam vermek için gelmiştim babacığım." diyebildi ve sustu. Eve döndüğünde Ali merakla sordu.

>> "Ne yaptın Fatıma?"

>> "Utandım, isteyemedim."

Bunun üzerine birlikte Resulullah'ın yanına vardılar. Ya Resulallah, su taşımaktan göğsüm ağrıyor.

>> Benim de değirmen taşından ellerim yara içinde kaldı. Bize bir hizmetçi versen.

Peygamberimiz ciğer parelerinin o yorgun haline şefkatle baktı. Ama onun cevabı bir babanın şefkatinden öte bir peygamberin adaletini taşıyordu. Allah'a yemin ederim ki suffa ehli açlıktan kıvranırken onları bırakıp size hizmetçi veremem. Esirleri satıp onların karnını doyuracağım. Suffa ehli Mescid-i Nebevi'nin bir köşesinde kalan, evi barkı olmayan, bütün vaktini ilme ve Allah yoluna adamış sahabilerdi. Allah Resulü bu imkanı onlar için kullanacağını söyledi. Babaları kendi evlatlarından önce ümmetin yetimlerini, yoksullarını düşünüyordu. Eğer isteseler Müslümanlar mallarını önüne serer, evini her türlü zenginlikle doldurabilirlerdi. Ama o babası gibi çoktan bir seçim yapmıştı. Dünyayı değil ahireti istiyordu.

O gece yorgun bitkin bir şekilde yataklarına uzandıklarında kapıları çalındı. Gelen babalarıydı. Onların o halini görmüştü. Evin bir köşesindeki eski kısa yorganın altına girmişlerdi. Başlarını örtseler ayakları, ayaklarını örtseler başları açıkta kalıyordu. Resulullah bu manzaraya baktı. O kısacık yorgana, o açıkta kalan ayaklara. Fatma'nın babası alemlerin efendisidir. Ama o açlıktan karnına taş bağlayan, yamalı hırkasıyla mescide giden bir peygamberdi. Şimdi aynı sadelik, aynı yokluk kızının evindeydi. Resulullah yüreğindeki şefkatle onlara size istediğinizden daha hayırlı bir şey öğreteyim mi? dedi. Her namazdan sonra ve yatarken 33 defa sühanallah, 33 defa elhamdülillah ve 34 defa Allahu ekber [müzik] deyin. Bu sizin için bir hizmetçiden daha hayırlıdır. Onlar peygamber terbiyesinde büyümüş, birbirine en çok yakışan iki insandı.

Ve bir gün o evde bir bebek sesi yükseldi. O ilk evlat Hasan peygamberin kucağında büyüyecek, ümmetin gönlünde yer edecek kutlu bir nesin başlangıcı olacaktı. Sonra Hüseyin doğdu. Hz. Fatıma ve Hz. Ali'nin Hasan ve Hüseyin'den başka Ümmü Gülsüm ve Zeynep adında iki güzel kızları daha vardı. Bir de oğulları Muhsin. Ama küçük Muhsin doğumundan kısa süre sonra vefat etmişti. Hz. Fatıma evlatlarını büyütürken onları hem hayata hem de ahirete hazırlıyordu. Ve işte o çocuklar dedelerinin duasıyla büyüyüp serpileceklerdi. Gelecekte biri ilmin ve hikmetin diğeri cesaretin ve fedakarlığın timsali olacaktı. Bu yüzden Fatıma'nın yuvası dışarıdan basit bir ev gibi görünse de aslında ümmete yön veren bir okuldu. Bir nur kaynağıydı.

Bir gün Resulullah onları ziyarete geldi. [müzik] Hasan ile Hüseyin uyuyordu. Küçük Hasan uyandığında su istedi. Ardından Hüseyin de istedi. Ama Resulullah önce Hasan'a sonra Hüseyin'e içirdi. O an Fatma'nın içi burkuldu. Ya Resulallah, sanki Hasan sana daha sevimli gibi. Resulullah'ın cevabı, "Hayır, ikisi de bana sevimlidir. [müzik] Ancak Hasan önce istedi. Sonra dönüp şöyle buyurdu: "Ben, sen, bu iki çocuğun ve Ali kıyamet günü aynı yerde olacağız." Fatıma için bu söz dünya yükünü hafifleten en büyük teselli oldu. Çünkü alemlere rahmet olan babası ona en kıymetli müjdeyi vermişti. Ahirette de ayrılmayacaklardı.

