📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Kötüyü Düşünmek Seni Tüketti - Tefeül @Mehmedyildiz

Hayalhanem1:03:43

Transcription

Bu ahir zamanın en büyük alameti kalplerin, özellikle de latife-i rabbaniye dediğimiz manevi kalbin yaralanması. Organın adına dikkat ettiniz mi? Latife-i rabbaniye. Yani rabbani organ isme bakar mısınız? Ne kadar kıymetli, ne kadar büyük bir organ ki böyle bir isim verilmiş değil mi? Rabbani organ. Yani kol değil, göz değil, kafa değil, kulak değil, rabbani organ. Şimdi buranın yaralanması ahir zamanın en büyük alametlerinden bir tanesi.

Risale-i Nur'da üstat hazretlerinin ahir zamanla ilgili şaşırdığı meselelere bakın. Hep bu organın yaralanmasıyla ilgilidir. Ayetine baktım diyor. Hayret ediyordum. Seve seve nasıl insanlar tercih etti. Dünyayı da biliyor, ahireti de biliyor mu? Biliyor. Bilmede bir çarpıklık var mı? Yok. Yok. Biliyor. Bile bile severek. Nasıl tercih etti? Hayret ediyordum diyor. Neden böyle bir hadise oluyormuş? O kalp dediğimiz, manevi kalp dediğimiz organın yaralanmasından ötürü.

Şimdi bir adam görsen el tutuyor, ayak tutuyor, kafası yerinde, saçlar yerinde, gözler görüyor. Adam sana inatla diyor ki ben kalkıp yürüyemem. Hayret ederiz, değil mi? Sonra öğrensek ki maddi kalbinde bir ritim bozukluğu var, problem var. He bu adam kalksa, ritim bozukluğu yaşasa demek ki bu adam bayılıp düşecek. O manevi kalp bu asırda çok yaralı. Ahir zamanın alameti bu. Ahir zamanla ilgili hayret edip şaşırdığınız ne var? Onun sebebi tam burası. O manevi kalbin yaralı olması.

Şimdi böyle bizim zihnimiz misal alemiyle çok ilişkili değil mi? Hafızamız da levhi mahfuzla ilişkili. O alemlere baktığında o alemlerin özelliği imaj alemi, sembol alemi. Demek ki böyle üstat tarçı hayatta da diyor ya o inceler akla görünmez dediği yer var. Duygular, hisler bunlar o alemlerde bizim bildiğimiz kitap yazısındaki harflerle mana yazmaz. Neyle yazar? Sembollerle, imajlarla. O yüzden az önceki dediğimiz organları anlamak için şöyle bir sembol oluşturalım zihnimizde. Ruh diye bir şey var. Doğru mu? Bir kalıp var. Yani nasıl bir kalıp biz de bilmiyoruz. Normalde ruh dediğin kanun. Şuurlu kanun. Kıyafetsiz çalışıyor mu ruh? Çalışmıyor. Şekli nasıl? Şemali nasıl bilmiyoruz. O ruhun en merkezi organı hangisi? Latife-i rabbaniye. Kalp. O latife-i rabbaniye de tek parça bir organdan oluşmuyor. Bir arkasında sır var. Müşaadetullah. Yani Allah'ın müşahade makamı buna verilmiş. Bir arkasında hafi var. Bir arkasında ahva var. Organdaki sırlara bak. O latife-i Rabbaniye'nin iki tane gözü var.

Şimdi benim kafa gözüme basar deniyor değil mi? Onda da basiret ve feraset. Benim gözümün hangi noktası görüyor? Siyah noktası mı? >> Siyah nokta. Bu basirette de gören siyah nokta var biliyor musun? Noktayı sevda deniyor veya Süveyda deniyor. Yani ben bir olay yaşıyorum. Ya bu olayın hikmeti nedir? Gören neresiymiş anladın mı? Burasıymış. Bir musibet görüyorum başıma gelmiş. Bir hak dostu diyor ki a Allah seni sevmiş. Ben öyle bir şey göremiyorum. Niye göremiyorsun? körsünde. O yüzden yani şu gönderdiğimiz dersler, yaptığımız hamleler, Nokta-ı Sevda, Süveyda-ı Kalp, onun görebilmesi için. Onun görmesi ne demek? Eşyayı görür, arkadaki esmayı okur. Mobilyayı gördü. O usta çok iyiymiş. Neyi okudu? Ustanın ismini okudu. Doğru mu? O kalbin karanlık dediğimiz noktası değil mi? Basiretin içindeki Süveyda ya da Nokta-ı Sevda. Asıl gören yer orası mı? Orası. Şu yaptığımız hücumlar onun için yapılıyor. Oradaki görüntü bulanıklığı gitsin diye, orası açılsın diye.

Ölüm diye bir hakikat var ya. Yeryüzündeki denizlerde ölmeyen bir hamsi yok ama bunu bile göreme hali var mı? Var. Orası kör çünkü. Yani burayla hiç alakası yok ölümün. Yani buranın ölen bir insanı görmesinin hiçbir anlamı yok. O basiret gözünün görmesi icap ediyor. Nereye gitti bu? Niye gelmişti ki? Yani alan kim kim vermişti ki? Doğru mu buralar? Yani bu yaptığımız dersler, hamleler hep buralar için. Yani şu an Latife Rabbaniye'nin önemi biraz daha kafanızda oturdu mu? Az önce konuştuğumuz basiret, feraset. Fer yarık demek bu arada. Yani o derinliği veren şey. Eski kitap vardı. Denizler altında 20.000 bin fersah hatırlarsanız fer yarık demek. Asıl olay şeyde düğümlendi değil mi? Temerküz etti. Noktayı sevdada. O suvedaiı kalpte. Kalbin karanlık noktası. Karanlık ama bütün nurlar orada gözüküyor. Ne enteresan değil mi? Niye öyle? Sen yoksan ben varım çünkü. Öyle diyor. En karardığın yerde ben tecelli ederim. Öyle diyor. Benim beyazım var dediğin yerde de karanlıkta bırakıyor. Şey için söylemiyorum. Yani böyle hoş ambalajlı cümle olsun diye söylemiyorum. Hakikati böyle.

Bu asırın ahir zaman olmasının en büyük sebeplerinden bir tanesi mehdiyeti konuşuyoruz, deccaliyeti konuşuyoruz. Eyvallah ama bu latife-i Rabbaniye hiç bu kadar yaralanmamış. Tarih boyunca hiç hiç daha görülmemiş bu kadar yaralandığı yani ahireti bile bile tercih etmek. Şu an anlayamıyoruz. İnşallah anlamayız. Yani tarifsiz bir mesele yani. Ayete kol olmuş bir hadise. Bu asır öyle yani. Bile bile tercih ediyor. Hayır hayır ben dünya istiyorum. Bile bile. Allah var olsun dünya istiyorum. Ölüm var olsun dünya istiyorum. Kabir azabı var olsun olsun ben dünya istiyorum. Ne olursa olsun ben dünya istiyorum. En önemli organ bu kadar yaralıyken ve hasar görmüşken en iyi maddeler içerisinde bile mutluluktan ve psikolojinin düzgünlüğünden bahsetmek mümkün değildir.

Şimdi eskiden duyardık psikolog diye bir şey. Siz de çocukluğunuzu hatırlayın biraz. Ya bir akrabamız var başına olmaz bir şey geldi. Doğru mu? O yüzden de profesyonel bir destek aldı. Eskiden bu kadar duyardık doğru mu? Şimdi duyduğunuz rakamlara ve sayılara dikkat edin. Yani ben pırlanta gibi zeki arkadaşlarımdan bile duyuyorum. Psikoloğa gittim. Yani tabii ki de o duruma gelince o profesyonel yardımı almak zorundasın. Benim derdim burada bu sayı çokluğunun artışı. Yani burada sorun ne? Yani bu kadar fazla bunun artması, ilaçların artması ki doktor arkadaşlar da hep söylüyor. Psikologların önünde kuyruk var diyor ama madde ve maddi imkanlar eskiye kıyasladığında öyle ya da böyle arttı. Eskiden bir evi ısıtmanın derdini düşün. Şimdi düşün. Eskiden bir temiz su çekmenin derdini düşün. Şimdi düşün. Doğru mu? Eskiden bir bebeği uyutmanın derdini düşün. Şimdi teknolojiden istifademize bakın. Yani bir şeyler artmış olmasına rağmen normalde ben o bebeği daha rahat uyutuyorum. Bir şeyi daha hızlı kaynatıyorum. Bir şeyi daha pratik temizliyorum. Çamaşır makinesi diye bir şey var. Yani bunlar bana ferahlık vermesi lazımken deli gibi bir haldeyiz. Yani o kadar çok en yakınlardan sayısını duyuyorum ki inanamazsınız yani o psikolog sayısını. Merak ettim, araştırdım. Dedim asıl problem nerede? Buraya kadar tamamız değil mi? Ahir zaman alameti latife-i Rabbaniye'nin yaralanması. kalbin, manevi kalbin o kadar aklı başında arkadaşlar psikoloğa gidecek ihtiyaçlar hasıl olmuş. Dedim ki bunların ortak özelliği nedir acaba? Baktım hepsinde geçmişindeki bir şeylere saplantı var. Ortak özellik bu çıktı. Geçmişte bir yarası var. Elde edemediği bir mesele var. Geçmişiyle ilgili hesaplaşamadığı, hırs yaptığı bir dürtü var. Sürekli tahrik ediyor içinde. Çözemiyor. Yani o geçmişteki meselesini çözemiyor. Belki hangi meseleye takıldığının da farkında değil. Çünkü bastırılmış duygular değil mi? ve profesyonel yardım alıyor. Yani benim nedir bu derdim diye. O muhabbetler neticesinde bir şeyler ortaya çıkıyor. O zaman şunu söyledim. Yani benim mutluluğu inşa etmem için mecburen geçmişimi inşa etmem lazım. Doğru mu? Şöyle mi inşa edelim geçmişi? Hadi tekrar gidip yaptığımız olayları değiştirelim. Böyle inşa edebiliyor muyuz? Böyle bir hak bize verilmemiş. O yüzden geçmişi güzel yorumlamak zorundayım. Olay budur. Buna tefeyül denir. Normalde biz bir önceki tefeyül dersinde güzel yorumlama kabiliyeti dedik. Doğru mu? Bugün konuyu bir alana çekeceğiz. Nedir o? Geçmişi güzel yorumlamak. >> Geçmişi güzel yorumlamak benim hali yani şimdiki zamanı ve geleceği düzeltmem için gelecekte çok iyi bir yere atanayım da orayı düzelteyim kurtarmıyor. Mecburen benim geçmişimi değiştirmem lazım. Geçmişimi fiziksel müdahale ile değiştirmem mümkün değil. O zaman neyi değiştirmem lazım? Geçmişi yorumlamayı değiştirmem lazım. Bu yorumlamaya ne deniyor? >> Tefeyül deniyor. Normalde tefeyül deyince biliyorsunuz hani bazı kitaplardan bir şey açıp sağdaki üstteki meseleden bir mesaj almak. Bunun da bir yeri var. Ama hadiste Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam'ın bize emrettiği bir hadise bu. Yorumlama kabiliyeti. O kadar önemli bir hadise ki bol bol anlatalım. İnşallah toplumda bunun öneminin bir karşılığı olur. Çok önemli meseleler. Tefeyül hayra yormak uğurlu saymak demek. Yani seninle alakalı bir konu var. Buna olumlu bakabilmeye ne deniyor? >> Tefeyül. Efendimiz aleyhissalatü vesselam buyuruyor. Hayra yorma güzel söz temiz laf hoşuma gider. Diyor burada hayra yorma dediği nedir? Tefeyüldür.

