📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Suya Kürt Ve Türk Düşse Hangisini Kurtarırsın? - Irkçılık @Mehmedyildiz

Hayalhanem44:21

Transcription

İnsanı delalete ve sapkınlığa götüren ve onun cennetini çalabilen çok fazla yol var. Bunlardan bir tanesi ırkçılık meselesi. Irkçılık meselesi şaka gibi bir mesele ama hiç komik değil. Tek farkı bu. Çünkü bir insanı Allah'ın tercihinden dolayı hakir görmek, beğenmemek, ona o tercihi yaratan Allah'ı beğenmemek demektir. Ne kadar abes bir durum değil mi?

Eskiden böyle yaşımıza emsal olanlar hatırlar; çocukken böyle bazı nadanlar sorarlardı: Bir suya bir Türk düştü, bir de Kürt düştü. Önce hangisini kurtarırsınız? Hatırlar mısınız böyle soruları? Şimdi bu soru sahibinde İslam'ın çehresi olmadığından dolayı sorunun bile nasıl abes olduğunu bilmiyor, cevabı hiç bilmiyor. İlk hangisi en yakın şekilde kurtarılabilecek şekildeyse onu kurtarırım. Hatta İslam'ın genişletilmiş o çehresinde, o nurefşan, o dırahşan çehresinde, o kurtaracağın kişinin tek bakacağın özellik; önce hangisini kurtarabilirim. Yani onun ırkına, dinine, milletine orada bakmazsın. İnsanlık namına onu kurtarırsın.

Bugün sohbet açabilmek için en güzel suallerden biridir: Nerelisin sorusu, çok güzeldir. Çünkü yakın çıkarsın, tanıdık çıkarsın, o memleketin esprileri vardır, o memleketin bir içeceği vardır, o memleketin fıkrası vardır, huyu suyu vardır, o memleketin yemeği vardır. Yani sadece bunları muhabbetinden bir saat boyunca o insanla ortak bir yön bulabilirsin. Soruyorlar işte adama; sen nerelisin diye. Adam Hakkariliyim deyince; olsun hepimiz kardeşiz. Allah Allah. O nasıl laf ya? Olsun hepimiz kardeşiz ne demek? Adama soruyor; nerelisin? Diyarbakırlıyım. Olsun işte, hepimiz Müslümanız nihayetinde. Allah Allah. Sen bir batılıyla muhabbet ettiğinde, olsun hepimiz Müslümanız cümlesi aklına gelmiyor da, burada niye aklına geliyor böyle? Bir Müslümanın edeceği, kuracağı bir ifade mi bu? Güya ne yapıyor? Kibarlıkta bulunuyor, yani olsun hepimiz Müslümanız kibarlığında bulunuyor. Şöyle derler: Merd-i kıpti şecaat arz ederken sirkatin söylermiş derler, duydunuz mu? Yani böyle merd-i kıpti, şecaat; kahramanlığını söylerken asıl hırsızlığını ortaya çıkarırmış. Burada da olsun hepimiz Müslümanız derken yaptığı densizliği ortaya çıkarıyor. Allah Allah. Bunlar kullanılacak ifademi ya? Bir mü'min bir mü'mine böyle ifadeleri kullanır mı ya?

Bizim memleketimiz, memleket muhabbetimiz, bizi birleştirmeye vesile olacak muhabbetlerden başka bir şey değildir. Eğer ırkları Allah hediye ettiyse, senin bu yaptığın densizlikten başka hiçbir şey değildir. Osmanlı döneminde ırk ifadesi adeta soyisim gibi kullanılan bir ibareymiş. Ne gibi? Laz Rüştü. Yani onların isimlerinin yanına, bu memleketlerinin ibareleri ya da ırklarının ibareleri soyisim gibi kullanılan bir ibareymiş. Allah Allah. Şimdi ne hale getirmişler, öyle değil mi? İşte bu ruh ile birlikte Osmanlı, bir döneminde 10 milyon Türk, 120 milyon insana hamilik etmiş Osmanlı. Osmanlı'nın en son dönemlerine bakın, geçin Osmanlı'yı 1. 2. cihan harplerine bile bakın, bütün bu olayların temelinde Osmanlı'nın son dönemindeki parçalanmanın temelinde de ırkçılık akımlarının rolünü çok büyük göreceksiniz. Zira Osmanlı'nın en son döneminde 35-36 tane böyle kavim halinde ırklar ile bölünmüş gitmiş, sadece bir Osmanlı. Onun o 600 yıl boyunca birleştirici o gönlüne bakın, muhabbetine bakın, bir de bölünme hadisesinde ırkçılığın oynadığı role bakın.

Biz efendimiz Muhammed Mustafa (aleyhisselatü vesselam) ve onun yanında ashabım, dostlarım dediği sahabe efendilerimizi ne kadar fazla zikredersek, menfi milliyetçilik damarları da o kadar fazla ezilecektir. Çünkü bizim insanlarla bir fasl-ı müşterek; yani ortak bir payda bulmamız lazım ve insanlarla İslam'dan daha güzel, daha geniş bulunabilecek bir ortak payda olduğunu hiç zannetmiyorum. Diğer insanların ortak payda zannettikleri ütopyalar, bir köy hanesinin saadetini dahi temin edememiştir. Ancak kitaplarda yazılıp kalmıştır; şöyle yapın da, böyle yapın da, böyle yapın da diye. Ama İslam'ın bir damlası, bu kâinata işin sonuna kadar birleştiricilik olarak yetecektir.

Bizler şunu iyi anlamamız lazım; ırk bizim için Allah'ın belli hikmet ölçüsünde yarattığı bir olgudur, onun haricinde bizler, hepimiz kaderimizi bu millete vermişiz. Yani bu ne demektir? Bu millet bir gemiyse; o gemiyle birlikte seyahat etmek bizlere yakışandır. Şimdi bu ırkçılık meselesi, bizleri bölmek için kullanılan en temel unsurlardan birisidir. Önce bir açıklama yapayım isterseniz ufak. Irk veyahut asab; asabiyet deniyor değil mi ırkçılığın diğer adına? Damar demektir. Araplar, bir ağacın kökü için de ırk tabirini kullanırlar, cinsiyetün dedikleri de yine ırk manasında kullandıkları bir kelimedir. Cinsiyyetün diye de kullanır Araplar. Şimdi neden ırkçılık, asabiyet, yani damarcılık dendiğini anladınız mı? Bizim damarlarımız ne demek oluyor? Atamın, dedemin kanı demek oluyor. O yüzden atanın, dedenin kanından dolayı seçmediğin atanın, dedenin kanından dolayı övünüp başkalarını hakir görmek ne oluyor? Damarcılık, yani ırkçılık, yani asabiyet damarı oluyor.

