📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Yorulduk Allah'ım Ne Olur Hayır Kapılarını Aç - 20. Mektup 9. Kelime - Biyedihi'l Hayr@Mehmedyildiz

Hayalhanem1:09:43

Transcription

Allah'ın adıyla, O yücedir. Ve hiçbir şey yoktur ki O'nu hamdiyle tesbih etmesin.

Borsada bir dostumuz var, derslerimizle bağımlılıktan kurtuluyor. Elhamdülillah, yaklaşık 10 yıldır madde kullanıyor, kullanmadığı madde kalmamış, Allah muhafaza eylesin. Derslerimizi izleyerek, seyrederek, seyrederek uyuşturucu kullanımından kurtuluyor. Yakın zamanda babasını kaybetmiş. Borsada tekrar karşılaştık, konuştuk, sohbet ettik. O dosta "Nasılsın?" dediğimde, "İyiyim, iyiyim ama bir ricam var." dedi. "Bu 20 derslik derslerin dokuzuncu kelimesini dört gözle bekliyorum abi." dedi. Ve "Bu dersi bir bitireyim, bu kaybı daha iyi kaldırabileceğim." dedi. Bahsettiği ve istediği ders, bizim dokuzuncu kelime dediğimiz, "Bediüzzaman" dersiydi.

Şimdi bu 20 mektupta, Bediüzzaman Hazretleri tevhid cümlesini nazara veriyor. Çok mühim, hangisi? "Lâ ilâhe illallahu, vahdehü, lâ şerîke leh, lehülmülkü ve lehülhamdü, yühy ve yümît ve huve hayyün lâ yemût, biyedihil hayr ve huve alâ külli şey'in kadirun." Allah'ın elindedir.

Şimdi bu tevhid ifadesi çok teşvik edici. Her namazdan sonra okuruz. Risale-i Nur'larımızı elimize aldığımız zaman, "Şurada yirminci harfi konuşalım." deriz. Tekrar baktığımda göreceksiniz ki, tevhidle ilgili meseleler peygamberimizi teşvik ediyor, kalbinin gıdası, yani latife-i rabbaniyesine, çok zikrediyor ve manasını anlıyor ve zikirden ziyade yaşamaya çalışıyor, asıl olan mana yaşamaktır. Dilimle defalarca tekrar ettim, söylüyorum. Kalbime söylüyorum ve söylerken de, "Allah'ım, beni affet, ne olur beni affet." diyorum.

Şimdi kuldan af dilemek, kulluğun bir işaretidir, yani çok mühim bir emirdir. Sonra kendi kendime dedim ki: "Allah'ın beni affetmesi için hiçbir vesileye ihtiyacı yok, yani Allah beni affetmek isterse, hiçbir sebep yokken, serbestçe affeder, Allahu Teâlâ, değil mi?" Serbest, sebepsiz. Dedim, yani, istiğfar bile, af bile.

Bu tevhidin manası, imanı yaşamaya bir vesiledir. Yani kul, vasıflar kalmadan af diler, iman müstakil kalır, yani manasızdır. Yani kul af dilese bile, "Allah'ın varlığını biliyorum, birliğini biliyorum, tevhid yaşamaya ve anlamaya çalışıyorum." Bu, " " anlamının bir vesilesidir.

Bugün bunun dokuzuncu kelimesiyle ilgileneceğiz ve bu manada, söylediğim gibi, bir dostun talebi, emirden kurtulmuş ve babasını kaybetmiş bir dost ama içinde ne kadar derin hakikatler var. "Bediüzzaman" meselesini, yani bütün hayrın Allah'ın elinde olduğunu anlamak için, ilahî marifet dediğimiz bir meseleyi konuşacağız. "Allah her şeyi bilir, her şey Allah'ın elindedir, Allah her şeyi görür." diyeceğiz. Bu manayı hep birlikte yakında tecrübe edeceğiz.

Bu manayı yaşamamızın neden önemli olduğunu biliyor musunuz? Yani, Allah'ın her şeyi bildiği, Allah'ın her şeyi gördüğü manasını yaşamanın önemi nedir? Şimdi insanlar bazen o kadar derin bir acı duyuyorlar ki, konuşamıyorlar. Bir dostunu çekip "Neyin var, neden böylesin?" dese. "Vallahi, kalbimin söylediği kelimeler, dilimin söylediği kelimeler gibi değil." Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: "Okuyan akıldan görünmez." Hayır, kelimeler ağzımdan çıkmıyor. Çıksa da çıkmasa da önemli değil. Eğer kalbinizin en derin ve en karanlık köşelerini bilen, sizi duyan ve sizi işiten bir ilah olduğunu bilirseniz... Evreni evirip çeviren ilah. Yanınızda bir dostunuz olduğunda acı geçer. Evreni gücünde tutan, sizi duyan, size merhamet eden, annenizin merhametinden daha merhametli olan, sizi yokluk aleminden varlık alemine çıkaran Allah.

Böyle bir ilahî marifetin her zaman kendi alanında olduğunu bilmek, insanın bütün acılarına bir merhemdir. Başlayalım, mesela, söylediğim gibi çok mühim. Adım adım gidelim.

20. Mektup Dokuzuncu Kelime "Biyedihil Hayr" "Ve bütün hayr O'nun elindedir."

Öncelikle "hayr" kelimesini Risale-i Nur bağlamında değerlendirelim. Sonra bildiğimizden bahsedelim. İki bölüme ayıracağız. Birinci manada hayr, bildiğimiz gibi, asıl manasında güzellik demek değildir. Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: "Vücut (varlık) hayırdır." Kendisi hayır demek. Gerçek hayret nedir? Varlık. "Adem (yokluk) şerdir, kendisi şerdir." diyor. Şimdi bu hayrın birinci manası budur.

Peki, hayrın tam manasını biliyor musunuz? Vücut, varlıktır. Varlıkta her şey, gördüğünüz her şey; dağ, taş, çocuk, kendiniz, saçınız, sakalınız yokluk karanlığından kurtulup varlık nuruna kavuştuğu için hayır denir, anladınız mı? Hayr kelimesinin gerçek manası budur. Allah'ın varlık aleminde yarattığı her şey nedir? Her şey hayrettir. Dolayısıyla varlıktan daha büyük bir hayır yoktur. Bu bağlamı unutmayalım, burada bir sorun var mı? "La"nın birinci manası, gerçek manası, olayı kendi bağlamından baktık.

Şimdi günlük dilde bildiğimiz hayrın ikinci manasına dönelim. "La" hayır işlemek, güzellik yapmak, güzellik yaşamak veya güzellikle karşılaşmak demektir. Şimdi, böyle bir hayrın, yani hayır veya şerrin Allah'tan olduğunu bilmek, aslında imanın namaz şartıdır, değil mi? Ne diyor? "Hayriyyeyi Allahu Teâlâ Hazretleri'ne tefsir ediyor." Ne demek bu? "Hayır ve şer Allah'tandır." Yani başka bir yerden gelmez mi?

Bugün çok küçük bir olayla karşılaştım, iyiydi, kötüydü, başka şeyler de ona sebep oldu. Sadece vesileydi, aslında bizzat Allah'ın elinden geldi. Şimdi bu dille söylediğinde bir sorun yok, değil mi? Ve karşılaştığımız kişiye sorsak ve desek ki: Hayır, bana şerden bahset, Allah'tandır der, böyle bir soru sormayın. Yani dille söylemekte bir sorun yok, ama fiillerimiz çok zor.

Şimdi, eğer hayır her zaman Allah'tan ise, neden Allah'ın huzurunda her zaman ellerimizi başkalarına açarız? Şimdi söylediğiniz ve yaptığınız uyuşmuyor, değil mi? Tevhid için "Allah'tan başka hayır yoktur" deriz, bunu bir fikir olarak inanırız ama aslında karşı çıkarız. Hayır Allah'tan ise, neden başkalarının önünde secde edersiniz? Allah ne verdi? Mesela Allah çok güzeldir. Şimdi rızık dediğimiz zaman, artık akla ilah gelmez. Çalıştığınız ortalama erkeklerin bana rızık verdiğini söyleriz, değil mi? Bunu nereden biliyordunuz? Sizi heyecanlandıran veya üzen her şey Rabbinizdir. Yani kalbinizin duygularını kontrol eden Rabbinizdir. Müşteriyle öyle kibirli bir ilişkisi var ki, adama bakarsınız, yani bu adamın filmini izlerseniz, "Bu adamın muhatap olduğu insanlardan rızık gelir." Allah Allah. İşverenden veya başka birinden gelir.

Şifa deriz, adamla konuşursun, "İyi besleniyorum, iyi spor yapıyorum, oradan iyileşiyorum." der. Allah Allah. Bildiğiniz gibi, bu bir vesile değildi, bir perde miydi? Şifanın geldiğini kim düşündü? Kendine bakar. Bu türlere zaten bakın, sanki kendilerine tapıyorlar gibi yaşıyorlar. Sağlığım, saçım, lütfen incinmeyin. Orada en ufak bir çizik bile olsa depresyona girer, eğer kendinden olduğunu düşünürse, işte böyle olur, mesela, huzur olduğunu düşünür, adamı güldüren her şey, ona huzur verir, değil mi? Bazen bir dostu olur, bazen bir ailesi olur, bazen bir çocuğu olur, değil mi? Adam der ki: "Çocuğum beni güldürmedi" dedi, Allah seni güldüren, çünkü Allah'a yönelmedin, kapısına gittiğin şeyle seni tokatladı. Ve Allah'a imanının asıl kaynağını bilmediğimiz için şunu söylemeliyiz: Ne var canım! İletişim kuruyoruz. Bütün hayır Allah'tan gelmez mi? Fikrimiz ve işimiz uyuşmuyor.