Şimdi geldik en kritik hadise. Ebu Hureyre bize aktarıyor. Bunu bir emri ilahi olarak alalım. Olur mu? Yani bu bir emir meselesi. İslam'da teşehyum yoktur. Teşehim uğursuz yorumlamalar. Oo senin başına bir iş gelecek. Nereden biliyorsun? Öyle öyle. Ne oldu bu? Teşehüm oldu. Oo 3 gündür güzel şeyler oluyor. 4üncü gün sen mahvolacaksın. Ne oldu bu? Teşehvhim oldu. İslam'da teşevim yoktur diyor. Resulullah aleyhisselam söylüyor bunu. Ve devam ediyor. En hayırlısı tefeyüldür. Yani hayra yormaktır diyor. Şimdi bu teşeyhüm neydi? Teşehüm uğursuz yorumlama, kötü yorumlama. Hangi insanların özelliği, alameti bu? Pesimist insanların değil mi? Sürekli kötüye yoruyorlar. Biraz örnek verelim. Başıma şunlar gelecek. İslam'da yasak mı böyle şeyler söylemek? Yasak. Yasak. Bir de şimdi mesela kötü bir şey söylüyorsun ya sana bir şey olmaz gibi geliyor. Mesela bugün cuma günü. Cumada anı icabe var mı? Hadi senin söylediğin Allah'ın kabul edeceği ana denk geldi. Ne yapacaksın sen? Dua istemek demek değil mi? İstediğin şeyi kabul edeceğin bir zaman var diyor Allah Azze ve Celle. Hadi o anı icabeye denk geldi senin söylediğin. Bundan sonra benim yüzüm gülmez dedin. Güya insanlar böyle de artistlik yapıyor ya sürekli. Yani senin başına kötü bir şey gelemez. Çünkü benimkine daha kötüsü geldi. Böyle artistlikler var ya. Hadi sen bu noktada çalım satarken yok benim artık yüzüm gülmez bitti falan bir şeyler söyledin ve cuma günü oldu an-ı icabeye denk geldi. Ne yapacaksın? Ramazandı Kadir Gecesine denk geldi. Ne yapacaksın? Ne yapacaksın? Yani o anı icabeye denk geldiğinde sen o da dua hükmüne geçtiğinde ne yapacaksın? Teşevim yoktur. romantik bir laf değildir. Haşa. Resulullah aleyhissalatu vesselam bizim bilmediğimiz bin bir hakikati bilerek söylüyor. Bunu kötü yorum yapamazsın diyor. Sana düşen ve gelişmesi gereken özellik buyurun >> tefeyüldür diyor. Bu pesimist örnekleri anlatabildim değil mi? Başıma şunlar gelecek. Ya bende bir problem var. Bu geçmez. Bundan sonra bu iş düzelmez. Bütün felaketlerde beni bulur. Elimdeki bu nimet kesin bir şey olacak benden alınacak. Bunlar yasak. Yasak. Böyle söyleyemezsin diyor. Yani çok enteresan. O zaman olayları güzele yormak sünnet midir? sünnettir. Bakın dikkat edin. Bu Polyanlacılık değildir. Neden? Çünkü Polyananın ayakları yere basan alt zemini yok. Doğru mu? Üzülme bir gün aya çıkacaksın. Ya bu Polyannacılık doğru mu? Ayakları yere basıyor mu bunun? Lütfen yani bu çok önemli bir sünnet. Ve Polyanlacılıkla zerre kadar alakası yok bunun. Annesini kaybeden birine düşün. 20 annen olacak ya. Böyle bir şey yok diyor. Bu polyanlacılık. Polyancılıkta ayak yere basmıyor. Bu sünnet. Bu sünnette ayaklar yere basıyor. Yani efendimiz aleyhissalatu vesselam'ın duasını anlamaktır. Bu polancılık değildir. Hangi duası? Ya Rab bana eşyanın hakikatini göster. Eşyaların görünür yüzünde çirkinlikler olabiliyor mu? Hastalıklar, ayrılıklar. Peki bana çirkin bir esma söyler misiniz? Yok. Peki her eşyanın arka yazılım kodlaması esma mıdır? Evet. Eşyada çirkin gözükebiliyor ama esmada çirkin yok. Melekutta. E her eşyanın arka yazılım kodlaması esmadır. Demek ki ben kıyafeti çirkin olan hadiselerin arka yüzündeki esmayı görürsem dünyada çirkin olan hiçbir şey yok demektir. Tekrar edeyim bu polyancılık demek değildir. Yoksa Allah dostları o kadar çileler çekmişler, işkenceler görmüşler. Nasıl tahammül etmişler? Hep bu esmalarla muhattap olmuşlar. O yüzden anladınız mı? Kainatta güzel olmayan hiçbir şey yok. sebebi çünkü hepsi bir esma boyasıyla o kalıba dökülüp meydana geliyor. İşte bu tür yorum gücü sünnettir ve bu yorum gücü çok antrenman istiyor. Bunun en büyük antrenmanı münevver akıllı insanlarla sık gezmen lazım. Çok önemli zaten bugün derste bu mesajlar bence çıkacak. Güzel görebilen, peygamber sünnetini iyi anlamış insanlarla bir bardak çay içmek başkalarıyla bir yıl dünyanın en güzel yerinde tatile çıkmanın çok üstündedir. Bence ruhu açık olan insanlar bunu hissediyordur. Doğru mu? onlarla bir muhabbet, bir çay içmek, bir sohbet edebilmek değil mi? İnsanın o kalbini açıyor. Demek ki bu tefeyül kabiliyetinin futbol kabiliyeti gibi, resim yapma kabiliyeti, bir enstrüman çalabilme kabiliyeti gibi tefeyül de bir >> kabiliyettir. Antrenman yapıp geliştirilmek zorundadır. Ve bu noktada nasıl diğer kabiliyetlerin gelişimi için gerekli rehberleri ve hocaları rol model alıyorsun? Olumlu bakabilme kabiliyeti gelişmiş bir insan var ya abo. Yani insanın bir kez hayatında önüne gelsin ya ona böyle atletler alacaksın. Çoraplar öreceksin, börekler açacaksın ki ondan uzaklaşma. Öyle öyle. O kadar önemli mesele. Biz ahiretin o gerçek yüzünü bilemediğimizden tam anlamıyoruz herhalde. Bir insanın tefeyül kabiliyeti yeterince beslenirse dünya şikayetleri dinecektir. Ama bu kabiliyet gelişmezse kişi olayların altında ezilecektir.