Şimdi bizim bu ve bunun gibi vartalara düşmemiz ve İslam aleminin, İslam alemi bak 2 milyar, her milletten değil mi? İki milyar, iki milyar. Dünyanın dörtte biriyiz bak. Kaç memleketteyiz? Altmış küsur memleketten. Hiç birlik olabildiğimiz söz konusu mu? Maalesef, özellikle son yıllarda hiç söz konusu değil. Bizim bu hale düşmemizin en büyük sebeplerinden bir tanesi; düşmanın bizatihi gücü değil, bizim sürekli aramızda ihtilafa düşmemiz, bizim aramızdaki dostlukların zafiyetinden dolayı. Biz birbirimize düştükçe, bizim idare edilmemiz çok kolay. Ta lisedeki o cümleyi hatırlayın; içten böl, dıştan yönet. Bunu tarih derslerinde duymuştunuz değil mi? İçten böl, neyle? Irkçılıkta böleyim, daha sonra dıştan ne yapayım? Yönet. Biz içten bölündükten sonra bizim dıştan kumanda edilmemiz çok kolay bir şey.

Bizi içeriden bölenler, Hans isminde adamlar değil artık. İşte burada uyanık olmamız lazım. Onlar gelip de burada kendini riske atmaz. Bizi içeriden bölenler, böyle baktığında tebessüm edecek, sakalı olacak, senle camiye gidecek, İslam'la ilgili bir konu olduğunda en hamiyetli konuşmayı o yapacak, öyle mi? Ama ondan sonra bir fırsat bulduğu anda, Müslümanları ırkçılık canibinden ayırmaya çalışacak adam olacak. Artık Hans'lar bu şekilde. Eskisi gibi sarışın beklemek ahmaklık olur. Artık içeriden adamları kullanıp kendilerini riske atmayacaklar. Peki kim anlayacak bunları? Başkasına minnet etmeyen, Rabb'ini gerçekten samimi manada tanıyan, feraseti, bakış genişliği ve basireti, bakış derinliği olan insanlar ancak bunların oyunlarını anlayacaktır. Allah bu insanları çoğaltsın.

Şeytanın imtihanı kaybettiği yeri hatırlıyor musun Aslan? (Ben ateşten yaratıldım.) Çok güzel. Bak, bu bir damar mıdır? Neden asabiyet denildiğini anladın mı şimdi? Asabiyet aslında değil mi, daha geniş bir kavram, damarcılık demek. Yani bir insan erkekcilik yapsa, bir insan ben feministim, kadıncılık yapsa, bir insan ben benim memleketimden başka memleket tanımam deyip memleketçilik yapsa, her seferinde şeytanın bu asabiyet oyununa düşmüş demektir. Anladın mı? Sadece memleket işi değil yani bu. Seçmediğin bir şeyden dolayı kendini üstün gördüğün an ırkçısın ve şeytanın düştüğü varta da tam burasıydı. Ben ateşten yaratıldım, Adem ise topraktan yaratıldı. Ben ondan üstünüm, ona secde etmem dedi ve o vartaya tarih boyu kendi gibi başkalarını da düşürdü. Bakın beyler kazanç ve seçimimiz olmayan şeylerden dolayı övünmek ırkçılıktır. İşte Allah'ı gadaplandıran da budur. Sen seçmedin, sen kazanmadın. Nasıl olur da kendini üstün, benim yarattığım başkasını da hakir görürsün? İnanın bana, şaka gibi bir olay ama tek farkı gülemiyorsun buraya.

Bir gün nasıl olmuşsa Ebuzer el Gıfari Hazretleri, Bilal-i Habeşi ile yani Bilal bin Rabah ile şöyle hafif bir konuda atışırken sen sus siyah kadının oğlu demiş. Habeşli Hz. Bilal Efendimiz, siyahi. Ebuzer el Gıfari Hazretleri de nasıl olmuşsa böyle bir cümle etmiş. Sen sus siyah kadının oğlu. Konuyu Efendimiz'e taşımış. Efendimiz çağırır Ebuzer el Gifari'yi. "Ey Ebuzer! Senden hala cahiliye kokusu geliyor." der. Bu cümleyi duyan sahabe efendimiz, Efendimiz'in tabiriyle Hz. İsa'nın zühtüyle yeryüzünde gezen birisi. Bu hatasından dolayı anında pişmanlık duyar ve hemen Bilal bin Rabah'ın evine gider, kapanır, başını kapının eşiğine koyar. "Çık ey Bilal, çık. Sen bu cahiliye sözleri çıkan başı ezip geçmedikçe, ben başımı eşikten kaldırmayacağım." der. Hz Bilal birkaç kez tamam, hakkımı helal ediyorum dese de bakıyor ikna edemez, şöyle ayağının ucuyla başına şöyle bir dokunur ki Ebuzer El Gıffar oradan kalksın. Efendimiz'in böyle bir durumdaki muamelatını görüyorsunuz değil mi? Sahabe efendilerimizin böyle bir konudaki hassasiyetini görüyorsunuz değil mi? Allah Allah.

Hicret'in 5.-6. yılıdır. Efendimiz (aleyhisselatü vesselam), hutbe irâd etmeye gider ama giderken çok sinirlidir. Çünkü Efendimiz sinirlendiğinde şuradaki mübarek damarı ortaya çıkar ve sahabe efendilerimiz O'nun sinirli olduğunu oradan anlar. Hutbede şu cümleleri söyler: "Sizin rabbiniz birdir, babanız, anneniz birdir." Birlikleri ortaya koyuyor değil mi? "Arapçılık ne annenizde, ne babanızda vardır. O sizin boş kuruntularla avunmanızdır. Arap'ın, Arap olmayana hiçbir üstünlüğü yoktur, üstünlük sadece takvadadır." Tam o esnada Efendimiz hutbeyi verirken Muaz bin Cebel adamın birini gırtlağından tutmuş hutbeyi öyle dinliyor. İlginç bir olayı değil mi? "Ya Resulallah bunu ne yapayım?" diyor. "Cehenneme kadar yolu var." diyor Efendimiz (Aleyhisselam) o adama. Şimdi olayın başında bir şey olması lazım. Demek hutbeye çıkışı baştan kaynaklı bir olaydan ötürü. Filmi geriye saralım mı? Olay ne olmuş acaba? Münafığın liderlerinden Kays bin Mutata diye bir tane adam var. Adamın en büyük hüneri, Evs ve Hazrec'i birbirine düşürmek, ensar ve muhaciri birbirine düşürmek. EVS ve Hazrec, Medine zamanında sürekli birbirleriyle ama on yıllarca savaşan iki Arap topluluk ve o savaşırlarken çok fazla nameler, şiirler o kadar birikmiş ki; onların savaşları, şiirlere, öykülere konu olmuş. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), Yesrib'i Medine yapıp oraya ayak bastığında, onları da kardeş eylemiş ve o günden sonra aralarında kavga olmamış. İşte o münafığın başı, o ikisini birbirine düşürmeye çalışıyor. Ensar, yardım edenler demek, Medine'dekiler demek. Efendimiz'e ve O'nun yanındakilere kapı açan ev açan; muhacir de Mekke'den Medine'ye hicret eden demek. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) bunları da birine kardeş etmiş mi? Evet. O adam bunları da birbirine düşürmeye çalışıyor ama Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) onları kardeş eyledikten sonra uzun süre bunları birbirine düşürememiş ve ne yapıyor biliyor musun? Onların bir tebessümü o münafık için cehennem yeri, perişan oluyor, ya nasıl birbirlerine düşmezler diyor.