O halde yeni bir konuya geçelim. Gerçek ve Fikri Batıl

Öncelikle, fikri bir sapma deyin, isterseniz. İki tür delalet vardır, sapmadır. Birincisi fikri sapmadır. Mesela biri gelip "Ben Allah'a inanmıyorum, meleklere inanmıyorum veya bir şeye inanmıyorum." dese. Bu ne tür bir aldatmadır? Fikir sapmış. Bir de fiili sapma vardır, yani insan inanırsa sorun yok, aklında sorun yok ama hayatı inanmayan adamın hayatı gibidir. Kapı kapı gezer, onlardan minnet bekler. Bu ne aldatmadır? Bu fiili bir sapmadır. Allah Allah.

Şimdi bu asır gözümüzün önüne geldi, değil mi? Yani dilimiz ve fiillerimiz hiç uyuşmuyor. Neden bunu seviyoruz? Neden fiili sapma denilen bu bataklığa düştük, kurtulamıyoruz? Şimdi mesela, Kur'an ve güzel sünnetin emirlerini açsak, "Bakın, sahabe bunu yaptı, bizim de bunu başarmamız gerekiyor." desek. Kaç sebep ortaya çıkarıyoruz? Ama evim var, çocuğum var, işim var vesaire deriz. Sahabe gibi görünmek için hayatımızı feda edeceğimizi söyler miydik? Ne oldu, bir yelek bile veremedik.

Şimdi, fiili bir sapmamız var. Neden bunu seviyoruz? Sebebi şu: Yaratılıştaki mertebemiz, yani iman seviyemiz o kadar düştü ki, inandığımız hakikatleri yapmaya dayanamıyoruz. Neden böyle olduğunu biliyor musunuz? Yetenekli bir şekilde istasyon dediğimiz gibi, yani Allah'ı bilmiyoruz. Bilseydik, Allah'ın ilmiyle bir yaprak bile hareket edemezdi. Peki, bunu bilerek, bu adam ne kadar mutlu, ya da bunu bilerek, büyük bir rahatlık, bilmediği ne var? Ahmed'in kapısını Allah görüyor, Muhammed'in kapısını Allah görüyor ve işlerinin o kapılarda hallolacağını düşünüyor.

Şimdi herkes düşünmeli, dereceniz düşük, dersten kalabilirsiniz, öğretmene gittiniz ve görüşünüzü söyleyeceksiniz. Şimdiye kadar bir sorun yok, öyleyse gidin ve söyleyin. Oradaki davranışına bakın. Öğretmen gibi mi davrandınız yoksa Allah'ın huzurunda gibi mi davrandınız? Orada gerçekten bir sorun var. Ticarete takıldınız, iki arkadaşla ortak iş yapacaksınız, başka yerden borç alacaksınız, bir sorun var mı? Onlarla bir sorun yok. Oradaki durumuna bakın, sorunu orada göreceksiniz. Yani bu fiili bir sapmadır. Diliniz hep Allah der, ama işlere bakarsanız öyle değil. Yani muhatap olduğu adamı veya patronunu veya başkasını ikna etmek için göremediği huzurda kullanamadığı bir odak kullanıyor. Neden bunu seviyoruz? Çünkü Allah'ı bilmiyoruz, bilmiyoruz. Allah'ı bilmiyoruz. Bütün hayırlardan, istediğimiz şeyler sadece hayır idi. Güzel bir not istiyorum, bu iyi. Ticaretimin artmasını istiyorum, bu iyi. Bir çocuğum daha olmasını istiyorum, bu iyi. Sırtım ağrıyor, sağlığım gelsin, bu iyi. Bu hayırlı işlerin her biri bir kapıdır, bir kapıdır, kapısını çalarım. Arkalarından kapıyı çalarlar, sadece kapıyla ilgilenirler, başka hiçbir şeye fayda sağlamazlar. Buna fiili namaz deriz. Ne kadar güzel bakın. Yani insanı fiili yanılsamadan kurtaran şey, gerçek namazın gözüyle ilgilendiklerini bilmektir. Kapıyı çaldım, bu fiili bir namazdır, öyleyse hayır Allah'tandır? Şimdi dilde bir sorun yok ama hayata da bakmamız gerekiyor. Bunun bilinmediğinde ne olduğunu biliyor musunuz? Adam haddi aşıyor. Ve şimdi adam diyor ki: "Peki, çok denedik, olmadı, işimizi Allah'a bıraktık." Ticarette bu ifadeyi duyar mısınız, değil mi? Başka ilahlar önce işinizi halletti mi, o zaman şimdi bu ilahlar bitti, Allah'a kaldı. Ne ilginç bir söz, "İşimiz Allah'a kaldı." Bazı kelimeler teli çalar. Hayatınızda değil mi? Mesela işte her gün sinirinizi bozan adamlar var mı? Ama bu adam konuşsa, mesela saçınıza veya kaşınıza sinirinizi bozan bir şey olsa, konuşmazsınız ama ben benzetme olarak söylüyorum, annenize bağırsaydı ne olurdu, işler değişirdi. Annemizi gazeteden kuponla almadık, onun için yaşadığımızı söyleriz, değil mi? Sonra renk değişir. Demek ki teli çalan bazı kelimeler var. Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: "İnanılmayan bazı kelimeler var." Ve bu kelime onlardan biri: "İşimiz Allah'a kaldı." Yani önce Ali'ye gittim, Muhammed'e gittim, başka birine gittim, halledemezlerdi. Haşa "Allah halletti." Bu cümle, kuru fasulye gibi yapıldığında odada yayılır, ya da ilahlara şirk koşmak gibi bir cümle, "İşimiz Allah'a kaldı." Allah muhafaza etsin.

Şimdi çok dikkatli olun, Allah sizin cüz'i iradenizle istediğinizi kabul etmezse, nefes bile alamazsınız. Kapıdan ne istiyorsun? Tekrar söyleyeyim mi? Mesela, ben çok önemliyim. Allah sizin cüz'i iradenizle istediğinizi kabul etmezse, nefes bile alamazsınız. Nefes bile alamazsınız, başkalarının sizin için bir şey yapması bir yana. Allah Allah. Bunu inanmadığımızda, birçok hastalık kalbimizi sarar, mesela bu asırda, elimden geldiğince, bolluk azalsa da, çok arttı. Yani çocukluğumla karşılaştırıyorum, çocukken fırsata bakıyorum, şimdi etrafımdaki fırsata bakıyorum, çeşitliliği çok arttı, değil mi? Sadece parayla alınabilen şeylerle sınırlı değil mi, çünkü çeşitlilik çok arttı? Ve şimdi adam parasıyla ne alıyor? Gel, güzel bir araba aldım, güzel bir ev aldım, yazlık aldım, aldım, peki parayla ne yapacaksın? Bu yüzden "Para kazanmam gerekiyor" diyen bir saçmalık vardı, bitti. Ve şimdi başka bir saçmalık başladı, Allah'a gitmeyi engelleyen, başarıya tamah etmek. Bunu kendim yaptım. Allah Allah. Ve diyor ki: "Parayla ilgilenmiyorum ama başarılı olmayı seviyorum." Ya da bu gerçekten bir iman sorunudur. Başarı nedir? Allah'tandır. "Biyedihil no" demedik mi, başarı değil mi? Hayır, tabii ki, eğer imana sebep oluyorsa, iyidir. Peki, sabahtan beri ne konuşuyorduk, bu hayır kimden geliyor? "Başarıyı çok seviyorum, parayla ilgilenmiyorum" demeniz başlı başına bir iman sorunudur. Başarı da "biyedihil hayr" nedeniyle Allah'tandır. Bakın, bunlar şirk kokan ifadeler. Bu binayı zamanında inşa etmek için; Allah vesile kıldı, elhamdülillah, böyle bir hizmete koydu, kapı kapı dolaştık, bir şey konuştuk, davamızı söyledik. Çok aldatıldık, bu yüzden çok eğriydi. Umut tacirleriyle çok karşılaştık. Şimdi İstanbul'da okul almaya çalışıyoruz ve hala çok karşılaşıyoruz. Allah beni affetsin ne diyorum? Şimdi mesela bu adama "Söz verdim dostum, bak aylardır oyalayıp duruyorsun, konuşmada böyle ifadeler var." Allah Allah. Şimdi böyle acımasız ifadeler var. "Yani yapmıyorsan yapma, yapıyorsan aylar geçti. Bunu bekledik, neden geciktirdin?" Ve adam diyor ki: "Hayır dostum, ben yapmıyorum", kendi iyilik yapmadığını düşünüyor, peki ne dedik az önce, hayır Allah'tandır. Allah da muvaffak olan, şimdi bu da iyilik yapmayan Allah'tır. Çünkü "biyedihil hayr" Allah'ın elindedir, anladınız mı? Yani o sadaka çarkı mı? Çalışmıyor, adam ahiretteki kusurlarını giderecek bir iş bile yapamaz. Bakın, tekrar ediyorum, hayır çıktığında, bu Allah'ın işidir. Öyle olduğu gibi, beklenen hayır gerçekleşmediğinde de bu Allah'ın işidir. Neden? Çünkü hayır Allah'ın elindedir. Allah, ona bakın. Şimdi, dişlerini böyle takıp okul inşa eden biri, "Es-sebebü ke'l-müsebbib" "fail"dir, okulda ne kadar hayırlı iş yapılırsa yapılsın, o adama fayda sağlar. Biri dişlerini dünyasına takar, bir futbol sahası inşa eder, futbolcular gelir, ne kadar yemin edilirse edilsin, o adamın evine gider, öncelikle Allah'ın yarattığı için. İkincisi Allah'ın yarattığıdır. Küçük irademizle, dillerimizle değil, kalplerimizin derinliklerinden istiyoruz, yani sadece burada konuştuk, hep iyi söylüyor, hiçbir şey yok, ama Allah işlerimizi Ebu Cehil gibi muhafaza etsin. Şimdi ona bakıyorsunuz, dilinde hep güzellik istiyor, ama derinliklere göre, Allah tesbihin çekim çarkını çalıştırıyor ve çalıştığında ne olduğunu biliyor musunuz? Hem hayır hem şer Allah'tandır. "Hıyrî ve şerrî Allahu Teâlâ'dan." "Ya Rabbi, neden buraya şer çıktı?" "Abi, çok namaz kılmak istiyorum ama yapamıyorum." Bu doğru mu? O zaman samimiyetle istiyorsun, Allah zulmetmez, yaratmaz ve yönlendirmez, öyle mi namaz? Böyle bir yanılsama var mı? Kul böyle küçük bir şey isteyip de Allah'ın onu yaratmaması akıl alır mı? Hayır dostum kalbin, Kabe gibi, Mekke fethinden önce, içinde 360 put vardı. Onları göremediği için hep diline takılırdı. Fikri bir sapma yok ama fiili bir sapma var, kalbindeki putlardan hareket edemiyor.