Ve nübüvvet davası büyüyor. Yeni topraklara ulaşıyor. Nice gönüllere dokunuyordu. Ama Resulullah'ın yaşantısında hiçbir şey değişmiyordu. Resulullah birkaç gündür açlığa sabrediyordu. Sonunda kızının kapısını çaldı. Kapıyı açan Fatıma babasının yüzündeki o yorgunluğu görünce kalbi sızladı. Resulullah'ın dudaklarından mahcup bir sesle şu söz döküldü. Ey kızım, yanında yiyecek bir şey var mı? Ben açım. Fatıma'nın gözleri doldu. Canından çok sevdiği babasına verecek tek lokması bile yoktu. "Hayır ya Resulallah, yanımda hiçbir şey yok." Resulullah tebessüm etmeye çalışarak oradan ayrıldı. Ama Fatıma babasının arkasından gidişini izlerken içi yanıyordu. Tam o sırada kapı çaldı. Bir komşu iki parça ekmek ve biraz et getirmişti. Hemen babasını çağırttı. Resulullah geldiğinde Fatıma mahcup bir tevessümle kabı önüne koydu. Ya Resulallah, Allah bize bir ikram gönderdi. Onu sana sakladım.

>> Kabın kapağı açıldığında içerideki ekmek ve et haşarcasına çoğalmıştı. Fatıma gözlerine inanamadı. Bu Rabbimden bir ikram. Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır. Resulullah kızına sevgiyle baktı. Tebessüm etti ve şöyle dedi: "Hamd olsun Allah'a kızım. Allah seni İsrailoğullarının hanımefendisi Meryem'e benzetti. Ona da rızık verildiğinde nereden geldi diye sorulmuş. O da Allah'tandır." demişti. Ardından Ali çağrıldı. Ev halkı toplandı. Hep birlikte sofraya oturdular. Herkes doydu ama kabın içi hala doluydu.

Yıllar ağır ağır ilerledi. Nice zorluklar, nice çileler geride kalmış. Her biri Allah Resulünün bedeninde iz bırakmıştı. Artık yaşı ilerlemiş. Bedeni hastalıkla zayıf düşmüştü. Bazen yüksek ateşle terliyor, bazen de halsizlikle yatağından kalkmakta zorlanıyordu. Son günlerinde mescide gitmek istediğinde Hz. Ali ve Hz. Abbas'ın kollarına yaslanarak yürüyordu. Ashap bu halini gördükçe hüzünleniyor. Fatıma ise her gün babasının odasına girip yüzüne baktığında içi sızlıyordu. Bir gün dayanamadı. Yanağı yaşlarla doldu. Vah babacığım ne büyük sıkıntın var. Resulullah kızına şefkatle baktı. Titreyen ellerini avuçladı. "Kızım, bugünden sonra babanın sıkıntısı olmayacak." dedi. Aradan kısa bir süre geçti. Resulullah onu yanına çağırdı. Fatıma eğildi. Babasının dudaklarından birkaç kelime döküldü. Yüzü soldu. Gözlerinden yaşlar süzüldü. Ama az sonra babası ona bir şey daha söyledi. Gözyaşlarını sildiği mahsun yüzü tebessüme dönüştü. Yanındakiler merakla sordular.

>> Ey Fatıma, az önce ağlıyordun, sonra neden güldün?

>> Resulullah'ın sırrını açıklamam. Fatıma sustu. Yalnızca babasının vefatından sonra gözyaşları içinde gerçeği anlattı. Önce bana bu hastalığın onun son hastalığı olduğunu, ruhunun alınacağını söyledi. Bunun için ağladım. Sonra aile fertlerinden bana ilk kavuşacak olan sensin. Sen cennet kadınlarının hanımefendisi olmayacak mısın?" diye buyurdu. Bunun üzerine sevindim. Güldüm.