Bir gün Mescid-i Nebevi'de, Hz Bilal orada, nereliydi? Habeşli. Selmân-ı fârisî orada, nereli? Farslı, İranlı. Bir de Rum diyarından başka bir sahabe efendimiz yine orada. Tam Mescid-i Nebevi'ye yanaşıyor bu münafık, Evs ve Hazrec'in yanına gidiyor. Bak bu sefer onları birbirine düşürmüyor, olaya bak. Ya siz İslam'a hizmet eden iki yüce Arap topluluğusunuz. Bak bu sefer de ne yaptı onları? Allah Allah. Sizin bu Rumla, bu Habeşliyle, bu Farslıyla ya ne işiniz olur sizin diyor. O cümleyi eder etmez, tarihin görmediği babayiğitlerden birisi, Allah elini pençe eylemiş, gırtlağında bitiyor orada. Kim? Muaz bin Cebel. Gel buraya, Resulullah'a hesap vereceksin diyor ve yapmaya çalıştığını o kadar ince anlamış ki; ifade, direk hesap vereceksin ifadesi. Gırtlağından tuta tuta götürüyor, gırtlağından tuta tuta bırakmıyor. Ya Resulullah, böyle böyle bir durum oldu diyor. Efendimiz onu muhatap alıp bir cümle etmiyor biliyor musunuz? Bakın burada da bir incelik var. Onun kalbinin ne olduğunu, karanlığın ne olduğunu, yılan dilinin ne söyleyeceğini bilen Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) onu muhatap almıyor. Çıkıyor, o olaya binaen bir hutbe irad ediyor. Bugün birileri asabiyet bataklığına girmişse, bilsin ki; Resulullah'ın çatık kaşları oradadır. Bugün birisi, Türklükten, Kürtlükten, Lazlıktan, Çerkezlikten, Ermenilikten başka bir kardeşini hakir görecekse eğer, bilsin ki; Muaz'ın eli onun gırtlağındadır. Allah'ın laneti sadece içki içenin üstüne mi? Hayır, ırkçılık yapanın da üstüne Allah'ın laneti kuvvetli şekilde inmektedir. Bunu buradan anlamamız lazım.

Ebu Ukbe el-Farisi isimli, asıl adı Ruşeyd olan bir sahabe efendimiz var. Künyesi o şekilde. İbareden anladığınız gibi kendisi Farslı. Hicret'in üçüncü yılında Uhud'a katılır. Uhud'da müşriklere sürekli kılıç vururken; bu sana Farisi delikanlıdan hediyedir, bu sana Farisi delikanlıdan hediyedir diye kılıcı vurur. Nasıl bir atmosfer Uhud'da. Bir de Bedir'in yenilgisini almış müşrikler, o kadar böyle sinirli bir şekilde ki; o kadar gergin bir ortam. Efendimiz öyle bir ortamda o sahabe efendimizi durduruyor biliyor musunuz? Neden öyle gergin bir ortamda durduruyor? On dört asır sonraya mesaj versin diye. "Baksana," diyor. "Bu kılıç sana ensar gençten hediyedir desen". Ensar ona kimin koyduğu bir vasıf? İslam'ın koyduğu bir vasıf. "Sen bu kılıç sana ensar gençten hediyedir desen, daha güzel olmaz mı?" diyor. "Olur ya Resulullah." deyip öyle devam ediyor. Bakın savaşın şiddetli ânında Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) küçüklerin nasıl ve ne şekilde büyüyeceğini hesapladığından o mesajı veriyor orada. Biz buradan net anlıyoruz ki; ırkla övünmek yoktur.

Şimdi ırklar bizim muhabbetimize vesiledir. Özellikle sizler gibi güzel insanların yanında yıllar geçirmiş birisi ırkçılık meselesine daha fazla gülüyor, neden? Şimdi şu içimize bakalım, bizim burada Avşar arkadaşımız var, Çeçen arkadaşlarımız var, Kürt arkadaşlarımız var, bak bak başka, bizim burada Arap arkadaşlarımız var, bizim burada bir sürü Zaza arkadaşımız var. Kaç tane var Zaza arkadaşımız? Bir el kaldırır mısınız? 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 unuttuk mu başka? 9, ben de fahri Zaza sayılırım hanım tarafından, etti 10. Şimdi bak, bunlar bizim muhabbetimize vesile olan şeyler olması lazım ama bu asırda ırkçılık olunca, insan bırak bunlarla muhabbete girmeyi, bunları konuşmaya bile korkar oluyor. Hiç yaşadınız mı bunu?

Bir gün bizim eve internet bağlamak için bir arkadaş geldi de, şeydi yani suskun bir arkadaştı. Kitapları gördü bir şey demedi, seccadeyi gördü bir şey demedi. Benim konu açmam lazım. En son dedim, kardeşim nerelisin dedim. Ben öyle şeylere inanmıyorum dedi. ama leylek getirmemiştir, yani bir beldede doğmuşsundur, bir ismi vardır onun. İnanmıyorum dedi. Allah onun da yardımcısı olsun. Kim bilir ne yaşadıysa falan. Ben senin inanmadığın şekilde sormuyorum dedim. İnanacağın şekilde soruyorum, nerelisin kardeşim falan deyince; bizim buranın yörüklerinden çıktı. Ya dedim sizin arap aşı ne güzel oluyor. Sıkma, gözleme ne güzel oluyor deyince bir saat muhabbet devam etti oradan. Şimdi muhabbete medar olan şeyler, ırkçılık damarıyla ne oluyor? Korkuya da sebep oluyor, öyle değil mi? Kiminin annesi evladını nenni nenni diye büyütür, kiminin annesi evladını lori lori diye büyütür. Bunları biz seçmediğimizden ne üstünlük vesilesi yapabiliriz ne de birisini tahkir edebiliriz. Yani ırkçılıkla övünmek yanlış olduğu gibi ondan utanmak da yanlıştır. Utanmak da yok güzel insan. Seni böyle herkesten daha fazla seven Rabb'in seçti. Göğsünü gere gere, kimsenin asabına, damarına dokunmadan, bir üstünlük seviyesi taslamadan, beni de Rabb'im şu memleketten yarattı de. Bunun övünmesi de kötü, korkulması da kötü. Allah bizleri bu cihette muhafaza eylesin.

