Transcription
Mezopotamya, bu coğrafya, insanlığın doğduğu kadim topraklardır. Akan kanı durmaz, savaşı bitmez, entrikası eksik olmaz. Geçmiş ihanetler unutulmaz, yenileri kaçınılmaz. Sizlerle, 5 bölümlük bu seride birlikte olacağız. 5 farklı cumhurbaşkanı, üç farklı hükümet ekseninde, üç farklı ülkeye, üç farklı başkente gideceğiz: Bağdat, Washington ve Ankara ekseninde şeytan üçgeninin perdesini aralayacağız. Bazı tanıdık isimler, bazı bilindik simalar göreceksiniz. Kah gülecek, kah üzülecek, geçmişe gittiğimizi düşünecek, ama bilakis günümüze ışık tuttuğumuzu göreceksiniz. Çünkü unutmayın, izleyeceğiniz bu geçmişte yaşananlar, bugünlere uzanan yolların döşenen taşlarıdır. Tarihin ilk kuralı, tekerrürden ibaret olmasıdır. [Müzik] [Müzik]
Türkiye, 12 Eylül'le birlikte yeni bir döneme girerken, Ortadoğu'da kazanlar kaynıyor, cepheler kızışıyor. Müdahaleden bir sene önce, yani 1979 yılında, Saddam Hüseyin Irak'ta kontrolü eline geçirmiş; İran'da ise İslam devrimiyle Humeyni iktidarı başlıyordu. İran'ın Irak'taki Şiiler üzerindeki etkisinden ve bir devrim ihracından korkan taze diktatör Saddam, kendince çözümü savaşta bulacaktı. Hüseyin, henüz devrim karmaşasında İran'ın zayıf olduğunu düşünerek işgal için hazırlıklarını tamamladı. 22 Eylül 1980'de, Türkiye kendi sorunlarıyla boğuşurken, Irak İran'a savaş açtı. Saddam hayatında belki de iki büyük hata yapacaktı: birincisi İran'a saldırmak, ikincisi Kuveyt'i işgal etmekti. Hüseyin, İran'la girilen savaşın dini bir savaşa evrileceğini öngöremeyecek, ABD'nin Kuveyt için ne kadar ileriye gideceğini de hesap edemeyecekti. Dünyanın belki de en kritik döneminde, yani Soğuk Savaş'ın en kritik bölgesinde, yani Ortadoğu'da, Bedevi bir diktatör sınırsız imkanlarla hareket ediyor, dünyayı ayağa kaldırıyordu.
Saddam'ın hayat tecrübesi ve dünya görüşü, şiddetin iktidarını destekliyordu; ona göre güçlü olmak meşruluğu sağlıyordu ve haklılık sadece güç kullanarak sağlanabilirdi. Şımarmasının bir diğer sebebi de, süper güç Amerika'nın sırtını sıvazlamasıydı. İran'la ciddi şekilde krizler yaşayan ABD için bu Sünni Arap diktatör, ideal bir aparat oldu. Zira Amerikalılar Körfez'in yeni patronu olmuştu; onların petrol rezervleri ise yeni kutsaldı. Saldırı, İran'ın savaş süresince Körfezi terörize etmesi ABD'yi de çok tedirgin ediyordu. Petrol tankerlerine askeri koruma sağlıyordu. Bu yüzden, 1984 yılına kadar Irak'ı diplomatik olarak yok sayan ABD, o tarihten sonra müthiş bir ilişki geliştirmeye başladı. ABD, Saddam'a 60 helikopter ve 45 uçak satacak, dünyada hiçbir ülkeye vermedikleri kredileri Irak için açacaktı. Diğer taraftan, İslam devrimine kadar İran'ı destekleyen ABD, şimdi ise İran'ı bir numaralı düşmanı görmüş ve ona karşı savaşmakta olan Saddam'ı desteklemeye başlamıştı. Hüseyin bu desteğe de güvenerek zehirli gaz ve biyolojik silah kullanmaya başladı. Tarihin bir ironisidir; ABD ve Birleşik Krallık, örneğin Mart 1986'da, BM Güvenlik Konseyi'nin Irak'ın kitle imha silahları kullanmasını eleştiren kararlar almasını veto oy kullanarak engellemişlerdi.
Saddam için bir diğer problem konusu, Kuzey Irak'taki Kürtlerdi. Irak tarihi boyunca sıkıntılar çıkaran bu bölgede, özellikle iki Kürt grubu öne çıkıyordu: Bunlar KDP ve KYB, yani Talabani ve Barzani'ydi. İran, savaşta Irak'a karşı atağa geçince, bu iki gruba bağımsızlık vaat etmişti; bu çağrıya hemen uydular. Bu Saddam için bir problemdi ve bu probleme karşı yine en güvendiği metodu, yani şiddeti uyguladı. 1988 yılında "Anfal Operasyonu" adıyla kuzeydeki Kürtlere karşı bir harekat başlattı. 15 Mart 1988'de, KYB peşmergeleri İran ordusuyla birlikte Halepçe şehrine girdi. Bu olayın üzerine Saddam Hüseyin tarafından dehşet verici bir cevap gelecekti; ertesi gün, 16 Mart'ta, Irak ordusu Halepçe'yi zehirli gaz ve kimyasal silahlarla vurdu. 7000'e kadar sivil hayatını kaybetti. İran'ın çekmiş olduğu görüntüler hemen Birleşmiş Milletler'de gazetecilere gösterildi. Ancak daha olay duyulur duyulmaz, ABD Dışişleri Sözcüsü Charles Redman yaptığı açıklamada İran'ı suçladı. BM'de Irak'a karşı yapılan karar oylamamasında ABD vetoyu verdi; İngiltere, Fransa, Avustralya ve Danimarka çekimser kaldı. Saddam bu şekilde Halepçe sonrası uluslararası kamuoyundan kurtulmayı başarmıştı. 8 yıl süren savaş, 1988'in Ağustos ayında sona erdi. Savaş sona erdikten bir ay sonra, ABD göstermelik olarak 9 Eylül 1988'de Halepçe katliamına tanıdı ve Saddam'ı kınadı.
ABD ve Batı dünyasından umduğunu bulamayan Kürtler, tıpkı 100 yıl önce Şeyh Ahmet Barzani'nin yaptığı gibi, çağrıyı Türkiye'ye sığınmakta bulacaktı. Talabani ve Barzani, gözlerini daha sonraları "babamız" diyecekleri yeni bir isme çevirdiler: Başbakan Turgut Özal. Dönemin Türk devleti, sınırları açmaya karşıydı; sınır ötesinde bir insani yardım kampı düşünülüyordu. Ayrıca siviller alınabilirdi, ancak peşmergeler, silahlı, eğitim almış militanlık gündemiyle bürokrasisi açısından sıkıntılıydı. Öte yandan, Saddam kapıların açılmaması için baskı yapıyordu; ancak Turgut Özal'ın koyduğu ağırlıkla karar kapıları açmaya yönelik çevrildi. Çözüm olarak, peşmergelerin silahlarına el kondu, kontrol altında kalacakları kamplar belirlendi. Böylelikle, çoğunluğu peşmerge ve ailelerinden oluşan yaklaşık 50.000 Kürt Türkiye'ye sığındı. Mevzu artık bölgesel bir krize evrildiği için gözler batıya çevrildi; ancak batılı müttefikler bu konuda destek bekleyen Özal'ı, tıpkı Kürtler gibi, dumura uğratacaktır. Zira hiç kimse Kürtler'le ilgilenmek istemiyordu. "I wonder in the last one year all the human rights adves in the Western World did not make a i ask them i will have this of these people immigrated to Turkey and you take the other, but there was no answer. They did not tole if are very..."
Türkiye'ye sığınan 50.000 mülteci, o dönemler devlet krizi sebep olmuştu. Türk devleti ve medyası, birkaç sene içinde bu sayının 10 katı kadar bir dalganın daha sınıra dayanacağının habersizdi. Türkiye, o dönemlerde müdahale öncesi şiddet ortamını unutmaya çalışıp, hatta 12 Eylül'ün kendisini de geride bırakarak dünyaya açılıyor, daha doğrusu kendisini dünyaya açıyordu. Başkan Reagan, ABD'yi Reaganomik dönemine sokarken, dünyayı Soğuk Savaş'ın ortasında yine iki tarafa bölüyor, daha doğrusu politikası gereği tarafları keskinleştiriyordu. Geçmiş Yeşilçam yıldızları ekranlarda bu tüketim çılgınlığının reklam yüzleri oluyordu. Kemal Sunal, yoksuldan ikinci çarıklılara dönemindeki sınıf atlama ve hayata tutunma çabasını anlatıyor; Müjde Ar ve Belinda da TV reklamlarını sarmış Yeşilçam ürünlerini parodi edercesine reklam yıldızı iken orta direk vatandaşın hayatına mahkum oluyordu. Hatta bu sürreal neoliberalizm eleştirisinde şampuan kelimenin tam anlamıyla kendisini kovalıyordu. Türkiye mega projeler ve memurum işini bilir bürokrasisiyle tanışıyordu. Madalyonun diğer tarafında ise hayali ihracat balonları, enflasyon ve terör sorunu vardı. "Saat kampanyası devam ediyor. Siz de katılın, kazanın! Çekilişle kazan, kupon biriktir, kazan biriktir, kazan kazan, oğu kazan! Belki şans sana da vurabilir. Kim bilir!" Bu halkın sosyolojisine yansıyan fırsat rüyasını, adeta Özal'ın sonraki yıllarda çok konuşulan "koyup 3 alma" politikasının fragmanı gibiydi.
Turgut Özal'ın Irak ve Saddam konusunda ilk uyarılarda bulunan lider olması, bu uyarıların batılı ülkeler tarafından ciddiye alınmadığı gerçeğini değiştirmiyorsa da... "Yemeği de hindi, yani Turkey mi var?" diye şaka yapıyor Reagan da gülüyordu. Hatta bazı gazeteciler, "Kongreden istediğiniz parayı Türkiye'ye verebilecek misiniz?" diye direkt olarak ziyaretin sebebini özetliyordu. Özal, "Kameralar Japon malı olsa gerek" diyerek çok sevdiği teknolojiyi konuşmakla yetiniyordu; istese de daha fazlasını yapma imkanı da yoktu o dönem. Zira ABD için Türkiye'nin rolü buydu: Sovyetler'e karşı bir tampon bölgesi ve Yunanistan'a fazla sataşmaması gereken dilenci ülke. En azından henüz ABD, Saddam'ı ve Irak'ı desteklemeye devam ediyordu. Diğer yandan, Özal'ın Saddam Hüseyin'e karşı bu antipatisinin kişisel bir geçmişi de var. Takvimleri şöyle bir geri saralım: 1979-80 yılları. Turgut Özal, Ekonomiden Sorumlu DPT Müsteşarı; kendi deyimiyle para toplamaya çıktığı yıllar. Türkiye fiilen iflas etmiş durumda; batılı ülkeler bunun farkında olduğu için, özellikle Kıbrıs Harekatı'ndan beri sorunlu ilişki yaşadıkları Türkiye'yi adeta kapılarında bekleterek aşağı alıyordu. Özal ve ekibi haftalarca, günlerce dil döküp yalvarmalar sonunda bula bula 15 milyon dolar borç buldular. Özal ve ekibi bu rakam karşısında yıkılıyordu. Hatta Özal'ın ekibinden Burhan Özçelik'in anlattığına göre sinirden ağlamaya başlıyorlardı. "Ben kendimi tutamadım, sinirden ağlamaya başladım. Turgut Ağabey de ağlıyordu. Bir ara bana, 'Burhan, ne yapalım? Çıkalım şu binanın tepesine, kendimizi aşağı atalım!' dedim. Yemin ediyorum, eğer dinimiz intiharı yasaklamasaydı, o gün Turgut Ağabey'le birlikte intihar edecektik. O kadar onurumuz kırılmıştı."
İşler daha da sarpa sarmaya başladı. Petrol ithalatı yapılamadığı için yakıt yoktu ve Başbakanlık buz gibi soğuktu; Başbakanlık'ta insanlar palto ve yorganla çalışıyordu. Tam bu günlerde de petrol zengini Irak'ta bir Türk tankeri bekliyordu; ama Türkiye parasını ödeyemediği için Iraklılar dolum yapamıyordu. Bir tanker petrol 15 milyon dolardı; bütün dövizler toplanmış, ancak 12 milyon dolar ancak bulunmuştu. Bunun üzerine Özal ekibi, Saddam'ın vekili Taha Yasin Ramadan'a telefon eder: "Siz tankeri doldurmaya başlayın, biz 12 milyon doları teminat olarak yatıralım; tanker dolana kadar da 3 milyon dolar bulur, onu da yollarız." Taha Yasin bunu şiddetle reddeder: "Para peşin! 15 milyon dolar yatırılmadan bir gram petrol vermem!" Aradan yıllar geçer... 1980, 14 Mart ayı. Özal daha taze güvenoyu almış, ANAP iktidar olmuş, Kenan Evren'in gölgesinde kendi siyasi çizgisini çekmeye çalışıyor. Dönemin aynı zamanda İran-Irak Savaşı'nın en şiddetli dönemi. Başbakan Özal önce Tahran'a, ardından Bağdat'a resmi ziyaretler gerçekleştiriyor; bu geziler Özal'ın Başbakan sıfatıyla ilk gezileriydi. Özal, ABD politikasının aksine İran'la ilişkilerini çok iyi tutar; bu iyi ilişkiler de ileride çok işine yarayacaktır. Büyük bir heyecanla Bağdat heyetiyle görüşmeye giden Özal, odaya adım atar atmaz soğuk duş etkisi yaşıyor: Saddam, daha selam vermeden ilk olarak, "Sizin ekonominiz iyi gitmiyor," diyor ve ekliyor: "Bizim ekonomimiz çok iyi, cephanemiz de çok bol." Saddam rahattır; çünkü Körfez ülkeleri Irak'a milyonlarca dolar pompalıyordu ve gerçekten de Özal'ın devraldığı yönetim ciddi ekonomik sıkıntılar çekmekteydi. Aynı zamanda, hala tam sivilleşmesi kolları bağlı Özal'ı diplomatik dili aşan sözlerle aşağılamaya çalıştı.
2 yıl sonra, 1985. Turgut Özal yine bir heyetle Bağdat'a gider. Saddam artık eski günlerinde değildir; savaş ekonomisini perişan etmiştir. Öyle ki, yapılan ziyaretlerde Suudi Arabistan, Türkiye'den sürekli bir şekilde Irak'ın borçlarını ertelemesi talebinde bulunuyor, kefil oluyordu. O ziyaret döneminde de Irak'ın Türkiye'ye tam olarak 3 milyar dolar borcu vardır; bu parayı ödeyemiyorlardı. Taha Yasin Ramadan, Türk heyetini havaalanına karşılamaya gelir; iltifatlar, övgüler dizer. 3 milyon dolar eksik diye tankeri doldurmayan o adam, şimdi Türk heyetinin önünde takla atıyordur. Aynı yıl Tahran'da bir başka önemli olay yaşanır: Saddam Hüseyin İran'a ültimatom verir ve hava saldırısı yapacağını açıklar; sivil uçaklar da bunun hedefi olacaktır. Bunun üzerine bütün ülkeler vatandaşlarını İran'dan tahliye ederler; ancak Japonya için ciddi bir sorun vardır: 72 saatte uçak göndermesi mümkün değildir İran'a. İran'daki Japon büyükelçi bunun üzerine Türk büyükelçisinden yardım ister; o da Türkiye bu talebi iletir. Türkiye'deki Japon şirketinin başkanı Takashi Morinaga da durumdan haberdar olur ve yakın dostu Başbakan Turgut Özal'ı arar. Özal'ın talimatıyla Türk Hava Yolları'na ait iki uçak Tahran'a gidip 215 Japon mühendisi alıp İstanbul'a getirir. Bugüne kadar uzanan bir Japon minnettarlığı oluşur; buradan bir kişi hariç herkes memnun denebilir.