Bugün beş başlığımız var. Birinci başlığımız tefeül nedir başlığıydı. İkinci başlığımız hisler. Şimdi duygu ve his meselesini zihnimizde bir ayırmamız gerekiyor. Benim latifelerim, cihazatlarım, manevi organlarım, duygularım, bunların hepsi aynı şey midir? Evet. Bak bunların hepsi aynıdır. Duygu, latife, manevi organ, cihazat hepsi aynı şey midir? Hepsi aynı şeydir. Benim ruhuma takılı Allah'ın esması adedince duygu var mıdır? Vardır. Yani Allah'ın Cut isminin karşılığında bende bir cömertlik duygusu var. Zaten o ismi anlayayım diye o duyguyu verecek değil mi? Başka türlü ben onu anlayamam. Allah'ın Vedut ismine karşılık bende bir sevme duygusu var mı? Var. İnanın kol gibi, göz gibi, kulak gibi duygular var. Allah Azze ve Celle'nin Rahman, Rahim isimlerine karşılık bende şefkate bakan bir duygu var mı? Var. Yoksa ben onu anlayamam ki. Allah'ın adıl ismine karşılık bende adaleti temsil eden ve seven bir duygu var mı? Var. Çalışıyordur, çalışmıyordur. Canlıdır, ölüdür. Ama o duygu sende var. Eğer olmazsa ben onu anlayamam. Allah'ın kuddüs ismine karşılık bende temizliği öncelleyen maddi temizlik ya da tövbe olan manevi temizlik. Bende bir duygu var mıdır? >> Vardır. O zaman baştan alıyorum. Duygu, manevi organ, latife, cihazat bunlar aynı şeydir ve bendir. Yani benim bedenimin organları olduğu gibi duygular da ruhumun organlarıdır. İyi de arkadaş bu duygular madem benim içimde, hiç benim irademin dahil olmadığı yerlerde kıpraşıp duruyorlar. Bir anda öfkelendiğiniz olmuyor mu? Bu bir duygu mu? Bu bir duygu. Bir anda heyecanlandığınız oluyor mu? Bu bir duygu mu? Duygu. Bir anda sevdiğiniz oluyor mu? Hele 17 yaşlarında bir sevdaya tutulmalar. İyi de duygu benim içimde. Bir değişiklik var mı duyguda? Var. Soru şu. Ne oldu da bu duygu değişti? İşte bende olan duyguları değiştiren veri girdisine buyurun. >> His deniyor. Hani böyle kahraman filmlerinde var. Mesela bir tane adam duruyor. Özel güçleri olan diğer adam geliyor. Şöyle dudaklarıyla böyle yapıyor. Sanki böyle havada bir iplikçik gidiyor gibi. Bir anda öfkeleniyor. Doğru mu? Ya da bir anda uykusu geliyor. Doğru mu? Şimdi o havadaki iplikçikler, hisler benim duygularıma girdiği anda duygularımda değişiklik oluşturuyor. Anladınız mı olayları? Manevi organlarım, duygularım benden. Doğru mu? Şeyi de düşünün. Yani benim bugünkü maddi organımın gücünü bir şey etkiler mi? etkiler. Güzel beslenirsem, vitamin alırsam, o vitaminde GSK varsa, güzel bir proteinle beslenmişsem, bir bakmışım ya yürü yürü, ben yorulmadım bugün. Ama dün yoruldum diyordum. Bugün niye yorulmadın? Demek veri girdisi farklı girdi. Doğru mu? Demek ki benim manevi organlarıma da bir veri girişi var. Bu veri girişi hisler oluyor. Böyle az önceki film canlandırması oturdu mu kafanıza? Havadaki iplikçikler gibi veri girişleri var. Birkaç örnek vereyim. Dışarıdaki soğuk hava sana veri girişi olabilir ve sen de şunu dersin: "Bana bir üşüme hissi geldi." Doğru mu? Nereden geldi? Dışarıdan geldi. Ya da bu veri girişi içeriden de gelebilir mi? Gelir. Birden hatıralara daldın. Gözünden yaş geldi. Arkadaş diyor ki, "Ne oldu sana?" "Ya sorma. Bana mutluluk hissi veren bir hatıra aklıma geldi." Bak. "Mutluluk hissi veren." Ya da bir anda bir müzik açıldı. Efkarlandın ya. Ne oldu hemşerim? Eski hatıralarımı canlandırıp bana hüzün iisi veren bir müzik kulağıma geldi. Yani bir veri girdisi oluyor ve senin duygularını değiştiriyor. Aradaki fark oturdu herhalde değil mi? O zaman şu cümleyi söyleyebilir miyiz? Hisler gelip geçen bulutlar gibidir. Geçici haller üstüne kalıcı şeyler bina edilemez. Bakın bizim yaptığımız hatayı konuşuyorum. Anlık duygu değişimleri neticesinde boşanıyor insanlar. Doğru mu? Anlık duygu değişimi neticesinde ortaklıklar bitiyor. Doğru mu? Anlık duygu değişimi neticesinde 10 yıl emek verdiği bir vakıftan ayrılık kararı alıyor. Doğru mu? Anlık duygu değişimi neticesinde talebenin sabretmesi gerekiyordu. İkinci sınıfta üniversiteyi bırakıyor. Doğru mu? Ama bu anlık duygu değişimi geçici bir şeydi. Sen üstüne ne inşa ettin? >> Kalıcı bir şey. Hisler, bulutlar gibi gelip geçici şeyler. Gelip geçici haller üzerine kalıcı kararlar ve kalıcı şeyler inşa edilemez. Neden inşa edilemez? Bunu da soralım. Çünkü bu hislerin hepsi bana ait değil. İşte olayın koptuğu yere geldik. İçimde karmaşık hisler var mı? Var. Hangimizin zamanı olmuyor? Şimdi bunları neden önemseme diyoruz? Çünkü bunların birçoğu sana ait değil. Örnek verelim. İçimden geçen ilhamlar var. Doğru mu? Evet. Peki içimden geçen vesveseler var mı? Var. Bana mı ait? Hayır. İçimden geçen desiseler var. Kime ait? Şeytana ait. İçimden şeytanın telkinleri de geçiyor mu? Geçiyor. Peki sosyal medyadan sürekli bana korku ve ümitsizlik, kaygı aşılanıyor mu? aşılanıyor. Bak bak yani bir sürü his girdisi var. Havadaki iplikçi gibi. Hangisi bana ait? Hiçbiri bana ait değil. Bir de sosyal medya kaygı pompalamağı çok sever. Çünkü kaygı çok satar. Yani sen bir kuruluş olarak kaygıyı pompaladıktan sonra o insan mecbur seni takip edecektir. Acaba bir sonraki adım ne olacak? Bir sonraki adım ne olacak? Peki benim içimde başkalarından yansıyan duygular var mı? Var tabii. Üst komşunun duygu hali bile belli bir yüzdede bana sirayet etmektedir. Düşün. Sabah evden çıkıyorum. Önce hanım o gün negatifti diyelim. Bir negatif havayı üstüne verdi. %10 geldi mi? His sana mı ait? Komşudan da böyle hiç duymadığın bir gürültü duydun. Kapıyı çarpıp birbirlerine kötü söz söylediler. %5 oradan geldi mi? Geldi. Tam aşağı indirin asansörden çıkarken hep selamlaştığın komşunun yüzüne bakmadan geçti. %8 oradan geldi mi? Bak nasıl doluyorsun. Arabaya binerken aklına geçmişte hiç gelmeyecek mesele geldi. Vesvese yaptın ya. Bu iş ne olacak? %25 oradan geldi mi? Vesvese takıntı hiçbir şeye benzemiyor. Ardından trafiğe çıktın. Trafikte keşmekeş. Baktım biri birini indirmiş dövüyor. Böyle ümitlerin kırıldı. Ya bu insanlardan ümidin vardı bunlar da olmayacak diye. %30 oradan geldi mi? Geldi. Yani aradan bir saat geçti %100 dolmuş ve taşmış hale geldin. Peki bu hislerin hangisi sana ait? Hiçbirisi. Hepsi dışarıdan bir veri girdisi mi? Veri girdisi nereye geldi? Duygulara geldi. Bu yüzden hisleri önemsememen gerekiyor. Anladın mı? Hisler bulutlar gibi gelip geçicidir. Geçici haller üzerine kalıcı şeyler bina edilemez. Bu kadar sana ait olmayan şey içinde duygularını kutsamaya başlarsan şeytanın istediği bu zaten. En büyük demagogok şeytan olduğu için demagoji ve duygusallıklarla sana bu hali yaşatmak istiyor. Bunun olayı neticesi iyi bir yere çıkmaz. Hislerimize aşırı değer vererek çok büyük bir hata yapıyoruz. Hisler tapılacak bir şey değildir. 3 gündür çok kötü haldeyim. Olabilirsin. İnsansın. Bu seni karar vermene gerektirmiyor ki. İki gündür böyle sıkışıp kaldım. Olabilir. İnsansın. Dünya böyle bir gün güneşli bir gün parçalı bulutlu. Hislerle karar veren hayatının en büyük hatasını yapıyordur. Hisler yerine dizginleri akla, kalbe, vicdana vermek icap ediyor. Neden? Çünkü hisler kördür. En büyük özelliği akıbeti göremiyor. Yani bir ay sonra daha kötü bir hal olacağını sana göstermiyor. Şimdi bundan kurtul. Mesuliyetini yapma. Sabretme, şükretme. Yani istemiyor ya. sorumluluk istemiyor ve hisler galep ettiğinde orada olmaz. En saçma kararı verebiliyorsun. Doğru mu? Olaya bakar mısın? Farkında mısınız? Çok bizden bir şey anlatıyoruz. Her gün yaşadığımız bir şey anlatıyoruz. Yani eskiler demiş ki ihlaslı insanları hiçbir şey bulandıramaz. Her şey onlarda duru hale gelir." demişler. Başka bir versiyonda şöyle demişler: "Sufiyi hiçbir şey bulandıramaz. Her şey onda duru hale gelir." Burada bulandırmak ne demek? Bulandırmak duyguları manipüle etmek demek. Ne demek bu? birisi gelip istediği gibi senin öfke duygunu harekete geçirebiliyor mu? Sen bulanıksın. Birisi gelip istediği gibi senin kıskançlığını harekete geçiriyor mu? Sen demek ki bulanıksın. Yani ihlasta noksaniyet olduğu için böyleyiz. Birisi gelip istediği gibi hırs duygunu harekete geçiriyor mu? Şu an esnafların birbirine yaptığı şey bu değil mi? Ya bu şu krediyle bu alınmaz mı? O bunu almış. Ben de bunu alayım falan. Adamın dersiz başını derde sokuyor. Hırsını tahrik edebiliyor mu? Sebebi ne bunun? Senin bulanık olman. Yani dışarıdan bir his giriyor. O filmin sahnesi canlandı mı kafanızda? O his girdiği gibi bir anda senden hırs, çarkları dönmeye başlıyor. Neden? Çünkü sen bulanıksın. Birisi yaptığı tesirler ile senin korkular içerisine sokabiliyor mu? Sana afakanlar basabiliyor mu uzun süre? Evet. Çünkü sen bulanıksın. Daha yeni yaşadığın bir arkadaş var. Böyle İslami hizmetlerde çalışmaya çalışıyor. Ailesi, ortağı falan bunu bir araya almışlar. Ahireti bırak, dünyayı düşün, aç kalırsın, açıkta kalırsın. Halbuki şimdi kilit vursa yedi sülalesine yeter. Hep zaten onların altında oluyor. Arının bala battığı gibi dünyaya battıkları için onlar korkuyorlar. Yani geçinebilecek adam değil. Hırs sahibi adam korkuyor bu işlerden. Araya almışlar. Kaç yıllık emeğine kilit vurdu. Bu işlerle uğraşılmaz. Artık dünya işine bakılmalı diye. Ne oldu? Birileri gelip araya aldı ve onun korku ve afakan hislerini tahrik etti. Neden böyle? Çünkü sen bulanıksın. Bunun en büyük sebebi gaye-i hayal olmaması. Birazdan onu da daha iyi anlayacağız. Sende isteyen herkesin dalgalandırabileceği bir duygu gevşekliği olduğu için hisler duygularını etkiliyor. Hangi hisler? Sana ait olmayan hisler. Yani sende öyle bir hırs yoktu. Yani niye etkilendin? Gi o korku sana ait değildi. Niye etkilendin? Veri girişi oldu. Senin de ayakların yere basmadığı için hemen etkilendin. Efendimiz aleyhissalatu vesselam ve onun birinci talebeleri olan sahabe efendilerimizin bize bakan yanıyla en büyük farkları burası. Onların duyguları hiçbir türlü manipüle edilemiyor. Bak Allah. Mesela Hz. Ömer çok celalli biri. Doğru mu? Evet. Ama Hz. Ömer ne zaman kızacağını hep kendisi tayin eder. Başkası onu manipüle edebilir mi? Hayır. Resulullah aleyhissalatu vesselam bir şeye kızacaksa kızardı ama birisi gelip onu kızdıramazdı. Bir örnek vereyim mi? Tam kafamızda otursun. Abdullah ibn Selam hatırlıyorsunuz. Eskiden Yahudiydi, alimdi. Sonra Müslüman oldu. İslam alimi oldu. Zeyd bin Sane isminde bir Yahudi arkadaşı vardı. Hatırlarsınız. Abdullah ibn Selam'ın. Zeyd bin Sane, Tevrat'ı ve metinleri çok iyi bilen birisi aslında efendimiz aleyhissalatu vesselam'ın son elçilik vasıflarını üstünde görüyor. Onda nübüvvet mühürlerini görüyor, cömertliğini görüyor. Ahlakı görüyor, ilahi rolları görüyor. Son bir noktayı gözlemliyor. Yani diyor ki yani biz son nebinin sahibi olduğunu kitaplardan okuyorduk. Hilm yumuşaklık demek. Yani birisinin senin öfkeni manipüle edememesi demek. Ya biz son nebinin himm sahibi olduğunu okuyorduk. Bir de onu görebilir miyim acaba? onu deniyor. O dönemlerde de dışarıdan birisi bir kabile reisi Medine'ye geliyor. Efendimiz aleyhissalatu vesselam'dan bir şey istiyor. Efendimiz aleyhisselamın cömertliğini biliyorsunuz. Varsa verir, yoksa başkasından borç alır, yine verir. Doğru mu? O kabile reisi gelip anlatınca 80 miskal altın vermek istiyor. Kimde var diye soruyor. Sahabenin de o dönemler durumun iyi olmadığı dönemler. Bu zeyt veriyor. Yahudi adam o dönem Yahudi. Ben sana borç veririm diyor. Efendimiz aleyhissalatu vesselam'a borç veriyor. Zeyt'ten borcu alır adama verir. Aradan biraz zaman geçer. Henüz borç günü gelmemiştir. Efendimiz aleyhissalatu vesselam Mescid-i Nebevi'de sahabesiyle konuşma yapıyor. Birden Zeyd içeri giriyor ve diyor ki, "Ey Muhammed Aleyhissalatu vesselam, sen neden borcunu ödemiyorsun?" diyor. Efendimiz aleyhisselam diyor ki, "Borç günü gelmedi ki." diyor. Şimdi cümleye bakın. Cümleye. Siz Abdülmuttalip çocukları borcunuzu ödemekte hep böyle yavaş bir davranışsınız. Efendimiz aleyhisselam'a söylüyor. Cinayet sebebi. Öyle değil mi? Efendimiz aleyhisselam'a Hz. Ömer dayanamıyor. Kılıcını çekiyor. İzin istiyor. Efendimiz aleyhisselam diyor ki, "Ömer dur, adam haklı. Senin adamı desteklemem ve bana borcunu ödememi telkin etmen gerekir. Bu adama karşı beni neden savunuyorsun?" Zeydi'i al filanca ensara götür borcumuzu ödesin. Olaya bakar mısınız? Hz. Ömer götürüyor ama yandan yandan adamı kesiyor. Yani efendimiz alehisselam müsaade etse ne yapacağınızı hayal edin. Haz Ömer'in yolun ortasında Zeyt geri dönmek istiyor. Diyor ki Ömer dur geri dönelim. Hz. Ömer çok sinirli zaten. Sebebini soruyor. Beni buraya kadar getirdin. Niye döndürüyorsun tekrar diye. Döneyim Muhammed Aleyhisselam'ın karşısında diz çöküp iman edeyim. Biz son elçinin şu vasfını merak ediyorduk. Cahillerin cehli onun hilminin üstüne çıkamaz. Ben bunu görmek için böyle yaptım ve gördüm. döner iman eder. Malının çoğunu infak eder. Kalan malını Tebük'te infak eder. Dönüşünde de şehit olur. Gene anlaması uç seviyede olan bir sahabe samimiyeti. İşte anlaması mümkün olmayan sahabenin ve Resulah Aleyhisselatu Vesselam'ın en büyük farkı ortaya çıktı değil mi? Yani onların hisleri manipüle edilemiyor. Hatırlayın Mekke fethinden sonraki savaşta birisi Resulah Aleyhisselatü Vesselam'ın cübbesinden çekip adil ol der. Başka bir tanesi ey mudarlı deyip biliyorsunuz hunharca kapısını vurup odasının içine girer. Biliyorsunuz değil mi bunları? Ama Resulullah aleyhissalatu vesselam'a bakıyorsunuz aynı görüyorsunuz. Neden? Çünkü o öfkeleneceği yerde öfkelenirdi ama birisi onu öfkelendiremezdi. Çok enteresan. Demek ki bizim duygularımız iki şekilde besleniyor. Yani duygum benim organım. Ne girişi vardı duygularıma? Veri yani his girişi oluyor. Ya şeytan onu manipüle ediyor. Burada anladınız değil mi? Peki şeytan nasıl manipüle edebilir sizce? Boş olduğu için manipüle edebilir. Yani oturaklı olsa, o duygunun kabiliyeti gelişmiş olsa, o duygunun içerisinde başka veri olsa, şeytan bunu manipüle edemez. Yani efendimiz aleyhissalatu vesselam ve sahabeyi neden manipüle edemiyor şeytan? İçi hakikatle dolu. Bizi neden manipüle edebilip bir anda duygusal bir kararla hem dünyamızı hem ahiretimizi kapkaranlık bir hale nasıl getiriyor bizi? İçi boş çünkü. Demek ki bu duyguların içi iki şekilde dolacak. Ya şeytan manipüle edecek. Bu arada şeytanın kaç tane silahı olduğunu gördünüz mü? Yani üst kattaki komşuyu bile seni manipüle etmek için kullanabilir ve oluyordur. Bak dikkat edin. Bir rüya görürsün iki günü manipüle olur. Bir arkadaştan şeytan bir anda gıdıklar. 10 kişiye aynı cümleyi söyletir. O şeyde de öyle yapıyor ya. O masalarda 10 kişiyi aynı anda gıdık diyor. Hepsi sanki sözleşmiş gibi değil mi? Şerefe diyor vuruyor falan. Nasıl oluyor? Hepsi aynı anda aynı kararı veriyor. Hepsini aynı anda manipüle ediyor. Yani üç kişiyi manipüle edip sana bir korku aşıladı mı bitti. Dünyan da bitti. Ahiretin de bitti. İki kişiyi manipüle edip ya şu arsa kaçar mı diye sana bir verdi mi bitti yani. Ya şeytanın manipüle etmesiyle duygular beslenecek. İkinci bir yolu daha var. Nedir o? Tefekkür. Şimdi benim beyin midem var. Doğru mu? Buraya giren direkt kalbe akıyor mu? Hayır. Şunu benim beynim diyelim mi? Şuradaki noktaya. Bu beyin tefekkür etmesi için bunun fabrika gibi çalışması lazım. Aynı böyle bir fabrika düşünün. Buradan hammadde girişi var. Yani fikirler. Dışarıda duyduğun her şeyi okuduğun kitaplar, izlediğin videolar ama bunlar ne üstünde var? Hammadde olarak var. Bu hammadde girer, tefekkür makinesında işlenir ve dışarıya mamul olarak çıkarsa kalpteki iman potan erir. Sadece buradan bilgi girdi, kalbini aktı diye bir dünya yoktur. Okuduğun kitaplar, izlediğin videolar bunlar ham maddedir. Bilgi olarak bunlar girip tefekkür makinesi çalışıp burada işlenirse bunun neticesinde ürettiği mamul kalbindeki iman potanı eriyor. Demek ki olay şu. Benim beyin midemde olması gereken bir tefekkür var. Ölüm tefekkürü. Yani günde 24 değil 25 saat düşünsem az bence. Ne diyorsunuz? Bu ölüm tefekkürü dünyanın bir matrix gibi ilüzyon olduğu, asıl dünyanın ahiret olduğu. Burada düşünüyorum, düşünüyorum farklı bir ayetten düşünüyorum. Farklı bir hadisten düşünüyorum. Bir evliyanın hayatından düşünüyorum. Bir menkıbeden düşünüyorum. Okuduğum bir gerçek makaleden düşünüyorum. Düşünüyorum. Düşünüyorum. Düşünüyorum. O kadar çok böyle beyin midesinde sindiriliyor ki duygularıma his olarak akmaya başlıyor. Buradaki tefekkür duygularıma his olarak aktığı anda şeytan manipüle edemez. Ama Kur'an'ın hakikatini anlayamayan, ezberlediği cümleyi anlayamayan, bir hadisin manasını anlayamayan anlamak için kafa yormuyor. Adamlara dikkat edin. Çok duygusal adam olarak kalmaya devam ediyorlar. Doğru mu? Demek ki mecbur tefekkürle deliler gibi ya. O kadar yapacaksın ki rüyanda da onu görmeye devam edeceksin. Sabah uyanda rüyanda devamını görmedin. Diyeceksin ki olmadı samimi değilsin. O kadar derin düşüneceksin. Yoksa şeytan ahirete oynuyor. Bu ölüm tefekkürü var ya bütün hisleri formatlayacak tefekkür bu. O noktaya gitmek istemeyen birisi ne yapıyor? Kendisini gaflete atıp hislerini iptal ediyor. Az önce bahsettiğimiz olay. Hayır ya benim için dünya var, ahireti düşünmek istemiyorum. Nasıl beceriyor bunları? Eğlenceyle becerebiliyor. Doğru mu? Doğru. Eğlenceye salınca insan düşünür mü ahireti? Hayır. İş koliklikle becerebiliyor. Doğru mu? Kendimi işe vereyim. Kendimi işe vereyim. Kendisini batıl bir ideolojiye kaptırıyor. Doğru mu? Dünyaya bunun için geldik. Yani ölüm var ama dünyaya işte ne için geldik? Yaşasın kediler. Yani mesela değil mi? Böyle bir ideolojiye kaptırıyor kendisini. Ya da hayattaki başarılarına odaklanıyor. Yani ben 10 yıldır duyduğum kadar hiç duymadım. Ben para gözümde yok. Başarı seviyorum. Ama ayette diyor ki başarı Allah'tan diyor nasrullahi vel feth dediğinde yani size bir fetih geldiğinde 3ün ayette vesagfir diyor istiğfar edin diyor. Zafer başarı geliyor istiğfar ediyorsun. Niye? Kendinden bilip ucup günahına girersin istidaç olur diye. Yani ayette diyor ki bir başarı gelince bırak kendinden bilmeyi istiğfar et tövbe et diyor. Öyle diyor değil mi ya? Namazda okuduğumuz ayet değil mi abi? Nasrullahi vel feth fethi geldiğinde oradan bu birinci ayet 3. ayette de vesagfir diyor. Biz neye odaklanıyoruz? Başarı seviyorum. Senden değil ki başarı. Şimdi çok çıktı değil mi? O çok çalışıp istersen ya öbür adam ölmüş. Ölmüş olmuyor onda. Senden çok çalışmış. Senden çok istiyor. Adam 20 yıllı harcamış olmuyor ona. Ya benim tanıdığım nice restoranlar var. Bin yerde lahmacuncu açtı. Adam tutturamadı. Başka bir tanıdığım lahmacuncu var. Bir buçuk satıra bekliyorsun. Nasıl oluyor bu? Çok istersen. Yani Allah vermiyor. Sen çok isteyince oluyorsun. Çok enteresan şeyler var. Yani bu ve bunun gibi hissi iptal eden gafletlere kaptırdığın anda artık ahiretle yüzleşmek istemezsin. Ölüm tefekkürüne kendini kapatırsın ve artık hislerin şeytan tarafından çok rahat şekilde manipüle edilebilir.