Bir gün bir arkadaşın bir ay boyunca bir işte çalıştı. Sadece bir gün kaldı, patronu da kötü bir adam, onu reddetti, "Maaşını da ödemiyorum." dedi. Şimdi hayal edin, kendinizi Muhammed'in yerine koyun, ne yapacağımızı düşünün? Dedi ki: Eğer bu para benim rızkımsa, hiçbir şey yapamazsın, elbette beni bulursun. Adam gece yatağına gider, çıldırır, "Eğer bu para benim rızkımsa, bulacak, bu cümlenin anlamı ne?" dedi. Olay orada kırıldı. Eğer bu para benim rızkımsa, ne demek? Diyor ki: Eğer bu para onun rızkıysa, çocuğunun ciğerinden çıkacak ve onu tekrar bulacak. Hatta aradı ve dedi ki: "Hayır, buna gözüm yok, sen onu geri ver." Diyor ki "Sen doğrudan Allah'ı söylüyorsun", bildiğiniz gibi, bu asırda beklenmedik bir şey, "Allah bilir, Allah. Allah görür." Bu asırda beklenmedik şeyler. Ne dediğini biliyor musunuz? Ve bunu bana boş bırakmadı. Dedi ki: Başkasına gitsem ayıp olmaz mıydı? Şimdi bu imana bakın, "İşimiz Allah'a kaldı" ve bu cümleye bakın, Allah'ım, bu iman nerede, bu nerede? Oradaki fanatik cümle, karanlıkta kara bir karıncayı gören Allah, senin rızkın, ne tür bir Allah'a inanıyorsun? Ne tür bir Allah'a inanıyorsun? Çocuk geliyor, anneden çocukla birlikte ne gelir? Süt musluğu geliyor. Daha önce böyle bir şey gördünüz mü? "Çocuğunuz doğdu, hayırlı olsun." "Evet, oğlumuz doğdu ama rızkı bir hafta içinde gelecek." Daha önce böyle bir şey gördünüz mü? Allah Allah. Elma kurdunun gücünü unutmaz, çocukla birlikte muslukları hemen açar. Ve uyarır ve uyarır: "Hepsini gram gram yazdım, dünya endişelenmeye gerek yok, bu bir mal değil, endişeleneceğiniz mal ahiret sorunudur." Dünya için acele ediyoruz ve ahiret için garanti, değil mi? Sapmaya bakın. Neden böyle olduğunu biliyor musunuz? Hayır, kimin elinde olduğunu bilmiyoruz. "Biyedihil hayr" Ne güzellik bekliyorsun? Hepsi Allah'tandır, ve Allah'tan sorarsın, diğerleri sadece bir kapıdır, kapıdan başka bir şey değil, kapıdan başka bir şey değil. Kader imanına bakıyor, değil mi? Allah Allah. Hayır Allah'tandır, şer Allah'tandır, rızık miktarı Allah'tandır. Şimdi, bir araya gelirsek, en çok neye bakılır? Kader imana bakar. Kader ne demek biliyor musunuz? Kader çok şey demek. Kader ne demek? Çok şey demek. Şimdi manava gittim, manav dese ki, "Kaç tane domates istersin?" O zaman ne diyecek: Hangi kader? Yani, şimdi üç tane domatesiniz varsa, bu sizin kaderinize yazılmıştır ve Allah yakında size ilham verecektir ve diyeceksiniz ki, "Bana üç kader, üç domates verin." "Bu iş senin kadar kaderine yazılmış" diyecek. Kraliyetin ne dediğini biliyor musunuz? Bu derslerin sizi nereye götürdüğüne bakın. "Bu ders bana ne yapacak?" Eğer deseniz ki, bakalım size ne yakışıyor. Efendisinin cümlesine bakın, cümle: "Her şey kaderdir." Her şey takdir edilmiş mi? Nefesim takdir edilmiş mi? Yaptı. Bakkaldan aldığım domateslerde belirlenir. Küçük bir iş olduğunu düşündün ama öyle değil, ve bu kaderle belirlendi. "Her şey kaderle belirlenir. Rahat hissetmek için kaderini kabul et." Yani, bu dünyada rahatım için bu dersleri okuyorum, Allah'tan ahireti istiyorum. Bu iman olmadan, insan bu dünyanın vahşetinde çıldırır. Eğer bu kalbe gelirse, "Allah'ım, bu kader, yani miktarı senin elinde, hayır senin elinde. Sebeplere işaret ediyorum, sonuçlara karışmıyorum." Bakın, bunu anlayanlar böyle dedi. "Neden işlerin böyle olduğunu söyleme, olduğu gibi yerindedir, sonu budur, görelim, ne olursa olsun, iyilik yaparlar." Bu inanç bir inançtır, dudaklardan çıkan bir cümle değildir, bu bir inançtır. Yani biz vicdanlı insanlar gibiyiz, değil mi? "Merhum İbrahim Hakkı gibi aynı inanca nasıl sahip olabilirim?" diye sormaya çalışmalıyız. Bazı bilge kişiler bunu söyler. Dünyadaki herhangi biri gibi olmaya çalışıyor musunuz, ama burada değil mi? Devam edelim. "Yaptığın her hayır onun kitabına girer." Ve Allah'tan hayır dedi, ne diyor? Hayırların Allah'ın kitabına girdiğini söylüyor. "Yaptığın her hayırlı iş seninle kaydedilir." Bakın şimdi, bu tasarruf meselesi bugünün ana konusudur. Bu yüzden alt başlığımız "İlahî İlim" çok önemlidir. Başlangıçta ilim dediğimi, Allah'ın gördüğünü ve bildiğini veya şimdi kazdığımızı, ilahî marifeti söylediğimi söyledim. Şimdi, Bediüzzaman Hazretleri ilahî marifetten bahsetmeyecek, onu ispat edecek. Ve Allah, ne oldu da delile gittik? İspat edecek ki, diyecek: Gerçekten ilmi olan kimdir. Diyecek. Nasıl? Bakın, şimdi yumurta ile çiğ etten oluşan bir et topu görsek, bunu kim yapar? Gerçekten yaptı, neden? Bilginin işi kime ait, görüyorsunuz değil mi? Fail bilir. Bakın, bu noktayı anladınız mı? Şimdi aniden ortada bir tantuni gördük, böyle bir tantuni, Allah'ım, bunu kim yaptı? Bakın, herkes diyor, Bingöllü Ömer'imiz var, neden? Çünkü ilmini biliyor. İşin bilgisi kime aitse, onundur. Aniden, Ali Said'in tıraş olduğunu gördük, ne kadar güzel bir tıraş, kim kesti, değil mi Kaner? Çünkü kesme konusunda böyle kötü ilme sahip olan, aslında ona aittir. Olayı anladınız mı? Allah'ın evrende yarattığı sanatlara bakacağız, bu sanatlar ne gerektirir? Bilgi gerektirir. Sonra diyeceğiz ki: "Allah'ım, çok iyi bilgi istiyor." Bir matematik öğretmeni bu ince turuncu hesaplamayı yapabilir mi? Mümkün değil. Bir astronot bu yerçekimi hesabını yapabilir mi? Mümkün değil, o da değil. O zaman diyeceğiz ki: "Bu bilginin kime ait olduğu, o zaman bu dünyanın bütün işleri ona aittir." Diyeceğiz. Şimdi Allahu Teâlâ, kasıtlı olarak, hassas hesaplarla mücadelesini yapıyor. Kasıtlı yapmanın kanıtı, faydaları göz önünde bulundurarak iş yapmaktır. Mesela, şimdi ders verdiğimiz bir masa var, kürsü ayarlanmış, sağa, sola bakıyor, durmuyor, tabletin üzerinde durmuyor, bardağı durdurmuyor. Ne diyeceğim? "Bunu yapan zat da bilmiyor" diyeceğim. Nasıl bilmediği ortaya çıkıyor? Kullanımından belli, değil mi? Şimdi yeryüzündeki diğer sanatları inceleyelim. Akla ne gelir? Böbrek, dalak, portakal, elma... Allah'ın yapamayacağı bir şey var mı? Bir tane var mı? Bu mümkün değil, değil mi? Hepsi hassas hesaplarla kasıtlı olarak yapılmış, değil mi? Şimdi üstadın efsanevi cümlesi geliyor. "Bilen kimse, elbette konuşur." Cümle cümle bakın. İlahî bilgiyi ispat etmenin ne anlama geldiğini anladınız mı? Yeryüzündeki işlere bakacaksınız ve diyeceksiniz ki: "Bunları kim biliyor, ona aittir." Diyeceksiniz. Şimdi onları bilen birini arıyoruz. Allahu Teâlâ'nın sonsuz ilmi var, ebedî ilim Allah'ta kök salmıştır, yani başka bir yerden almaz, kaynağı kendisidir. Özde bir mertebe yoktur, değil mi? Mesela, bir süre önce bu masadan bahsettik, bu masayı yapan marangozun güzelliği insan mı, yoksa Allah'tan mı, yani sonradan mı verildi? Sonradan. Sonradan olanlarda bir mertebe var. Bir marangoz getirseniz, ondan daha iyisini yapabilir mi? Yapabilir, benim derecem, başka birini getirdim, ondan daha kötüsünü yapabilir mi? Yapabilir, çünkü onlarda bir mertebe var. Allah'ın sanatına dikkat