Dönelim tekrardan 1988'e. Turgut Özal yeniden Bağdat'ı ziyaret eder. Bu sefer Saddam Hüseyin, Irak ve İran arasında aracı olmak isteyen Özal'ın sözünü ağzına tıkar: "Savaşı biz kazanıyoruz; İran'ın şansı sıfır!" Özal doğrusu şaşırmıştı; kredilerini geri ödeyemeyen Saddam birden yine aslan kesilmişti. Bu rahatlığın sebebi, ABD ve Körfez'in kendisine yaptığı sıcak para takviyesi ve yandan da Tahran'da bir denge oluşturacaktır. Bu İran gezisi kapsamında başkent Tahran'a varır. Türkiye bu gezisini Bağdat'a önceden bildirmiştir; haberi vardır yani. Nitekim gerçekten de Saddam'ın gece gündüz Tahran'ı vuran füze atışlarına bir ara verilmişti. Özal'ın çevresi bunu, "Sayın Özal adına Bağdat Büyükelçimiz ve Ankara'daki Irak Büyükelçiliği kanalıyla Saddam'a, bu gezi boyunca Tahran'a füze atılmaması için ricada bulunuldu," diye izah ediyordu; yani Türkiye'nin sözü dinlendiği söyleniyordu. Bu büyük bir yanılgı olacaktı. İstiklal Oteli'nde odasına çekilip istirahat eden Özal, gece yarısı patlayan bombalarla yatağından fırladı. Saddam, Özal'ın Tahran'da olduğunu tarihiyle bilmesine rağmen, belki de tam da o yüzden sabaha kadar Tahran'a bomba yağdırdı. Özal ve Türk heyeti Tahran'da Saddam'ın bombalarından kendini korumaya çalışıyor; Başbakan Turgut Özal dahil tüm heyet, daha güvenli olan zemin kattaki kafeteryada toplanıp oturuyordu. Hatta Özal'ın kalkıp sabaha kadar namaz kılıp dualar ettiği söylenir. Ertesi gün görüşmelerde de bombardıman durmuyordu; görüşülen devlet binasının camları bombaların etkisiyle patlıyordu. Bu bombardıman altında yurda nasıl dönülecek? Özal çevresi, Saddam'a gene mesaj gönderildiğini, Özal uçağa giderken ve uçağa havalanıp Tahran'ı terk ederken füze atılmaması istendiğini söylediler. Ne var ki Saddam bu mesajı da takmamıştı. Özal'ın konvoyu havaalanına ilerlerken hemen yanlarına Saddam'ın füzelerinden biri düştü. "Sen misin dünya kamuoyuna kurtarıcı rolü oynayan?" dercesine sıkıştırıyor Saddam, Turgut Özal'ı.
Turgut Özal bu olaylardan fiziksel olarak yara almadan memlekete döner; ama bu olayı hayatının sonuna kadar unutamaz; Saddam'a karşı daha sonraları Başkan Bush'u bile şaşırtacak derecede bir nefret biriktirir. Bu iki olay, yani para varken ve yokken Saddam'ın değişen tavrı ve İran gezisinde sözünde durmaması, Özal'ın Irak ve Saddam Hüseyin konusunda net bir kanıya varmasını sağlar. 1988 yılında Halepçe'de kaçan Kürtler sınırda belirince, Özal'ın Saddam'la geçmişi işte bu şekildedir. Ancak Kürt meselesi deyince bunu Kuzey Irak'a indirgemek yetersiz kalır; Özal'ın başında ciddi bir terör sorunu da vardır ve farkında olmasa da Irak bu sorunun ana karargahı haline gelecektir; hatta aslında halihazırda ana karargahıydı. Oysa 12 Eylül öncesi ülkedeki kaotik durumda hiç kimse PKK'yı konuşmuyor; hatta böyle bir örgütün varlığı bile kamuoyunda pek bilinmiyordu; gazetelerde onlarca başka örgütün arasında sayılıp geçiliyordu. Bu Apocular başta Bucak aşireti'ne saldırıyor, yerel halkta böylelikle itibar yaratmaya çalışıyordu. Müdahale sonrası Öcalan örgütü Lübnan'da sığınacak bir liman bulmuştu; zira Körfez'e doğru giden yolda İsrail ve Lübnan dizilen önemli taşlardan biriydi. Lübnan ve Filistin hareketi, dünyada birçok sol örgütün eğitim ve silahlanma kaynağı olacaktı. Öyle ki, PKK 1978 yılında kurulduğu zaman, Türkiye'de gerilla savaşı vermeyi amaçlayan birçok silahlı grup vardı ve bu grupların neredeyse tamamı eğitimlerini Filistinlilerden almıştı. Sol örgütlerin dağlarda silahlı direniş örgütleme planı yeni bir şey değildi; yani devlet bu tarz bir gerilla savaşına da yabancı değildi; Kaypakkaya'nın Tunceli dağlarında yakalanması gibi. Ancak bu dönemlerde devletin asıl beklentisi aşiretlerin ayaklanmasıdır. Aslında sizlerin de bugün şaşkınlıkla izleyeceğiniz günümüze kadar uzanan hatalar silsilesi buradan kaynaklanıyor ve kökeni yine Kuzey Irak'a kadar uzanıyor.
Barzani aşireti Kuzey Irak'ta Eylül 1961'de ayaklanmış ve peşmergeleri, yani silahlı güçleriyle Kuzey Irak'ın büyük bir bölümünü ele geçirmişti. Bağdat her ne kadar baskı yapsa da coğrafya ve askeri sıkıntılardan ayaklanmayı bastıramıyordu. Anlaşma imzalandı ve bu anlaşma ile birlikte resmi olarak Kürdistan Bölgesel Yönetimi kuruldu. Hatta Irak yönetimi adına anlaşmayı imzalayan kişi, Baas Partisi'nde yeni yeni yükselen Saddam Hüseyin'di. Ancak Amerikalılar'ın araya girmesiyle 1975 yılında Irak ve İran anlaştı; bunun üzerine Barzani ve 100.000'e yakın takipçisi İran'a kaçmak zorunda kaldı. Bağdat yeniden yönetimi ele geçirdi. Talabani ise Suriye'ye, yani Irak bağının hasmı Esad'a, Suriye bağına sığındı. Barzani ve partisi, "Feodalist Aşiretçilik" Kürdistan Yurtseverler Birliği'ni kurdu. Bu iki grup arasındaki çekişme böyle başlayacaktı. Talabani Suriye'de Abdullah Öcalan ve örgütüne destek olacak, hatta Bekaa'ya yerleştirecek; Apo'nun Suriye istihbaratıyla aracılığını yapan kişi de büyük ihtimalle kendisiydi. Barzani tarafı ise İran'da örgütlenecekti. 1980 yılında Irak-İran Savaşı başlayınca bu iki grup tekrar ayaklanacak, sonradan Halepçe'de bombalanınca soluğu Türk sınırında alacaklardı. Hikayenin bu kısmını biliyorsunuz zaten; anlattık. Bilmediğiniz ise bu Barzanilerin Türkiye etkisi. Ahmet Barzani hem Şeyh hem aşiret lideriydi; Türkiye'ye iltica etmiş olmasına rağmen ağır ayaklanmasına sempatiyle bakıyordu. İsmet İnönü bu dönemlerde Iraklılarla görüşürken durumun farkında olduğunu belirtmişti. Sonraki yıllarda Türkiye'yi ilgilendiren pek bir gelişme yaşanmadı, ta ki Mustafa Barzani Irak'ta 1961 yılında ayaklanana kadar. Barzani'nin Kürt milliyetçiliği, Türkiye'yi de kapsayan büyük bir Kürdistan'ı hayal ediyordu. İşte bundan etkilenen Şerafettin Elçi ve arkadaşları 1965 yılında Türkiye'de yasa dışı şekilde Kürdistan Demokrat Partisi Kuzey (PDK-Bakur) kurarlar. Bu oluşum, Barzani aşireti'nin Irak'taki partisinin Türkiye kolu olacaktı; slogan da Barzani'nin yolundaydı. 61 Anayasası'nın yarattığı özgürlükçü ortamda yoğunlaştığı konulardan biri Kürt meselesiydi. Broşürlerde demokratik taleplerden bahsedilse de aslında hedef ağalar ve bazı gerici güç odaklarıydı. Hatta üstüne üstlük Batman'da o dönemlerde Amerikalı şirketlerin petrol araması da tamamen bir sömürgeci imajı yaratmıştı. Geri kalanı ise solun okuması.
1967 yılında Türkiye İşçi Partisi'nin organize ettiği Doğu Uyanış mitingleri bir kitlesel halk uyanışı değildi; ama özellikle üniversiteli Kürtçü gençler örgütlenme konusunda bir felakete yol açtı. Bu mitinglere katılanlardan bazıları TKP'lilerdi. Bu durum devletin dikkatini çekti ve 19 Ocak 1968 tarihinde TKP operasyonuyla hepsi tutuklandı. Hatta sorgularına giren kişi Mahir Kaynak'tı. Bu izlenimler ve istihbarat eşliğinde, 1968 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığı "Doğu ve Güneydoğu'daki Kürtçülük faaliyetleri" başlıklı bir rapor hazırladı. Raporun içerisinde Kürt aşiretleri, bunların üye sayıları, silahlı üye sayısı, politik duruşları, liderlerinin politik duruşları, Barzani aşiretiyle bağlantıları ve TKP'nin parti programı yer alıyordu. Kısacası beklenti Barzani aşireti'nin isyan etmesidir. Bu durumlar üzerine TKP kurucuları Kuzey Irak'a, Barzani'ye sığınır. Hatta Mustafa Barzani bunları görünce şaşırır: "Kiminiz doktor, kiminiz avukat; iyi meslekleriniz var. Gidin işinize bakın! Ne işiniz var burada?" diye sorar. Ancak burada önce parti sol-sağ diye bölünür; iki TKP oluşur; ardından birbirini vurup öldürürler; "İki sayıt olayı" diye geçer. Bu durumdan rahatsız olan Barzani tarafı da olaylarla bağlantılı olmak istemez: "Bizim sizinle bağımız yok!" denir. Bundan etkilenen kurucu Şerafettin Elçi partiyi terk eder. Elçi daha sonra Ecevit döneminde bakanlık yapacak, CHP'den milletvekili adayı olacaktı. Hatta geçen seçim çokça konuşulan başdanışmanı Nuşirevan Elçi de bu şahsın yeğenidir. Yetmediği gibi ismi Şırnak'ta 2013 tarihinde Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılan havalimanına verildi. Geri kalan tarafı ise Doğu mitinglerinde sonra devrimci Doğu kültür ocaklarını kurdu. Bu DDK'nın müdavimlerinden biri de öğrenci Abdullah Öcalan'dı. 1971 Muhtırası'yla DDK da kapatılır. Türkiye İşçi Partisi gibi Kürtçü yazar Celal Temel bu durumu şöyle özetler: "49'lar davasında 50, 12 Mart'taki üç toplu davada 250 Kürt sanık bulabilen devlet 12 Eylül'de 10.000'e yakın sanıkla karşılaştı." Bu 1960-80 arası yıllardaki silahsız Kürt mücadelesinin bir özetidir aynı zamanda.
Aradan geçen birkaç senede bu öğrenciler üniversitelerde örgütlenmeye devam ettiler; devrimci Doğu kültür ocaklarından iki örgüt çıktı: KUK ve PKK. Bu iki örgüt Türkiye'de faaliyet gösterecek tek silahlı Kürtçü örgütleri aynı zamanda ve uzun süre birbirleriyle de çatışacaklardı; bir gerilla savaşının beklendiğinin en net örneğiydi bu. Tatbikat sırasında Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Jandarma Genel Komutanı da Milli Güvenlik Konseyi üyesi Sedat Celasun'du. Tatbikat senaryosu basittir: Bir ayaklanma vardır ve bu bastırılacaktır. Ayaklananlar ise bir aşirettir ve gerilla savaşı uygularlar. Yani anlayacağınız, devlet hala Barzani ekolü bir ayaklanma beklentisi içerisindedir. Tatbikatta düşman gerillanın komutanı rolünde olan kişi, Jandarma Yüzbaşı Arif Doğan'dan başkası değildir. 2000'ler sonrası JİTEM'i kurduğunu ve yönettiğini iddia etmesiyle çokça konuşulan Arif Doğan... Ne ironiktir; burada aşiret ayaklanması prova eden devlet, çok değil birkaç sene sonra bu aşiretleri kendi elleriyle kuruculuk altında silahlandıracak ve neredeyse yarı özerkli verilecekti. Yüzbaşı Arif Doğan da albay olarak 10.000 adamı silahlandırdı: "Atatürk görse beni asardı!" diyecekti.