3. Mutluluk inşası. Mutluluk ne demektir? Hakikati şudur. Allah'ın kalbe verdiği inşirah. Yani dışarıdan gelen veriler buna sebep oluyorsa mutluluğu yaratıyor Allah. Mutluluk Allah'ın kalbe verdiği >> inşirah. Kalbinde inşirah olan birisi musibetleri eritmeyi bilir. Hatta musibetlere öyle güler dalga geçer ki etrafındakilere bir havai fişek patlama zevki yaşatır. Doğru mu? Öyle izler. Allah Allah. Bu adam nasıl böyle tevekkül edebiliyor ya? Tevekkülle bela yüzünde gül. Ta o da gülsün. O güldükçe küçülür. Eder tebeddül. Allah Allah. Yoksa bir insanın fabrikasında günde 1000 tane Ferrari çıksa yine de kalbinin darlığı geçmedi mi? Geçmiyor. Zaten insanlar artık sorguluyor değil mi? Bu kadar fera içinde yaşayan insanlar ve ülkelerde bu kadar büyük intihar oranı artık bizim anlamamız lazım hakikati diye. Herkes çılgınlar gibi Kur'an'ın hakikatine sarılmış durumda. Bir arkadaş müşteriye yok dememek için 24 saat fabrikayı çalıştırıyor. En son fabrikada can vermiş. İnsan telef oluncaya kadar dünya menfaatine çalışıyor. Yani netice ne? Biraz daha fazla kazandık. Sen neredesin? O kazandıklarımı kullanamayacağım yerde. Saçmalığa bakar mısın? Neden sürekli biz malın peşinde koşuyoruz mesela? Elde edince mutlu olacağımızı zannediyoruz. Doğru mu? Cesedi yoruma sebebimiz bu. Elde edince oluyor mu beklediklerimiz? Olmuyor bir türlü. Allah Allah. Dünyanın 10 kuruşluk karı için bu kadar koşturanlar var ya ahiretin binler altın menfaat ve karını bir bilseler böyle canlarını dişine takarlar. Uyku yumazlar haftalarca. Öyle mi? Karı bilmiyoruz. Karı. kestirme bir yol var bulamıyoruz. Çıkmak sokaklarda dolaşıyoruz. Bu mutluluk verilen bir şey mi yoksa inşa edilen bir şey mi? Yani mutluluk zaman kaderin tecelli ettiği bir şey mi? Yani böyle oturuyorum bir anda mutluluk gelir, bir anda mutsuzluk gelir. Bu şekilde bir şey mi? Yoksa malzemelerini kaderin verip inşasını benden beklediği bir şey mi? Hangisi? İkincisi değil mi? Yani eskiden insan şöyle zannedebiliyordu ya herhalde takdir meselesi. Şu an duracağım yerimde Allah Azze ve Celle mutluluğu öyle yaratacak diye bekliyorduk. Ama sonradan anladık ki kaderin verdiği malzemelerle inşasını senin yapmanı bekliyor. Allah Allah. Kimi o malzemelerle mutluluk binası inşa ediyor? Mescit diyoruz ona. Kimi o malzemelerle mutsuzluk binası inşa ediyor? Hapishane. Yani doğru mu? Demek Allah Azze ve Celle bizim mutlu olmamıza yetecek şeyleri veriyor. Ama herkes o malzemeden mutluluğu inşa edemiyor. Asıl malzeme ne biliyor musunuz? Duygular. Duygular. Anlatayım şimdi. Bizim maddi duygularımızda bir rahmet aralığı var mı? Var. Gözüm bir yere kadar görüyor. Bu rahmet mi sizce? Evet. Şöyle bir turşu suyu içerken içindeki bakterileri görseniz içebilir misiniz özellikle? Mümkün değil. O zaman bu aralık ne aralığı? Rahmet aralığı. Kulağım belli başlı sesleri duyuyor. Bu rahmet mi sizce? Evet. Benim bu duygumun sınırlandırılması bir rahmet. Yoksa tam uyurken evdeki karıncaları duyduğunuzu düşünsene. İnsan nasıl uyuyacak? Maddi organlarıma Allah sınırlandırma koymuş mu? Koymuş. Bu bir rahmet aralığı mı? Evet. Ama benim manevi duygularıma ham halde sınırsız şekilde vermiş Allah azze ve celle. Doğru mu? Eğer bu manevi organlar ham halde bırakılırsa, işlenmeden bırakılırsa başıma olmaz işler açacaktır. Ne gibi? Düşünelim. Mesela bende öfke duygusu var mı? Ham halde mi? Evet. Sınırsız halde mi? Evet. E peki bana öfke duygusu verildi diye ben herkese kızacak mıyım? Benim bunun kurlanmayı öğrenmem lazım. Sınırlarını geliştirmem lazım. Yoksa başıma iş açar mı? İş açar. Bana sevgi verildi diye ergenlik yaşımda denk geldiğim birini taparcasına sevmek zorunda mıyım? Ama ben bu duyguyu eğitip geliştirmezsem taparcasına seviyorsun. Öyle mi? Ben de şefkat var diye herkese acıyıp Allah'ın rahmetini itham edecek seviyede merhamet mi göstermem gerekiyor? Bakın öyle yapıyoruz değil mi? Allah Azze ve Celle'nin kader planında yarattığı bir kula bazen öyle bir rahmet gösteriyoruz ki iç alemimizde ya Rab yani şu kula acısana haşa ve kella niye zulm ediyorsun haşa dercesine rahmet gösteriyoruz. Neden böyle yanlışlardayız? Çünkü o duygularımız ham halde ve sınırsız halde verilmiş. Ya Rab neden böyle veriyorsun? Çünkü şekillendirmeyi benden bekliyor. Bu az önce saydığım duygular başınıza iş açıyor mu hiç? Sevme, öfkelenme, hırs yapma. Hep hamde değil mi? Bizi perişan ediyor mu? Haftalarımızın, aylarımızın mide kramplarıyla geçtiği oldu mu? Oldu. Maddi bir kötülük mü yaşıyorsun? Hayır. Bu duygular tetiklendiği için. Biz bu ham maddeye, duygulara maruz kalırsak hayatımız çıkmaza girecek. Biz bu hammaddeyi yani duyguları yönetebilirsek hayatımız çok güzel manada şekillenecek. Doğru mu? Allah Allah. 124.000 peygamber bu duyguları yönetmek için gönderilmiş. Hiçbir peygamber yok ki duygu yönetimini öğretmesin. Öyle mi? Kur'an duygu kontrolünü emretmek üzere indirilen