İslam geldikten sonra Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında hiçbir fark, hiç bir üstünlük kalmamıştır. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) Habeşli Hz. Bilal Efendimizi, Kabe'nin tepesine çıkta ezan oku dediği gün, onu Kabe'nin tepesine çıkarmış, ırkçılığı da ayaklar altına almış demektir. Bakın bugün Amerika'da beyaz bir polis, siyah bir adamın gırtlağına diziyle bastırıyor. Irkçılığı bir üstünlük sebebi zannettiğinden dolayı. İnsanların ümit beklediği yerler daha kendilerine derman olamıyorlar. İnsanlık böyle bir asırda inanın İslam'a çok daha muhtaç. İslam'ın birleştiriciliğini biz onlara gösterip sunabilirsek; evet, derman buradaymış deyip avuç avuç bu hakikatleri herkes içecektir. Hakikatlerin bir eksikliği yok, haşa. Bizim eksikliğimiz, bizim sunumumuzdan kaynaklanan olaylar. Biz efendimiz (aleyhissalatü vesselam) dünyaya ayak bastıktan sonra öğrendik ki; ne kölelik Bilal olmaya engeldir, ne de peygamber soyundan olmak Ebu Leheb olmaya engeldir. Üstünlük sadece takvadadır. O üstünlüğün peşine düşsek, birbirimizle o cihette yarışsak, ben nasıl daha takvalı olup Rabb'ime daha sevimli gözükebilirim desek, biz bu işi çok güzel çözeceğiz.

Evet, buyur abi. (Bir de şöyle yanlış anlaşılıyor da; üstünlük takvadadır deyince sanki insanlar, hani ben daha takvalıyım, ben daha takvalıyım, birbirine karşı üstünlük) doğru, doğru (sağlansın gibi anlaşılıyor da yani. Allah'ın gözündeki üstünlük olduğu değil mi? Bazen öyle olabiliyor. Ben daha takvalıyım falan.) Kişinin kendinde kemal bilmesi, kemal olmadığına işarettir. Kiminin kendini tamam bilmesi, eksikliğinin fazla olduğuna işaret. Yani insan ne zikretse zıddıyla bilinir demek. Dediğin gibi yani. koltuğa, tam muayene başladım. Başlamadan hemen hocam nerelisin dedi. Diyarbakırlıyım dedim. Şöyle bir daha ben muayeneyi bitirmeden şöyle bir yaklaştı, çocuğun elinden tuttu, hadi hadi dışarı çıkalım, hadi biz gidelim falan dedi. Allah Allah. Gerçekten şaka gibi ama gülemiyoruz. Çok ilginç bir olay yani, çok ilginç bir olay. Fatih senin Polonyalı falan diye mi kınadılar? (Son sene hastanede intern dönemi. Sürekli hastalar) Sizin meslek neydi hocam? (Fizik tedavi) Fizik tedavi. (Şimdi yaşlı bir teyzeye gittik. Süleyman Denizlili, onlar anlaşıyorlar teyzeyle. Durum öyle bir şey oldu ki; Seyfo şey kaldı böyle biraz kontrpiyede kaldı, boşta dedi. Teyze sen dedi, hangi köydendin dedi, hangi ilçedendin dedi. Tavas'tandım dedi. Sen nerdensin oğlum dedi, senin memleket nere dedi. Süleyman dedi ki; ben de Tavas'tanım dedi. Seyfo'ya döndü, sen nerelisin dedi. Ben de Elbistanlıyım teyze dedi. Olsun dedi, onlar da bizim kardeşimiz dedi. Aynı şeyi böyle oldu, yaşadık yani. Konu yine bana geldi. Allah Allah. Şu an ben de kötü hissettim Fatih yani.

Bakın çok hayret verici bir olay. Bizim buraya gelen bilinçli, şuurlu bir kaç arkadaş vardı ama çocukluktan öyle bir almışlar ki yani klasik maalesef Türkiye'de en üzücü olay, dünyanın en güzel iki insan çeşitleri; Türk ve Kürt. Bu kadar misafirperver, bu kadar delikanlı, bu kadar babayiğit, bu kadar kardeşinin arkasında duran, böyle iki tane millet, iki tane ırk göremezsin. Ama işte çocukluktan yanlış yönlendirince, bazı Kürt arkadaşları Türk'e, bazı Türk arkadaşları Kürt'e demi dolduruyorlar. Bizim buraya bu şekilde doldurulmuş gelen arkadaşlar vardı ya. Oturuyorum, konuşuyoruz, muhabbet ediyoruz. Adam çok şuurlu her noktada ama o boyayı çocuklukta aldın mı ondan kurtulmak çok zor oluyor. Daha sonra hiç böyle onun üzerinde konuşulmadı, bir arkadaş bunları hep akşama eve bırakıyordu. O arkadaş akşam bunları eve bırakırken de Kürtçe müzik açıyordu böyle hafiften. Müzik aça aça, aça aça aradan iki ay mı geçti, üç ay mı geçti, adamın asabı, damarı kırıldı orada. Allah Allah. Ya ne kadar güzelmiş dedi. Daha sonra bir tanesi, tevafuk etti işte, yine böyle bir işlerden dolayı doğuya gitti. Gitmemiş hiç orada. Şimdi doğuya gitti ya, önüne gelen yorgun musun diye döşek seriyor, önüne gelen bir öğünde 5 öğün yediriyor. Yedim diyor, olmaz bunu da yiyeceksin diyor. Bir de azarlıyorlar yani. Sen koydun, yeni yedim bak vallahi yeni. Olmaz, beş tabak daha yiyeceksin. Yediriyorlar, içiyorlar, dur ben seni bırakayım. Ya ayakkabısına eğilecek, ayakkabısına eğilmiyor, orada yeğenler hemen dur ben giydireyim. Nasıl insanlar dedi bu ya, nasıl insanlar dedi. Bakın bizim Koyuncu anlatmıştı, Kalauvari'de altı ay kaldı. Orada adamın biri yere düşmüş, artık bayılmış mı, hastamıymış. Hiç dokunan olmamış. Yurtdışı öyle, ancak ambulansı bir arar da gelirse gelir yani. Kimse tutup da seni evime alayım demez. Orada gidiyor, kendi müdahale ediyor. Oradan otele götürüyor, otelde de bir gece kaldırttırıyor, çocuklarını arattırıyor marattırıyor falan. Çocukları bir gün sonra geliyor, düşün. Aa babamı siz mi buldunuz, teşekkür ederim falan diye çocukları geliyor. Tevafuk o da zaten Türk biri çıkıyor, doğru mu? Malatyalı bir insan çıkıyor bakın. Avrupa'da, o medeniyetine özenilen yerlerde, yere düşseniz bilmiyorum bir su veren olur mu? Biz de çok gittik oraya. Orada, o cihetlerde insanlar birbirinden çekingen. Kültür uzak. Şu Anadolu topraklarında, girin bir memlekette kapıyı çalın, deyin ki; bir bardak suyun var mı? Seni konaklatmadan, yemek yedirmeden gönderir mi acaba şu necip millet? Yani ortada ne var biliyor musun? Bu dünyanın, bu Anadolu senin asabından gelen değil mi kardeş? Ya da kapıyı çalıp ez bırçime desen. Evet, Şu kadar güzel işleri, ayrım malzemesi yapmak, şaka gibi ama gülemiyorsun. Tek farkı bu. Yani bizim aramızda böyle her gün nasıl farklılıklardan eğlendiğimizi bir insanlar bilse, bırak hadi onu da geçtim, sadece yemek kültürlerinin şu güzelliğini bilse. Allah Allah. İnsanlar böyle bir şeyden ayrıştırılma gereğini dünyanın en garip şeyi olarak algılayacaklardır, en garip. Allah Allah. Hayret verici bir olay.