Bu gerilla savaşı için 1979'da Lübnan'a kaçan Apo ve militanları 1980 yılının Nisan ayına kadar silahlı eğitim alırlar. Bu daha önce de anlattığım gibi çoğu örgütün uyguladığı bir stratejidir. Silahlı militanlar gruplar halinde Doğu ve Güneydoğu'nun üç noktasını üstlenmek üzere Türkiye'ye geri giderler; bu üç ana üst bölgesi; Adıyaman, Tunceli ve Şırnak. Gerilla gruplarının koordinatörlüğüne de Kemal Pir atanır. Ancak evdeki hesap çarşıya uymaz; itirafçılar yüzünden örgüt çözülmeye başlarken bir de 12 Eylül yaşanır. Dağlarda örgütlenen bu grupları 84 Eruh ve Şemdinli saldırılarına kadar halk da garipsiyordu. Halk dağlardaki silahlı adamlara alışkındır; ama komün hayatı yaşayan kadınlı erkekli gruplar halinde dolaşan, sırt çantalı insanlara alışkın değildir. Öyle ki, durumu garipseyen halk karakollara bu durumu bildirir: "Bunlar bizim bildiğimiz eşkıyalara benzemiyorlar!" diye. Hatta bazen bizzat kendileri çatışıp jandarmaya gelin cesetleri diye haber gönderiyorlardı. Gerek tatbikatlar, gerek itirafçılık da bir şema, bir beklenti vardır PKK konusunda. Zira bu ilk erken dönem PKK'nın çekirdek kadrosu Diyarbakır Cezaevi'ne atılmış; örgütün ilk çalışmalarını yapan bu kadro daha sonraları ya itirafçı olacak ya da çıktıktan sonra Apo'ya muhalif olarak Avrupa'ya kaçacaktı. Örgütün kadrosundan ilk çözülen kişi Şahin Dönmez olmuştu; Diyarbakır Cezaevi'nde onun başında olduğu bir itirafçı kovuşturma kuruldu. Dönmez burada ilerleyen senelerde adeta bir itirafçı ordusu yaratacaktır. Dönmez'in itirafları PKK'nın infaz timlerini deşifre etmişti; Öcalan'ın Ankara grubu ve Mardin-Tunceli grupları arasında bir iç çatışmanın sonucuydu bu timler. Zira daha 1977 yılının başında Cemil Bayık, Abdullah Öcalan ve Şahin Dönmez'in bilgisi dahilinde Antep ve Elazığ'da birer infaz timi oluşturulmuştu; bu timler aracılığıyla örgüt içi infazlar gerçekleştiriyordu. Aslında örgütün karakterini özetleyen olaylardan biridir bu infazlar; tıpkı daha sonraları Eruh ve Şemdinli saldırılarının sözde komutanlarının ortadan kaldırılması gibi. Sonrasında da efsaneleşenlerden ve ölümüyle efsaneleşen bir isim: Güya başka bir örgüt ile sözlü tartışma esnasında vurulmuş. Hatta Öcalan, PKK'nın Hakkari'de yemin olarak kurulduğunu söylüyor ve devlete savaş ilanını böyle başlattığını anlatıyordu; ancak sözde başka bir Kürtçü grubun öldürdüğü söylenen Hakkari'nin niye devlete savaş ilan ediyorsun bunu bugün en büyük Apocular bile açıklayamıyor. Yine ilk infazlılardan biri de Celal Aydın'dı; 1977 yılında öldürülmüştü; PKK Politbüro üyesi ve örgütlenme sorumlusu itirafçı Şahin Dönmez, Aydın cinayetini olduğu gibi mahkemelerde anlatacaktı: "Celal Aydın bizim içimizde iken, 'Tekoşin' adı verilen örgütle birlikte çalışıyordu. Öldürme kararını ben, Abdullah Öcalan ve Cemil Bayık aldık. Hatta başka bir yerden temin ettiğimiz kürek ile kazmayı bir ara Celal Aydın'a taşıttık; onun daha bir şeyden haberi yoktu. Kazma işi bitince Celal'i mezarın başına götürdük; arkadaşlar ona diz çöktürdü; Ali Gündüz elindeki silahla kafasına bir yer ateş etti; Celal oraya yığılıp kaldı; kolundan saatini aldık; bir tekme vurarak elbiseleriyle birlikte çukura attık; üstünü toprakla kapattık." Gerçekten de Aydın'ın cesedi, Sönmez'in tarif ettiği yerden kazılıp çıkarılmıştı. Diyarbakır davasındaki diğer PKK kurucuları Sönmez'in, kurucularından birinin her şeyi bir bir anlatmasına inanamıyorlardı. Sakine Cansız, Şahin'le bitişik odalarda kaldığı için onun itiraflarına tanık oluyordu; kitabında şöyle yazacaktı: "Sonra anlatımlarını genişletti; o kadar çok şey anlattı ki, polis sormadan konuşuyordu; ayrıntılandırma birkaç gün sürdü. Şahin'in anlatımları nedeniyle diğerlerimizi bırakmıştı; nasıl olsa Şahin herkese her şeyi anlatıyordu." Dönmez'in bu itiraflarıyla Elazığ davası ve eş zamanlı olarak örgüt çözülmeye başladı; çekirdek kadro bir bir tutuklanırken yurt dışında olan Öcalan bu tutuklama dalgalarından korunacaktır.
Örgütün bu kurucu kadrosunun içler acısı durumunu anlamanız için sizlere Diyarbakır PKK davasındaki savunmalarda örnekler vereceğim. Bu isimler bugün PKK'nın efsanevi kurucularından sayılıyor; örgüt üyeleri, teröristler bunlara adeta tapıyorlar. Şimdi sizi, "Kürdistan fikrini ileten sebep ne? Neden Kürdistan diyorsunuz? Tarihi tetkik ettiniz mi?" diye sorunca, Mazlum Doğan bunu herkesin kabul ettiği şekilde şöyle bir savunma yapıyor: "Türkiye'deki basın artık daha önce hiç kullanılmasına rağmen 'Kürdistan' tabirini kullanıyor. Bu çok ilginçtir; ben kendim Türkiye'den çıkmış Kürdistanlı Kürtlükle ilgili hangi yayını bulduysam okudum; bununla da yetinmedim; bir tek cümle, bir tek kelime bile geçtiğini sandığım eserleri bile okudum. Hangi şeyleri okudun? Ben 'Çağdaş Kürdistan Tarihi' diye bir kitap vardı, Ronahi Yayınları'nın Almanya'da basılmış; onu okudum. Evet, 'Güneş, yani 19. yüzyılda Kürdistan üzerinde mücadeleler' adlı biri tarafından yazılmış, Komal Yayınları tarafından çıkmıştı; okudum. Ayrıca şu var: Yani bu Kürtlerin şu ya da bu ırktan geldikleri, şuradan ya da buradan geldikleri pek önemli değil; benim bildiğime göre Kuzey Avrupa'dan, İskandinav Yarımadası'ndan, Rusya steplerinden gelip... Bunu hangi yazar diyor, İskandinavya'dan geldi diye? Bu konuda kendim araştırma sahibi değilim; yalnız Abdullah'ın bu konuda daha geniş araştırmaları var; onun yaptığı, benim söz konusu ettiğim konuşmasında, benim yazıya geçirdiğimi söylediğim konuşmasında vardı; okumuştum; böyle söylendi, yani başkaları tarafından da söyleniyor. Bunlar tarihte devlet kurmuş mu peki? Evet. Hangi devleti kurmuşlar? Şunu söyleyeyim: Med organizasyonunun tarihlerin
Gördün mü Hakkari’yi? Sen? Evet, gitmiştim. Ne zaman gittin? Yakın tarihlerde. Bir iki sene önce gitmiştim ama yani yol yok derken; Hakkari’nin bizatihi kendisi değil, bütün Euro olarak kastediyorum, pek çok yere yol gitmezken Cizre’ye iki üç koldan yol gitmektedir, asfalt yol gitmektedir. Yine bir başka PKK kurucusu ve Lübnan’da eğitim görüp Türkiye’de mevzilenen komutan Kemal Pir’in ifadesine bakarsak; hakim soruyor: “Kürdistan tarihini incelediniz mi biraz?” “İmkanlarım ölçüsünde.” “İncelediğiniz kadarıyla nereden gelmiş şimdi Ortadoğu halklarının mozaiği?” Elam’lar, Asurlular, Sümerliler, Akad’lar… Bütün bunlar Mezopotamya’da yaşıyor. Mezopotamya aynı zamanda uygarlığın da kaynağı, uygarlığın merkezi. Dicle ve Fırat nehirlerinin bulunduğu yer, ilk sınıflaşmanın, bilim, sanat ve bilim ürünlerinin ortaya çıktığı alan Mezopotamya. Kürtler ise burada yaşıyor. Yani bu konuda bilimsel bir sürü iddialar var. Bazıları yerli toplumdur der. Kim diyor bunu? Hangi eserler diyor? Hatırlamıyorum bugün kitapların isimlerini ama dünya çapında farklı görüşler var bu konuda. Yani net olarak bilimsel olarak ortaya çıkmış değil. Ve bugün bunun bilimselliğini bulmak bana ait olan bir şey değil; yani ben tarihçi değilim. Bu ifadeler ideolojik açıdan örgütün kurucu kadrosunun içler acısı durumunu ortaya çıkarıyor. Sürekli aynı iki kitap kaynak gösteriliyor ve sıkıştığı yerde Abdullah arkadaş, yani Öcalan, referans gösteriliyor. Açıkça görülmektedir ki Öcalan üniversite döneminde iki kitap ve Şeyh Said, Seyit Rıza ayaklanmalarıyla alternatif bir tarih çizmiş; bunu da Marksizm’le, ulusların kader tayin hakkıyla soslamakta devam ettirmişti. Ayriyeten bu iki kitaba da değinmeden olmaz tabii ki.
Bunlardan ilki, 19. yüzyılda Kürdistan üzerinde mücadeleler kitabı; yazarı Halfin olarak geçiyor. Bu bir mahlas, ancak yazarı bilinmiyor. Kitap Rusça’dan çevrilmiş ve kaynakça bulundurmuyor. Diğeri de Kürdistan’ın Çağdaş Tarihi; yazarı Lucien Rambo. İki kitabın çıkışı da aynı sözde yayınevinden. Dönemin PKK kaynaklarına da bakarsanız sürekli bir şekilde bu ünlü Fransız yazar Lucien Cambodja adı geçer. Oysa bu bir mahlas, böyle bir kişi yoktur, ünlü de değildir. Bin aleyh. Bu kitabın harici yayını da yoktur. Mahlasın ardındaki kişi Fransız misyoner rahip Thomas Boyd’dur. Boyd Katolik Dominik tarikatına üye bir rahip. Tarikat bu şahsı misyonerlik yapması için Bağdat’a gönderiyor. Burada Yakup kilisesinin başına geçtikten sonra Kürtler’le ilgilenmeye başlıyor. Ardından Fransız devletinin işgal ettiği Suriye’nin Kamışlı kentine tayin ediliyor. Misyonu bölgeyi Fransızların daha kolay yönetebilmesi için bir birlik oluşturmak ve bunun için de Nasturileri ve Kürtleri incelemektir. Boyd bunu yapar, bir Kürt tarihi yaratır. Ne hikmetse bu tarihte Kürtler aslında Müslüman olana kadar özgürler, sonra Müslüman olunca çöküşe geçmişlerdir. Aslında Müslüman da değillerdir, Ezidi, hatta Zerdüşt’türler. Baskı olmasa Müslümanlığı da bırakacaklardır, Boyd’un iddiası bu yönde. Thomas’ın Fransız devletinin emriyle yazmış olduğu bu kitaplar Türkiye’deki PKK Kürtçülüğünün temelini oluşturur. Rus Kürdolog Vladimir Minorsky de kendisini baz alarak devam eder. Öcalan’ın buradan ve isyanlardan yaptığı çıkarımı anlamışsınızdır herhalde yoldaşları. Mahkemelerde soru gelince dökülse de PKK’nın ideolojisi bunun üzerine kurulmuştu. Örgüt dışarıda bu şekilde yeniden örgütlenmeye başlarken, cezaevlerindeki militanlar eğitim vermeye devam ederler. PKK bizzat kendi yayınlarında cezaevlerini akademi olarak yazarken; PKK itirafçıları cezaevinde seminer yapıldığını, dergi çıkarıldığını kendileri anlatıyorlar. Diğer taraftan, dışarıda PKK’ya muhalif olmak ölüm demekti. Cem Ersever şöyle; “İsyan ediyordu bölgede. PKK örgütüne ihanetin cezası ölüm, devlete ihanetin cezası Diyarbakır 1 numaralı tutuklu evinde akademik PKK kariyeri yapmaktır.” Böyle bir ortamda TC varlığının giderek son bulacağını söylemek için falcı olmaya hiç gerek yoktur. Öyle ya da böyle Lübnan’daki örgütün ilk çekirdek kadrosundan kimse kalmamıştı. PKK Filistinli örgütlerle sıkı ilişkiler geliştirmeye başlar. Örgüt militanları Vietnam’ı örnek alarak çokça okuma yapmaya başlarlar. Onlar daha önceden sıkça yaptıkları gibi silahlı eğitim aldıktan sonra Türkiye’ye hemen geri döneceklerini düşünmekteyim; ancak öyle olmaz. Mahsum Korkmaz hazırlıkların 2 yıl süreceğini belirtir. PKK Türkiye’den değil, Irak’tan saldıracaktı. Çünkü işte bu terör örgütünü diğer bütün örgütlerden ayıran özellik olacaktır. 84’tür örgüt olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Bu yeni geliştirilen stratejiyi Öcalan Kürdistan’da Zorun Rolü kitabında özetler. Özellikle de sözde devrimci şiddete ilişkin PKK’nın görüşlerinin temelinin ortaya konduğu bu kitap izlenecek mücadele taktiğini resmeder. Devrimci şiddet dediğiniz, bildiğiniz terörizm. PKK ilk konferansını Temmuz 81 tarihinde yapar ve gerilla savaşını duyurur. Özellikle coğrafi koşulların, siyasi temelin, askeri araç ve gereçlerin, örgütlenmenin uygun olduğu alanlarda gerilla mücadelesi gündeme gelecek ve bu mücadele Kürdistan’da önemli roller oynayacak. Partinin şiddete dayanan ve dayanmayan mücadele yöntemleriyle sağlayacağı siyasi gelişme ve bu siyasi gelişmeyi daha da hızlandıracak gerilla savaşı bir halk ayaklanmasına yol açacaktır. Gerilla savaşının geliştirilmek Kürdistan koşullarında siyasi sonuçlar alınabileceğini, siyasi amaçlara ulaşılabileceğini sanmak gülünç olur. Şahin Dönmez’in çözülmesi örgütü zor duruma sokuyordu. Öcalan yayınlarında her iki günde bir bu ihaneti anlatıyor, bir yandan da Diyarbakır cezaevinden çekiniyordu. Kaç kişi daha çözülecek? Diyarbakır davasında savcı örgütü üç gruba ayırmıştı; alt iki grup çözülürken üst yönetici ve kurucu grup direniyordu. Süreç yönetim açısından tam bir skandaldır. Avukatlar aracılığıyla savunmalar propagandaya çevrilir, Serxwebûn’da yayınlanıyor. İçeride bulunan PKK kurucuları Serxwebûn’da makaleler yazıyordu, dergilerde cezaevi direnişleri övülür, Ken görevlilerin isimleri yayınlanıyordu. Esat Oktay Yıldıran’ın ismi ilk 1982 yılında bu şekilde geçer mesela; ancak ismini Esat Okay Yıldıran diye yanlış yazarlar davalarda. İdam cezaları konuşuluyordu. Apo’nun büyük endişesi de işte tam da bu idam korkusu yüzünden militanların iyice çözülmemesiydi. Örgüt baskıyı artırmak amacıyla Mayıs’ta Serxwebûn kapağından şu haberi girer: “Diyarbakır’da katliam!” Habere göre PKK kurucusu Mazlum Doğan cezaevinde boğularak öldürülmüştü. Serxwebûn’a ulaşan bilgilere göre katliam şöyle gerçekleşmiştir: Zindanlarda direnişi örgütlediği, çeşitli işkence uygulamalarıyla