ayetlerle dolu. Hadisler duygunu yönetmen için öğretilerle dolu. Doğru mu? Yoksa şu soruları soralım. Ben bu korkuyu ne yapacağım? Korkudan çıldıran insan var mı? Var. Neden? Duyguyu yönetememiş. Peki bu içimdeki sevgiyi ne yapacağım? Üç tane sevdiğimi kaybettim. Hayatım zindan oldu. Demek ki asıl dünyanın amacının merkezinde bu duyguların yönetilmesi var. İnanın en önemli meseleyi konuşuyoruz ya.

Şimdi insanın günlük yaptığı görevleri var değil mi? Yüzümü yıkadım, dişimi fırçaladım, odamı temizledim. Ama bu duyguları yönetmeyle ilgili çalışmaları ne kadar yapar? Yılda bir kez yapar. Bir sohbete gideyim de bir duygu neymiş onu öğreneyim, değil mi? Bir video izleyeyim de yılda bir kez yapayım. İnsan psikolojisinin evinden daha fazla ve daha sık bozulduğunu fark etmiyor herhalde. Şimdi senin evin günde iki kez dağılır ama psikolojin günde 20 kez dağılıyor. Demek ki saat başı insana verilmesi gereken bir dersi konuşuyoruz. Duygunun kontrolü ve duygunun yönetilmesi. Ama görün ki okullarda bile bunun dersi verilmiyor. Yani coğrafya dersi kadar kıymeti yok. Bugün psikolojisi bozulmuş insanlara sizler de şahit oluyorsunuz değil mi? O olay budur işte. Evet.

Şimdi 4e geçiyorum. Bilinç dışı tefeyülü konuştuk ve geçmişimiz asıl yorumlanması gereken mutluluk kaynağı dedik. Ardından benim o duygularıma giren hisleri konuştuk. Doğru mu? Bu hislerin duygularını manipüle etmemesi için duygularını kontrol altına alıp geliştirmen lazım dedik. Ardından mutluluğu konuştuk. Farkındaysan mutluluk da benim duygularımın terbiyesine bakıyor. Doğru mu? Peki şimdi şunu konuşalım. Benim mutlu olmam iç alemimle alakalı, yorumlarımla alakalı. Peki bunun asıl kontrol mekanizması benim duygularımın neresinde? Zihnimin neresinde? Kalbimin neresinde?

Şimdi ta kadim metinlerde bile mevcuttur. Demişler ki insanın içinde derin bir yapı var demişler. Doğru mu? Bir ben vardır. Ben de benden içeru demişler. Yani bizim içimizde asıl benliğimizi yöneten farklı bir şey var. Farkında mısınız? Burada da bizi her gün yöneten yani bir anda pozitif bir ışık geçiyor içimden. Bir anda negatif yorumlar geliyor içimden. Beni her gün yöneten bu yorumların asıl kaynağı zihnimin neresinde ona bakalım.

Şimdi beni her gün yöneten olumlu ya da olumsuz yorumlarım var. Bunların kaynağı nedir? Yani zihnin neresinden çıkıyor? Bunlar zihnin üç katmanından çıkıyor. Bir onlara bakalım birlikte. Zihnin birinci katmanına bilinç demişler. Bunlar Freud'un, Jong'un yorumları. Psikolojinin babaları Freud ve Jung. Aralarında çok ilişki de olmuş o noktada. Yani Freud daha büyük. Yung bir süre sonra baba figürü yerine koymuş. Yani onlar rüya tahlillerinden de psikolojiyi algıladıkları için aralarında böyle bir mesai olmuş. Daha sonra Freud'da çok enteresan bir mesele var. Freud'un yanında bir müddet mesai yapmış insanların yarısı ya tımarhanede ya kabirde ya intihar etmişler ya tımarhaneye kapatmışlar. hocaları, talebeleri, yanında psikolojik danışmanlık yapan, doktor yani eğitim alan kim varsa Freud'un yanında yarısı tımarhanede yarısı intihar etmiş. Yani öyle problemli birisi. Zaten Yunuk da hayatının o son 5 yılında kurtuluyor Freud'dan ama 5 yılını şizofrenin kenarlarında yaşamış. Böyle birden bahçeye iniyormuş, kumdan kaleler yapıyormuş falan. Yani bunlar psikolojinin babaları ama kendi psikolojileri bu boyutta. Bir de üstah hazretlerine bak. Karıncaya ayrı bir muameleye yanındaki Barla'nın meczubu geliyor. Vay kurban olayım diyor. Kekik sarıyor veriyor. Yani psikolojinin düzgünlüğüne bak. 27 yıl zindanlarda yaşamış adamın. Öbürlerine bak. Mahalle kaçkını gibi değil mi? Yani adamların teorileri tarifsiz boyutlarda. Şimdi birini okuyacağız ama adamların kendileri zaten Freud da en son bilinç dışı dediğimiz savunma mekanizmalarını deşip kendisiyle yüzleşiyor. Ona tahammül edemiyor. Zaten çok pipo içiyordu. Çene kanseri en son intihar ediyor. O da ölüyor biliyorsunuz.

Ana konuma döneyim. Bizi her gün yöneten yorumlarımız acaba nereden gelir? Zihnin üç katmanından gelir. Buyurun zihnin üç katmanına bakalım.