Şimdi insanların dünyaya gelen ruhları mıdır, bedenleri midir? Dünyaya gelen ruhtur. Beden bu dünyada inşa edilir. Dünyaya gelen beden mi, ruh mu? (Ruh) Evet, ben ruh olarak dünyaya geldim, cesedi burada giydim. O zaman renk dediğimiz, ırk dediğimiz, millet dediğimiz, ruhumun değil, cesedimin bir özelliğidir. Benim ruhum alınıp sorguya çekildiğinde de ırkım, rengim, cinsim bana sorulmayacaktır. Madem öyledir, ruhta olmayan özellik dünyaya gönderildiğinde cesede ne için verilmiştir? İmtihan için. Allah Azze ve Celle, imtihan gereği bizi farklı boyalarla boyanmış, farklı ırklara, farklı kavimlere ayırmıştır. Birazdan sebebini de birlikte anlayacağız. Bu ayrım içerisinde baktığınızda, a hiçbir şey eşit değil diyebilirsiniz ama zerrata kadar adalet olduğunu göreceksiniz. Özellikle bunu anlamak için ahireti de hesaba katmanız gerekir. Birisi bir sarayda dünyaya gelirken öteki Afrika'da bir kabilede dünyaya gelebilir. Bu imtihan gereğidir ve imtihanda ne sorulacağını öğrenci değil, imtihanı hazırlayan öğretmen belirler. O yüzden bu imtihanın ince sırrından dolayıdır. Bu imtihan gereği birisinin ırkını, boyasını, rengini beğenmemek, onu o şekilde göndereni yani bizzat Allah'ı beğenmemek demektir. Çok ilginç değil mi? Mesela bazen böyle boyu kısalarla, zayıflarla, şişmanlarla, gözü farklı renkli olanlarla çok dalga geçilir. Yani kişi fark etmeden Allah'ı tahkir ediyor yani. Çok ağır bir ifade. Mesela Afrika'da bir kabile var, gözü renkli olan böyle masmavi, yemyeşil olan insanları o kabileden atıyorlar. Çok ilginç bir şuur değil mi? Allah'ın yarattığını bilmeyince, ta oralara kadar dayanıyor bu ayrım meselesi. Yani ayrımcılık bu çağın beslenme şekli haline gelmiş. Çok vahim şekilleri var. Yani bizi ya Türk-Kürt olarak ayırırlar, ya alevi-sünni olarak ayırırlar, ya Fenerli-Galatasaraylı diye ayırırlar, hiçbir şey bulamazlar Afrika'da kabilede gözü renkli olanları ayırırlar. Bu kadar komik bir durum, bu kadar abes bir durum. Bir insan tevhidin perspektifinde buluştuğu anda; Allah böyle yaratmışsa, ben ona laf söylersem, Allah'a laf söylemiş olurum der, böyle bir şeye yeltenmez bile. Irkçılık yapan cehennemde yerini hazırlasın hadis-i şerifini şimdi anladınız mı? Çünkü birisinin ırkını beğenmemek, o ırkı ona vereni beğenmemek demektir. Çünkü birisinin boyasını, rengini beğenmemek, onu boyayanı beğenmemek demektir, doğru mu? Doğru. Siz evinizi boyatırken boya istediğiniz gibi olmadığında boyaya mı saldırıyorsunuz, boyacıya mı saldırıyorsunuz? Boyacıya değil mi? Ne yaptın usta diyorsun ya, ne yaptın? Ben sana anlatmadım mı diyorsun. Sen birisini renginden, ırkından dolayı kınadığında kime saldırmış oluyorsun? Haşa Allah Azze ve Celle'ye saldırmış oluyorsun. Bütün isimleriyle kabul ettiğin Allah, farklı esma boyalarıyla farklı Irklar ve tenler yaratmış ve sen bunu kınayabiliyorsun. Bu imanla bu kınama icraatın birbiriyle asla örtüşmez.

Bir gün Kabe'de adam tavaf ederken siyahi bir adam, önündeki kişi şöyle bir arkasını döner, siyahi birini görünce şöyle bir yüzünü ekşitir, önüne döner. O siyahi zat da şöyle bir elini vurmuş, hayırdır hacı demiş, hayırdır. Boyayı mı beğenmedin, yoksa boyayanı mı beğenmedin? Yani senin o adamdan yüz ekşitmek demek, Yaradan'dan yüz ekşitmen demekle aynı mana. Bu mânâdan dolayı bu hadis var. Irkçılık yapan cehennemde yerini hazırlasın hadisi bu yüzden var. Kabe'yi yık ama bir müminin kalbini yıkma manasındaki hadis de bu yüzdendir. Neden biliyor musun? Çünkü o müminin kalbi, Allah Azze ve Celle'nin evi hükmünde Kabe gibi sayılmış bir yer. Çalap ne demek, duydunuz mu Çalap? Çalap, Allah demek. Yunus Emre diyor ki; "Gönül Çalab'ın tahtı, Çalab gönülden baktı, kim gönül yıktı ise, iki cihan bedbahtı." diyor. Sen bir insanı ırkından, teninden, boyundan, posundan, hangi asabiyet damarı olursa ondan kınadığında, sen onu Yaratan'ı kınıyorsun.