ilgili bilgileri dışarıya sızdıran üyesi Mazlum Doğan, Mart ayının 2. haftasıyla birlikte yoğun bir işkenceye alınmış; 21 Mart’a kadar süren akıl almaz işkencelere rağmen direnişini sürdürmesi üzerine hücresinde boğularak hunharca katledilmiştir. Mazlum Doğan’ın yaşamını yitirmesine rağmen cezaevindeki direnişin kırılmadığını, aksine daha da büyüdüğünü gören, boyutlardaki paniğe kapılan faşist cuntanın eli kanlı maşaları diğer koğuşlarda tutuklulara da saldırmış ve giriştiği katliam sonucunda çok sayıda devrimci militan hayatını kaybetmiştir. Örgüt aynı sayıda dünya basınında katliama tepkiler haberine yer verir. Gerçekten de Batı medyası PKK’yı kaynak alarak Mazlum Doğan’ın öldürüldüğünü yazmaktadır. “Mazlum Doğan’ın katledilişi asla unutmayacağız ve hesap soracağız!” yazmaktadır. Yalnız bu unutmama işi pek uzun sürmeyecektir. Örgüt bir yandan açlık grevleri örgütlerken bir yandan da bu haberlerle olası itirafçılara baskı ve mobbing uygulamaya başlar. Öyle ya, bakın kurucular ne bedeller ödüyor; “Siz Lübnan’da, Irak’ta rahatsinız,” deniyordu. Bu şekilde örgüt içi muhalefet dizginlenir, olası yeni itirafçıların da gözü korkutuluyor oldu. Oysa gerçek çok farklıydı. Mazlum Doğan katledilmemişti; PKK davasından çıkacak sonuç belli olmaya başlayınca çıkış görememiş, bunalıma girip intihar etmişti. Yani kendi kendine asmıştı. Bu intihar üzerine kurgulanan boğuldu haberi size abartı geliyorsa daha nereye kadar gidecek, bekleyin ve görün. Ölüm oruçları organize eden örgüt önceki sayısında bu direnişi överken sonraki sayısında “şehit düştüler” haberini geçmektedir. “Mazlum Doğan’ın intiharını daha ne kadar saklayacak” diye düşünüyorsunuz? Belki daha durun. PKK önce bu dönemde devrimci şiddet teorisini kuracak, sonra bir de ikinci kongresini yapacaktı. Örgütün Avrupa yapılanması sokaklarda “Diyarbakır katliamının hesabını soracağız!” diye protestolar organize ederler. İntihar eden Doğan katledildi diye sembol haline getirilir. Avrupa’da düzenlenen PKK kutlamaları gecelerinde Şivan Perver sahne almaya başlar. Zorun Rolü’nde gelmekte olan terörizmi şöyle anlatıyordu Öcalan: “Savaş bir ülkenin ekonomik ve toplumsal güçlerini sınar. Kürdistan devrimci savaşı da Kürdistan’ın ekonomik ve toplumsal güçlerini sınayacak; yaşama güçlerini olup olmadığını gösterecek; yaşamaya hakkı ve gücü olanla olmayanı birbirinden ayıracak; eskiyi, çürümüş, çağ dışı olanı mezara gömerken yeniyi, sağlamı, çağdaş olanı geliştirecek. Kürdistan halkının gerçek kurtuluşa, ulusal bağımsızlığa, demokrasiye ve sosyalizme gitmesine hizmet edecektir.” Bu aslında köy baskınları ve katliamların habercisidir. Bir taraftan da örgüt militanlarına hala Mazlum Doğan’ın intihar ettiği söylenmemiştir; örgüt militanları öldürüldü diye efsaneleşen, ardından ölümünün 1. yılında bir başlık: “Katledilişinin 1. yıl dönümünde Mazlum Yoldaşı büyük saygı ve minnetle anıyoruz. Kürdistan bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin önderlerinden, PKK MK üyesi Mazlum Doğan bundan tam bir yıl önce, 21 Mart 1982’de sömürgeci faşist caniler tarafından katledildi. Aynı zamanda halkımızın her türlü ezgiye karşı kutsal direnme ve varoluş mücadelesini Nevruz’da simgeleyen 21 Mart, bu soylu geleneğin en kararlı takipçisi ve günümüzdeki temsilcisi olan PKK’nin sömürgeci zindanlarda Mazlum Yoldaş’ın şahsında doruğa ulaştırdığı direnişle yeni bir anlam ve içeriğe kavuşarak modern Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin yolunu aydınlatan sürekli bir meşale haline geldi.” Nevruz mu Nevruz? Onun gerçekleştirmeyi başardığı büyük ve tarihi eylem hakkında fazla bir şey söylemeye gerek yoktur. Bir dakika ya, tarihi eylem derken Doğan katledilmiş miydi? Daha bu yazının girişi mesela o şekildeydi. “Halkımızın bağımsızlık ve özgürlük tutkusunun hiçbir şekilde öldürülemeyen bilinci, eylemi ve kararlılığıyla kanıtlayarak düşmanın elindeki tüm silahları yere düşürmüştür. Çünkü o direnişiyle teslimiyetin ve uşaklığını kaldırıp onu tüm çıplaklığıyla sergileyerek ihanetin yolunu tıkamıştır.” İlginç değil mi? Mazlum Doğan’ın intiharı kaçınılmaz bir gerçek olduğu anlaşılınca, günden güne belli olunca PKK protesto için intihar ettiğini iddia edecektir. Katledildi deme sebepleri de işte hapse atıldığı için intihar etti ya, o da işte katliam oluyor. Yoksa yani yalan konuştuklarından değil. Hatta ve hatta Doğan bunu Nevruz yüzünden yapmış. Oysa ki ne Doğan ne de PKK bu tarihe kadar Nevruz’u falan almıyordu, bilmiyordu. Belki de PKK’da iki sene boyunca ne Nevruz ne intiharı ağzına almamıştı. Olan şuydu: Öcalan Tevfik Abdullah okumuş ve Zerdüşt devrimci Kawa efsanesini keşfetmişti. Her zaman yaptığı gibi tarihten isyan çıkarma metodunu uyguladı kendince. Buna göre PKK modern Demirci Kawa’ydı; bu da Nevruz’da kutlanmalıydı. Aynı sayının diğer haberlerine bakarsanız Doğan’ın neden birden kendini feda eden kahramana çevrildiğini anlayabilirsiniz. Almanya’da başlayan bu kutlamaların hepsinde Mazlum Doğan posterleri var. Sonraki yıllarda PKK bu işi iyice abartıp Mazlum Doğan’ın kendi kendini yaktığı iddia edecektir. Yani öyle bir fedakarlık ki, öyle bir şey yaptı ki, öyle bir fedakarlık ki; intihar etmedi, sadece kendisini yakarak intihar etti. Niye? Nevruz’da sembol olsun diye. Kibritle yapmış bunu, hem de üç kibritle. Bu saçmalık öyle bir hal alır ki Öcalan yakalandığında PKK’lılar gerçekten kendilerini yakmaya başlarlar. Doğan’ın cesedinde yanık falan olmadığı ortaya çıkınca PKK bu sefer ekler: “Ya kendini yakmadı, önce hücresini yaktı, sonra o hücrede intihar etti, o yüzden yakmış gibi oldu.” Mevzu öyle bir hal alır ki çözüm sürecinde Show TV’de yayınlanan PKK propaganda dizisi “Bu Kalp Seni Unutur Mu” bu olaya yer verir. Bölüm bitince de bütün PKK kurucuları saygıyla anılır. Bir Türk televizyonunda sağ üstü Atatürk varken kimse yaklaşmasın! Bu bir eylemdir, insanlık olur! “İşkenceyi yenecek insanlık olur yapınız oğlum Ferat, niye yaptınız oğlum, niye?” Nevruz’un önemi de Öcalan’a göre kitleselleşme için bir araç olmasıdır. Serhildan ilan edilirse, yani ayaklanma; halk buna belki katılmaz ama bu masum bir kutlama gününe çevrilirse halk buraya getirilebilir. Ardından bir iki provokasyonla, silahla bir karışıklık çıkartılabilir. Bu sebeple Nevruz ve cenazeler PKK’nın 90’lardaki iki çalışma noktası olacaktır. Ama buraya kadar daha uzun bir yol vardır.
PKK’nın Lübnan’daki bu yeni kadrosu yaklaşık 2 yıllık bir eğitim ve planlama süreci sonrası 1982’de yaptıkları kongrede Mao Zedong gerilla taktiği kapsamında uzun süreli halk savaşı stratejisini benimsediğini açıklar. Bunun ilk aşamasında silahlı propaganda yapılması için HAREK kurulur. Silahlı propaganda demişken, dümdüz silahlı eylemlerdir bunlar. Silahlı propaganın amacı kendi ismini ve davanı duyurmak, bölge halkının da sana biat etmesini sağlamaktır. Nitekim PKK’nın kuruluşunu duyurması mesela yine aynı şekilde Bucak Aşiretinden Milletvekili Mehmet Celal Bucak’a yaptıkları saldırıyla gerçekleşmişti. Bucaklar hem erken dönem Urfa zamanında Öcalan için bir tehdit, bir rakip, hem de halkın gözünde itibarlıydı. Bu saldırı basında geniş bir yer buldu. PKK kadrosunun Diyarbakır’daki ifadelerinden basına ne kadar önem verdiklerini fark etmişsinizdir. Sonraki yıllarda da PKK’ya en büyük desteği dolaylı ya da direkt yoldan Türk basını ve medyasının verdiği söylenebilir. İşte bunun için 1982’de kurulan HAREK’in başına da Mahsum Korkmaz geçirilir. Hatırlarsanız Kemal Pir ve ilk üç militan grubu Adıyaman, Tunceli ve Batman’da örgütlenmişti. HAREK bu şekilde Türkiye içinde çalışmayacaktır; elde edilen tecrübelerden çıkarım yapılmıştı. Çünkü birincisi halk desteği yoktu, ikincisi Jandarma nefes aldırmıyordu. Botan bölgesi diye bir yer belirlendi. Irak’tan buralara sürekli bir şekilde girip adım adım devlet varlığına saldırılacak, çekilmesi sağlanacak, bir yandan da halka propaganda yapılacak ve ayaklanma için çalışılacaktır. Türk kamuoyunun sandığının aksine amaç asla Türk ordusunu yenmek veya işte savaşta galibiyet elde etmek değildir; terör sadece bir araçtır. Mao’nun uzun soluklu halk savaşı üç aşamadan oluşur. Bunlar stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik taarruzdur. Stratejik savunmada önemli olan örgütün yok edilmemesini sağlamak, bir şekilde hayatta kalmaktır; eğitim ve organizasyon için silah, para ve destek temin etmektir, militan devşirmek. Örgütün 78-84 arasındaki faaliyetleri tam olarak budur. Bu dönemde örgüt rakip örgütlerle çatışır, çatışmasını ancak güvenlik güçlerine dokunmamak çalışır. Stratejik denge döneminde ise artık örgüt güvenlik güçlerine yönelik saldırı yapabilir; yani onlara kendince denk gücü erişmiştir. Şiddet en üst seviyeye çıkarılır ve yıldırma politikası izlenir. 84-96 dönemi de tam olarak budur. Son aşama, 3. aşama, stratejik taarruz safhasıdır. Bu noktada örgüt kurtarılmış bölgeler ilan ederek halkın desteğiyle nizami bir savaşa kalkışacak, bir iç savaş çıkacaktır. Yani PKK stratejik taarruz safhasına hiçbir zaman gelemeyecektir. Ama 92 Cizre Nevruz’a ilan edilen Serhildan ve 95 yılı olmak üzere 2015 yılında yaşanan hendek olayları bunların direkt bir teşebbüsüdür. Bu şekilde hazırlanan ilk gruplar 1982’deki kongreden sonra Kuzey Irak’a mevzilene başlar. Bunun için Öcalan Barzani ile anlaşır; Serxwebûn’da Barzani güzellemeleri ve röportajları yayınlanmaya başlanacaktır. 83’te Sıcak Takip operasyonları sonrası KDP ve PKK anlaştığını duyurur; Türkiye’yi faşist işgalci olarak tanımlar. Ne ironiktir ki 5 yıl sonra Halepçe Katliamı yaşanınca Türkiye’nin o günlerde sınırı geçtiği için feryat eden Peşmergeler bu sefer sınırın diğer tarafının kapıları açılması için yalvaracaklar. Ama KDP ile PKK arasında yapılan anlaşma da kısa bir süre sonra bozulacak; PKK terör örgütü Barzani’den ayrılır. Ayrılmaz, bu sefer KYP lideri Celal Talabani ile diyaloğa giderek anlaşma yapacaktır. Bu sefer anlaşma kalıcı olacak. Kuzey Irak’ın önemi sadece sınır olmasından kaynaklanmıyor, coğrafyasından kaynaklanıyor. Haritayı açıp bakarsanız fark edeceğiniz bir husus var: Türkiye ve Irak’ın sınırı sorunlu, çekilmiş. Güneydoğu’nun Irak’a bakan tarafı yer yer 3.000 metreye geçen sert ve dik kayalıklardan oluşuyor. Böyle bir coğrafyayı uçak ve helikopterle bile kontrol edemezsin. 384 km’lik Irak sınırı adeta devasa bir açık kapı davetiyesi gibi. Sınırın diğer tarafında, yani Irak’ta örgütlenen gruplar istedikleri gibi girip çıkabilirler. Bunun önlemini alamayacağın gibi sürekli de izleyemezsin. Özellikle sınırın Hakkari bölümünde dağların yüksekliği 2000 metreden 3300 metreye kadar uzanıyor. Sınırın diğer bölümlerinde yükseklikler ve derin vadiler sınır güvenliğine engel oluşturuyor. Ama Irak’a az girdiğiniz zaman sınırın 45 km güneyinden itibaren geniş düzlükler, ovalar başlıyor. Tabii henüz Türk devleti bu sorunun farkında değil. Apo 2. kongreye giderken bütün muhaliflerini pasifize etmiş ve Kuzey Irak’ta yeni bir yapılanmaya geçmiştir. Muhaliflerin infazı sonrası Öcalan’ın emirlerini direkt olarak uygulayan salt Apocu grup Irak’ta yönetime geçer. Bunlar Abbas kod adıyla Duran Kalkan, Cuma kod adıyla Cemil Bayık, Fatma kod adıyla Kesire Öcalan, Ebubekir kod adıyla Halil Ataç ve Agit kod adıyla Mahsum Korkmaz’dı. O günlerde Irak’taki faaliyetler dağ koşullarında hareket etmek, barınmak, beslenmek, keşif ve istihbarat çalışmaları içeriyordu. Keşif ve istihbarat ikişer üçer grupların Türk sınırından gizli makul suretiyle Türkiye içerisinde halkla ilişkiler kuruluyor, silah, mühimmat ve şimdilik boş doza, küçük erzak depoları hazırlanıyordu. Diğer taraftan devlet ise Diyarbakır’daki kadrodan edindiği bilgilerden yola çıkarak bir plan geliştiriyor. Ama bu planın gerçek PKK tehdidiyle alakası yoktu. Türkiye’nin doğusunu haritalandıran ve raporlayan PKK tüm hazırlıklarını tamamladıktan sonra 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de ilk silahlı eylemini gerçekleştirdi. Eruh ve Şemdinli’yi basan teröristler karakollara ve askeri lojmanlara saldırdılar; iki şehit verildi. Her iki ilçeyi bir süre kontrol altında tutan teröristler ilçe meydanında ve cami minaresinden bir süre propaganda yaptıktan sonra Kuzey Irak’a geri çekildiler; hiçbir ciddi karşılık görmediler. Agit kod adlı Mahsum Korkmaz eylem değerlendirme raporunda şöyle