edelim, onun gibi bir şey yok, mertebesi yok. Var mı? "Geçenlerde kuzenimiz laboratuvarda karpuz yaptı" Böyle bir şey var mı? Yok. Aslında, bütün sanatçıların sanatı Allah'ın sanatına benzediği sürece, biz ona sanat deriz. Mesela biri bir resim yapar, ne yaptığını söyleriz? Dağı ve güneşi köyümüzden yaptım diyor. Peki, Allah yarattı, yani ne demek istediğimi anladınız mı? Allah'ın sanatını çizmekten başka çaremiz yok, onun gibi bir şey yok, mertebesi yok. "Ya Rabbi, neden bu yaratıkların eşsizdir?" Çünkü ilmi köklüdür, yani sonsuzdur, kaynağı kendisi olduğu için mertebesi olamaz. Mimarlar bilir. Mimar söz konusu olduğunda, Akif her zaman daha uzundur, Akif nerede? Kendini göster Akif. İhsan'ın boynunun neden büküldüğüne bakın, çünkü ikinci derecedendir. Şimdi mimaride 3E kuralı var. 3E kuralını duydunuz mu? Güvenlik, ekonomi ve estetik. Diyor ki: "Bu üçü bir araya geldiğinde, efsanevi projenin ortaya çıkışı budur." Güvenlik, ekonomi ve estetik. Şimdi adam ev yapıyor, bu üçünü kurtarmaya çalışıyor. "Bu sütunu neden buraya koyduk, işe yaramadı." diyor, kolon kesiliyor. Güvenlik gitti mi? Gitti. Daha sonra müşteri istediğinde, adam daireyi almaya geldiğinde, "Parasına değer mi?" diyor. Ne gitti? Ekonomi gitti. Bu üçünü bireysel sanatta bir arada tutmak zordur. Allah'ın her sanatta ne kadar olduğunu biliyor musunuz? Mertebesi yok, en üstün mükemmelliğe sahip. Şimdi mesela bu yıl bir portakal yaptı, geçen yıl Allah aynı bir tane yarattı. Neden oldu? "Neden aynı portakalı yaptın ya Rabbi?" Daha güzel bir şey yok. Allah'ın olasılık dairesinde seçtiği en güzel ve en güzeldir. Neden bu? Çünkü ilmi bitmez, her şey ilmi alanındadır. Şimdi, ay ışığı neden bazen azalır, bazen artar? Çünkü ışığı kendisinden değil, güneşten beslenir, değil mi? Ama güneş ışığı asla solmaz, neden? Çünkü kaynağı. Şimdi Allah'ın ilmi sonsuzdur, başkası beslemez ve kaynağı ondan gelir. Peki, Allah ilmin, kudretin ve iradenin özüdür, neden bütün bunları size söyledim? Size söylemedim ki kendimizden kaynaklandığını düşünmeyelim. "Biyedihil hayr" sözü Allah'ta asildir, ama bize sonradan verdi. Çünkü güzelliğimiz başımızı döndürmeye başladı. Allah'ın bize koyduğu "Hadi, ben giyiyorum, beni bul." Giydiği güzelliği çalarak ve çalarak, kendimiz olduğunu düşünüyoruz. Şimdi adam diyor ki: "Ben profesörüm, her şeyi biliyorum." diyor. Allah ertesi gün hafızayı siler, adını söyleyemez. Bunları benden mi söyledim, ne oldu? Gördünüz mü? Ay gibi kaldık, güneş battığında karanlıkta kaldık. Adam kaslarına, gücüne bakıyor, diyor ki: "Bütün bunlar benden, kaslarıma bakın." Değil mi? Bayramları var, "Bayram kaslarına bakın," değil mi? Adam diyor ki kaslarıma bakın, hepsi benim kaslarım. Ertesi gün felç geçirir, yastığı kaldıramaz neden? Çünkü size sonradan verildi, sizde değil. Ay gibi, güneş battığında karanlıkta kalacaksınız. Ne güzelliğimiz var, kendimizi düşünelim şimdi. Bu dersin gerçekleşmesi için yaptığınız iyi bir şey düşünün. Komşunun oğlunu hep düşünmeyelim, yani şimdi yapabileceğiniz bir şey var, insanların faydalandığı bir güzellik var. Bazıları salata yapar, bazıları proje çizer, bazıları iyi para bulur. Öyleyse bakın ve "Biyedihil hayr" deyin, yani bunlar Allah'tandır, Allah'tan çekilirlerse, karanlıkta kalırım. Ve kimde varsa bilsin ki güzellik Allah'tandır. Bunu anlayan kadimlerin ne dediğini biliyor musunuz? Gücü var. Mikail yok, tufan yok; dedi ki: Dünyayı ilmiyle yaksın, kaslarıyla güreşen... ". Profesör ve kaslı olduktan sonra beş kuruş kazanamaz, Allah'ı memnun edemezken, şimdi devam ediyoruz. Bu hayırları yarattı? Yetmez, iradeye de ihtiyacımız var, yani seçmemiz gerekiyor. Yaratılışı yokluğa tercih etmek gereklidir. Yani, Allah'ta sınırsız bir irade var. Bilgi var, irade var, yeterli mi? "Bu yeterli değil, böyle büyük bir evreni yaratabilmesi için sınırsız güce de ihtiyacımız var. Bakın, size şimdi ne dediğimi biliyor musunuz? Bilgi, irade ve güç birleştiğinde ne denir biliyor musunuz? "Ol" denir, yani "Ol" der ve olur." "Ol" der ve olur." Ne demek bu? "Allah, görüyor musunuz? Evrendeki en küçük iyilik, bu üçünün bir araya gelmesinin sonucudur. Şimdi evrendeki o güzel sanatlara bakacağız. Bu üç özellik, bir portakal için bile çok gereklidir. Bu bilgiye, iradeye ve güce sahip olanın ona ait olduğunu söyleyeceğiz, diyeceğiz, anladınız mı? Noktayı anladınız, değil mi? Sonsuzluğu bilen, beklediğiniz hayır ona aittir. Şimdi, Allahu Teâlâ'nın yarattığı bütün sanatlar bilgi gerektirir. Sonuçta, bilgi istediler, altından bir bilim dalı açılamaz, değil mi? Mesela, biyoloji denilen bir bilim dalı var. Canlılardaki ilahî bilgiyi inceler, değil mi? Peki, biyoloji aslında ne demek? İlahî bilgiden bahsediyordu. Astronomi denilen bir bilim dalı var. Gökyüzündeki yıldızlar ve gezegenler hakkında ne inceler? İlahî bilgiyi inceler. Yani, baktığınızda, bu bilimlerin her biri, hepsi, ebedî bilgiyi ispatlayan küçük örneklerdir. Yani, onları incelediğimizde, okuduğumuzda, gördüğümüzde kimi gerçekten tanırız? Allah'ı tanırız. Bakın, buna iman denir, buna beceri denir, çok temel bir şeydir. Şimdi, bir mimar üyesi için bir arkadaşı Süleymaniye hakkında bir tez hazırlarsa, aslında kimi inceliyor? Mimar Sinan'ı inceliyorsunuz. Aslında kimi okudunuz, Mimar Sinan'ı mı okudunuz? Yani, bu varlığı, bu bilimleri okumak için, aslında Allah'ın var olduğunu ve bir olduğunu okumak gerekir. Şimdi, "tevhid" kelimesi ne tür bir kelime, sezebiliyor musunuz? Bir şey bir oldu, neyin bir olduğunu görün? Gördüğü kadar hayrın, birinci manada varlık ve ikinci manada güzellik anlamında, her ikisinin de tek elden geldiğini açıkça ispat eder. Allah Allah. Şimdi alt başlığa "Güneş" diyebiliriz. Yine İlm-i İlahi ile devam ediyorum. İlgi nasıl? Yerinde mi? Mustafa kardeş tekrar görünmedi. Mustafa kardeş nerede arkanda? Öksürük topluluğunda mısın? Sayı bugün arttı. Merhaba, Allah'ın ilmiyle dışarıda değilsin, rahatla. Bu dersi anla ki o odada yalnız hissetmeyesin. Güneş, sonsuz ilahî bilgiyi bize somutlaştıran yoğun bir örnektir. Neden kesildiğini yakında anlayacaksınız. Küçük, yoğun, katı bir örnek. "Güneş katı ve parlak değil miydi?" sorusunun cevabını yakında göreceğiz. Güneşin karanlık yere dokunmadığını düşünüyoruz, öyle düşünüyoruz, değil mi? Karanlık varsa güneş yoktur diye düşünüyoruz. Sağlık alanında çalışan bir dostumuz bize dedi ki: "İnsan kemiklerindeki ilik sadece güneş ışığıyla beslenir." Bir insanın kemik iliği güneşi görmez, nasıl yer? Demek ki güneşin orada dokunan ışıkları var ama her zaman aydınlatan bir ışığı yok. Bu ışıklara ne diyoruz? Ultraviyole ışınları diyoruz, kızılötesi ışınları diyoruz. Yerin altında tohum önce suyla, sonra güneşle buluşur. Ne yapar? Aniden harekete geçer. Karanlık yerin altında güneşi nerede gördün? Demek ki güneşin orada da dokunan ışınları var, anladınız mı? Bu dünya olsun, birçok