(Bismihi Sübhanehu. 26. mektup Üçüncü mebhas İkinci mesele Bismillahirrahmanirrahim Yâ eyyuhâ-nnâsu innâ ḣalaknâkum min żekerin ve unśâ ve ce’alnâkum şu’ûben ve kabâ-ile lite’ârafû) Ne demek? (Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, sonra da birbirinizi tanıyasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık.) Cümle çok önemli, ne? Ya Rabb! Bizi niye ayırdın? Birbirinizi tanıyasınız diye ya. Allah Allah. Devam edelim. (Yani litearafü münesebetil hayetil ictimeiyyeti feteavenü aleyhe le litenekeru fetehasamü. Yani sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, ta birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz...) Bak bak, ayrıntıya girilmeye başlandı. Birbirinizi tanıyın , sosyal hayatta yardımcı olun. Öyle demiyor mu? Allah Allah. Bir kabile bir işi yerde. İnşaatçılığın güzeli nerede? Filan yerde. Keresteciliğin güzeli nerede? Karadeniz'in oralarda bak bak. Allah Allah. Ne oldu? Hem birbirimizi tanıdık hem de sosyal hayatımıza, yardım etmeye bir vesile oldu bunlar. Şimdi Halis olmasa aç kalır mıydık burada? Allah Urfalı göndermiş, tablacı hükmünde. Allah Allah. Mahsum olmasaydı bebekler ninnisiz nasıl uyuyacaktı? Uyuyamazdı. Bak Allah dengbej göndermiş Diyarbakır'dan. Allah Allah. İhsan olmasaydı Konyalı'yı nasıl bilecektik? yerinin Sinop olduğunu nasıl anlayacaktık? Sefa olmasaydı Bayburt'la Gümüşhane'yi nasıl karıştıracaktık? Allah Allah, Allah Allah. Bak görüyor musun? Ne kadar güzel ya çeşitlilik ve bunlar bizim sosyal hayatımıza yardımcı. Buyur abi, devam. (Birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkar ile yabani bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir.) Bak bak bak imtihanın ayrıntısı da çıktı ortaya. Ya sosyal olarak bu güzelliklerle yaşayacaksın ya da densizlik edip birbirini ayrıştıracaksın ve bu imtihana düşeceksin. Neden farklı yaratılmışız, anladınız mı? İkinci meseleden devam edelim, buyur. (İkinci mesele: Şu âyet-i kerimenin işaret ettiği tearüf ve teavün düsturunun beyanı için deriz ki:) Tearüf ne demek? Tanışma. Teavün ne demek? Yardımlaşma. Ayrı ayrı yaratılmamızın amacı neymiş? Yardımlaşmamız, tanışmamız ve sosyal hayat oluşturmamız ve bunun manası neymiş? Bakın şimdi ayetin manasını o kadar muazzam bir örnekle açıklıyor ki Üstad Hazretleri. Buyur. (Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, ta takımlara kadar tefrik edilir.) Ne için yapıyorlar bunu? Vatan savunması için. Ayrılıyorlar mı? Hava, kara, deniz, o da yetmiyor; malzemeci, yemekçi; o da yetmiyor; telsizci, taşıyıcı, sıhhiyeci. Bak muhtelif muhtelif ayrılmışlar mı? Ne için ama? Aynı gaye için, vatan savunması için. Evet. (Ta ki, her neferin muhtelif ve müteaddit münasebatı ve o münasebata göre vazifeleri tanınsın, bilinsin. Ta o ordunun efradları, düstür-u teavün altında hakiki bir vazife-i umûmiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri a'danın hücumundan masun kalsın.) Bakın neden ayrılmış ordu; Hava, kara, deniz, yemekçi, sıhhiyeci, şoför diye? O vazifeler bu şekilde ayrılacak ve sosyal bir yapı oluşacak. Bakın dağın başında yaşayan yabani bir hayvan olsaydık tek başımıza yaşayabilirdik. Var mı böyle hayvanlar? Var. Ama bu şekilde insan olur mu? Hayır. Eğer insansan sosyal olmak ve yardımlaşmak zorundasın. Bugün şu üstümdeki kazağı, gömleği giyebilmek için kaç insana ihtiyacımız var? Sayısız. Biz yalnız yapabilir miyiz? Yapmamızın imkanı yok. Bugün güzel bir yemek için bile baharatını bilmem nereden alıyorsun, bulgurunu bilmem nereden alıyorsun. Kaç insana ihtiyacımız var? Bakın bizim şu çekimi yapabilmemiz için kamerayı kimler yaptı, halıyı kimler koydu, ışığı kimler icat etti? Bakın sayısız insana ihtiyacımız var. Biz bu cihette sosyal yaşayalım ve birbirimizle yardımlaşabilelim diye Allah Azze ve Celle, bizi ırk ırk, kavim kavim yaratmıştır. Amaç nedir? Amaç budur. Eğer bir insan, bu amaca aykırı davranıp bu yaratılışı kavga vesilesi yaparsa, Sünnetullah'a, Adetullah'a yani kainatın büyük çarklarına muhalefet eder ve elbet bu büyük çarklar içerisinde ezilip gider. Irkçılık yapanın sonu budur. Irkçılık yapanın üstünde Resulullah'ın çatık kaşları vardır. Irkçılık yapanın gırtlağında Muaz Bin Cebel'in elleri vardır. Devam. (Yoksa tefrik ve inkısam, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir.) Ne olur havacılarla denizciler birbirine girse, biz daha üstünüz diye? Ne yapıyorsunuz deriz ya. Ne yapıyorsunuz, biz aynı vatan savunmasındayız. Bu yaptığınız olur mu deriz. Demez miyiz? İşte ırkçılık da öyle. O ne kadar abesse, ırkçılık da o kadar abes. Devam. (Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i İslâmiye büyük bir ordudur; kabail ve tavaife inkısam edilmiş.) Ne demek kabail, tavaif? Kabileler ve taifelere bölünmüşüz. Amaç neydi? Tanışalım, birlik olalım, birbirimize sosyal hayatta yardımcı olalım. Evet. (Fakat bin bir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var) Bakın kadar cihet-i vahdetimiz var? Bizim birlik sebebimiz ne kadar? Sayısız sayısız. Buyur. (Halıkları bir.) Allah'ımız bir mi? Bir, bak. Şu birlikler yanında ayrımları önemseyenler, bu birleri küçük görüyor demektir ve başta neyimiz birmiş? Bakın gezegenleri, yıldızları, zerratı, atomu birleştirmeye sebep olan Allah, iki insanı birleştirmeye sebep olamıyorsa, ırkçılık damarıyla onları ayırıyorsa, sen de bu büyük birin yeri küçük demektir. Irkçılık, bırak seni beni, Allah'ı tanımamak Allah'ı. Bu birliklerin vesilesini anlamamak demektir. Resulullah'ın neden o kadar hadiste lanet ettiğini anladınız mı? Birazdan bir kaç hadis daha okuyacağız. Hayret edeceksiniz, hayret. Diyor ki; o ırk için ölüm cahiliye ölümü diyor. Ne demek cahiliye ölümü? İslam gelmiş ama İslam'ı tanımamış demek, cahiliye o demek değil mi? Onun ölümü gibi diyor bak. Bizden değil diyor, onun için ölen diyor bak. Niye diyor anladın mı? Sen Allah'ı tanımıyorsun, bırak seni beni ya, seni beni geç, başka daha derin mesele var. Senin küçümsemenin arkasında seni öyle göndereni küçümsüyorum. Şimdi birisi senin çocuğu dövse ne yaparsın? Sen de onu döversin. Hayırdır ya, benim çocuğumu dersin, nasıl döversin. Sen senin çocuğunu beğenmeyene, dövene niye sinirleniyorsan, Allah da kendi kulunu beğenmeyene o yüzden gadap halinde. Allah Allah. Bak bak şu cümlelere bakın ya, muazzam bir şey. Halıkın bir, yetmez mi ya? Vallahi şunun üstüne kitabı kapamak lazım ama anlamıyoruz işte. Ahir zaman çocuğuyuz, anlamıyoruz, garip yani. Menfaatimiz başka şeylere gidiyor. Buyur. (Rezzakları bir) Bak bak, evet. (Peygamberleri bir) Allah Allah. Canım feda diyoruz ya. Anam babam sana feda diyorlar ya, sahabe efendilerimiz. Sen şu damarını feda edememişsin ya. Seçmediğin ve kazanmadığın bir şey sende üstünlük vermiş, olaya bakar mısın? Allah Allah. Evet. (Kıbleleri bir) Allah Allah (Kitapları bir, vatanları bir, bir, bir, bir) Allah Allah. Bakın biz ancak bir olan Allah'ı üstün tutarak bu farklılıkları ayrıştırma vesilesi yapmayız. Şimdi bizim diğer ayrıştırıcılardan daha kuvvetli birleştirici bir unsura ihtiyacımız var. Şimdi insanın hayatında iki sebep olur böyle durumlarda; bir birleştirici sebepler vardır, bir de ayrıştırıcı sebeplerdir. Hangisi sende daha kıymetliyse onu seçersin. Bakın az önceki birleştirici sebepler; Allah'ımız, Rezzakımız, kitabımız, Peygamberimiz, kıblemiz, vatanımız hepsi bir. Sen bunları küçük unsur görüp ayrıştırmaları seçip kardeşini kınıyorsun. Subhanallah. Hangi sebep ağır basarsa onu seçiyorsun, ahirette de onu yardıma çağırmayı sakın ihmal etme. Bakalım ne kadar yardım edecek ahirette ve kabirde, ya? Üstad Hazretleri az önce cihet-i vahdet dedi. Yani bizim vahdet sebeplerimiz var. Bakın insan, ilkokul arkadaşlarıyla, lise arkadaşlarıyla buluştuğu oluyor. Senin vahdet sebebin ne? Aynı sırayı paylaşman bak. İnsanlar beş, altı ay askerlik yapıyorlar ve askerlik arkadaşlarını ömür boyunca arıyorlar. Senin vahdet sebebin ne? Bak beş ay askerlik yapman, bu senin vahdet sebebin. Ya da belli belli başlı şeyler var; STK'lar, vakıflar, dernekler. Mesela diş hekimlerinin vakfı var. Sizin vahdet sebebiniz ne? Mesleğiniz. Matematikçilerin kulübü var. Bizim vahdet sebebimiz ne? Matematikçilik. Size daha uç bir örnek vereyim; belli cins köpekleri olanlar, yurt dışında, yılda bir çok özel toplantılarda buluşuyorlar. Bunların vahdet sebebi ne? Köpek bak. Bak köpekler insanları buluşturuyor, Allah seni beni buluşturamıyor. Ne kadar üzücü bir şey ya, ne kadar üzücü bir şey ya. Bu nasıl bir kulluk olabilir yani? Bu kadar vahdet sebebimiz varken, bu ayrıştırmalar kadar komik birşey yok ama güldürmüyor bizi. Böyle ilginç bir şey. Beşer bu derde çare ararken İnşallah İslam'ı bulacaklar. Biz o beşeri, bir gün İslam'ı sevdirebilmek için seveceğiz. Çünkü herkes bu ilaçları arayacak İnşallah ve anlayacaklar ki; dünyada, bırakın Türkiye'yi dünyada sulh-u umumiyi ancak ve ancak İslam'ın reçetesi sağlayabilir. Bunu bir gün bütün dünya anlayacak. Hakikatlerde hiçbir kusur yok haşa, zerre kadar. Bizler böyle kötü yansıttığımızdan, bizler güzel örnek olamadığımızdan, onların hakikatle buluşma süreleri de gecikiyor maalesef. Bunun da çatır çatır vebalini ödeyeceğiz biliyor musun? Ya, biz kulluğun mükellef olduğunu anlamıyoruz. Kulluk mu ya, bugün de bunu seçeyim Ne kadar mecburi vazifelerle donatıldığımızı anlamıyoruz. Sen askeriyeye girdikten sonra sana asker denilseydi, bir vazifeyi yapmama ihtimalin var mı? Müslümanlıkta bunu yapıyorsun ama. Sana artık Müslüman denmişse dön bir bak bakalım ne vazifelerin var. Her birinden hesaba çekileceksin. O vazifelerimizi tam yapamadığımızdan böyle hastalıklarla kardeşi kardeşe kırdırıyorlar. Irkçılık diyorlar, memleketçilik diyorlar, futbol takımı diyorlar. O güzel Orta Doğu'nun haline baksanıza; meslekler, meşrepler, mezhepler din gibi sayılıp tarafgirane bir yapı oluşunca, bakın Orta Doğu'da kimi kime kırdırıyorlar. Kendileri işin en sonunda giriyor. Başta kimi kime kırdırıyorlar bakın. Kardeşi kardeşe kırdırıyorlar. Beyler Allah eğer razı olursa, cennette buluşup anlaşacağımız insanlarla dünyada anlaşamamak garip değil mi? Allah bir gün bizden razı olursa, haydi kulum darüsselama derse, cennette kardeş olup anlaşacağımız adamlarla dünyada anlaşamamak abes değil mi? Bizim hatamız, eksiğimiz, kusurumuz değil mi? Hiçbir şey benden değil ama benden gibi zannedip bölüşemiyoruz. Şu oyunlara düşmesek artık keşke. Birileri ama biz gibi gözüken birileri, o ateşi attığında bir Muaz bin Cebel çıksa, yemeyin bu cümleyi dese, düşmesek artık. Gelecek o günler. Devam edelim. (Binler kadar bir, bir... İşte bu kadar bir, birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek, kabail ve tavaife inkısam, şu ayetin ilan ettiği gibi, tearüf içindir, teavün içindir; tenakür için değil,) Ya birleşmemiz, yardımlaşmamız, tanışmamız için ayrışmamız için değil. Evet. (tehasum için değildir.) Ya evet.