Bir zihnin en üst katmanına bilinç demişler. Freud, Yung onların yorumları. Bilinç dediğimiz katman buzdağının görünen yüzü yani en küçük yüzü mü? Evet. Ne yapar bu bilinç? Şu an farkında oldukların bilinçtir. Yani beni dinlerken algılarının aldıkları var ya bunlar hangi bölümde işleniyor önce? Bilinç dediğimiz bölümde buzdağının görünen yüzüdür. Yani çok dar bir aralıkta çalışır bilinç. Doğru mu? Çok dar bir aralıkta çalışır.

İkinci bölümüne. Suyun hemen altındaki katmandır. Ne diyoruz oraya? Bilinçaltı. Şeyden kodlayın. Suyun hemen altı. Oradan kodlayabilirsiniz. Kolayca hatırlanan bilgilerin depolandığı alandır. Yani şu an aklında değil Mehmet Can ama istersen o bilgiye ulaşabilir misin? ulaşabilirsin. Burası bilinç altıdır. Daha çok tekrarlanan bilgiler vardır. Otomatik tepkiler. Araba kullanırken ya da bir börek kokusu duydun. Bir hatıra na gittin. Kolayca ulaşabileceğin bir hatıra buradan çıkmaktadır. Asıl bizim alanımız burası.

3üncü bölüm nedir? >> Bilinç dışı. Buzdağının görünmeyen ve asıl esas yekün teşkil eden bölümüdür. Şimdi bilinç dediğim kavram bilmekle alakalı değil mi? Yani ben bunu biliyorum. Sizce neresi burası? Bilinç. Ama bir de bilinç dışı var. Ben bunu bilmiyorum. Yani bu benim profesyonel olarak işlediğim bir bilgi değil. Bu bilinç dışı. Çünkü bilmiyorum bilincin dışı. Ama benim karakutum burası ve hayatımdaki bütün tepkilerin çıktığı yer >> burası. Bilinç dışı bölümü. Çok enteresan ya. Buranın benimle ne alakası var anladınız mı? Farkında olmadığım ama hayatımın dümenini elde tutan yer bilinç dışı. Tam da burası. Bütün hayatımı etkiliyor. Hayatımın neylerini etkiliyor? Yani bu benim sandığım, kara kutum. Hayatımda bastırdığım travmalarım nerede saklı? Burada saklı. İşte psikoloğa ve profesyonel yardıma o yüzden gidiyorlar. Yani kendi düşününce de onu bulamıyor. Başka birinin yardımıyla o hatıralara erişebiliyor. Çok enteresan. Çünkü kara kutuya saklamış. En gizli arzularım burada. Zorlanınca çıkan gerçek yüzüm nerede? Burada. Hani filmlerde olur ya adamı zorlar birden nefret kusar. Oo gerçek yüzün çıktı demek benden bu kadar nefret ediyorsun. Nereden çıktı o? Buradan çıktı. Gerçek yüzü, gerçek duyguları. O kritik kararların olduğu yer burası. Bilinç dışı. Lütfen cümleye dikkat edin. Başına gelen olayların yorumlandığı yer burası. Bilinç dışı. Ya aynı olayı yaşıyoruz Hasan. Sen iyi baktın, ben kötü baktım. Ya aynı olay. Niye böyle oldu? Ben arabamı çarptım. Haftalarca ağladım. Sen çarptın. Dalga geçtin geçtin. Nasıl oldu bu? Bura yorumluyor işte. Yani burası şöyle hayatı güzel gösteren bir kırmızı gözlükse eğer tebessüm edip geçiyorsun. Bir kara gözlükse eğer karalar bağlıyorsun. Çok enteresan. Tekrar edeyim. Hayatın yorumlanmasının yapıldığı yer burası. Hepsi buradan yönetiliyor.

Yani şöyle örnek verelim. Tam otursun. Ben bunu birinde şahit oldum da o yüzden örnek olarak anlatıyorum. Birisine bir arkadaş yastık mı attı, top mu attı? Böyle çok kork korkulacak bir tepki verdi. Dedim, "Allah Allah, yastıktan, toptan niye bu kadar korktu?" dedim. E başkasına atıyor. Adam havada yumruk atıyor yastığa. Yani biri korkarken birisi bu kadar cesurca bir hareketi düşünerek mi veriyorlar? Yani havada yastık gelirken ben bu yastığı ne yapsam? Yani böyle mi veriyor tepkiyi? Hayır. Bu bilgiyle ya da bilinçle verilen bir tepki değil. Nereden geldi bu tepki? Bilinç dışından. Bu tepki nereden geldi? >> Bilinç. >> Bilinç dışından. Yani asıl dümenin tutulduğu yerden bir tanesinin bilinç dışı o kadar korku, tereddüt, böyle çekincelerle dolu ki bir yastıkta bile bunu hemen meydana çıkarabiliyor. Öbürü de tevekkül mesleğini eline almış. Yani ner ejderha gelse Allah'tan diyor. O da onun cesaretiyle o tepkiyi verebiliyor. Anladınız mı? Yani bizim hayatımızdaki günlük reflekslerimiz bir araba çarptığında verdiğin tepki, yere düştüğünde verdiğin tepki, telefonun kırıldığında verdiğin tepki. Adam o çatır sesini duyunca diyor ya inşallah kırılan benimdir diye. Niye telefon olsa dayanamayacak adam? Yani senin buradaki verdiğin tepkilerin her birisi bilinç dışı kara kutunun nasıl örülmüşse oradan veriliyor ya. Anlaşılıyor mu acaba bu bilinç dışının büyüklüğünü?

Şöyle anlatayım. Sinirlerimiz beynimize saniyede 11 milyon bit veri akıtır. 11 milyon bit dışarıdan geliyor, yoldan geliyor, hatıralı her yerden bana veri girişi var. saniyede 11 milyon bit veri girişi var beynime. Nasıl rakam yazılımcı Hakan? >> Mükemmel değil mi? Bilinç bunun sadece 40 bitini algılayabiliyor. Rakama bakar mısınız? 11 milyon bitin bilinç 40 bitini. Peki kalan veriler nereye akıyor sizce? İşte bilinç dışını akıyor. Yani 3 yaşındaki çocuk oyuncak arabasıyla oynuyor gibi, anne babasının kavgasını duymuyor gibi ama her satırı bilinç dışına akıyor. Ne şaşırtıcı olay değil mi? Asıl yönetildiğimiz yer burası. Yani şöyle düşünün. Gece Amazon ormanlarındasın. Elinde de küçücük bir el feneri var. O el fenerinin aydınlattığı yer bilinç. Kalan ormanın bütün karanlığı ise bilinç dışı. Böyle karanlık bir yer var. Asıl dürtülerin, tepkilerin, kararların şurası çok önemli. Olayları yorumlaman. Başına bir şey geliyor. Biri gülüyor, biri ağlıyor. Ne oluyor ya? Ya aynı maddeye giriş var ama aynı tepki yok. Ne farkı var burada? O bilinç dışındaki hareket farkı var. Allah Allah. Çok enteresan. Demek ki bu bilinç dışı ruhu sessizce inşa eden bir işçidir ve çok tehlikelidir. Farkında mısınız? Tehlikesi neden? süreci sessizce inşa ediyor. Yani 3 yıldır karamsar insanların olduğu bir iş yerindesin. Allah muhafaza örnek olsun diye. 3 yılın sonunda umutsuzluktan intihara sürükleneceksin. Ama onların konuşmalarından bu kadar sessizce etkilendiğinin farkında değilsin. Çok hayattan örnekler ha. Biraz düşünün. 2 yıl filanca arkadaşlarıyla geziyor da namazı bırakıyor. Yani bir anda mı verdi zannediyorsunuz o kararı? 2 yıldır hangi veri akışı var? Peki karar nereden çıktı? Bilinç dış >> bilinç dışından ne gördü? İki yıldır da çıktı. Yani bir günde oturup bir cümle duyup bu kararı vermiyorlar. İrfan doğru mu? O kadar çok etraftan gelen veri girişi var ki olumsuz manada bir anda diyor ki ben de filanca gibi elime alayım vurayım bir kadehi. Yani ne işim var namazla diyor. Herkes bohem yaşayacak da ne bu benim mahkumluk diyor. Ne oldu sen namaza Allah'ın ikramı nuru diyordun? Ne oldu da iki yılda bu düşüncen değişti? Olayı anlıyor musunuz? Yani çevre ve ya izlediğin, dinlediğin ya eski veliler niye inzivaya kapanmış, uzlete kapanmış, erbain kapanmış anladınız mı? Ya sebep bu yani. Ya bu veri girişi inanılmaz mesele ya. Üstat hazretleri katran ağacına çıkıyor. Bakın Barla'da zaten kimse yok. Çam dağına çıkıyor. Kurtlar bile yok. Orada bir de insan eli değmeyen katran ağacına çıkıyor. Neden? Çünkü gözün keşfi var. Burnun keşfi var. Yani insan elinin hatırasının bile kirlettiği bir yere temas etmek istemiyorlar. tefekkür alemindeyken. >> E bir de kötü insanların ruhunun sirayeti ne olacak? Yarı nurani güneşin bize tesiri ve sirayeti var mı? Var. Isı veriyor, ışık veriyor. Yarı nurani güneşin bende tesiri olur da tam nurani olan ruhunun bana tesiri olmaz mı? E 10 tane saçma adamla gez iş bitiyor. O yüzden yaşı küçük kardeşlerimize vesile olma noktasında sadece bilgi de yeterli değil. Onların kendi gibi gülebilen ve İslam'ı yaşayabilen 5 10 tane arkadaşı yanında olmazsa bu iş olmuyor arkadaş. Olmuyor. Olmuyor. Dönüp dönüp aynı yere dolaşır. Haz. Yani benim ruhumu bilinç dışı sessizce inşa ediyor. Hayatımın arkasındaki kalıp düşünceler hep oradan geliyor yani. Ya hep şunu yapasım geliyor ya. Niye hep bunu yapasın geldi ki? Şimdi sen de bunu isimlendiremiyorsun ama bilinçin onunla dolmuş. Çünkü ya içimde geçmeyen bir sıkıntı var. Ne olacak benim bu halim? Hep aklıma geliyor. Yani nereden aklına geliyor ne olacak halin? Tevekkül et diyoruz işte sana. Yok. Hep aklıma geliyor. Nereden geliyor? >> Zaten şeytan vesvese noktasında yeni bir fikir ekmiyor. Bilinç dışının diğer ismi şuuraltı muktesebatı. Bilinç dışının diğer ismi >> şuuraltı muktesebatı. Sen yıllarca oraya olumsuz bilgileri dolduruyorsun. Şeytan güçsüz anına geliyor ve senin şuur altı muktesebatındaki bilgilere şu hamleyi yapıyor. Şeytan sana yeni bir fikir ekmiyor. Sende olmayan bir görüntüyü göstermiyor. Şimdiye kadar doldurduğun ne kadar olumsuz fikir, görüntü, arabesk türkü, müzik ne varsa senin üzgün ve yorgun bir anını yakalıyor. Şuuraltı muktesebatında hangi hamleyi yapıyor? Görüntüleri gözünün önüne atıyor. Bu kadar. Farkında mısın? Gene müsebbip kim oldu? Ben oldum. Şeytanın da en çok kurcaladığı yer neresi oldu? Bilinç dışı yani şuur altı muktesebatı. Allah Allah. En tehlikeli yanı da şudur. Çevresel uyarıları içine alır. Yani bilinç dışına alır ve gün gelince en zayıf anında onları bilince yükseltir. Evet. Ya Allah diye bir şey yok. Ne garip falan der. Anladın mı demek istediğimi? Ya gerçekten şu sanatların yaratıcısı olduğuna Allah ya. Çayın karşılığı var. Yapanı edeni ama şu sanatların yaratıcısı yok. Ne kadar enteresan. En tehlikeli yanı bu. İçine aldığı verileri yıllar sonra en zayıf anında bilinç dışından bilince yükseltir.