Güneş ışınlarından, güneş yeryüzüne çıktığında; ultraviyole ve kızılötesi ışınlar gibi, oradan oraya girip çıkar, bu yüzden güneş dünyanın her yerine dokunur, iç kısmına bile, ve bunu kesinlikle yapar. Şimdi soru geliyor. Güneşe bu özelliği veren kişinin bu özelliği olmaz mı? Olmaz mı? Sadece Allah'ın (c.c.) yarattığı bu yarı aydınlık güneşte mi olmaz? Cefsen namazımızda ne dediğimize bakın: "Ey nuran nur, ey meniran nur, ey musaffiran nur, ey halikan nur, ey mukaddiran nur." Bu ne demek? Allah'ın karanlık bir noktası yoktur, ne kalbinde ne de kabrinde, her şey Allah'ın ilmindedir. Efendisinin güneş hakkında ne dediğine bakın. Kardeşim Yusuf, iyi duyuyor musun? Şimdi. Güneş... "Kati" demek katı demek. Allah'ın bu isminin önünde güneş kaya kaldı. Güneş dünyaya yayılmasına rağmen, Allah'ın nur isminin kalplerimize gelmemesi mümkün mü? Mümkün değil. Bu büyük bir rahatlıktır. Sıkılıyorsunuz, bunalıyorsunuz ve dışarıda arkadaşlar arıyorsunuz, ama bilmiyorsunuz ki eğer bir arkadaş istiyorsanız, Allah yeter. İnanmıyorsunuz, inanmıyorsunuz, dilinizle inansanız bile, başınızı secdeye koyup ellerinizi açtıktan sonra, Allah'tan başka dostunuz yoktur. Eğer inanıyorsak, yaparız. İnandığımızı yaparız. Fikirler açısından iyi konuşuyoruz ama pratik açıdan çok yanlış bir yerdeyiz. Güneş varsa, nurundan şüphe yoktur. Örneğin, "Kardeşim, güneş dışarıda ama her yer karanlık." Böyle bir şey mi? Hayır, çünkü güneş varsa her yer aydınlıktır. Güneş varsa, nurundan şüphe yoktur. Eğer bir ilah varsa, ilminin her yeri kapsadığından ve kuşattığından şüphe yoktur. Şimdi, bir hırsız sürekli birinin pazarını gizlice giriyordu. Adam bundan bıktı ve pazarına bir yazı astı, dedi ki: Bu pazar 24 saat Allah tarafından izleniyor. Dedi. Gerçekten ne diyor? Diyor ki, "Peki, eğer imanınız varsa, artık bunu yapmayın." Peki şimdi insan, Allah'ın bizi her yerde gördüğünü, ilmini, Allah'ın bize bildirdiğini bilse ne yapar? Hata yapamaz. Bu da demektir ki, günah işlediğimizde akideyi bozarız ve Allah'ın bizi gördüğünü unuturuz ve bunu inkar ederiz. Şimdi bir gün polis bir adamı durdurdu ve kırmızı ışıkta geçti. "Kırmızı ışığı görmedin mi, vatandaş?" dedi. "Vallahi kırmızı ışığı gördüm ama seni göremedim." dedi. Bizim gibi bir örnek. Kırmızıyı görüyoruz ama hep konuştuğumuz şey kırmızı. Okuduğumuz kitapta kırmızıya uyum vardı. Yani, "Allah bunu razı eder, bunu değil" diyen tüm kurallardan bahsediyoruz. Neyi görmüyoruz? Allah'ın gördüğünü görmüyoruz. O sürücü için kırmızı ışıkta geçmek sorun değil. Cezası kesilecektir. İnsan eliyle yapılmış basit bir kamera, birini itaat etmeye zorlar. Şimdi diyoruz ki: "Allah'ın ebedi ilmi vardır, her şeyi görür, kalbindekini bile." Diyoruz ama itaat etmiyoruz. Neden bu? Kalbimize gelmedi, inanmadı. Zarları masaya attığımızda, "Allah bilir, Allah görecek" deriz ama bunu kalpten söylemeyiz. Ya Rabbi, soruna bak. Biri video çekiyor, endişeleniyoruz değil mi? Bak, şimdi bu video çekildi, saçımızı düzelttik, düzelttik. Neden bu? Yarın açılıp izlenirse, açıp ertesi gün izleyecekler. Herkes bunu sadece bu kameraya çekebilir ve insan budur. Allah'ın ne kaydettiğini biliyor musun? Allah onu bir sineğin kanadına kaydetti. Allah onu orada bir et parçasına kaydetti, küçük bir et parçasına kaydetti. Allah onu ruha kaydeder, duygulara kaydeder, anılara kaydeder. Bir şeyi görmemizi engelleyen şey araçtır ve Allah'ın ilmi ve kaydı için aracıdır. Allah, anlamamız için araçlar kullandı, kendine ihtiyacı yok, çünkü işi yapan sadece Allah'tır. Allah, kaydettiğini görmemizi engelleyen şeyi, "Şimdi kork, kork" diyerek kullanır. Hızlı kaydettiğini, keramin katibin'e kaydettiğini, güneş ve yıldıza kaydettiğini söyler. "Deniz şiddetle dalgalanacak, güneş sıcak olacak" diyor. Neden onlara bir şey kaydedilmezse küfürden rahatsız oluyorlar? Ve onlara bir şey yazar ve o düğün gününü, mezar gününü açar. Sanki ilah yokmuş, görmüyormuş gibi yaşadığınız anları düşünün, hepsi kaydediliyor, sineğin kanadına kadar hepsi kaydediliyor. Radyo yayınını otuzlarda keşfettiler. Bir arkadaşım bana anlattı, bu frekans uzaydaydı, buldular, adam otuzlardaki radyo yayınını dinledi. Bana bunu anlatan kişi, "Ah, böyle bir şey varsa, böyle bir şey görsek, herkesin kirli çamaşırları dökülür." Böyle bir şey gerçekten var. Allah her şeyi mahfuz bir levhaya yazmıyor mu? Kameradan korkuyor, henüz keşfedilmemiş bir teknoloji. Allah kalbinden konuşanı çekiyor ama bizi harekete geçirmiyor neden? Gözlerimle gördüğüme ne kadar inanıyorsam, bu Allah'a inanmadığım anlamına gelir, imanımda bir sorun var. Eğer Allah'a iman dildeyse, yemin ederim ki şairler coşkulu olur. Orada değil, nerede? İşte bu yüzden ayet hep "salih amel" der, değil mi? "İman ve salih amel" diyor Allah, duruma bakın. Şimdi yine hastalık konusuna geleceğim. Neden inanmadığımızı biliyor musun, çünkü sürekli bağırıyoruz, "Yapmayız, Allah'ın gördüğüne yeterince inanmıyoruz." Kişi yaratılışta ve imanda zayıf olduğunda hastalık ortaya çıkar. "Kıyas-ı Binnefs." Duydunuz mu? Nefs benim demek ve "Kiyas-ı Binnefs" benim gibi düşünmek demek. Bu bir hastalıktır. Bu hastalığın anlamı "Allah'ı benim gibi düşünüyorum" budur, değil mi? Allah'ı cisimleştirdiğinden beri, "Benim gibidir." Söyle. Şimdi, o gözlüklere elimizi koyarsak, "Şeytanın doğası nedir?" diye sorarsak, "Burada bir çerçeve var, orada bir cam var" der, şeytana der. Allah'ın bilgisinin düşük seviyesinde olduğumuzda biz de böyle bir hastalıkla sınandık. Şimdi dışarıdakini görüyorum, değil mi? Ama içindekini göremiyorum. İçini göremediğim için, Allah'ın da içimi göremediğini düşünüyorum. Nerede bitti yine? İman hastalığına yakalandı. Her şeyin arkasından iman zayıflığı hastalığı gelir. Ve iman zayıflığından kaynaklanan hastalığın adı "Kiyas-ı Binnefs" yani: "Ben göremezsem, Allah da içimi göremez." Diyor, peki o kişiye ne olur? Münafık olur, iki yüzlü olur. Ama insan bilirse, "Allah kalbimin derinliklerini biliyor ve onları da biliyor." O zaman ceketini düzelttiğinde, içini de düzeltmesi gerekecek ve içten olacak ve ihlas görünecektir. Yani bu iman dersi aslında bir ihlas dersidir. Şimdi, Allah Teâlâ her fırsatta kendisinden bahseder ve varlığını ve ilmini her an bildiğimizi bilmemizi ister. Ve tekrar ediyorum: Allah'ın ilmi ve işlerimiz de gizlidir. Adam diyor ki, "Allah'a kurban olacağım," ama adam namaz kılmıyor, abdesti yok, faydası yok, hep kolayca günah işliyorsun. Böyle bir kurban nasıl olur? Allah seni böyle kurban etmek isterse, seni keser, biter ama Allah ne ister? Kul ister, Allah senin kul olmanı ister. Ama Allah'ın bizi her an gördüğü noktayı deneyimlemediğimizde, kulluk durur. Sadece kulluk giderse, her şey yolunda gider. Önemli bir mesele olduğunu düşünüyorum, örneğin, Allah'ın her zaman gördüğünü bilmeyen adam korku ve endişelerle çevrilidir. Eğer bir adam, "Allah beni her zaman görüyor, Allah halimden haberdar, bu benim kaderimde büyük miktarlarda yazılı" derse, korku gibi bir şey bile görmez, ama adam patronunun önünde eğildiğinde Allah'ın ne gördüğünü bilmez ve korkular onu sarar. Birinci Dünya Savaşı'nda, siperlere mermi yağmuru yağıyordu ama siperlere girip açıkça savaşmadı. Paşa