Bu söz Fatıma'nın yüreğine hançer gibi saplandı. Babası gidiyordu. Evet. Allah Resulü vazifesini tamamlamış. Artık rabbine kavuşma zamanı gelmişti. 63 yıllık ömründe tatmadığı acı, yaşamadığı eziyet, çekmediği çilek kalmamıştı. Resulullah yıllarca hasretini çektiği, hiç unutamadığı Haticesine kavuşacak. Küçük yaşta toprağa verdiği evlatlarına, doya doya öpüp koklayamadığı yavrularına şimdi sarılacak, bağrına basacak ve koklayacaktı. Ayrılığın olmadığı, acının ve gözyaşının bulunmadığı bir mekan bekliyordu onu. Orada hiç görmediği babasıyla buluşacak, doyasıya sarılamadığı annesine sarılıp sarmalayacaktı. Evet, Resulullah için artık sıkıntılar bitmişti. Allah Resulü rabbine kavuşmuştu. Ama geride kalanlar için yürekleri yakan bir ayrılık vardı. Fatıma kıymetli kızı yüreği kor ateş gibi yanıyor. Bu acıya nasıl dayanacaktı bilmiyordu. Artık özlediğinde yanına gideceği, sıkıntıya düştüğünde derdini anlatacağı, onu şefkatiyle kucaklayan babası yanında değildi. O annesini küçücük yaşta kaybetmişti. Şimdi ise canından çok sevdiği babasının aynı zamanda peygamberinin ayrılığıyla sınanıyordu. Evet, bir gün kavuşacaklarını biliyordu ama dayanamıyordu. Babasının vefatıyla Fatıma yıkılmıştı ve o gün Resulullah defnedildi. Ümmet yetim kaldı. Definden sonra Hz. Fatıma babasının acısını bu sözlerle dile getirmişti. Resulullah'ın üzerine bu kadar çabuk toprak atmaya nasıl eliniz vardı? Gönlünüz nasıl razı oldu? O andan sonra Medine'nin sokaklarında derin bir sessizlik vardı. Ama o sessizlik en çok Fatıma'nın evinde hissediliyordu. Yanına gelenler, kapısını çalanlar, onu gören herkes aynı hüznü fark ederdi. Her bakışında gözlerinin derinliklerinde o acı, o ayrılık görünüyordu. Ve Fatma'nın zihninden hiç çıkmayan tek bir cümle vardı. Babasının son anında söyledikleri, "Bugünden sonra babana asla bir sıkıntı olmayacak." Bu söz ona teselli veriyordu aslında ama bir yandan da yokluğunu daha da çok hissettiriyordu. Evet, o peygamberin kızıydı ama sonuçta bir evlattı ve kaybettiği aynı zamanda Resulullah'tı.