Bu bilinç dışını okuyabilmişler mi? Okuyabilmişler. Nasıl? Yer yer dil sürçmeleriyle okuyabilmişler. Mesela misafir geldi kapıyı açtın. Aa iyi ki gidiyorsun. A şey hoş geldin. Yani ne oldu bu? Freud öyle diyor. Dirşmesi yoktur diyor. Şimdi onların alanı olduğu için sen diyor esas niyetini ortaya çıkardın diyor. Enteresan bu bilgiyi de verince şimdi herkes herkesin açığını arayacak ama bazen de rüyalarla bunu yapmışlar. İşte Yung bile sürekli Freud'a yani onu bir baba figürü olarak gördüğü için rüyalarını yıllarca ona aktarmış ve oradan bir yol haritası çizmişler. Bir bilgi daha vereyim. Çok enteresan. Obsesif kompüsif yani vesvese ve takıntı demek değil mi? Bugün var mı etrafında veya evinde bunu yaşamayan? Mümkün değil. Bu kavram şu demek. Bilinçaltını ömür boyu mesela dünyayla doldurmuşsun ama bilincin ahiret istiyor. Niye etraftan bu aralar çok Allah duydun? Bunlar çatışıyor ve vesveseler çıkıyor ortaya. Yani öyle düşünün. Vesvese hastalığı buradan çıkıyor. Yani bu ikisinin dengesini tutturamazsan huzurlu olman mümkün değil. Bilinç dışıyla bilincin dengesi tutmazsa huzurlu olman mümkün değil.

Gelelim bunun en kritik sorusuna. Nasıl düzelteceğim bilinç dışını? Nasıl yeniden şekillendireceğim bilinç dışını? Huzurlu olabileceğim bir formata nasıl çekeceğim bilinç dışını? Hayret edersiniz. Tek bir cevabı var. Gaye-i hayal. Yani programlamanın tek yolu büyük bir amaca sahip olmak. Gaye-i hayal olmazsa nisyan yahut tenasi edilse eshan eelere döner? Etrafında gezer. Şimdi oldu mu? Bakın bu bilinç dışını inşa etmenin tek yolu gaye-i hayal. Çünkü o inandığın büyük amaca giderken bir heyecan uyanıyor ya. O heyecan buradaki olumsuz ne varsa onları yıkmaya yarıyormuş. O heyecanın kuvveti. Mesela sizde irfan masada kalacak birine adrenalin basıyorsunuz değil mi? Yani aynısını yapıyorsun. Yani orada ölümden döndüren şey insanı verilen adrenalin değil mi? Zahiri manada gördüğümüz sahnede. E peki duygularda benim diyelim ki bu bilinçaltım ya perişan halde hep olumsuzluk üretiyor. Ne yapacağım? O kadar büyük bir gayen ve amacın olacak ki onun sende uyandırdığı onu becerebilmek için içinde uyanan heyecan böyle volkanların patlaması gibi bütün olumsuzlukları yıkıp yeniden bütün veriyi bu amaca yönelik inşa ediyormuş. Bütün ne varsa. Çok enteresan ya. Sadece yıkıp kurtarmıyor. Bu amaca yönelik yeniden inşa ediyor bütün mazedeki bilgilerini. Yani gaye-i hayalin ne kadar büyükse bilinç dışın sana o ölçüde hizmet eder demektir.

Evet son bölüm geçmiş. İnsanın şimdiki psikolojisini ören bilinç dışı mıdır? İnsanın şimdiki psikolojisini ören neresi? Bilinç dışı. >> Bilinç dışı. Şimdi dikkat. Bu benim bilinç dışım örülü değil mi? Bir şeyler var orada. Peki olan şey geçmiş midir? Gelecek midir? Geçmiş. Geleceğin orada ne işi var? O zaman insanın şimdiki psikolojisini öğren şey bilinç dışında geçmiş geçmişi. Bilinç dışım neyle doldu? Benim geçmişle dolu. Gelecekle değil. Ve nasıl dolu biliyor musunuz? Aynı olaydan bir sürü var. Neden? Çünkü geçmiş sadece o fiziksel hadise yaşandığında yaşanmıyor. Her hatırladığında tekrar aynı geçmişi yaşıyorsun. Doğru mu? Ya Ersin neden ağladın ya? 3 yıl önceki şu hatıram geldi aklıma. Ya arkadaş şu an yaşıyor musun? Hayır ama yine üzüldüm. Öyle mi oluyor? Yani geçmişin şok edici bir yanı da şu. Defalarca yaşanıyor. Bilinç dışına inebilsem, oradaki gardırobamı açabilsem. Aa aynı kıyafetten 20 tane ne işi var burada? Ne işi var? Aynı olumsuz hadiseyi 20 defa tekrar yaşayıp 20 defa daha dövmüş seni. Doğru mu? Çok enteresan mesele ya.

O zaman az önce mutluluk inşasını konuştuk. Mutluluğu inşa etmek için mecbur önce geçmişi inşa etmek zorundasın. Çünkü senin geçmişin yorumlanmamış, tefeyyül edilmemiş travmalarla dolu. Peki benim geçmişim o kadar üzücü olunca geleceğimi de o hale çekiyor mu? çekiyor. Çünkü benim arka planım hep geçmiş oluyor. Bir gün portakal suyunun ekşi olduğunu düşünürseniz önce limon suyu için sonra portakal suyu için. Ne hale döner portakal suyu? Onunla >> tatlı olur. Niye? Arka plana limonu alınca o tatlı bir hale geldi. Aynı bu limon arka planı gibi. Benim asıl arka planım geçmişim. Yani ben bütün hadiseleri geçmişimden yorumluyorum. Farkında değilim. Şu an içi karamsal olan bir adamın geçmiş zamanını sorun. Size kötü anlatacaktır. Doğru mu? Geçmişte şöyle acılar yaşadık diye. Ama şimdiki hali güzel olan bir adamın geçmişini sor ya. Çok mutlu anlatıyor ya. Köydeydik, yokluk içindeydik. 5 yıl ağzıma ekmek değmedi ama bak şimdi ne güzelim diyor. Yani ya ikisinde de aslında zahirde olumsuzluk var gibi ama biri mutlu anlatıyor biri mutsuz anlatıyor. Buna sebep o geçmişi nasıl yorumladığınla alakalı. Ve geçmişe bir rüya dersek rüya tabirindeki şart ne? Hatırlıyor musunuz? Tefeyül edeceksin. Hayrı uğracaksın. O yüzden geçmişi nasıl yorumlamak lazım? Hayra yorarak. Allah.

O zaman hani ben gelecek için çalışıyorum ya şu an. Yani geleceğimi inşa etmeye çalışıyorum. Aslında geleceği inşa etmek demek şu demek. Geçmişimi daha güzel göreceğim bir tepeye çıkmak demek. Doğru mu? Çünkü beni mutlu eden referans noktası geleceğim değil. >> Geçmişim. >> Geçmişim. Geleceği niye inşa etmeye çalışıyorum? Geçmişi daha güzel görebileceğim bir tepeye çıkmaya çalışıyorum. Demek ki gelecekte güzel bir yerlere gelme isteğim geleceğim için değil, geçmişimin daha güzel görüneceği bir tepeye çıkmak için. Çünkü benim bilinç dışımı şekillendiren asıl yer geleceğim değil, >> geçmişimdir.

Geçmiş mi sabittir, gelecek mi? Geçmiş mi değişkendir, gelecek mi? Hangisi sabit, hangisi değişken? Enteresandır. Burada sabit olan gelecektir. Çünkü kader miktarınca onu yazacaktır. Peki burada değişken hangisidir? >> Geçmiştir. Geçmişin değişmesi demek olay değişmiyor. Buyurun. >> Çok güzel. Geçmişi yorumlanmam çok değişken. Doğru mu? Tekrar şu örneği vermek istiyorum. Mutsuz birisine geçmişi sorun hatıralarını karanlık anlatacak. Mutlu birisine geçmişi sorun yaşadığı sıkıntıları güzel tavlalarla anlatacak. O başarı hikayelerindeki gibi ya. Ne oldu? İkiniz de zahirde aynı şeyi anlatıyorsunuz. Köyde büyüdük, yokluk içinde büyüdük, yakacak odunumuz yoktu, yiyecek ekmeğimiz yoktu. E biriniz mutlu anlatıyor, biriniz mutsuz anlatıyor. Demek ki gelecek sabit, geçmiş >> değişken. Oturdun mu kafanıza? Demek ki geçmiş şu anki psikolojimize bağlı olarak değişiyor. Demek ki geçmişi nasıl yorumladığımız da şimdiki psikolojimizi değiştiriyor. Acayip tetikliyorlar birbirlerini. Yani ben şu an mutlu olmam için ne yapmam lazımı anlatmaya çalışıyorum. Böyle felsefe olarak değil de mecbur o geçmişini tefeyle hayra yormak zorundasın. İnsan geçmişini yeniden yorumlamadan normalleşmesi mümkün değil. Mümkün değil. Tekrar edeyim. Psikologlara sorun ya bu gelen hastaların ortak özelliği nedir diye. Hepsi diyecek ki ya geçmişte bir tane atamadıkları takıntı var. O onları mahvediyor diyecektir. O yüzden o geçmişi tefeyle yeniden doğru yorumlamadan mutluluk hayal olacak. Çok enteresan. Geçmiş bütün hayatımızı böyle hamur gibi yoğuruyor. Geçmişi formatlamadığımız çok sahne hala günümüzde sorun çıkarıyor.