diyor ki: Said'e siperlere girmesini söyleyin. Efendisi ise şöyle der: "Said bu kafirin korkusundan korkmaz" ve siperlere girmez. Neden girmiyor? Allah'a çok mu inanıyor? Allah'a çok inanıyor. Şimdi, birini ölümle bile korkutamazsan, o adamı neyle korkutacaksın, bu mümkün değil, değil mi? Yani ölümünü yazanı bilmeyen korkuyu bilmez. Bak, şimdi Allah'ı biliyoruz, değil mi? Peki Allah'ı bilseydik ne olurdu? Ahirette cehennemden korkmayız ve dünyada korkudan şu sebeplerle kurtuluruz. O gün bir arkadaş aradı ve karısı, çocuğuyla sert konuştuğu için kayıp düşmesinden korkmaya başladı. Çocuğun bir şeyi olup olmadığını sordum, hayır dedi. Ama çocuk eline bir elma aldığında, annesi onu alır ve elmayı ağzından atar ve yere atar. Bunu yaptığını söyledi. Neden dedi? "Boğazına çarpıp düşmesinden, ölmesinden veya benzeri bir şeyden korkuyor." Bu korkuların sebebi nedir ve nereden geldi? İman zayıflığından. Her şeyin Allah'ın ilmi dahilinde olduğunu, her şeyin Allah'ın kaderinde olduğunu ve her şeyin Allah'ın iradesinde olduğunu bilen biri korkar mı, korkar mı? Örneğin, Peygamberimiz (s.a.v.) bekardı ve insanlar bir ülkeden başka bir ülkeye geliyorlardı ama kimse gözlerinde korku ifadesi görmedi. İmam Ali (r.a.) şöyle der: "Cihat sırasında korktuğumuzda, Peygamberimizin (s.a.v.) arkasına sığınırdık." Nasıl cüret edersin? Nasıl cüret edersin? Evet, devam edelim mi? Çok önemli bir husus, kalbinin bir örnektir. Evet, işte gidiyor. "Bu söz, cin ve insan, müjdeyi veriyor. Diyor ki: Ey bedbahtlar! Kutsallığı neden bizi aciz ve güçsüz çağırıyor? Sadece ilim, güç, kuvvet olduğunu söyledik, neden kutsallığı aciz ve güçsüz diyor? Ölüm koltuğu önüne mi kondu? Hazırlandı. Dedenden, amcandan, halandan, "Bu iskeleyi kırdım, geçtim" diyor mu? Hayır. Yapman gerekeni mi yapacaksın? Bu mezara girin, yapacaksınız, aciz misin? Ah, aciz, dikkat et! ' Devam edelim. Mezarlığa göç ettiğinde, "Ah, mallarımız harap oldu, barışımız boşa gitti. Bu güzel ve geniş dünyayı terk edip dar bir araziye girdik" deme. Neden söylemiyorsun? Yani, "Yaptığım tüm iyilikler boşa gitti, ahirette perişan oldum." Neden söylemiyorsun çünkü hepsi ilahi ilmindedir, hepsi ilahi ilmindedir. Devam edelim. "Çünkü seninle ilgili her şey korunmuştur. Her senet yazılmıştır. Her hizmetin kaydedilir. Geçen gün bir arkadaşım anlattı, 'Büyük bir şirkette müdürdüm, beni buraya gönderdiler, bana çok sayıda personel verdiler, işler yoğundu, her şeyin yolunda gittiğini söyledim.' Çekler orada bir baskı çantasıydı. Şirket sahibi de bastırdı sonra yurtdışına kaçtı. Sonra ne olduğunu söyledim. Yetmiş seksen çalışanın maaşı, muamele ettiğimiz şirketin parası, her biri gitti. Gerçekten ne gitti? Dünyanın ücreti boşa gitti. "İyilik yapan iyiliğini bulur, kim zerre kadar kötülük yaparsa onun da karşılığını bulur." "Eğer bir okul yaptırırsan, bu iyi olur, eğer bir oyun alanı yaptırırsan, ödüllendirilirsin." Ve ne yaparsan yap, her parçası için ödüllendirileceksin. Bir tuğladan çok mutlu olacağın anlar olacak ya da "Dişlerimle çiğneseydim buraya koymazdım" diyerek pişman olacaksın. Yemin ederim ki gelecek, gelecek, gelecek. Bu iman derslerini alırsak, açılırız, biraz anlarız. Ve bil ki efendisi "hizmetini mükafatlandırırken", insanın yapması gereken salih amellerde amel meselesini kullanır, Allah yolunda amel edenler için, sahabeler gibi hizmet meselesini kullanır. Yani daha özel bir alana girer, ki efendisi buna "hizmet" der. Kime? Yaşayanlara seslenir. Allah onları mübarek etsin. Devam edelim. "Ve elinden gelen her iyiliği yapabilen ve her iyiliği yapabilen kişi seni çağıracak, seni yeryüzünün derinliklerinde geçici olarak durduracak, sonra seni huzuruna alacaktır." Şimdi, bu işin sonucunda nereye gidiyoruz? Allah'ın huzuruna gidiyoruz. Alt başlık Barış. Bu çok önemli bir mesele. İlahi ilim mantığının tam olarak kurulabilmesi için barışı da tam olarak anlamamız gerekiyor. Bu, ilahi ilmi bilmeden ve barışı bilmeden, barışı bilmeden ve ilahi ilmi bilmeden mümkün değildir. Barış ne demek biliyor musun? Kaplama demektir. Şimdi sultanın önüne gittiğimde ne derler? "Sultanın önüne çıkacak" derler, değil mi? Odaya girmeden sultanın huzurunda mı olacağım? Sultanın huzurundaydım neden? Çünkü odanın arka tarafını göremiyor. Sultanın gördüğü alana girersem, sadece onun huzurunda, yani onun gördüğü yerde, kaplama alanında olabilirim. Doğru mu? Doğru. Peki hangi odaya girersem Allah'ın huzurunda olurum? Böyle bir oda yok. Hangi odadan barıştan çıkarım? Böyle bir oda yok. Yani insanın her an Allah'ın gözünde olduğunu bilmesi makam-ı selamet denir. "Biraz huzur arıyordum." Cümlenin tam anlamı budur. Her zaman Allah'ın gözünde olduğunu bildiğin anda, o yıllarca aradığın huzuru bulacaksın. Şimdi biri bana gelip "Seni 10 yıl bu sandalyeye bağlayalım ama sana huzur verelim" dese. Kabul ediyorum. Çünkü bu dünyada yaptığım her iş, hem dünyada hem de ahirette huzur bulmaktır. Biri "Hiçbir şey yapma, burada otur ama sana huzur vereceğiz" dese. Kabul ediyorum. Yani huzur bulmanın yolu ilahi ilmi anlamaktır. Namazda kime gösteriyoruz? İlahi selamet'e yükseliyoruz. Peki namaza gelmeden önce neredeydik? Yine ilahi selamet'teydik ama namaza gittiğimizde, ilahi selamet'te olduğumuzun biraz bilinci var, biraz kendimizi düzenliyoruz, değil mi? Ne yazık ki, namazlarımızda ilahi selamet'ten yoksunuz. Namazda bile zihnimizde şeyler ve güçler var. Benimle bir şey konuşurken sana başka cevaplar versem ayıp olmaz mı? Ayıp olur. Diyorsun ki, "Kalbimde sana bir çare söylüyorum, çay iyi mi?" Allah seni konuşurken içeriye huzuruna aldı. Yani onu da mı kaybettik? Allah korusun. Sana çok önemli bir kural söyleyeceğim. Alt başlığımızın adı: Allah'ın dostu Sana bakışını bilmezsen, o bakışa karşı duramazsın. Örneğin, sen ve ben sadık dostlarız, bacağım ağrıdığı için biraz uzandım, sohbet ediyoruz. Biri dedi ki: "Baban geldi, babanın bakışı sana." Lütfen? "Babanın önünde böyle oturamayacaksın." İyileşeceğiz. Yani duruşum bakışa göre değişecek, değil mi? Şimdi bir gün Allah'ın dostunu ziyaret edeceğiz ve biri dedi ki: "Kalbinizi de biliyor, kalbinizi düzeltip böyle girin." Bu şu demek, tövbe edin, af dileyin, düşüncelerinize dikkat edin. Kaputu tamir edemez miyiz? Hayır neden? Çünkü Allah'ın dostu Allah'tan ilham aldı. Şimdi Allah tıp biliminde birine ilham veriyor, röntgenle adamın karaciğerinden böbreğine kadar görebiliyor. Bunun anlamı, iman biliminde başka birine veriyor ve kalbinin derinliklerini görebiliyor. Kişi rahatsız oluyor ve diyor ki, "Böyle bir bakışa bakarsam, duruşumu o bakışa göre ayarlamam gerekir." Allah dostuna bile böyle bakma yeteneği verdiyse, Allah'ın bakışının şeklini hesaplayabilir misin? Dostuna izin verdiği kadar verir. Dışarıyı görmene izin verir, Allah çok verir. Kalbimden bir cümle duymama izin verir, Allah çok verir. Kalp sözleri de dahil olmak üzere Allah'ın ilmi, hiçbir kelime veya harf ondan kaçmaz. Bunu bilenler çok farklı yaşadılar. Osman Gazi, Şeyh Edebali'nin damadı değil mi? Osman Gazi bir gün Şeyh'e gider. Şeyh ona bir misafir odası verir. Misafir odasında uyuyacak ama odada Kur'an asılıdır. Sabah gelirler, bakarlar, yatak