Şimdi o zaman şunu soralım; biz vatanımızı, milletimizi, ırkımızı sevmeyelim mi? Sevelim ya, hem de acayip muhabbetle sev. Şimdiye kadar derste bahsedilen menfi milliyetçilik içindi, ayrıştırıcı milliyetçilik içindi, adaletsiz, hukuksuz milliyetçilik içindi, kendini üstün görme milliyetçiliği içindi. Yoksa bir insan vatanını, milletini, ecdadını, memleketini, köyünü herkesten ziyade sevebilir. Yani bizde ırk var, ırkçılık yok. Vasile bin Eska isminde bir sahabe efendimiz, bir gün Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)'ın yanına geliyor. "Ya Resulullah insanın kendi kavmini sevmesi ırkçılık olur mu?" diye soruyor. Efendimiz diyor ki; "Hayır olmaz." diyor ve devamında açıklama yapıyor; "Irkçılık," Bakın ne demek ırkçılık? "Irkçılık, zalim de olsa kendi kavmine arka çıkmaktır." Bir insanın vatanını, memleketini, ecdadını, toprağını sevmesi ırkçılık mı? Irkçılık olur mu ya. Allah bu vatanı, milleti, bu güzide insanları, bu Anadolu insanını, sana dostluğa vesile etmiş. O topraktan Allah Azze ve Celle yaratmış da, ben şunları yiyeyim, şunlarla geçineyim diye Allah onları vesile etmiş sana. Bu güzel toprakları, gezdiğin, güldüğün insanları, çocukluğunda büyüdüğün çayırları, çimenleri insan ayrı ayrı sevemez mi ya? Sever. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) demiş ki; "Bana Mekke'den sevimli memleket görünmedi." demiş ya. Sevmemiş mi? Sevmiş. Sen de sevebilirsin. Köyünü sevebilirsin, memleketini sevebilirsin, hemşehriliğini sevebilirsin. Ama bir gün adaletsizlik ve hukuksuzluk olduğunda, bu benim memleketlim, bu benim ata oğlum, bu benim dede oğlum, bu benim amca oğlum diye ona arka çıkarsan, sen burada Resulullah'ın lanetini alırsın. İnsan memleketini sever, diyarını sever, oranın türküsünü sever, oranın suyunu sever, oranın bir yemeğini sever, nenesini, atasını, töresini sever. Hiçbir beis yok. Beis nerede başlıyor? Bir gün hukuksuzluk, adaletsizlik olunca, bu bendendir deyip ayırmaya başladığında, sen bu işin güzelliğini değil lanetini almışsındır. Bir gün Mekke fethedildiğinde, bir sahabe efendimiz geliyor; "Ya Resulullah böyle böyle birisi hırsızlık yaptı ama sen bunu affetsen." diyor. Resulullah (aleyhissalatü vesselam)'ın sinirlenince çıkan o damarı yine çıkıyor. "Sen Allah'ın adaletini uygulamamamı istiyorsun öyle mi? Ve bunun için aracılık yapacaksın öyle mi? Vallahi hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa onun elini keserim." diyor. "Hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa onun elini keserim." diyor. Allah Allah, Ya Resulullah. Biz seni ne zaman anlayacağız ya? Ne zaman okumaktan vazgeçip anlayacağız ya? Ne zaman ya? Bu dersler paranın döndüğü yerlerde okunması lazım. İhalelerin döndüğü yerlerde okutulması lazım bu cümlelerin, bu hadislerin. Ortaklıkların olduğu yerlerde okutulması lazım. Toprak, ev, daire alırken bunların okutulması lazım. Vergi zamanında bunların okutulması lazım. Bunları, o kalplerin, o sinelerin alması lazım bunları. Alması lazım ki; o güzel günler bize daha çok yaklaşsın. Çünkü biz düzelmedikçe güneşin açacağı yok, ya. Bu alem biz nasılsak öyle olacak, evet. Sevebildiğin kadar sev, Adanalıyı sev, Urfalıyı sev, köyünü sev, memleketini sev, yemeğini sev ama haksızlık edemezsin. Kızımın elini keserim diyen Resulullah (aleyhissalatü vesselam) ahirette de seni görse, en azından selamını keser. Ben az söyleyeyim, siz çok anlayın. Efendimiz'in bu damarcılıkla ilgili, yani ırkçılıkla ilgili, asabiyetle ilgili çok ağır ifadeleri var. Bir hadis-i şerifinde şöyle söylüyor: "Kim ırkçılık yaparak ölürse, onun ölümü cahiliye ölümüdür." diyor. Başka bir hadis-i şerifinde: "Irkçılığa çağıran bizden değildir, ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık için ölen bizden değildir." buyuruyor. Haydi gel de ırkçılık yap. Anladınız mı, tek günah içki içmek değil. Allah Allah.