yazıyordu: “Kaza merkezinde istihbarat alabileceğimiz tek bir insan bulamadık. Köylülerin birçoğu mücadelemize karşı derin bir yabancılık hissetmektedir. Örgüt bu noktada neden bu stratejiyi izledi? Neden ani dönüş yapıldı? Bilmiyoruz. Zaten Korkmaz da görevini yaptıktan sonra örgüt içi infaz edildi. Ardından PKK kendi öldürdükleri sözde komutanlarını şehit ilan ettiler. Hatta ülkemizde heykeli bile dikildi; Bekada Kampı adı verildi sanırım. Öcalan’ın sırlarını mezara götürmenin ödülü olsa gerek.” Eruh ve Şemdinli baskınlarını yöneten Mahsum Korkmaz ve Abdullah Öcalan’ın ikisi de böylelikle daha sonraları bizzat PKK tarafından infaz edildiler. Bu dönemlerde görev yapan Ersever şöyle diyecektir: “Bu eylemler psikolojik etkileri büyük olan basit, risksiz fakat sansasyonel etkileri fazla olan eylemlerdir. Yöre halkı hariç genelde Türk kamuoyu terör ve terörist faaliyetleri yakından bilmesine rağmen bu tür eylemlere yabancıydı. Öyle ya, iki ilçeye saldırılıyor, bir tanesi işgal ediliyor, sonra işgalciler ortadan kayboluyordu.” Gazete manşetleri verdikleri haberlerle halkın şaşkınlığını iyice arttırıyordu. “Eruh ve Şemdinli’yi basan teröristler aynı gece Irak’a kaçtılar.” Bir başka manşet: “Baskını gerçekleştiren teröristler dağda çembere alındı, bütün ikmal yolları kesildi, yakalanmaları an meselesi…” Vesaire. Görülüyor ki olayları halka aktaran gazeteler de olaylardan habersizdirler. Yöre halkı basının abartmalarını, güvenlik kuvvetlerinin telaşını… Artık örgüt eylemlere başlamıştı. PKK’nın silahlı eylemlere başlaması ilk zamanlar tereddütleri bulunan ülkeleri de ikna etmişti. Bulgaristan ve Yunanistan artık ciddi ve açıktan PKK’ya destek veriyordu. Devletin başında o dönem Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve Başbakan Turgut Özal vardı. Bu iki isim çok şaşırmış olamazdı; zira devletin istihbarat örgütleri 1982’den beri PKK eylemleri için uyarı yapıyordu. Ancak Ankara bu uyarıları ciddiye almamıştı. Evren bir kurmay, Özal siyasi olarak bakıyordu mevzuya; tepkileri de bu şekilde farklı oldu. Başbakan Özal haberi bir lokantada aldı: “Üç beş çapulcunun işi,” dedi ve hemen ardından Marmaris’e tatile gitti. Daha sonraları çokça eleştirildiği için “Baldırı çıplak eşkıya için koskoca devletin seferber olduğu izlenimini yaratmak istemediğini” söyleyecektir. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ise: “Devlete silah çekme cesareti gösteren teröristler derhal yakalanarak Türk adaletinin demir pençesine teslim edilmeli!” talimatını verdi. Bunun için 72 saat süre veren Evren: “Çapulcular dersini alacak!” dedi. Bir ay sonra Güneydoğu gezisi yapan Kenan Evren askeri yönetimden sivil yönetime, yani demokrasiye geçişi anlatıyordu. Ana şey yani terör konusuna saysa: “Türkiye Cumhuriyeti canilerin hakkından demokratik sistemle de gelebilir, gelmiştir; demokratik sistem içinde de bunlarla mücadele edilebilir,” diyecekti. Ancak eylemler durmadı. PKK bir askeri aracı ateş açarak bir subay, bir astsubay ve bir eri hedef almıştı. Türkiye yine şehit haberiyle sarsılırken TBMM’de ilk idam kararının oylanması vardı ve buna bağlı tartışmalar. Tabii ki işte Cumhurbaşkanı Kenan Evren yıllardır dilden dile dolaşan meşhur sözleri muşta halka yaptığı bir mitingde söylemişti: “Dün gece Şemdinli civarında aranan anarşistler bazıları gece vakti vazifeden dönen bir cip aracına ateş ediyorlar ve bir subayımız da bir elimizi şehit ediyorlar. Şimdi ben bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim; ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan için kanını akıtan bu Mehmetçiklere silah çeken o haini ben senelerce besleyeceğim; buna siz razı olur musunuz?” Kalabalıktan “Hayır!” sloganları yükselir. Henüz tabii terörün siyaset tarafından meşrulaştırılamaz da itiraf ettiği gibi halkın kendilerine sadece düşmanlık beslediği dönemlerdir. Bunlar ancak Kenan Evren mitinglerde bunu söylese de problemi çok öncesinden bildiğini biliyoruz veya tahmin edebiliyoruz. Büyük bir ihtimalle devlet PKK’nın Kuzey Irak’ta mevzileneceğini… İroniktir, bu işin çözümünü de bulmuştu. Eski Diyarbakır Asayiş Kolordu Komutanı Emekli Orgeneral Necati Özgerin aktardığına göre 1983 yılında, yani PKK’nın ilk saldırısından bir sene önce Cumhurbaşkanı Kenan Evren Saddam Hüseyin’e iletmesi için İçişleri Bakanına bir mektup verdi. 1983’te İçişleri Bakanı Selahattin Çetiner: “Paşam, Bağdat’a bir heyetle gideceksin, bu mektubu götüreceksin,” diyor. Saddam Hüseyin’le görüşüyorlar. Saddam: “Tamam, çalışmalar başlasın,” diyor. Çalışmalar başlıyor. Sanırım 83’ten sonra hükümet değişiyor; öyle kalıyor. Büyük ihtimalle Orgeneral Özger’in bilmediği ve benim arşivlerden öğrendiğim bahsi geçen anlaşmanın bir Sıcak Takip Anlaşması olduğuydu; yani Türk askeri istediği gibi Kuzey Irak’a müdahale edebilecek. Bu politika Suriye için de uygulandı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren 1984 yılında Hafız Esad’a teröre karşı ortak hareket etmeyi teklif etmiş; bu teklife Esad olumlu yanıt vermişti. 85 yılında Şam’da sınır güvenliği protokolü imzalandı. Evren kurmay kafasıyla sorunu coğrafyada görmüş ve isabetli de tespitte bulunmuştu. Özal’ın çıkarımı farklı oldu; o siyasi bakıyordu konuya. Benzerini Ecevit de yapmıştı. Ecevit’e göre Güneydoğu’daki sorun Kürt sorunu olarak değil de etnik özellikler taşımayan feodal bir sorundu. Özal şöyle diyecekti: “Doğunun sorunlarını biliyoruz, bunların çözüm yollarını da biliyoruz. Bu nedenle doğuya yatırımı teşvik ediyoruz; buradaki yatırımlar gerçekleştikten, iş sahaları açıldıkça sınırda yaşayan vatandaşlar ekonomik nedenlerle içerideki iç sahasına göç edeceklerdir. Böylelikle sınır bölgesine yoğunlaşan olaylar halkın boşalmasıyla son bulacaktır.” Özal’a göre bu işin çözümü Güneydoğu’dan göç, özellikle köylerden şehirlere göçtü; bunu çok övüyor, liberalleşme olarak görüyordu. Yatırımlar da buna göre yapılmalıydı. Küçücük köylere su, elektrik, yol yapma borç masrafı ona göre. Oysa herkes Marmaris’e göç edecek, bölge rahatlayacak işte. Kenan Evren ve Turgut Özal arasındaki bu zıtlık siyasete de yansıyacaktır. Sonraki yıllarda kendisi Cumhurbaşkanı olunca şöyle diyordu Özal; ancak hemen söyleyeyim bütün sorunlarda olduğu gibi Güneydoğu’da da çözüm özgürlük, serbest düşünce, konuşma ve diyalogla bulunur; sopayla bulunmaz. Yani birtakım şeyler var; iyi muamele, insanca muamele gibi. Bu Güneydoğu meselesine daha önce de el atabilir, siyasi çözüm arayışlarına girebilirdi, itiraf. Amerika’da da gururla anlatıyordu. Ancak çok değil, bu belgeselde de göreceğiniz üzere 10 sene içerisinde Özal da tamamen değişecekti. Başbakan Özal’ın bu bağlamda GAP Projesi var. Fakat bu proje de yine bu sefer Esad’ı korkutuyordu. Türkiye Fırat ve Dicle’nin suyunu tarım, yani GAP bölgesi için kullanırsa onlara ne kalacaktı? Dolayısıyla Suriye ve Irak için de PKK su savaşlarında iyi bir araç oldu; örgüt Özal’ın bu hamlesini de kullanmasını bilmişti. Diğer taraftan örgütün Eruh ve Şemdinli saldırıları sonrası devletin reaksiyon veremediği ortaya çıkacaktı. Cem Ersever şöyle anlatıyordu o günleri: “Biz ne yaptık? Hemen karakollarımızı kapattık, etrafına hendekler açtık, kum torbaları koyduk, dikenli tellerle çevirdik. Vatandaş karakola yanaşamaz oldu. Orada görev yapan personele de bu savaşın gayri nizami savaş başlangıcı olduğu söylenmedi; tersine ‘2-3 eşkıya’ edebiyatı yapıldı. Halk, o dönemde çok iyi hatırlıyorum, akın akın bize geliyordu bilgi vermek için. Karakolların boşaltılması, devletin belli merkezlerde toplanması kırsal kesimdeki vatandaşı sahipsiz bıraktı. Tıpkı Vietnam’da olduğu gibi devletin büyük bir taktik hatasıdır bu.” 13 Ekim 1984’te devlet ilk defa resmi olarak önlemler açıklar. Türk devleti köylerin silahlandırılması paralel olarak 6 terör önlemini daha alma yoluna gitti. Bunlar: köylünün silahlandırılması, tehlike arz eden köylülerin boşaltılması, İran ve Irak’a terör operasyonu yapılması, Güneydoğu’da istihbaratın kuvvetlendirilmesi, tampon bölgesi oluşturulması ve polislerden oluşacak özel timlerin devreye sokulmasıyla stratejinin adı konmuştu: Gayri Nizami Harp, Asimetrik Savaş, Gerilla Savaşı. Üç askerin öldürülmesiyle sonuçlanan PKK eyleminin ardından, Eruh baskınından itibaren sessizliğini koruyan dönemin Başbakanı Turgut Özal ilk defa terör örgütü hakkında konuştu. Özal tıpkı Kenan Evren gibi örgütün dış bağlantılarına gönderme yaparak bölücülerin gerekli cevabı alacaklarını belirtti. Daha sonra Malazgirt’ten Şırnak ve Hakkari’ye geçen Turgut Özal PKK terörünün eylem sahası ilan ettiği bölgeyi gezdi; bahsettiğimiz Botan Eyaleti. Ardından Özal yönetimi Olağanüstü Hal Bölge Valiliği yönetimini ortaya koydu; bütün koordinasyon buradan sağlanacaktı. Jandarma, asayiş ve köy koruculuğu buraya bağlandı. PKK’nın kurtarılmış bölge olması için çalıştığı Botan Eyaleti tam da bu noktaların içerisindeydi. PKK eylem alanları OHAL bölgeleri olmuştu yani. Ersever köy koruculuğu için şöyle diyecekti: “Bu teşkilat bence prematüredir, erken doğumdur ve aynı zamanda bir ucubedir. Gayri nizami savaşta bu tür teşkilatlar yapılır halk ama devlet önce bu tür alanları temizler, güvenliğini tesis eder, ondan sonra halkı silahlandırır. Yapamaz bunu; yaparsanız işte şu andaki köy koruculuğu teşkilatına dönersiniz.” 1985 yılında koruculuk sistemi resmileşti. Özal’ın çıkardığı yasada: “Köy sınırı içinde herkesin ırzını, canını ve malını korumak için köy korucuları bulundurulur,” den
Sakallı JİTEM timleri bazen PKK kimliğiyle gidip, kavgalı köylüleri birbirleriyle barıştırır. Bu timlerin asıl amacı istihbarat toplamaktır; güven sağlamaktır. Timlerin başında bir üst teğmen ve yüzbaşı olur. Bir timde subaydan başka birkaç astsubayla en fazla iki de er vardır. Erler yemek, temizlik gibi yardımcı hizmetlerinde kullanılırlar. Söylediğim gibi, bu timlerin asıl amacı istihbarat toplamak, sorumlu olduğu bölgede istihbarat ağı kurmaktır; köylüleri devşirip muhbir yapmaktır. Köy kurucusu olan bir köyde mutlaka CİD’in de muhbiri vardır. Timler ile korucuların ilişkileri çok sıkı fıkıdır. Her köyde, mezrada bir muhbir bulunsun istenir; ancak muhbir bulmak çok zordur. Genellikle kurucular yapar bu işleri.
Tim komutanlarına kendi ekiplerini toplama izni verildi. İtirafçılık yasası genişletildi. Çoğu kişiye göre JİTEM’in dejenere olmaya başlaması tam da bu noktayla başlamıştı. Zaten üste hesap vermeyen veya istediği gibi hesap veren gruplar iyice kendi içinde özerk davranmaya başladılar. Üstüne üstlük artık istihbarat toplamaktan çok aktif operasyonlara çıkıyorlardı; gayri nizami harp. Bu gayri nizami harpten en çok rahatsız olanlar tabii ki de nizami harp eğitimi görmüş ordu mensupları, askerlerdir. Onlara göre subay arkadaşları JİTEM’le birlikte yanlış yollara sapmıştır. JİTEMcilere göre ise ordu siyasetin elinde oyuncak olmuş, teröre cevap veremiyordu.
Ben şahsen devletin PKK’ya ilişkin faaliyetlerinde bir stratejisi olmadığına inanıyorum. 1. Türkiye Cumhuriyeti teorik bir yetmezlik içerisindedir. 2. PKK ile mücadelede örgütlenme yetersizliği içerisindedir. 3. Bir Kürt realitesinden bahsedilir; ama bu Kürt realitesi ne anlaşıldığı açıklanmamıştır. Neler realitenin içerisindedir, neler bunun dışındadır, bu açıklanmamıştır. Diğer bir konu; Celal Talabani – çok açık seçik söylüyorum – bu adam bir siyasi fahişedir. Bu adamın kişiliği ve ne yapmak istediği açıklığa kavuşturulmalıdır.
Bir diğer konu; Türkiye Cumhuriyeti’nin stratejik ve taktik yetmezliği, bir harekat konsepti yoktur. Bölgede bir gayri nizami harp var; başlangıçta “üç beş eşkıya” gibi laflarla, klasik eşkıya hareketleriyle karıştırılması veya Osmanlı’nın son dönemleriyle Cumhuriyet döneminin Kürt isyanlarıyla mukayese edilmesi bu devletin hem stratejik ve hem de taktik noksanlıklarının göstergesidir. Eğer gayri nizami harp varsa, siz buna uygun bir harekat konsepti belirlersiniz. Hatırladığım kadarıyla 1984 yılında Diyarbakır Kolordu Komutanı Korgeneral Kaya Yazgan zamanında bir konsept vardı. Dünyanın her yerinde gayri nizami harbe ilişkin konseptler iki yılda bir değiştirilir. Bizde ise hala öi konsept var; 84’teki konsept sürüyor. 84’te sorunun algılanması farklıdır, 93’te cereyan eden olaylar farklıdır. Dağdaki teröristi ortadan kaldırın, vatandaşın güncel sorununu çözmüş olursunuz.