Bir arkadaş anlatıyor. Yağmur yağdığında kötü hissettiğini söylüyor sürekli. Her yeri cenaze havası sarıyor aleminde. Ona da daha profesyonel bir arkadaşı belki de merak ediyor. Yani neden böyle? Geçmişte yağmurlu havayla ilgili kötü bir hatıran mı var diye. Arada konuşuyorlar buluyorlar öyle bir hatıra. Çocukken yağmurlu bir havada ilk kez cenaze görüyor. Yani insanların ölebildiğiyle ilk kez yüzleşiyor. Belki selam verdiği, belki de tanıdığı, belki de sevdiği birisi küçük yaşta artık onu göremeyeceğiyle ilk kez bir yağmurlu havada çocukken yüzleşiyor. O yüzden ne zaman hava kapalı olsa, yağmur yağacak gibi olsa birden iç aleminde kararma yaşanıyor. Belki sizde de benzer çağrışımların yaşandığı anlar vardır. Arkadaşı da diyor ki yağmurla ilgili yeni bir yapılandırmaya gidelim. Sen yağmurun akışıyla birlikte içindeki kötülüklerini de akıp gittiğini hayal et artık diyor. Tefeyül farkında mısınız? Daha sonra bunu deniyor. Hakikaten yağmurun gelmesiyle sevinmeye başlıyor. Şey diyor yani çoğu zaman böyle hava durumuna baktığım oluyor. Şu yağmur gelse de bir içimiz ferahlasa diye. Çok enteresan bir nokta.

O zaman şunu da dememiz lazım mı? Geçmişte beni üzen şeylere mutlaka profesyonel bir müdahalede bulunmam şart. Yani o negatif bakışı oturup emek verip pozitifle değiştirmek zorunda mıyım? Zorundayım. Tekrar edelim. Bu bir polyannacılık değildir. Mutsuzlukla savaş olumsuzluğun kaynağının içimizde olduğunu anlamaktır ve mutlaka onun yerine bir şey koymamız lazım. Yani bakış açını değiştiriyorsun.

Bir gün biri ormana gitmiş de karıncaya sormuş ya yıllardır ormandasın. Şu ormanın ahvaline hayvanları bir anlat. Demiş ki ormandaki hayvanlar ikiye ayrılıyor. Aslan, kaplan, leopar gibi şefkatli hayvanlar var. Bir de demiş ki tavuk gibi, ördek gibi çok vicdansız böyle vahşi yırtıcılar var. Şimdi doğru mu diyor? Doğru diyor. Aslan karıncaya ne yapacak? Ama tavuk görse karıncayı yer. O yüzden bakış açımızı değiştirmemiz lazım.

Psikolojide ekollerin bazısı insanların geçmişine inmeyi etik bulmamışlar. Neden? Çünkü geçmiş kutusunu açtıktan sonra kablolar açıldı mı? Artık açıldı. Kesik kabloları gördün mü? Gördü. Onları bağlayabilecek marifet sende yoksa veya yanlış yere bağlarsan motoru indirebilirsin. Öyle mi? Hasta perişan olur. Yani normalde kutu kapalıyken hayatına bir şekilde divane de olsa devam ediyordu değil mi? Ama sen kutuyu açtın, kopuk kabloları bağlayamadın, kapağı da tekrar kapatamadın. O hastanın hali perişan olur.

Evet. En önemli yeri anlatayım ve dersi bitireyim. Şimdi dersin girişinde tefe bağladık ve dedik ki önce geçmişi düzeltmek lazım. Daha sonra his meselesi ve duygu ayrımını yapmak lazım ki bence bunu her derste anlatsak azdır. Çok önemli meseleydi his duygu. Sonra mutluluğun inşasını anlattım. O ham duyguları mecbur örmen lazım dedim. Terbiye etmen lazım dedim. Sonra da dedim ki yani bunların asıl kökü bilinç dışımızı inşa eden geçmişimizde dedim.

Şimdi insan iki taşın arasında ezilip duruyor değil mi? Geçmişin hüzünleri, geleceğin korkuları, kaygıları. Allah Allah. Öyle oluyor mu sizde de yani? Olmuyor mu hiç? Bir anda 3 yıl sonradan endişelenip bir anda 5 yıl öncenin dertleri yani böyle titilemiyor mu? İki tane kayanın arasında sıkışmış kalmışsın gibi. Yani bunu yaşamama yok değil mi? Peki biz bundan nasıl kurtulabiliriz? Bu geçmişin hüzünleri, geleceğin kaygılarından kurtulmanın tek yolu var. Bu asırda veli olmak zorundayız. Veli. Hoppala. Nasıl olacak? Veli ne demek? Önce ona bakalım. Efendimiz aleyhissalatu vesselam'ın duygu durumuna yaklaşan kişiye veli denir. Allah'a yakınlık mertebesi kazanan kişiye >> veli denilir. >> Başka bir yorumu Allah'ın velayeti altına girmiş insandır. Yani evliyaların hayatını aslında kim istihdam edip yönetiyor? Allah Azze ve Celle. Farkında mısınız? Yani onların hayatında istihdam sırrı var. Allah Azze ve Celle'nin yönettiği bir hayat. Sevdiği kullarını vel dost anlamı da var aslında. Yönettiği hayat değil mi? Veli Yusuf peygamber bir yerde söylüyor. Çok hoşuma gider ayet. Dünya vel diyor Allah Azze ve Celle'ye. Sen dünyada da ahirette de velimsin diyor. Yani velide bir dost kavramı var. Söylemiştim. Veli fid dü. Niye söylüyor bunu? Yani gösterdiği rüya ile Allah azze ve celle Yusuf'u yönetiyor. Doğru mu? Küçüklük yaşlarında. Ama Yusuf'un kabiliyetlerinin ortaya çıkması için kardeşlerin yanından koparılması lazım. Çünkü o atmosfer onun büyümesi için mümbit bir zemin değil. E Allah Azze ve Celle kardeşlerinin arasında bir problem halk ediyor. Neye niye halk ediyor? Yani o kıskanma problemini Yusuf'un oradan uzaklaşması lazım. Yani bir değil mi? Şöyle okun yayın gerilip oku attığı gibi Yusuf Peygamberin Mısır'a gidip orada kabiliyetlerinin açığa çıkması lazım. O yüzden Allah Azze ve Celle belli başlı hadiseler yaratıyor biliyorsunuz. Ve Yusuf peygamber büyüyebileceği ortam olan Mısır'a sevk edilir. Ama arka planda Allah Azze ve Celle'nin iradesini sürekli gördüğünden dolayı böyle söylemektedir. Ente velii fid dünya vel ahire. Sen benim dünyada da ahirette de beni sevk eden, yöneten velimsin. Ya bu inanılmaz bir bakış açısı.

Şimdi şunu dedim. Yani veli olmak zorundayız dedim. Buna neye dayanarak söyledim? İyi bilin ki Allah'ın veli kullarına korku ve hüzün yoktur diye ayet söylüyor. Bizim buradaki sıkıştığımız ana konu neydi? Geçmişin hüznü, geleceğin korkusu. Ayette de diyor ki Allah'ın veli kulluğu olursan sana korku da yok, hüzün de yok diyor. Tekrar söyleyelim. Hüzün geçmişi ilgilendiren bir kavramdır. Korku geleceği ilgilendiren bir kavramdır. Allah azze ve celle bir kul veli olursa bunun ikisinin de onda olmayacağını beyan etmektedir. Doğru mu? Çünkü velilerin hallerine bakalım. Geçmiş acılar onu etki altına almaz. E gelmemiş geleceğe de o vehim üstüne kurulan geleceğe de önem vermezler. Yani ona gerçeklik kıyafeti giydirmezler. Bu ikisi arasındaki sıkışmayı normal yaşantılar bu asırda kaldıramaz. kaldıramıyor da. Öyle değil mi? Ancak veli olarak bu dünyada rahat edebilirsin. Yani Allah Azze ve Celle'ye yaklaşıp dost olmak zorundasın. Çok enteresan. Mutlu olmanın yolu velilikte.

Bakın ilginç bir şey söyleyeyim. Sizlerin de hepiniz ders yapan arkadaşlarımsınız. Ders yaptığınızda içinize bir mutluluk geliyor mu? Böyle tarifsiz güven geliyor mu içinize? Ya Allah Allah bu haz nereden geldi? Niye böyle biliyor musunuz? Çünkü ders yaptığınız anda velilik makamındasınız. Ders yaptığınız anda nereden çıkardım bunu? Bakın Barlarkasında diyor ki üstat hazretleri cemaate sözleri okumak zamanında. Sözler dedilir Risale-i Nur cemaate sözleri okumak zamanında sendeki hissiyat-ı aliye yüksek hissiyatlar ve fazla inkişaf doğru mu? Keşfediliyor, inkişaf ediyor. Ve fedakarana hamiyet-i diniyenin galeyanının sırrı şudur ki birden hamiyet-i diniye galanı da oluyor mu içimde? İslam diyoruz, Allah diyoruz ve yani böyle içinden gelerek söylüyorsun sanki. Bu galeanın sırrı nedir? Velayet-i kübra olan veliliğin en büyük makamı. veraset-i nübüvvetteki peygamberliğin varisi makam-ı tebliğin envarı altına girdiğin içindir. Tebliğ makamı, sohbet anlatıcılığı bu dünyanın en büyük meselesi. Dünyanın en büyük meselesi Resulullah Aleyhisselatü Vesselam'ın yaptığı mesele. Diğer bütün meslekler ona nispeti ölçüsünde kıymetlidir. Ona nispeti yoksa hiçbir kıymeti yoktur. Velayet-i kübra olan veraset-i nübüvvetteki makam-ı tebliğin envarı, nurları altına girdiğin içindir. O vakit sen delal-ı Kur'an Saidid'in vekili belki manen aynı hükmüne geçtiğin içindir. Şimdi cümleyi görüyor musunuz? İnanılmaz bir mesele ya. Gerçekten Allah nasip etsin. O yüzden böyle 24 saat insan bazen ders okusa şey inmiyor. Enerji inmiyor, feyz inmiyor. Hastayken deneyin o da inmiyor. Yani neden yani niyette o olursa Allah Azze ve Celle de onu ikram ederse böyle acayip fiatlar akıyor insanın içerisine. Öyle olunca hasta olsa ayaklanıyor, ateşli olsa sönüyor. Öyle bir mesele.

Şu kutsi hadisi de okuyayım. Kim benim bir velime eziyet ederse bana harp ilan etmiş olur. Yani Allah azze ve celle sadece geçmiş gelecekten değil o anlık düşmanların tamamından da okulu koruyor. Bu asırda psikolojimizin düzelmesi için veli olmak zorundayız. Ente veliyi fid dünya vel ahire. Allah bizi de öyle nasip eylesin inşallah.

O sonda söylediğim ne oluyor? Rabb alemin. Ahiru sonu dualarının sonu Allah hamd ile biter. Kimin? Nerede? Biz bunu cennette yaşayacakmışız biliyor musunuz? Bütün dualarımızın sonu cennette. Artık nasıl nimetler akacaksa böyle sürekli Allah'a hamd ile bitecekmiş. Yani bu dünyaya bakan yanı da vardır. Asıl cennete ve ahirete bakan bir ayetmiş bu. Yani tabii ayette ve ahuru dava hüm diye geçiyor değil mi? Ama biz onu zikrederken bizim duamıza diye böyle söylüyoruz. Evet.