sağlamdır. Diyorlar ki: Osman Gazi Kur'an'a saygıdan yalan söylemedi. Diyorlar. Şeyh Edebali: "Odayı Kur'an'dan alın" diyor. Alırlar. Sonra Osmangazi ertesi gün rahat uyuyabilir. Osmangazi uyurken rüya görür. Rüyasında göğsü ağrır, içinden devasa bir ağaç çıkar, ağacın dalları her yere yayılır. Sabah uyanır ve Şeyh'e gider. Şeyh'e der ki: Bu rüyayı gördüm. Şeyh ona şöyle dedi: "Allah sana Kur'an'a saygıdan bir devlet verir, o devlet kıtaları yayacaktır." Bu rüya gerçekleşti mi? Elbette öyleydi. Allah Kur'an'a saygı duyana devlet verirse, Kur'an'a hizmet edene ne verir? Burada da hesaplayalım, bak, sorunu görüyor musun? Eskiler böyle yaşadı, Kur'an'ın olduğu yere ayak basmadılar. Neden, neden, kim görüyor? İlahi ilim var, iyi biliyorlar. Buna ihsan bilinci denir, tefekkür duygusu denir. Yani Allah'ın her an gördüğünü bilmek. Bak, bu ihlasın en önemli seviyesidir. Birincisi: Her an ilahi selamet'te olduğunu bilmek. İkincisi: Her masum insana bakarken Allah'ın gördüğünü okuyabilmek. Bak, çok önemli, çok önemli meseleler. Şeyh Şaban Veli adında bir adam var. Bu insanların günlük hayatı hakkında konuşmaya gerek yok, değil mi? Onların da gece hayatları var. Bu ölü adamın yattığında ne kullandığını biliyor musun? At binicileri kullanıyordu, atlara bağlı biniciler. Dizlerini binicilere sıkıca bağlardı. Derdi ki: "Her zaman Allah'ın huzurundayız, uyuyakalabilir ve edebe aykırı davranabiliriz." Orada Erzurumlu merhum İrfan Efendi. Ona Faruk İmam derler, değil mi? Prostatı ileri derecede hastaydı, tam olarak bilmiyorum ama 80-90 yaşına kadar dizlerinin üzerinde oturmaya devam etti. Şimdi prostatı deneyimlemedik ama çok ciddi bir sorun olduğunu gördük. Dediler ki: "Prostatın varken dizlerin acımadı mı?" Acıdığını söyledi ama ne yapayım, Allah'ın huzurundayız. Dediler ki, edebe aykırı davranmak bize yakışmaz. Şimdi sorayım, bu kişilerin dünyasındaki Allah ile bizim dünyamızdaki Allah aynı ilah mı? Onların dünyasında öyle bir ilah var ki, kalpleri her an Allah'ı biliyor, uyurken bile. Onların dünyasında böyle bir ilah var. Biz de öyle olsaydık, Allah nerede diye soralım? Allah camide. Camiden çıktığında nerede? "Burası bizim yerimiz, karışma" diyor. Bunlar şirkin koktuğu batıl sözlerdir. Yani Kur'an'ın ifade ettiği ayarlar bizim için çok ilerledi. Tek kelime konuşuyoruz ama "bidayet-i hakîm" tevhid kelimesinden daha değerlidir. Duruma bak. Allah'ın her yeri bildiğini bilmiyorsak, her iyiliğin O'nun elinden geldiğini bilmiyoruz. Onu bilen nasıl yaşadı? Her an sanki O'nun huzurundaymış gibi yaşadı. Şimdi, sizin huzurunuzda söylediğimde aklıma geldi. Yozgatlı merhum Ünal Ünal var. Öldüğünü biliyorsun. Huzur içinde yatsın. Bir gün Ünal Ünal buraya geldi ve bize anlattı, bize söylüyordu, su veriyorduk, su bile içmiyordu. Allah bize böyle bir şevk verdi ki bize versin. Şimdi, gençliklerinde okula gidecek öğrenci bulamıyorlardı. Okula geliyorlar ve okuyorlar ama sadece bir veya iki öğrenci var. Bu durumdan sıkıldılar. Ünal Ünal birkaç arkadaşını aldı ve dedi ki: Gidip caminin önünden, çarşıdan, pazardan bulduğumuz kişiye soralım: İlah var mı, kitap var mı? Tamam derse, "Hadi sınıfa gidelim" diyeceğiz. Gitti, birini yakaladı, birini yakalamaya çalıştı, birine anlatmaya çalıştı ve bu şekilde deneyerek, zor olsa da birkaç kişi buldu. Tam o anda adam garip davranıyordu, delirdi, yani adam. Sonra adam geldi, ellerini topladı ve dua etti. Ünal Ünal dedi ki: "Ne yapıyorsun?" Deli dedi ki: Sadece camide mi Allah'ın huzurundayız? Burada da Allah'ın huzurundayız. Adam orada dimdik durdu, maşallah. Evet, devam edelim mi? "Hizmetini ve vazifeni bitirdiğin için ne kadar mutlusun. Sorunun bitti; rahatlayacak ve rahmet bulacaksın. Hizmet ve meşakkat bitti; ücretini alacaksın." Bu durumu hissediyor musun? Bak, bu durumu hissetmek şart. Şimdi bu iman için bazı duygular var. Bu yeri tutmalıyım. Örneğin, küçük kardeş metaverse oyunu oynuyor, başka bir şey oynuyor, sanal dünyadan çıkmıyor. Neden bu? Çünkü adam bir şey hissediyor. Bu sanal dünyada elektrik faturası, sınav, sınav yok, değil mi? "Kira ödeyebilir miyim acaba?" Umursamıyor. Yani bu sorunlar yok. Bu sorunlar cesede ait ve adam cesedini orada unutuyor ve cesedin zahmetinden kurtuluyor. Bu yüzden istemiyor, o oyundan ayrılmak istemiyor. Çünkü dünyayı istediği gibi inşa ediyor, istediği gibi yaşıyor. Üniversitemizde böyle bir arkadaş vardı, çift bilgisayarı vardı ve sadece tavuk döner ve patates kızartmasıyla besleniyordu, yemesi kolaydı ve odadan çıkmıyordu. Biz bitirdiğimizde hala birinci sınıftaydı. "Ağaç gibi orada ne yapıyorsun?" diye sorarsan, "Ruhuma başka bir tat veriyorum" derdi. Aslında bunun bir yolu var, örneğin rüyada anlaşılır. Bazen rüyada tat gelir, değil mi? Cesedin zahmetiyle uğraşmadığın için adam, "Keşke hiç uyanmasaydım" diyor. Bak, o "keşke hiç uyanmasaydım" ifadesi aslında var. Adı zaten ölüm, öldüğün anda bir daha uyanmayacaksın. Öldüğünde ne olacağını biliyor musun? Cesedin tüm zahmetleri çöp olacak. Fatura yok, saç dökülmesi yok. İnsan cesedin sorunlarıyla uğraşmaya devam eder ve çözüm arar. Öldüğünde bu sorunların hiçbiri olmaz. Bu yüzden iman dairesindeki insanlar böyle bir duruma sahiptir. İman hala bir sorun, değil mi? Örneğin, biri gelir ve dünya işlerinden bahseder, imanı zayıfsa, onu böyle affeder, ağzı akar. İman bir süre oturursa, adam der ki: "Birkaç yıl içinde öleceğim. Eğer 30 yıl daha yaşarsam, bu 9000 gün olur. Eğer kendimi 9000 gün dünyaya satar ve Allah'ın rızasını kaybedersem, böyle bir şey istemiyorum." Diyor. Bak, bu insanlarda otomatik olarak olur. Hizmet söz konusu olduğunda, örneğin, kimsenin görmediği tuvaletleri yıkamak, elli kişi için makarna pişirmek, çorba pişirmek kolay değildir. Adam bu işi yaparken kalbi bir ruh haline gelir. Adam diyor ki, "Şimdi bunu yapıyorum ama gelecekte alacağım bir çek yazıyorum." Neden bu? Çünkü bu adam ilahi ilmi anladı. Ve her iyiliğin Allah'tan geldiğini, gelecekte bana vereceğini söylemeyenler. Diyor. Allah sana verirse, neden yapmıyorsun? Çünkü diliyle "Allah verir" dese de, kalbiyle inanmıyor. Namazının sevap kazanacağına inanmıyor. Ve Allah'ın sana burada ahirette hizmetlerin için sevap ve ecir vereceğine inanmıyor. Bu da demektir ki iman bir kalp durumudur, insanlara yayılır ve bir eylemle karşılaştığında içinde bir durum uyanır. Umut eder, "Şu anda bana bir çek yazılıyor, umarım iyi bir şey sonuç verir" der ve adam der ki, "Neden bu dünyada faydasız işlerle uğraşıp hayatımı mahvedeyim? Eğer beni ahirette memnun edecek ve kurtaracak bir işim yoksa, bu dünyadaki işleri takdir etmem. Vermiyor." Dediği bir şey çıkar. Ve burada o tutumları uyandırmak için bu cümleleri ve dersleri bolca tereddüt ediyoruz. Evet, efendimiz son paragrafta bu iyiliklerin boşa gitmeyeceğine dair delili açıklıyor. Yani ilahi ilme tekrar diyor, dinleyelim. "Evet, geçen baharın kitap sayfaları - umut ve gizli hazineleri, tohumları, tohumları saklayanları..." O tohumda neyi saklar? 