Bir örnek verelim; 85-86 bir karakola 1 kilometre uzaklıktaki köyü gerillalar basmış, Şırnak’a bağlı bir köy (Kürtçe adı bir yan geçit boynu köyü). Basılan evde telsiz var, telefon var. Geceleyin feryat figan; bu insanlar cephanelerin bittiğini söylemiş, çığlık atmıştır. Bunu herkes bilir; kimse de kılını kıpırdatıp yardıma gitmemiştir. Sonuç (yanlış rakam vermeyeyim) 67 ölü, bir o kadar da yaralı; bir veya iki kişi kurtuldu. Kurtulan Ahmet Seyrek adına biri vardı; onu da daha sonra vurdular, devletin adamıydı. Şimdi bu şartlarda vatandaş devletten yana mı, örgütten yana mı olur? Siz yardıma gitmiyorsunuz; ancak ertesi gün sabahleyin gidildi. Siz vatandaşın can güvenliğini sağlayamıyorsunuz ki kalkıp da kimse “o olay öyle olmadı” diye söylesin; öyle oldu. Kalkıp gidip köylere sorarız, orada anlatırlar. Ben yalnızca bir tanesine örnek verdim. Mevcut köy kanununa bir madde eklenip, “köy koruculuğu” denilen ucubet teşkilat ortaya çıkartıldı. Bu teşkilat bence prematüredir, erken doğumdur ve aynı zamanda ucubedir; nedir çözüm? TC devleti dağdaki gerillayı temizlemeli; ama nasıl temizleyecek? Ha, işte burada, burada bir takım yetmezlikler var. Örneğin bir korgen, İsmail Selen harcanmıştır Şırnak’ta. Selen 88 yılında yapılan brifingde zamanın Genelkurmay Başkanlığı’na yapılan taktik hataları bir bir açıklamıştır; “bu iş böyle olmaz” demiştir.
İsterseniz bu “kontra gerilla” terimi üzerinde konuşalım. Kontra gerilla nedir? Karşı gerilla demektir. Türkiye’de kontra gerilla olduğunu kabul etmiyorum. Ben uzun zamandır söylüyorum; PKK askeri yönden bir kısır döngü içerisine girmiştir. Daha ne kadar köy basacak, ne kadar asker öldürecek? PKK siyasi kazanımlarını nerede toplayacak? PKK askeri yönden vuruyor; bu dünya kamuoyunda olumlu olumsuz tepkilere neden oldu. Bir biçimde gerilla katılımları oluyor; bu düzenli orduya gider veya gitmez. Siyasi açıdan değerlendirelim; PKK’nın temsil ediyorum dediği halkın siyasi kazanımlarını demokratik platformda legal olarak kim muhafaza edecek, kim savunacak, koruyacak, dile getirecek? Türkiye’de böyle bir oluşum yok. Celal Talabani vasıtasıyla bu yapılmak istendi. Türkiye’de hep Kürt halkının yasal temsilcisi olamaz mı? Hayır; hep PKK’yı temsil eden bir oluşum değildir. Apo’nun 91 Kasım çözümlemelerine bakın; PKK’nın hep devletle ilişkisi vardır ya da yoktur; orada yazıyor. Okuyun. Dönemin taktik stratejisinin parçası; Türkiye’de, Kuzey Irak’ta olduğu gibi bir Kürt cephesinin yaratılmasıdır, legalize etmektir. Irak Komünist Partisi Kürdistan Seksiyonu sözcüsü bakın ne diyor: “Kuzey Kürdistan’da da Güney Kürdistan’da olduğu gibi legal Kürt cephesinin oluşturulması ve Kürt cephesinin politik faaliyetlerine Türkiye’nin izin vermesi gerekir.” Bunu ben geçen ay Süleymaniye televizyonunda izledim. PKK’nın askeri faaliyetlerinden sonra doğal politik çıkarlarını savunabilecek bir Kürdistan cephesi kurmak istiyorlar. Bu Türk devletinin de işine mi geliyordu bilmiyorum; ama eğer işine geldiğini düşünüyorsa çok büyük bir hata içinde demektir. Ateşkes olmaz, binlerce gerilla dağlarda duracak; bu siyasi cephe bir takım siyasi taleplerde bulunacak. Türkiye bu talepleri kabul etmediği zaman gerilla vuracak. Bu bir açmazdı; binlerce şehit verilmiştir. PKK’nın böyle bir şey yapamayacağını Türkiye Cumhuriyeti düşünemiyor muydu? Herhalde bir rehavet içerisine girdi.
Tam da bu dönemde Mehmet Ali Birand Lübnan’a gitti ve o meşhur Öcalan röportajını gerçekleştirdi. Öcalan burada birden Türkiye’den toprak istemediklerini söylüyordu. Bu açıklama örgütün bütün kongre kararlarını tersine çeviriyordu. 1988 yılı PKK için sonun başlangıcı gibi duruyordu. Tam bu esnada Halepçe Katliamı yaşandı; 50.000 Kürt mülteci olarak Türkiye’ye geldi. Kırsalda PKK’nın beli kırılsa da mecliste imdadına SHP yetişmiş oldu. SHP milletvekilleri Adnan Ekmen, Mehmet Karaman, İbrahim Aksoy ve Cumhur Keskin terör bölgesine gezi ve araştırmalar gerçekleştirdiler ve dönemin SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’ye “Hükümet Programına Karşı Doğu ve Güneydoğu Gerçeği” isimli bir rapor sundular. SHP İstanbul Milletvekili Mehmet Ali Eren TBMM Genel Kurulu’na açık bir şekilde Kürt sorunu olduğunu dile getirdi; Turgut Özal’ı bu sorunu görmezden gelmekle itham etti ve TBMM’deki parti grubu arasında sözlü tartışmalar yaşandı. Bu SHP ve PKK arasındaki gerilimi de başlatan olay olacaktı; aynı zamanda bu asimetrik tehdit devleti de etkilemişti. Ortada ciddi bir diğer sorun; devletin terörle mücadele planıyla, birçok kurum aynı alanda görev yapıyor, bir de birbirleriyle çekişiyordu. Eruh Şemdinli baskınları sonrası ortaya çıkan güvenlik ve koordinasyon zaafından dolayı Arif Doğan’a Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı’nın kurulması söylendi. Polis, MİT gibi güvenlik güçleri ikiye ayrılmıştı. Paul 1, Paul Older gibi oluşumların yanında MİT’in faaliyetleri de vardı; istihbarat bölünmüştü. Necmettin Ergenekon Burhanettin Bigalı Paşa’ya Jandarma içinde bir istihbarat teşkilatı kurulması gerektiğini söyledi; Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı organizasyona bakarken, altında bulunan timler operasyonel olarak çalışacaktı.
Kafanız mı karıştı? Bir de Arif Doğan’dan dinleyin bakayım. Jandarma sırasıyla Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı, Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Grup Komutanlığı olmak üzere denenmek amacıyla iki ayrı yapı kuruldu. JİTEM bu iki kuruluşun göbeğinden çıktı; operatif istihbarat yapabilmek amacıyla kuruldu. “Bunu ben kurdum; bu kuruluş Jandarma Genel Komutanlığı onaylı değildi. Deşifre edilmesine tahammül yoktu.” Yani MİT’in Counter Terör Dairesi ve Mehmet Eymür, Emniyet İstihbarat ve Hanefi Avcı, Emniyet Terörle Mücadele, Mehmet Ağar ve Özel Harekat, Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı ve Veli Küçük, Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele yani JİTEM, Arif Doğan ve Cevher Sever; tüm bunlara ek olarak bir de Genelkurmay Başkanlığı ve sıfır koordinasyon. Üstüne üstlük 90’larda işler artık kontrol edilemez bir noktaya varınca ÖKK kuruldu (yani bordo bereliler); ama henüz 80’lerde bu sistem böyle bir şekilde işliyordu; henüz siyaset tarafında Özal’a bir yandan muhalefet baskı yaparken bir yandan da asker sıkıştırıyor. Askere göre Özal 83 ve 89 arasındaki başbakanlık döneminde PKK’ya karşı sert tavır almamış ve sorunun büyümesine vesile olmuştu. İşte Saddam’la Özal, Türkiye ve Irak arasındaki bu geçmişi de aydınlattığımı göre kritik 88 senesine bir geri dönelim.
Halepçe Katliamı sonrası sınıra dayanan mültecilerin Türkiye tarafından alınması Saddam Hüseyin’i çok kızdırmıştı. ABD arşivlerinde yeni açılan ses kayıtlarında Saddam’ın kurmaylarıyla 1988 yılında yaptığı bir konuşmada bu konu hakkında söylediklerini öğrenebiliyoruz. İkinci konu ise Kürt meselesi. “Bazıları buna bize karşı siyasi kazanç sağlamak için kullanıyor. Yani bu onlara ne istediğini söyleme şansı. Söyle; biz yapacağız. Özerklik? Özerkliği tartışalım. Kürt devleti mi? Gelin Kürt devletini tartışalım.” Saddam gülüyor. “Ne istersen yaparız; bizim için sorun değil. Yani tüm bu konularda güçlü taraf biziz; ama şimdi siz bir konuyu tartışmaya korkuyormuş gibi bize karşı siyasi pazarlık mı yapıyorsunuz? Kapitalizmi, Marksizmi, Kürt meselesini; ne istersen tartışalım; ne istersen tartışalım; açalım, derslerini alacaklar. Efendim, evet. Böylece bir dahaki sefere bizimle oyun oynamadan önce yüzlerce kez düşünecekler. Tüm parti ve hükümetten Kürt özerkliğini desteklemelerini talep ettim, geliştirsin falan.” Saddam gülmeye devam ediyor. “Başkanım, buna müsaade ederseniz bu mesele bölgesel hatta uluslararası bir mesele haline gelir. Benim açımdan Arap milletinin durumu iyi olsaydı Kürt meselesini tartışırım. Ne olmuş? Kürtler bağımsız bir devlet kurmak istiyorlarsa kursunlar; her durumun kendine has ihtiyaçları vardır ve Kürtler bir millettir. Eğer insanın içinde bulunduğu durumu istemiyorsa dünyada onu aynı durumda kalmasını sağlayacak hiçbir yasa yoktur. İşte bizim durumumuz bu. Devlet istiyorlarsa olsunlar; kim devlet istemezse başka bir şeyi tartışırız.” Bunun üzerine Tarık Aziz araya girer. “Sayın Başkan, diğer bir sorun da eğer bu açıklamayı yaparsak Türkiye rahatsız olacaktır.” “Bırakın rahatsız olsunlar; Allah Türkiye’nin de İran’la birlikte belasını versin. Bu şartlar altında pozisyonları bizim için iyidir.” Başkan: “Evet, yemin ederim yani Allah belalarını versin. Birkaç detay dışında tıpkı İran’a benziyorlar.” Yine Aziz: “Savaşın ilk yönlerinden beri Türkiye zaten bize karşı… Saddam yani Türkler bizimle pazarlık yapıyor, Avrupa pazarıyla konuşuyorlar. Bir de Kürt meselesinden mi bahsediyorlar? Bunun bir sinyal olmasını istedim; onları rahatsız etmek istedim. Yani bizimle pazarlık mı yapmak istiyorsunuz? O zaman işte buyurun; aynen öyle. Biz Kürtlere özerklik verdik ve bölgede birliğin, güvenliğin ve istikrarın korunması için doğru olduğunu düşündüğümüz her şeyi yapmaktan çekinmeyiz. Tamam; eğer daha fazla pazarlık yapmak isterlerse daha fazlasını yaparız. Bir konunun tartışılıp tartışılmaması… Ne zaman korktuk? Biz genel prensip olarak siyasi olsun, ekonomik olsun, Kürt meselesi olsun, başka bir meselede korkan insanlar değiliz. Türkler ‘Türkmen meselesini tartışalım’ diyecekler; teşekkürler diyeceğim. Yani şimdi bir Türk bana sorsa, Maliye Bakanı Türklerle çok güzel konuşuyordu. Bir Türk bana ‘Türkmen meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz’ diye sorsa diyeceğim ki ‘dinleyin, biz de sizin bizi işgal ettiğiniz günlerden kalma Türkmenler var; sizde ise hakaret ettiğiniz, namusunu lekelediğiniz Araplar’ diyeceğim. O halde Türkmen meselesini, Arap meselesini tartışalım; bundan korkmuyoruz.” Saddam biraz bekleyerek: “Bu sadece taciz demek istediğim; bu sadece politik bir oyun, size söylüyorum; bu sadece politik bir oyun. Yoksa Kürt meselesini konuşurlar mıydı? Kürt sorununa diye bir şeye inanıyorlar mı ki? Eğer biz onları ipuçlarıyla ikna etmeseydik, baz partisinden bahsediyor burada Kürt sorunu diye bir şeye inanır mıydılar? Bu organize bir parti; bu yüzden kendilerini buna adamış. Yani bizde bir Batı demokrasisi olsaydı, yemin ederim 100 yıl falan özelliğe kavuşamazlardı. Bunlar ‘ben partinin evladıyım ve ideolojisini çok iyi biliyorum. Kürtler bir millet midir nedir’ bizim parti kurultayında nedir diye sonuçlandı; çünkü yoldaşlardan biri bunun alaycı olmasını istiyordu. Onlar ‘ne bir millet değil, haklı mıyım?’” Saddam İzzet el-Duri’ye soruyor: “Sen orada mıydın?” “Evet, oradaydım.” Ona yani programı yazan kişi söyledik. “Hayır, o iş öyle değil.” İşte bu bizim milletimiz; insan şeytan gibidir; şeytan vallahi daha iyidir. İzzet el-Duri daha sakinken; başkanım vallahi insanlardan daha sakindir; onlar insanları kastediyor; asla tatmin olmuyorlar; yani başkaları akıllarıyla oynadığı sürece işte bizim halkımız böyledir. Bu özerklik Barzani tarafından önerilmediği de konuştum; Barzani’ye selamlarımı iletmesini, silahları susturacak halkın yararını olacak bir çözüm istediğimizi söylemesini söyledim. “Bırakın bize gerçekte ne istediğini söylesin ki biz de evet ya da hayır diyebilirim” diye öyle ya da böyle yapalım diye kıvırarak geri geldiler. Ben de özerklik isteyip istemediğini sordum. O da “evet özerklik ya da buna benzer bir şey” dedi; sanki ağızlarına zorla almaya çalışıyormuş gibiydim. Toplantıya gittiğimizde anlaşmayı (yani özerkliği) kabul etmeleri için yoldaşlarım yarısını korkutmak zorunda kaldım; onları korkutmamalı; devrimin, devrimin yıkılmasıyla korkuttum. Ben onları tanıyorum; devrimin çökeceğini söylediğime korkuyorlar. Saddam gülüyor; sonra da kabul ediyorlar. Diğer yarısı ikna oldu ve üçüncü yarı… artık üç yarı… Saddam gülüyor. Üçüncü yarı… her neyse yani ikna olmadılar. Şimdi Türkler Kürtlere özerklik verecek; öyle mi? Peki ya İranlılar? Mümkün değil efendim; bu politik tacizdir. Eğer siz de ikna olduysanız bunları kızdırmak için iyi bir yoldur; bu belki de şimdi zamanı değildir efendim. Yo, yo; tam zamanı. Niye biliyor musun? Çünkü bunu rahat bir yerden söylediğimizde Kürtleri kendilerine karşı harekete geçirdiğimizi söyleyecekler. Ama madem bunu yaptılar, bırakın gitsin; Kürt meselesini tartışalım.