Resulullah'ın vefatının üzerinden 6 ay geçmişti. O 6 ay Fatıma için sanki bir ömürdü ve her gün ondan bir parça alıp götürmüştü. Genç bedeni taşıdığı acının ağırlığıyla artık zayıf düşmüştü. Hastalanmıştı. Her sabah bir öncekinden daha yorgun uyanıyor. Attığı her adımda omuzlarındaki yük biraz daha ağırlaşıyordu. Baş ucunda endişeyle bekleyen çocuklarına bakacak dermanı bile kalmamıştı. Fatıma'nın hastalığı ilerlemişti. Resulullah'ın göz bebeği, cennet kadınlarının efendisi olan Hz. Fatıma o gün derin bir sükunet içindeydi. Hz. Ali dışarıdaydı. Yanında ise ona şefkatle bakan Selma vardı. Selma Hz. Fatıma'nın adeta manevi annesi gibiydi. Son günlerinde yanından hiç ayrılmamıştı ama en ağır yük Hz. Ali'nin kalbindeydi. Bir eş olarak gün eriyişini izliyordu. Evet, Fatıma cennet kadınlarının efendisiydi ama aynı zamanda çocuklarının annesi Ali'nin en büyük desteğiydi. Bir köşede Hasan ile Hüseyin annelerinin haline bakıyor. Ne olduğunu tam anlamasalar da kalplerine ahğır bir hüzün çöküyordu. Fatıma yüzünde tarifsiz bir huzurla Selma'ya döndü. Ey anneciğim, bana gusül abdesti aldır. Selma gözleri dolu dolu titreyen elleriyle onun isteğini yerine getirdi. En güzel şekilde yıkadı, saçlarını taradı. Fatıma'nın yüzü o an sanki aydınlanmıştı. Ardından yeni elbiselerimi getir. Elbiselerini giydiği her adımı hasretle beklediği kavuşmaya hazırlık gibiydi. Sonra evin ortasında serilen yatağa doğru yürüdü. Başını kıbleye döndü. Yüzünde huzur son kez seslendi. Ey anneciğim, ruhumu teslim etme anım geldi. Hiç kimse kemerimi açmasın. Ardından gözlerini kapadı. Kalbinde özlediğine kavuşmanın huzuru vardı ve o anda ruhunu rabbine tesnim etti. Selma'nın gözyaşları yanaklarından süzülürken çocuklar annelerinin başında sessizce ağlıyordu. Cennet kadınlarının efendisi Hz. Fatıma dünyadaki yolculuğunu tamamlamış, babasına ve rabbine kavuşmuştu. Hz. Ali odanın dışındaydı ve haberi aldığında içeri girdi. Yüreği paramparçaydı. Fatıma artık bu dünyadan göçmüştü. O Betüldü. Tertemiz, iffetine düşkün olandı. Hayatı boyunca namahrem bir bakıştan nasıl sakındıysa vefatından sonra da aynı hassasiyeti istiyordu. Tesettürü yalnızca yaşarken değil, ölümünden sonra da korumak içindi. Bir gün sırdaşı Esma binti Umeyse kadınların cenazelerinin yalnızca kefenle taşınmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti. Esma ise ona Habeşistan'da gördüğü vücut hatlarını belli etmeyen kapalı bir tabuttan bahsetmişti. Ve o gün Fatma'nın gönlüne bir huzur dolmuş, kendi cenazesinin de böyle taşınmasını istemişti ve tam da istediği gibi tabutta taşınmış, defnedilmişti. Çünkü onun için tesettür basit bir kumaş parçası değil, rabbinin emrine bağlılığıydı. Ne yazık ki günümüzde zamanla bu hassasiyet unutuldu. Balkona çıkarken bir şey olmaz. Komşum görse de fark etmez. Benim kalbim temiz örtünmesem de olur gibi sözlerle tesettür hafife alınır oldu. Belki henüz tesettüre girmedin. Belki yıllardır bu sorumluluğu taşıyorsun ama hala yapamıyorum, beceremiyorum diye düşünüyor ve bazen de bırakma düşüncesiyle vicdan azabı çekiyorsun. Ya da şeytan sana tesettüre girme zaten tesettürü terk edersin diyor. Oysa tesettür sadece bir kıyafet değil ki. Rabbinin sana verdiği değeri hissetmen için bir vesile. O seni rahatsız olduğun her bakıştan korumak ve sana kendi katındaki kıymetini göstermek istiyor. Evet. Hz. Fatma kabre doğru giderken bile tesettüründen vazgeçmemişti. Çünkü onun için tesettür rabbine verdiği sözün bir parçasıydı ve o sözü son nefesine kadar korudu. O bu dünyaya babasının kokusunu, hayasını ve tertemiz bir yaşamın nasıl olacağını miras bırakmıştı. Ardında ne saraylar ne de sandıklar dolusu servetler bırakmıştı. Onun zenginliği Kabe'de namaz kılarken babasının üzerine pislikler atıldığında küçücük bedeniyle koşup omuzlarındaki yükü temizleyen bir evlat olmakt. İşte o gün babasının annesi olmuştu ve onun en büyük zenginliği babasının vefat döşeğinde kızına verdiği müjdeydi. Ahirette bana kavuşacak ilk kişi sen olacaksın. Bundan daha büyük bir zenginlik olabilir miydi? Hz. Fatıma için asıl mutluluk bu dünyada değil. Babasına kavuşacağı o ebedi alemde değil miydi zaten? Çünkü bu dünya geçiciydi. Kavuşma vadi ise baki. Ve o büyük gün geldiğinde annenin yavrusunu bırakacağı, kardeşin kardeşini terk edeceği, herkes nefsim, nefsim derken işte o hengamenin ortasında Resulullah ehlibeyti ile birlikte olacaktı. Ümmet onun sancağına koşacak. O dehşetten kurtulacaktı. Peki biz o gün nerede olacağız? Ey Allah Resulü, sen yolu bize çoktan göstermiştin aslında. Kıyamet günü sancağının altında toplanacak olanların yalnızca soyundan gelenler olmadığını söylemiştin. Ali Muhammed kimdir diye sorulduğunda her takva sahibi demiştin. İşte ben o kapıdan girmeye çalışan ama bütün eksiklikleriyle kapının eşiğinde kalmış bir halde sana sesleniyorum. Ya Resulallah yalnızım, zayıfım yorgunum. Kalbim günahlarla kirlenmiş. Nefsime söz geçiremiyor. Gözyaşlarımı tutamıyorum. Sana muhtacım ey alemlerin efendisi. Peki sen bütün bu kusurlarıma, hatalarıma rağmen bana da ümmetim der misin? Mahşerin o korkunç kalabalığında sancağının altına beni de kabul eder misin? Çünkü çaresizim. Sensiz yolumu kaybediyorum. Kapına geldim ve seninle buluşma ümidi bu yalancı dünyada kalbimi ayakta tutan en kuvvetli teselli oluyor. Çünkü senin yolun haklıyken bile affetmenin, en zor anda sabretmenin ve ruhunu her an rabbine tam bir teslimiyetle sunmanın yoluydu. Ve o umuda sarılmak isteyenler için senin o kutlu yolundan başka sığınak yoktu. İşte Hz. Fatma'nın bütün hayatı bu yolu nasıl yürüyeceğimizin en güzel örneğiydi. Sadeliğiyle, sabrıyla, hayıyla, iffetiyle babasının yolunu yaşamaktı. O ardında bu yolda yürümek isteyenlere bir davet bırakmıştı. Ta ki kıyametin o en çetin gününde Resulullah'ın sancağı altında ehlibeytin yanında buluşuncaya dek Hz. Fatıma'nın ebedi huzurla sonlanan yolculuğu burada tamamlandı. Ama yol devam ediyor ve şimdi sırada insanlık tarihinin ilk kadını var. Cennetten dünyaya indirilen ve hasretle Hz. Adem'le buluşacağı günü bekleyen sabırlı bir kadın Hz. Havva. Ve kim bilir belki de onun yaşadıkları senin yoluna ışık tutacak. Hazırsan serinin bir sonraki videosunda Hz. Havın hikayesi bizi bekliyor.