600 yıllık bir uçağın ağacının tüm yaşamını saklar. Neden? Küçük bir tohumdan. Evet, "Ve kadir zevalsül, harika bir şekilde koruyan ve yayan, belki de yüz dereceden daha verimli, ikinci baharda, elbette hayatının saflığını da korur ve hizmetini çok zengin bir şekilde mükafatlandırır." Diyor, bin bir verecek, tohum gibi. Bahar gelecek, ne zaman bahar? Umarım bahar öldüğünde olur. Bahar gibi, yaptığının bin birini verecek. Tekrar sorayım, bin bir verecekse; koyuna yatırım yaptım, borsaya girdim, yaptım, neden buraya yatırım yapmıyorsun? Çünkü inanmıyoruz. Fikren sorun değil, fikre dair bir kanıt yok ama gerçeğe inanmıyoruz. Bir keresinde İzmir'de okulda kalıyorduk. Hava almak için balkona çıktık. Karşı balkonun öğrenci evi olduğunu gördük. Bira şişeleri dizilmişti ama balkon şişelerden görünmüyordu. O anda kapı zili çaldı ve baklava geldi. Sen şimdi öğrenci ve okulsun, baklava ne demek? Bana altın külçeler verseler çiğnemem ama baklava inanılmaz bir şey. Gelen baklavayı odaya koyduk, baklavaya baktık. Dedik ki, "Peki, şimdi baklavayı yiyeceğiz, bu lezzet kaybolacak, yendiğini hesaplayalım" Sonra ne yapmalıyız? Oradaki bira şişelerini gördük, gidip kapılarını çalalım, diyorlar ki, "Girmeyin" En kötüsü ne? Baklava aldık, karşı daireye gittik, kapıyı çaldık, çocuk açtı, "Sen kimsin?" dedik: Kardeşim ben Mersin'denim. Adam zaten konuşamıyordu. Çay yaparken dedi ki: "Gel." İki saat, üç saat konuştuk, boğazımız kuruyana kadar, Allah'tan bahsettik, Kur'an'ı anlattık, sonra ayrıldık ama bize baklava vermedi. Ama umarım baharda alırız. Bir tane verdik, Rabbim bize bin tane almayı nasip etsin. Eğer biri ilahi ilmin, "Bunların hepsi yazılacak, çek gibi, çek defteri gibi olacak, bu ahiret parasıdır" diye bildiğini bilse, ahiretteki sarayın ne kadar kısalırsa, bahçen ne kadar büyük olursa, ne kadar çok çeşit meyve ağacın olursa. Senin için daha fazla hurinin ve cücelerin hizmetkarı olacak. Bunu yapmana gerek yok, ne kadar yaparsan, o kadar kazanırsın ve birini bunu yapmaya teşvik etmene gerek yok. Hatta birinin sana seslenmesine bile gerek yok. Bir kere denedik, hoş. Gittiğimizde hava soğuktu. Herkes evlerine kapanmış. Orada kimse yok. Bazı insanları da kontrol ettik, "Buradan geldik" ama kimse cevap vermedi. Alamadık. Bir gün Maraş'taki köyümüzde iki arkadaş kavga etti, biri dükkanı vurdu ve kapıyı terk etti. Sonra dükkana vuran geri geldi ve dedi ki: Vallahi dışarıda kavga edecek hava yok, beni geri gönder. Tam orada olduğu gibi, herkes evde, dışarıda kalacak hava yok. Sonunda, "Ne yapacağız?" dedik, bir cami bulduk ve oturduk. Kendimiz için biraz okuduğumuzu düşündük. Biri geldi ve dedi ki: Ne yapıyorsun? Biz de Nur Risalelerinden okuduğumuzu, yani Kur'an tefsiri olduğunu söyledik, dedik ki: Önünüzde kimse yok, olalım. Allah rızası için, bu yer ilahi ilim dairesinden uzak değil, bu yer ilahi ilmindedir. Allah rızası içinse, Allah'ın bize ecir vermesini umuyorum. Üç kişi, beş kişi olması fark etmez dedik. "Peki ne yapıyorsun?" dedi. Allah rızası için yaptığımızı söyledik. Peki böyle bir şeyin Allah için yapıldığı nasıl anlaşılır? Anlaşılır: Gelip gelmediğinize bakılmaksızın yapacağız. Neden bu? Çünkü muhatap sen değilsin, muhatap ilahi ilimdir. Muhatabım sen değilsin, muhatabım ilahi selamet'tir. Böyle şeyler yaşamadan ve günlük kullanımda bildiğimiz huzur olan ilahi huzuru yakalamadan olmaz. Bildiğiniz gibi, İslam'da barış derler, böyle yaşarsan, İslam'dadır. Yani, umarım huzuru sadece küçük otobüslerin arkasına yazdığımızda değil, bu derslerle de bu anlamda buluruz. Sahabeler gibi bilmek ve hareket etmek. Bunların ikisi olmadan, aşağıdaki şeyleri karikatür olarak düşünebilirsiniz. Allah bizi "Her zaman görünürüm" gözleriyle kulları yaptı. Allah rahmet eylesin, az önce adını andığımız, Allah'ın gördüğüne inanan Şaban Veli, ahirette Osman Gazi gibilere yoldaşlar, dostlar, komşular yapar. Subhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm Ve ahiru casena enil hamdulillahi rabbil alemyn El-Fatiha maassalawat Bunlar çok temel meseleler değil mi? Şimdi kendinize sorun, bu şeyleri bilmeden dünyada ne yapacaksınız? Görevini bil, çocuğunun geleceğini bil, başka şeyleri bil ama bu Kur'an derslerini bilme. Ve tam olarak anlamaya çalıştığımız şey bu. Ve anlamaya çalıştığımız şey bu, aklımızda biraz var mı, kalbimizde var mı? Bu başka bir şüphe, başka bir olay. Bunları kalbine işlemeden ölürsen ne olur? Kur'an'ın birçok derin meselesi var. Bu kitap rafta durması için inmedi, ya da bu kitap kötü gözle namaz kılmak ve dükkana asmak için inmedi. Bu kitap, her şeyi bilip sahabeler gibi yaşayasın diye inmedi mi? Şimdi, onların bilgisi olmadan nasıl olacak? Ve ruhunla mücadele edeceğini bileceksin ve bunu yapmaya çalışacaksın. Geceleri elinde telefon olduğunda; artık haramı aramaya gerek yok, orada duruyor, sadece böyle daldığında telefonda binlerce farklı şey göreceksin. Orada diyeceksin ki, "Allah görüyor, ne yapıyorsun?" Muradı yanımda olsaydı böyle bir şey yapabilir miydim? Bu mümkün değil, insan bir dostunun yanında bunu yapamazsın. "Sen Allah'la birliktesin, sana ayıp. Allah görüyor. Görmediğini söylesen bile, sana ayıp." İnsan bunu kendine mi söylüyor, yoksa söylemiyor mu? Bu kursu almazsan, kaybolursun, malzemeleri alırsın, değil mi? Allah nerede? Sadece camide. "Peki, camiye gittiğimde gömleğimi düzeltirsem." İşte işi aldatmakta bir sakınca yok. Yiyebileceğinden fazlasını kazanıyorsun, ne yapıyorsun? Allah'ın bunu yazdığına inanmıyor musun? Yumruk büyüklüğünde bir miden var, daha ne yiyebilirsin, ne kadar yiyebilirsin? İlginçsin. Tamir etmemiz gerekiyor. Bu derslere sığındık, bir grup olarak da sığındık. Acizliğimiz namaz olana kadar böyle birlikte olalım, değil mi? Namaz tamamlandığında kabul olur. Neden böyle toplandık? Acizliğimizi Allah'a böyle ifade edebilmek için toplandık. Bizi bağışlaması, bize merhamet etmesi ve bu gerçekleri bu şekilde canlı tutması umuduyla toplandık. Aksi takdirde, bitti, bu çöp dünyası atılabilir. Allah razı olsun. Eğer tek olduğunu düşünüyorsan, gezegenler bir araya gelse bile, bu kanal tüm evrende sadece senin için. Bu videonun, kaybolmadan önce sizinkine benzer diğerlerine ulaşabilmesi için desteğe ihtiyacı var. Her abone, başka bir kırık kalbe ulaşacaktır. Beğen, abone ol ve yorum yapmayı unutma. Meleklerin kıskandığı ve henüz hayattayken cennet müjdesi verilen 10 sahabenin hayatı, Muhammed Yıldız'ın kaleminden. Saadet çağında on binlerce yıldız doğdu ama Resulullah'ın semasında ilk parlayan yıldızlar onlardı. Sıddıkiyet makamının sahibi Hz. Ebubekir, adaletiyle tüm insanlığa örnek olan Hz. Ömer, 2 nuru olan Hz. Osman, meleklerin bile hayran kaldığı, ilim şehrinin kapısı Hz. Ali, savaş meydanlarının güneşi. İşte burada, henüz yeryüzündeyken cennet müjdesi verildi. Sa'd b. Ebi Vakkas, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydullah Zübeyr b. Avvam, Sa'd b. Zeyd Bu seçkin sahabelerin hayatlarını okurken, cennet müjdesi verilenler gibi, cehennemden sürekli kaçanların hayatlarını yakından göreceksiniz. En yakın kitapçıdan, www.kitapyurdu.com veya www.maybedesten.com adresinden sipariş verebilirsiniz. Hayalhanem İstanbul ve diğer tüm projelerimizi desteklemek için, buradaki linke tıklayarak veya aşağıdaki numaralardan bize ulaşarak online bağış yapabilirsiniz. Numaralara ulaşabilirsiniz.