Bunun üzerine devreye giren Taha Yasin şunları söylüyor: “Onlar cuma günü kimyasal silahlarla ilgili açıklama yapmadan önce finans bakanlarıyla konuştum. Özal’ın çok yakın arkadaşı olduğunu biliyorum; finansörlerinden de biri. Ona Özal’ın ekonomik durum nedeniyle güven oylamasına gittiğini bildiğimi; ama bunun bize karşı sorumsuz muhalefet için bahane olmayacağını söyledim. Başbakan Özal şimdi Kürt oylarını kazanmak için konuşuyor; o zaman biz de istediğimizi yapmakla özgür oluruz. 84 antlaşmasını imzaladığımız bu yaratıklar (Kürtleri kastediyor) hepsi buradaydı. Türkiye’nin topraklarımıza 5 kilometre kadar girmesine izin verdiğimiz için Arapların hakaretine uğradık. Biz şimdi siz Kürtlerden özür diliyorsunuz; açıklamalar yapıyorsunuz. Başbakan Özal çok istiyorsa Kürtlere evlat edinsin; ama sonra yardım istemeyin bizden.” İzzet el-Duri yine araya giriyor: “Başkanım, bu işi Türkiye ile ikili ilişkilerde halletsek daha iyi olmaz mı?” “Orası size kalmış; ben sadece tartışalım diyorum bunu.” Türk Genelkurmay Başkanı’na iletmesi için bizim Genelkurmay Başkanımızla konuştum. “Bunun benzeri görülmemiş bir olay olduğunu ve benzeri görülmemiş olayları asla unutmadığımızı ilettim.” Taha Yasin: “Evet; kişisel kanaatimce bu Türkiye ile dostane bir şekilde mümkündür ve onlar da bunun manasını anlayacaklardır. Ayrıca bunun bir şekilde İran’la da tartışılması gerekiyor; hatta Türkiye İran’la konuşarak yardım isteyebilir ve bu konuda siyasi pazarlık yapmayı bırakabilir. Bu duyuruyu kamuoyuna duyurmaktan daha iyidir; çünkü bazı Siyonist partiler bundan faydalanmaya ve bunu Irak’a karşı kullanmaya çalışacaktır.” Teşekkürler başkanım. Söz Güney Komutanı ve Saddam’ın yardımcısı İzzet el-Duri’ye gelir. “Bence de bunu yoldaş Taha’nın söylediği şekilde yapmak daha doğru olur. Biz onlara diyoruz ki bir kez daha bu konularda pazarlık yaparsanız bunu kamuoyuna duyururuz. Ben şahsen onlara bunu kamuoyuna açıklayacağımızı söylememizi bile gerek olmadığını düşünüyorum; çünkü onlar konuyu gündeme getirmemiz bile korkacaklar; başbakanlarının yaptıklarından dolayı özür dileyecekler, bahaneler uyduracaklar; ama bugün söylediklerimize Saddam’la şaka yoluyla şaşırdım; bugün Kürt milleti hakkında yeni şeyler öğrendim sizden.” Saddam cevap verir: “Başından beri fikrim böyle Sayın Başkan; bu dünyanın hiçbir yerinde olacak iş değil; değil; hatta bunu Dışişleri Bakanı’na bile söyledim, yemin ederim. Eğer böyle düşünüyorsanız bu Irak için felakettir.” “Evet, böyle düşünüyorum; 4 yıl önce Dışişleri Bakanı’ma da söyledim.” Başkan: “Diyelim ki Iraklılar beş etnik kökene ayrılır; bu beş ulus anlamına gelir; bu bizim Irak’ın beş ayrı devlete bölünmesine inandığımız anlamına gelir.” Saddam: “Hayır; ben Kürtlerin bölünmeyi asla kabul etmeyeceğine inanıyorum; ama bu yüzden sinirleniyorum. Kürtler konuşmak mı istiyor? Peki, o zaman hadi; ne yapalım? Ne istiyorsunuz?” El-Duri: “Diyelim ki…” Saddam sözünü keserek: “Yani Kürtler burada sağlıklı koşullar sağlandığında Irak’a edip Türklere mi yoksa İranlılara mı kölelik yapacaklar?” “Hayır; ayrılmayacak tabii.” El-Duri: “Diyelim ki yanlış zamanda ve sağlıksız koşullarda tıpkı sizin de söylediğiniz gibi komploculardan aleyhimize çalıştığı sağlıksız uluslararası koşullar altında bir anda gerçekleşti; bu bir prensip haline gelebilir. Türkmenler de bir millet olmayı talep edecektir.” Saddam yine sözünü keserek: “Bizden mi?” Uri: “Evet; bizden.” Saddam: “Vallahi billahi yemin ederim bizden; Irak’ta bir karış bile alamazlar.” El-Duri: “Hayır; yani biz verirsek…” Eğer Saddam: “E biz kime bağımsız olup olmayacağını mı söyleyeceğiz? Nasıl bir liderlik anlayışı bu?” Duri: “Kürtlere otonomi verilirse; çünkü başka ne zaman ajanların onlara söylediği gibi ayrılmayı düşünme şansına sahip olacaklar. İran’da savaş vardı ve İran onlara ilk günden itibaren ayrılacaklarını söylemişti; onlara Kuzey’in verileceği ve ayrılmalarına izin verileceği söylendi; daha sonra İranlılarla birlikte yenildiler; sabotajcı ve İranlılar yenilgiye uğratıldı.” Saddam: “İran böyle bir şey söylemedi; onları Irak’ı kurtarılan kısmında geri kalanını kurtaracak İslami bir hükümetin kurulacağı söylendi.” El-Duri: “Ama Sayın Başkan, Celal ve Mesud’a demiş ki…” Saddam: “Onlar ayrı; Celal ve Mesud.” El-Duri: “Onlara ‘bu sizin için tarihi fırsattır’ denmiş.” Saddam: “Mesud farklı; Barzani ayrılıkçı değil; otonomiye Barzani teklif etmedi; ağzından ben zorla almak zorunda kaldım. Mesud babasına benziyor; lider olmak isteyen bir aşiret şeyhi; ama Celal Talabani gerçek bir ayrılıkçı.” Bunun üzerine yoğun bir Kürt otonomi tartışması dönüyor ve konu tekrardan Türkiye’ye geliyor. “Bu şekilde ilan edilmelidir; artık zamanıdır; çünkü Türklerden aldığımız darbe hiçbir zaman unutulmayacaktır. Başbakan Özal’ın tutumu asla unutulmayacak; bütün milletler arasında Kürt sorunundan en çok korkanlar Türklerdir; buna rağmen bunu bir kılıf olarak kullanıyorlar ve içinde bulunduğumuz bu karanlık ortamda bize karşı siyasi pazarlık yapıyorlar. O halde bugün bu hamle için tam zamanıdır.” Saddam: “Türkler de Irak’ın yanlarında güçlü bir ülke olarak ortaya çıkmasının ne anlama geldiğini biliyorlar. En azından Araplarla tatlı konuşmaları ve şantajları sona erecek; Araplar Irak mallarının çok daha iyi olduğunu görünce artık Türkiye’den almayacaklardır.” Tarık Aziz: “Topu onların sahasına süreceğiz; en iyi savunma saldırıdır. Irak sahasında top oynamak isteyen çevrelere karşı topu Türk sahasına ve İran sahasına atacağız; bu Amerikalılar’ı, Batılılar’ı ve dolayısıyla tüm Siyonistleri sıkıntıya sokacak.” “Ben sizin fikrinizde bunu anladım ve destekliyorum.” Saddam: “Aynen; Tarık Aziz, topu Türkiye sahasına atmak, Türkiye’ye karşı bir hamle değil; ama anladığım…” Saddam: “Hayır; bu hem Türkiye’ye hem de müttefiklere yöneliktir.”
Saddam Hüseyin’le ilişkiler bozulmuştu; dahası Hüseyin’in Kürtleri, daha doğrusu Kürt göçlerini ileriki yıllarda nasıl bir silah olarak kullanacağını bu konuşmalar gözler önüne seriyor. Türk ordusunun artık Irak’a girememesi PKK’ya can simidi olacaktı. Öte yandan 10 yıllık koordinasyonsuzluk sonucu terörün devlette yer açtığı gri alanlar yavaş yavaş Özal’a sorun olarak geri dönmeye başlıyordu. Turgut Özal’ın sivilleşme programı en büyük vaatlerinden biriydi. Bu programa göre Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanacaktır; askeri kökenli görevliler MİT’te pasifize edilip teşkilat daha sivil bir CIA ekolü benimseyecektir. Özal’ın bu kapsamda en büyük kozları da Hiram Abbas ve Mehmet Eymür’dü. Emniyet de aynı şekilde sivilleşecekti; ancak Özal ekibinin plan yaptığı gibi Ordu tarafında da planlar vardır. Aslında hemen 12 Eylül’den sonra demokrasiye geçiş için yeni partiler kurma planı vardır. Bu plana göre asker kökenli bir isim parti kuracak ve böylelikle sivil siyaset de kontrol altında ilerleyecektir. “İki Necdet” olarak bilinen Genelkurmay Başkanı Necdet Ürük ve Kara Kuvvetleri Komutanı Necdet Öztorun 2000’lere kadar “Ordu Planı” diye bir plan yapmıştı. Buna göre 2000 yılına kadar Genelkurmay Başkanları ve ordunun çeşitli stratejik noktalarına gelecek isimler önceden belirlenmişti. Diğer taraftan Ürük Paşa, bir ağabey gibi sevdiği ve bağlı olduğu Turgut Sunalp’in parti kurmasını istiyordu; zaten parti kurulmasını isteyen Kenan Evren buna izin verdi ve Sunalp partisini kurdu; ancak bu olay Evren’in bir manevrasıdır. Sunalp yıllar sonra Evren’in önünü kestiğini şöyle söyleyecektir: “Biz AP’nin oylarını hedefliyordu; ben ısrarla Demirel ve çevresiyle ilişkiye girmek istedim; bunun için bazı çabalarım da oldu; fakat Evren’in başkanlığındaki konsey bunu engelledi.” Kenan Evren’in Sunalp istememesinin sebebi de Necdet Ürük’ün adamı olmasıydı. Elbette Evren çözümü Turgut Özal’da bulacaktı. İşte bu sebeple Necdet Ürük ve Turgut Özal ilişkisi baştan sıkıntılarla başlamamıştı ve öyle de bitmişti. Paşalar krizi yaşandı; olay şudur kısaca; 2000 planına göre bütün Genelkurmay Başkanlığı’nı planlayan Genelkurmay Başkanı Ürük Paşa görev süresinin dolmasının hemen öncesinde emekliye ayrılacağını açıkladı. Böylelikle birlikte hareket ettiği Orgeneral Necdet Öztorun’un emekliye sevk edilmesini engellemiş olacak ve Genelkurmay Başkanlığı’na getirilmesini sağlayacaktı; plan işlenecek; yani bunun için hatta Necdet Öztorun’un yeni Genelkurmay Başkanı olarak geçtiği bir davetiye bile basılmış ve dağıtılmıştı. Böylelikle Özal Öztorun’u emekli edemeyecek; bir nevi zorla yeni başkanı belirlenmiş olacaktı. Özal bu duruma çok öfkelendi; hemen köşke Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e çıktı ve bunu kabul etmediğini söyledi. Ordu içinde Özal’ın yanında duran bir kanat vardı. Kenan Evren tabii dünden razı bu duruma. Böylelikle Özal’ın kara kutusu özel harpçi Kemal Yamak, Nurettin Ersin, yakın Recep Ergün gibi generallerin ittifakı ve Kenan Evren’in öncülüğü sayesinde Necdet Öztorun’un önü kesildi. Evren ile Özal’ın mutabakat sağlaması suretiyle çıkarılan kararnameyle yeni Genelkurmay Başkanlığı’na daha ortada duran bir isim olan Orgeneral Necip Torumtay getirildi. Necdet Paşalara göre ise bu tartışmaların sebebi tamamen Kuzey Irak meselesiydi. Öyle ki Amiral Vedi Bilgin iddiasına göre ABD zaten 1965 yılında Süleyman Demirel’e bir federal Kürdistan önermiş; bu plana göre Suriye, Irak ve İran Kürtleri bir federasyon oluşturacak; buradan Türkiye’ye bağlanacak; Türkiye içinde bir Kürdistan Federasyonu oluşacaktır; Türkiye kontrolünde. Bilgin iddiasına göre ABD bu şekilde Batılıların elinden petrol yataklarının kontrolünü almayı planlıyordu. Demirel de bu durumu MGK’ya bildirince Bilgin’in de içinde bulunduğu bir kadro buna şiddetle karşı çıkmış. Unutmamak gerekir ki Bilgin bu iddiasını 1978 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde dile getirecekti. ABD Savunma Bakan Yardımcısı William Kasım 1986’da Ankara’ya yaptığı yıldırım ziyaretinde Musul-Kerkük dosyasını yanına getirmişti. Genelkurmay Başkanı Necdet Ürük iddiasına göre “ben muhatabı değilim; siyasilerle görüşsün” diyerek geri çevirdi. Necdet’lere göre Özal-Evren ikilisi bu planı kabul etmiş; hatta bir eyalet planı çalışmalarına bile başlamışlardı. Yani iki paşa tasfiyelerini Kuzey Irak Kürt meselesine bağlıyorlardı; Özal tarafı ise tam tersine terörle mücadelede eksiklikleri olduğundan ve yetersiz olduklarından bahsediyordu. Özal da boş durmuyordu. Elbette Turgut Özal, Mehmet Eymür’den bir MİT raporu hazırlattı; o dönemlerde İstanbul Emniyeti (yani Mehmet Ağar) ile ciddi bir çekişmede olan Eymür seve seve işe koyuldu. MİT raporu 17 Kasım 1987 tarihinde Başbakan Turgut Özal’a sunuldu. Özal’lar bu raporla bir taşta en az üç kuş vuruyordu; rapor hem o dönem rakip olduğu İstanbul Emniyeti’ni (yani Mehmet Ağar’ı) yasadışı işler çevirmekle suçluyordu; hem Özal’ın karşısındaki DYP’li siyasetçileri mafya ile yan yana koyuyordu; hem de eski Genelkurmay Başkanı Necdet Ürük adını Emel Sayın’la geçiriyordu ve bel altından vuruyordu. Bu Emel Sayın iddiası için Mehmet Eymür yıllar sonra özür dileyecek, gerçek olmadığını söyleyecektir; ancak raporu sunmakla yetinmez; Eymür raporu basına sızdırır. Muhabir İrfan Taştemur anlattığına göre raporu bizzat Eymür kendisine vermişti; yani MİT’in kritik ismi kendi elleriyle raporu basına sızdırdı. Hürriyet bu raporu yayınlamadı (korktu); Taşdemir haberi Nokta Dergisi’ne getirdi; onlar da yayınlamadı; ardından olay piyasaya gitti (tahmin edebilirsiniz); tabii o da dünden razı. 14 Şubat 88 tarihli “2000’e Doğru”nun MİT raporunu hazırlayanlar, ses kayıtlarını açıklıyoruz kapak dosyasıyla kamuoyuna duyurdu. Patlayan skandallar sonrası Amir ve ekibi görevden alındı; Ağar grubuna hiçbir şey olmadı. Özal bir koyup üç alacakken iç siyasette de üçte birini almış oldu.