Peki çaresi nedir bunun? Yine başka bir hadis yardıma yetişiyor: "Sizden biriniz, kendisi için istediğini, diğer bir mümin kardeşi için istemedikçe, hakikaten iman etmiş sayılmaz." diyor. Ya Rabb, ben kendime ne istiyorum; Laz'a da onu istiyorum, Kürt'e de onu istiyorum, Türk'e de onu istiyorum, Çerkez'e, Çeçen'e de onu istiyorum, Zaza'ya da onu istiyorum. Her birisine onu istiyorum ben Ya Rabb, dediğimiz anda, artık bizi bölme şansları kalmayacak inşallah. Merhum Yavuz Sultan Selim, bakın bu dert için derman hükmünde nasıl bir şiir yazmış: "Milletimde ihtilaf ü tefrika endişesi. Kuşe-i kabrimde hatta bi-karar eyler beni. İttihad oldu hücumu hasmı def'e çaremiz. İttihad etmezse millet dağdar eyler beni." demiş merhum Yavuz Sultan Selim ya. Az önce söylediğim şiirin tamamını okuyacağım Yunus Emre'den: "Miskinlikte buldular, kimde erlik var ise. Merdivenden ittiler, yüksekten bakar ise. Gönül yüksekte gezer, dembedem yoldan azar. Dış yüzüne o sızar, içinde ne var ise. Ak sakallı pir hoca, bilemez hali nice. Emek vermesin hacca, bir gönül yıktı ise. Sağır işitmez sözü, gece sanar gündüzü. Kördür münkirin gözü, alem münevver ise. Gönül Çalab'ın tahtı, Çalab gönülden bahtı. Kim gönül yıktı ise, iki cihan bedbahtı. Sen sana ne sanırsan, ayruga da onu san. Dört kitabın manası budur, eğer var isen. Bildik gelenler geçmiş, konanlar geri göçmüş. Aşk şarabından içmiş, kim mânâ duyar ise. Yunus yoldan azabun, yüksek yerde durmasın. Sinle sırat görmeye, sevdiği didar ise." demiş merhum Yunus Emre, ya. Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel Alim'ül-Hakîm. Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El-Fatiha ve salavat. Abone ol. Abone ol.