Detaylara girmeden “Taht Oyunları” 5 bölümden kısa bir alıntı yapmak isterim. Doğu Perinçek tarihe “birinci MİT raporu” olarak geçecek bir rapor yayınlar: “Banker Bako Olayı, Polis İçindeki Çekişme ve Yeraltı Polis-Kamu Görevlisi İlişkileri” isimli istihbarat raporunu MİT görevlileri ve Mehmet Eymür hazırlamıştır. Rapor aslında gizlidir; fakat Perinçek bu raporu yayınlayarak büyük bir skandala ve bugüne kadar süren bitmek bilmeyen mahkeme salonlarına bile yansıyan bir Doğu Perinçek-Mehmet Eymür kavgasına sebep olur. Durumdan haberdar olan Ağar tayfası MİT’i yıpratmak için gazetelere bilgi sızdırmaya başlar. Kenan Evren’in damadı ve eski MİT’çi Erkan Gürvit de Çatlı ve Çakıcı gibi isimlerle çalışılması taraftarıydı. Mehmet Eymür kendisini uyarmak için MİT raporunun kopyasını ona da verdi; fakat Gürvit raporu gidip Mehmet Ağar ve Ünal Erkan’a ulaştırdı. Hatta bir yıl sonra (88 yılında) Doğu Perinçek bu MİT raporunu patlatınca çalıştıkları dairece bu raporu hazırlamış olması sebebiyle Müsteşar Yardımcısı Hiram Abbas, Daire Başkanı Mehmet Eymür ve Eken emekliye sevk edilir. Çankaya Köşkü “Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e böyle bir rapor gelmedi” derken Başbakan Turgut Özal “böyle bir MİT raporu yok” diyordu; ancak vardı ve var olduğunu tüm Türkiye görmüştü. Kimine göre zaten görevden yeni gitmiş Ürük’ü basının önüne atmanın manası başkaydı; Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir sene kalmıştı. Zira Turgut Sunalp göre bu “Çankaya yolunu (yani Cumhurbaşkanlığı’nı kapama planıyla hedef alınan eski Genelkurmay Başkanı Ürük’ü) bu siyasi bir tuzaktır, resmi soruşturma açılmalıdır” diyecekti. Bu sızdırma siyasi bir gelişme miydi, bilinmez; sebebi gerçekten Kürt sorunu ya da Kuzey Irak mıydı, bilinmez; ancak bu denklemde üçüncü bir figür var ki ona değinmeden olmaz; çünkü Kenan Evren için Özal
Görüşmeye karar verdim. Bir müddet kapıda bekledim. Sonra yanına girdim. Bazı evraklarla meşguldü. İşini bitirinceye kadar bekledikten sonra meseleyi görüşebilirdik. Çanakkale'ye tayin edildi Gülen. Bu keyfi yaşamı ta ki 1986 yılının 12 Ocak günü Burdur'da bir asker ziyaretine gidene kadar devam etti. O gün yapılan bir çevirmede Gülen polise kendi kardeşinin kimliğini uzattı, fakat kendisine dokunulmadı. Bilen ve hatta çevresine bu vesileyle devlet bile dokunamıyor diye itibar sağlamış olan Gülen'i bu polis tanıyordu. Hakkında İzmir Emniyeti tarafından verilen arama kararı nedeniyle Burdur Emniyet Müdürlüğüne götürüldü. O gün emniyetin telefonları hiç susmadı. En sonunda bizzat Turgut Özal'ın devreye girmesiyle Gülen bir gün içerisinde serbest bırakıldı. Özal'ın, "Memlekette hala sıkı yönetim mi var? Bir suçu varsa mahkemeye sevk edilsin, suçu yoksa serbest bırakılsın," demesi üzerine bir gece Burdur Emniyeti'nde göz altına alınan Gülen ertesi gün İzmir'e götürüldü. İzmir Emniyet Müdürü Ahmet Karakurt, Gülen hakkında arama kararı olmadığını söyleyince serbest bırakıldı. Ancak bu yaşananlar gizli kalmamıştı. Elbette devletin zirvesine kadar ulaştı. Dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 25 Temmuz 1986 günü yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında Fethullah Gülen için şunları söyledi: "Fethullah Hoca isimli bir adam türedi. Bana, Atatürk'e ve tüm ilericilere küfrediyor. Yakalandı, mahkemeye verildi, fakat mahkeme kendisini serbest bıraktı. Ayrıca ortalıkta Mahmut Hoca diye bir şahıs daha görülmeye başlandı; mahkeme onu da serbest bıraktı. Bu gelişmeler, bu gibi mültecileri cesaretlendiriyor."
Start verilmişti. Birkaç haftalık istihbarat çalışması sonrası Necet Ur, Fethullahçılar karşı operasyonları başlattı. Irtica faaliyetlerine katıldıkları hakkında kesin kanaat uyandıran Silahlı Kuvvetler mensuplarının bildirildiğinde 24-48 saat içerisinde sicilden ve resen emekliye çıkarılmasını emretmesiyle harekete geçiliyor. İstanbul Kuleli, Bursa Işıklar ve İzmir Maltepe Askeri liselerinde önceden tespit edilen dinci sızma faaliyetleri ile ilgili çalışmalar böylelikle hız kazanıyordu. 86 yılındaki o meşhur Nokta Dergisi kapandı. İşte tam olarak bundan dolayı atılmıştı. Kim bilir, Necet Ur kavgasının ana sebeplerinden biri de bu olacaktı. Turgut Özal'ın Paşalar krizi ve MİT raporunun yanında, 88 yılında Özal için çok kritik bir olay daha içeriyordu. MİT raporunda adı geçen ağır ve ülkücü ekipleri bu sefer tekrar gündem olacak, hem de çok yakından. 1988'de Anavatan Partisi'nin olağan genel kongresi yapılıyordu. Özal kendi partisine söz geçiremiyor oldu. Dalan gibi isimler baş kaldırıyordu. Kongrede konuşmaya başlayan Turgut Özal'a suikast düzenlendi; elinden yaralanarak kurtuldu. Tetiği çeken Kartal Demirağ, ülkücü komando kamplarında eğitim görmüştü. Olayı araştıran Savcı Uğur Tükün'ün iddiasına göre, tahkikat esnasında bir villaya çağrıldı. Kendisine, "Paşamız bu tahkikatı yapmanızı istemiyor," dendi. Bu Paşa, dönemin MGK Genel Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu'ydu. Yirmibeşoğlu da Ur-ucu olarak biliniyordu. Konu kapandı. Özal Demirağ'ı affetti. Özal çevresinin iddiasına göre suikasti düzenleyen ismi Özal biliyordu, ancak delil olmadığı için söylemedi. Türkiye karışmasın diye söylemedi. Savcının iddiası doğru mudur, bu bilinmez; ancak Sabri Yirmibeşoğlu bir yıl sonra Cumhurbaşkanı Özal tarafından emekliye sevk edildi. MİT raporunun etkisi ters etmişti. Özal MİT'teki adamlarını da kaybetmiş, ağır ve ülkücü gruplara güç verilmişti. MİT Müsteşarı Hayri Ündül 29 Ağustos 88'de görevinden ayrılıyor, yerine Korgen Teoman Koman getiriliyordu.
Özal için kurtuluş dış politikada olacaktı. George Bush ABD başkanı oldu. Bush daha önceki Reagan döneminde başkan yardımcılığı yapıyordu. Özal da bu esnada tanışmıştı. Bush'a karşı yarışa giren Yunan asıllı Dukakis vardı. Dukakis'in seçilmesi Türk-Yunan geriliminde sorun demekti. ABD devleti de bunun farkındaydı. Özal Bush'a desteğini şöyle açıklıyor: "Bush ile bir diyalog kurmuştum. Başbakan olarak gittiğimde Reagan başkandı, Bush da yardımcısıydı. Reagan'ın ardından onu ziyaret ettim; orada tanıştık. Houston'da yeniden görüştük; kendisi Teksaslıdır. Sonra telefonla görüştük, yazıştık. Başkan adayı olunca kendisini birkaç defa aradım, tavsiyelerde bulundum. Dedim ki, 'Kampanyanızda ağırlığı dış politikaya verin. Bu alanda büyük tecrübeleriniz var. Rakibiniz Dukakis dış politika hiç bilmiyor. Halbuki siz büyükelçilik, başkanlık, Birleşmiş Milletler temsilciliği yapmışsınız. Bu bakımdan tecrübenizi ortaya koyun.' Bush'a Amerika'nın bir süper güç olduğunu hatırlattım; dünyanın ufaklığını, Rusya'da, Avrupa'da olan şeylerin Amerika'yı ne kadar etkilediğini hatırlattım. Anlayacağınız, Özal daha PNAC'den önce Pax Americana'yı savunuyordu. Neokonservatiflerden önce neokonservatifti. Bush ABD başkanı oldu. Özal sıkı dostuna yardımcı olmuştu. Bu dostluk Körfez savaşına damgasını vuracaktı.
Bir yıl sonra, 1989 yılında terör örgütü PKK adeta yeniden doğmuş gibiydi. Dönemin SHP lideri Erdal İnönü, Güneydoğu'ya gerçekleştirdiği gezinin akabinde bölgede teröristlerin güçlendiğini açıkladı. Ancak Özal da değişmişti. Siyasi yasaklar kaldırıldıktan sonra muhalefet kendisini iyice yıpratmaya başlamış, ANAP 89'da tarihi bir yenilgi almıştı. Demirel ve Erdal İnönü erken seçim için günden güne sıkıştırır olmuştu. "Mart'ta biz görevimizi yaptık, oyumuzu verdik. Şimdi siz bunun arkasını getirin, bir erken seçime gidin ve bütün Türkiye'de iktidarı değiştirelim. Bunu istiyoruz, bunu söylüyoruz," diyorlar. "Benim şimdi burada Sayın Başbakana özellikle ricam şudur: Bu akşam buradan ayrılmadan erken seçim ne zaman yapacaklarını ilan etsinler. Bütün ülke bunu duyarak huzura kavuşsun ve erken seçimde iktidarı değiştirmeye hazırlanalım. Benim önerim bu erken seçimin sonbaharda, Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce yapılmasıdır. Ama burada buna ait bir sonuca varsak, bu açık oturum en güzel sonuca varmış olur. Saygılar sunarak sözümü bitiriyorum." 143.000 ortalama ücret alan işçi gayet tabii ki büyük bir hayat sıkıntısı içerisindedir. Bu işçinin geçirebilmesi için 143.000 değil, 250.000 lazım. Memurun %80'den daha çoğu, %80'i 175.000 altında para alıyor. Bu ülkede köylüsü 100.000 gelmiyor aylığı ve ürettiği bir avuç malın parasını zamanında almıyor. Alın teri elemeyi Sudan ucuz. Şimdi Sayın Özal bu mikrofondan ve bu ekrandan benim vatandaşlarıma diyebilir mi ki: "Ey vatandaşlarım, biz sizi iyi idare ettik. Bu söylenenlere bakmayın, sizi iyi idare ettik. Siz bir zamanlar söylüyordu, 'Altın devri yaşattık, altın devri yaşattık,' diyebilir mi? Diyemez. Şimdi kendisi itiraf ediyor, 'Yapamadık,' diyor. 6 senede yapamadığını bundan sonra nasıl yapacak? Vatandaş kendisine sadece ihtarda bulunmuş değil, vatandaş ikazda da bulunmuş değil; vatandaş kendisine, 'Bu işi bırak, yapamadın,' diyor. Tabii ana parayı ödemek yanlıştı. Tekrar borç aldık. Yani ana para kadar tekrar borç aldık, faizini ödedik. Buna da Türkiye'nin gücü vardır. Türkiye'nin gücü olmazsa o 4 milyar doları bulamaz. Nitekim o gücü yoktu. Hakikaten ben kapı kapı dolaştım, 10 defa yurt dışına çıktım. Bize verilen paralar fevkalade mahduttu. Yapılan iş en büyük kısmıyla borçlarımızın ertelenmesi. Bugün Türkiye ertelenmeyecek gö... Teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim Sayın Demirel. Tekrar 1970'lere döndük. Efendim, evet, 1970'ler olmasa Sayın Özal'ın hali harap, başka türlü işten çıkamazdı. 1980 yılının durumunu kendisi çok iyi biliyor. Benim müsteşarım... Öte yandan Bulgaristan'dan göçen büyük bir Türk nüfusu vardı. Özal açık kapı politikası uyguladı. Uğradığı suikasti takıntı haline getirip bütün gününü kaseti tekrar tekrar izlemekle geçirmeye başladı. Amerika'dan getirdiği prensler uyum sağlayamamış, bazıları yolsuzluktan yargılanmıştı. Hatta Özal bizzat Yüce Divan'da tanık olmak zorunda kalmıştı. Üstüne üstlük Özal'ın Güneydoğu ve Kürt politikası bazı partilerin ilçe başkanları tarafından bile topa tutuluyordu. "Bak, Güneydoğu'da kan gövdeyi götürüyor, hükümetin gücü yetmiyor. Sayın Özal kurşun geçirmez kürsülerden konuşuyor, 'Demokrasi uğruna şehit olurum gerekirse,' diyor. Sen bırak demokrasi uğruna şehit olmayı, ya Mehmetçik orada tavuk öldürülür gibi öldürülüyor. Hadi bakalım yiğitsin, inançlısın madem, niye kalkıp da vatandaşına dai konuşurken bu tür barikatları kuruyorsun, etten duvarlar kuruyorsun? Neden?"
Türkiye'de terör yeniden dirilirken Turgut Özal'a Çankaya yolu göründü. 89 yılında Özal Cumhurbaşkanı oldu. Özal cumhurbaşkanlığını adeta başkanlık sistemi gibi kullanacak, kendisine gelen eleştirileri de İnönü'yü örnek göstererek cevap verecekti. Başbakanlığa Mesut Yılmaz yerine Yıldırım Akbulut'u getirmiş, Paşalar krizinde Necip Toruntay için Kenan Evren'le kavga etmiş ve sonunda Genelkurmay Başkanı yapmıştı. Ne ironiktir ki, kendisine gelecek yıllarda en büyük muhalefeti bu iki isimden görecekti. Özel harpçi Kemal Yamak Özal'ın kara kutusu olacaktı. Bunun için Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra özel sekreterliği görevine atandı ve bu görevi Turgut Özal'ın 17 Nisan 93 tarihindeki ölümü üzerine aynı gün görevinden istifa ederek bıraktı. Özal Başbakan olarak yaptığı veda konuşmasını, "Ne mutlu Türküm diyene!" diyerek başlatmış, sonra da, "Allah'ın izniyle bir başka konumda hepinizle yeniden buluşmak ve milletime daha fazla hizmet etmek umuduyla elveda diyorum," diyerek bitirmiş ve adeta 90'lar devlet politikasının sinyalini vermişti. İşte bu 90'lara girerken kartlarımız masaya bu şekilde dizilmişti: Başkanlık gibi ülke yönetmek isteyen Turgut Özal, Özal'ın sıkı dostu ve koltuğa gelen ABD Başkanı George Bush, tekrardan dirilen ve en kanlı dönemine girecek olan terör örgütü PKK, 1990 yılında Arif Doğan'ın görevden ayrılmasıyla Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı'na atanan Veli Küçük. Böylelikle Ersever ve ekibine kalacak olan JİTEM, Emniyet İstihbarat ve Hanefi Avcı, Emniyet ve terörle mücadelede Mehmet Ağar. Birbirleriyle kavgalı onca kurum, kendi partisinin bile istemediği bir Cumhurbaşkanı, Türkiye. Kızışır ken körfezin kavurucu sıcaklığında İsa gözlerini avına dikmiş bir kurt. İran Savaşı'nda yaptığı borçlar yüzünden iflasın eşiğine gelen ve yüzlerini büyük bir iştahla minik komşusu Kuveyt'e diken Saddam [Müzik] Hüseyin [Müzik] he...